M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ma’rûf el-Kerhî

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-selâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn, senedinâ ve mededinâ ve üsvetine'l-haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi'âhu bi-ihsânin zevi's-sıdkı ve'l-vefâ.

Emma bâ'd:

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı, dünya ve âhirette üzerinize olsun. Ebû Abdirrahman es-Sülemî isimli büyük alimin, sahabeden ve tâbiînden sonraki evliyâullahı anlatan, Tabakâtu's-sûfiyye isimli kitabını okuyoruz. Onuncu terceme-i hâle geldik;

Ma'rûf el-Kerhî hazretleri.

Bu bölümün okunmasına başlamadan önce, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e ve Peygamber Efendimiz'den bize kadar gelmiş geçmiş cümle sâdât ve meşayihimizin, sahâbe-i kirâmın, salihlerin, evliyâullahın ruhlarına, bu beldeyi şereflendiren Yûşâ aleyhisselâm'ın, Ebû Eyyûb el-Ensarî hazretlerinin, şu tekkenin bânisi Mustafa Selami Efendi ve halifelerinin, çevremizde bulunan Abdülehad-i Nûrî hazretlerinin, Şeyh Murad Efendi ve halifelerinin, Baba Haydar tekkesi bânisi ve halifelerinin; ve beldemizi fethedip bize yâdigâr bırakan Fatih Sultan Muhammed Han cennet-mekânın ve cümle fatihlerin, şehitlerin, gazilerin, mücahitlerin, cümle hayır hasenât sahiplerinin, Ümmet-i Muhammed'e faydalı işler yapanların, alimlerin, fazılların, salihlerin ruhları için; bu eseri yazan Ebû Abdirrahman es-Sülemî hazretlerinin ve eserde ismi geçen evliyâullahın ve bu bilgileri bunlara nakleden alimlerin, fazılların, kâmillerin, râvilerin ruhları için; buraya kadar gelip şu mübarek yerde toplanmış bulunan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş bütün geçmişlerinin, sevdiklerinin, yakınlarının, müslüman ecdâd u ceddâd, akrabâ-u taallukât, ahbâb u yâranlarının ruhları şâd olsun, kabirleri nur dolsun, makamları âlâ olsun, dereceleri yüksek olsun, kabirlerinde istirahatleri, nurları, sürurları ziyade olsun diye; biz yaşayan mü'minler de Allah'ın sevgisine, rızasına vâsıl olalım, t evfîkine mazhar olalım, hayırlı ömür sürelim, Rabbimizin huzuruna s evdiği ve razı olduğu kullar olarak varalım diye, bir Fâtihâ, üç İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım.

Onuncu terceme-i hâl, biyografi bilgileri, Ma'rûf el-Kerhî hazretlerine ait.

Kerhî, "kef" ve "hı" harfi.

Ve minhüm Ma'rûfunu'l-Kerhiyy. "O, evliyâullah mutasavvıflardan birisi de şudur;" Ma'rûfini'l-Kerhiyyu. "Bağdat'ın Kerh mahallesinden, Ma'rûf isimli şahıs." Hüve Ebû Mahfûzin. "Bu, Ebû Mahfuz idi."

Künyesi "Ebû Mahfuz" imiş.

Belki oğlu olduğundan "Mahfuz" adında, bazen de oğlu olmadan bu ismi veriyorlar, öyle de olabilir.

Ma'rûfi'bnü Feyrûze. Babasının adı Feyruz'muş. Feyruz oğlu Ma'rûf, Ma'rûf b. Feyruz.

İranlılar Feyruz demezler, Firuz derler. Fakat Arapça'ya geçince Feyruz diye harekelemiş. Aslında Feyruz kelimesi Farsça'dır ama Arapça'ya geçmiştir. Farsça'sı "p" harfiyledir, fasih olanı, aslı Pîrûz'dur. "P" harfi Arapça'da olmadığı için "p" yerine "f"yi kullanmış, Firuz, Feyruz telaffuz etmişler. Pîrûz, Feyruz olmuş. Babasının ismi Feyruz'muş.

Semi'tü Muhammede'bne Ya'kûb el-Esam.

"Emniyetli, güvenilen bir kimseymiş. 247 senesinde dünyaya gelmiş. 346 senesinin Rebiülevvel ayının içinde Nişabur'da ölmüş."

Sülemî de Nişaburlu. Onlar "Neysabur" diyorlar, "Nişepur" diyemiyorlar, "p" harfi yok. "P", "b" oluyor. "Nî" demiyorlar, "Neysâbur" diyorlar. Farsça'sı, aslı Nîşapur. Nişapur'da bundan duymuş, Sülemî. Kitabı yazan bilgiyi bundan almış. Bu güvenilen bir adammış.

Yekûlü semi'tü Zekeriyye'bne Yahye'bni Esed. "O da Zekeriya b. Yahya b. Esed'den duymuş."

Bu da Merv şehrinden bir kişiymiş. Bağdat'a yerleşmiş. Birçok kimseden hadis alıp nakletmiş, birisi de Ma'rûf-i Kerhî olmak üzere. Ondan da pek çok kimseler bu bilgileri rivayet eylemişler. Güvenilen bir kimseymiş.

Kâne sıketen lâ be'se bihî. "Mahzuru olmayan, güvenilen bir kimse." Tuvuffiye yevme'l-hamîs. Perşembe günü ölmüş. Li-sitte halevne min Rebîi'l-âhir. Rebîülâhir ayının sonuna altı gün kala, 270 senesinde vefat etmiş.

Muhammed b. Yakub el-Esam, Zekeriya b. Yahya b. Esed'ten işitmiş, o Ma'rûf'tan nakleden bir kimse.

Yekûlü Ma'rûfi'bnü Feyrûze Ebû Mahfûzini'l-Kerhiyyü. Feyruz oğlu Ma'rûf, künyesi Ebû Mahfuz, nisbesi Kerhiyyü.

Ve yukâlü Ma'rûfi'bnü'l-Feyrûzan. Feyruzan oğlu. "Firuzan oğlu Ma'rûf" da denilir. Feyruz, Feyruzan, ikisi aynı kelime demek ama sonuna elif-nun gelmiş. baba ismi demek ki Feyruzan diye de tespit edilmiş. Firuzan bizim Türkçe'de de kullanılıyor, bazı kimseler bu ismi koyuyorlar.

Semi'tü ceddî. "Ben dedemden işittim." İsmâîle'bne Nuceyd. Bu, Sülemî'nin dedesi. Yekûlü semi'tü Ebâ Abbâsini's-Serrâc. O da Ebû Abbas-ı Serrac'tan işitmiş. Bu şahıs da Horasan'ın meşhur şeyhlerindenmiş. Müsned ve Tarih isimli eserleri varmış. "Bize Bağdat'ta Zahid Yusuf b. Ömer haber verdi." diyor Sülemî. Haddesenâ Ubeydullâhi'bnü Ca'ferini's-Sağâniyyü; haddesenâ Omerü'bnü Vâsıl, kâle: Kâle Sehli'bnü Abdullah: Ahbaranî Muhammedi'bnü Sevvâr an Ma'rûfi'bni Aliyyini'l-Kerhiyyi'z-Zâhid.

Burada da "Ali" diye geçti. Bu isimlerle gelen rivayette, bunlar hakkında da her biri için aşağıda bilgiler var.

Yusuf b. Ömer ez-Zâhid kimmiş?

300 senesinin Zilhiccesinde doğmuş.

Kâne mücâbe'd-da've. "Duası makbul bir adamdı." Sâlihan zâhiden sâdıkan. "Salihti, zahiddi, sadıktı, doğru sözlüydü."

Salih, iyi; zahid, dünyaya meyletmeyen, gönlünden onu çıkarmış, âhirete rağbet eden; sadık, özü sözü doğru bir kimseymiş.

Sikaten me'mûnen. "Güvenilen, kendisine itimat edilen bir kimseydi." Yüşârü ileyhi bi'l-hayri ve's-salâhi fî vaktihî. "Zamanında iyilik ve doğruluk konusunda, hayırlılık konusunda kendisi şöhretli bir kimseydi."

Parmakla işaret olunan, gösterilen bir kimse idi. "Bu adam var ya, çok doğrudur, çok iyidir." diye, herkesin itimadını kazanmış bir kimseydi.

Ellefe cüz'en fî fedâili Muaviyete'bni Ebî Süfyan. "Ebû Süfyan oğlu Muaviye radıyallâhu anh'ın faziletine dair kitap yazmıştı."

Bunu niçin yazıyor?

Muaviye radıyallâhu anh vahiy kâtibiydi, Peygamber Efendimiz'in yanındaydı, ashabındandı. Ama oğlu Yezid zamanında, Peygamber Efendimiz'in torunu Hz. Hüseyin onun emriyle öldürülmüştü. Yezid'e kızıldığı için Muaviye'ye de, onun babası diye kızılıyor ve düşmanlık besleniyor. Demek ki Ebû Süfyan'ın oğlu Muaviye üzerine kitap yazıyor ki; sahabe üzerine kimse dil uzatmasın, söz söylemesin, bu gibi fitneleri diline takıp da günahlara girmesin diye düşünen bir kimse.

Bu önemli bir meseledir. Hz. Ali'yi sevenler, Alevîler, Bektaşîler, bu gibi inceliklere dikkat etmeyen bazı kimseler, açar ağzını yumar gözünü, aleyhte konuşur. Aleyhte konuşuyor ama sahabi, Peygamber Efendimiz'in de;

"Ashabımın aleyhinde konuşarak beni üzmeyin." diye nasihati var.

"Benim ashabım yıldızlar gibidir." diye medhi var.

Onun için ashab olmak şerefi dolayısıyla, Peygamber Efendimiz'i görmüş insan olmak dolayısıyla, onun duasını almış, onun meclislerine devam etmiş bir kimse olmak dolayısıyla, onların aleyhinde konuşmak uygun olmuyor. Zaten kendisinin değil, asıl büyük suç oğlunun. Ama kendisinin de tenkit edilen tarafları var.

Bir; saltanat usûlünü getirmiş olması. Yani yerine oğlunu getirmiş olması, saltanatı getirmiş olması. Bu bir hata olmuş oluyor. Çünkü ondan önce müslümanlar başlarına halifeleri bu saltanat usûlü ile tayin etmiyorlardı. Bu onu getirdi. Şûrâ meselesini ve İslâmî bir usulle başkan seçme meselesini iptal etmesi, kendisi aleyhine bir hata.

Sonra, Hz. Ali Efendimiz ile mücadele etmesi de doğru bir şey değil. Hz. Ali Efendimiz'in Aşere-i Mübeşşere'den olduğunu biliyoruz. Peygamber Efendimiz'in kızı Fâtımatü'z-Zehrâ ile evlenmiş. Oradaki o hadiseler bakımından yapılanlar doğru değil. Bazı hataları olabilir. Ama hatalı da olsa, bazı hareketleri alimler tarafından doğru görülmese bile, sahabe olduğundan, biz radıyallâhu anh deyip aleyhinde söz söylemeyiz. Ama Ehl-i Sünnet'in dışındakiler, çok çatarlar, çok ağır sözler söylerler.

Onun için bu kişi öyle bir kitap yazmış ki bu hataya düşülmesin, edep muhafaza edilsin diye düşünmüş oluyor. Herhalde o bakımdan böyle yapmış oluyor.

Zahidliği ile tanınmış, zamanında çok itimat toplamış, sevilmiş olan bu zât kimden işitti?

Sülemî, Bağdat'ta bu bilgileri bu şahıstan işitti. O da Ubeydullahi'bnü Ca'fer es-Sağanî'den işitti.

Bu kimmiş?

Sağâniyyu. "Sağaniyyân isimli şehre, yani Maverâünnehir'de, Ceyhun'da bir şehre mensup kimse." demek.

Onlara kendi lügatleriyle Çeğaniyan da denilir. Arapça'da "ç" harfi de yoktur, "p" harfi gibi.

"Ç" harfi ile olan kelimelerin Arapça'ya girmesi hangi harfle olur?

"Sad"la olur.

Mesela, "Çin" diyemiyorlar, ne diyorlar?

Sîn.

Utlübü'l-ilme velev bi-Sîn.

Çeğaniyan diyemiyorlar, "ç" harfini söylemiyor. Sağaniyan, bu "sad" biraz "ç"ye benziyor diye öyle telaffuz edebilmişler. Bunu da bilin.

Umumiyetle "ç" harfi, Arapça'ya giren bir kelimede sad ile ifade edilir diye böyle hatırınızda kalsın.

Çeğaniyan da diyormuş bu beldeye.

Ve kad urribet. "Araplaştırılmış, yani Arap diline sokulmuş." Ahracat kesîran mine'l-ulemâ. "Bu şehir pek çok faziletli insan, alim yetiştirmiş, çıkarmıştır." Velâkinnî lem a'sür alâ tercemeti li'l-ünsûb."Bu adamın hayatı hakkında bir bilgi bulamadım." diyor, Nureddin b. Şureybe. Çok mübarek bir adam. Her tarafa alta malûmat yazmış ama Çeğanî hakkında bir bilgi bulamamış.

Haddesenâ Ömerü'bnü Vâsıl. Ona da Ömer b. Vâsıl bildirmiş.

Bağdat'a yerleşmiş bir adammış bu. Allah rahmet eylesin. Ondan Sehl b. Abdullah et-Tüsterî bilgi alıp nakletmiş. Târihu Bağdâd'ta hakkında bilgi varmış.

Kâle Sehlü'bnü Abdillah. "Sehl b. Abdullah et-Tüsterî dedi ki." diyor, o da. Ahberanî Muhammedi'bni Sevvâr. "Muhammed b. Sevvar bana haber verdi."

O da kimmiş?

Şeyhun kadîmun. "Sehl b. Abdullah et-Tüsterî'nin eski, yaşlı şeyhi idi ve dayısıydı, akrabasıydı."

Tüsterî, meşhur bir şahıs, ona söylemiş oluyor dayısı.

An Ma'rûfi'bnü Aliyyeni'l-Kerhiyyi'z-Zâhid.

Sülemî hazretleri bu kadar bilgiyi niçin verdi?

Ma'rûf-ı Kerhî'nin babasının adının onlar tarafındaki rivayette Ali diye söylenmiş olduğunu göstermek için. Demek ki Feyruz, Feyruzan ve Ali diye geçmiş. Mümkündür, Ali Feyruzan olabilir. Feyruzan ismi Farsça olduğu için Arap dostları ona "O ismi bırak şu ismi al." demişlerdir.

Bazıları da "Hocam ismimi beğenmiyorum, İslâmî bir isim söyler misiniz?" diye bize soruyorlar. Öyle bir şey olabilir.

Ve hüve min cülleti'l-meşâyih ve kudemâihim. "Ma'rûf hazretleri; şeyhlerin, meşâyihin çok büyüklerinden ve en evvel gelenlerinden, ilk devir adamlarından, mübareklerinden idi." Ve'l-mezkûrîne bi'l-verai ve'l-fütüvve. "İleri derece de takvâsı, şüpheliden bile kaçınan ahlâkı ve fütüvveti ile tanınmış bir kimse idi."

Fütüvvet, tasavvufta bir sıfattır. Aslında kelime olarak mânası, fetâlık demek. Fetâ, yiğit-yiğitlik demek.

Tasavvuf erbabı mert ve yiğit, er kişilerdir. Dönek, sözüne güvenilmez, korkak, cimri, pinti, nekes değil. Nasıl? Yiğit kişilerdi.

Fütüvvet ile ve ileri derecede takvâ ile tanınmış kimselerden biri idi, Ma'rûf hazretleri.

Kâne üstâze Seriyyeni's-Sakatî. "Seriyy-i Sakatî hazretlerinin hocası idi."

Hâlbuki onu daha önce zikretti, daha önceki okuduğumuz sayfalar arasında Seriyy-i Sakatî hazretleri geçti. Hocasını daha sonra zikrediyor. Demek ki Sülemî hazretleri sıralamasında yaş ve tarih sırasını

ölçüsünü pek iyi uygulamamış. Talebeyi önce zikrediyor, hocasını daha sonraya getirdi burada. Garip!

Sâhibe Davud et-Tâiyye. "Davud et-Tâî isimli şeyh ile de ahbaplığı, arkadaşlığı ve ondan bilgi alması vardır." Davudü'bnü Nasîr –veya Nusayr- Ebû Süleymân et-Tâî, el-âlimü'r-rabbânî, ehâdi'l-a'lâm.

Çok büyük zâtlardan birisidir.

el-Kûfî, ez-Zâhid. Kufe'de oturmuş. Şeğğale nefsehû bi'l-ilm. Kendi nefsini ilimle meşgul etmiş daima, bu Davud-u Tâî hazretleri. Ve'l-fıkhı. Fıkıhla meşgul etmiş. Ve gayrihî mine'l-ulûm. "İslâmî ilimlerden diğerleriyle meşgul olmuş.

"Ben zahidim." deyip tesbih çekmeye, kenara çekilip namaz kılmaya değil, kendini ilme vermiş. Alim.

Kâne yahtelifü ilâ Ebî Hanîfe. Davud-u Taî hazretleri Ebû Hanife hazretleriyle de görüşürmüş, ona da gider gelirmiş. Sümme tezehhede. Bu bilgileri, bu ilimleri öğrendikten, zahir şeriat ilimlerini aldıktan sonra zühd ve tasavvuf yoluna sapmış. Ve eğraka kütübehû fi'l-Furât. "Kitaplarının hepsini götürüp Fırat nehrine atmış."

Bu da, zahir ilimleri ile tatmin olmadığının bir göstergesi. Okudu okudu, yazdı çizdi, sonra götürüp kitapların hepsini Fırat'a atmış.

Mâte senete hamsin ve sittîne ve mie. "165 senesinde vefat etti."

Ebû Hanife hazretleri ne zaman vefat etmişti?

150 senesinde.

Demek ki ondan 15 sene sonra vefat etmiş.

Ma'rûf hazretleri, Seriyy-i Sakatî'nin üstadı idi. Davud-u Tâî ile görüşmüş bir kimse idi. Bu Davud-u Tâî de dipnotta anlattığı üzere muhterem bir kimse idi.

Kabruhû bi-Bağdâde zâhirîn. "Kabri Bağdat'ta, meydandadır. Görülen, bilinen, ziyaret edilen bir kabirdir."

Ben fakir de, Bağdat'a gittiğimiz zaman ziyaret ettim.

Yüsteşfâ bihî. "Bu kabirden şifa umulurdu, şifa bulunurdu."

Mübareğin kabri, türbesi şifalı idi.

Yüteberrekü bi-ziyâretihî. "Onu ziyaretle teberrük olunurdu, bereket talep edilirdi, bereketlenilirdi."

Semi'tü Ebe'l-Hasene'bne Miksem el-Mükrie bi-Bağdâde, yekûlü: Semi'tü Ebâ Aliyyini's-Saffâr, yekûlü: Semi'tü İbrahime'bne'l-Cezerî, yekûlü: Kabru Ma'rûfi et-tiryâkü'l-mücerrabü.

Ebu'l-Hasen Miksem el-Mükrî Sülemî hazretlerine Bağdat'ta söylemiş.

Mükrî, Kur'ân-ı Kerîm'i çok iyi bilen, kuvvetli hafız demek. O da Ebû Ali es-Saffar'dan duymuş. Bu, gramerci bir adammış. Meşhur el-Kâmil kitabını yazan Müberred'in ahbabı, arkadaşı imiş.

Kâne sikaten. Güvenilen bir kimseymiş. Sâme erbaîn ve semânîne ramadân. 84 ramazan oruç tutmuş

.

İnsan kaç yaşında oruç tutmaya başlar?

84 Ramazan oruç tutmuş, orucu bırakmamış, ihtiyarlığında da çocukluğunda da.

Vülide senete seb'in ve erbaîne ve mieteyn. 247 senesinde doğmuş ve perşembe sabahı seher vaktinde, Muharrem ayının son on günü içinde, 341 senesinde vefat etmiş, bu gramerci Saffar.

O da İbrahim b. Cezerî'den duymuş. O İbrahim b. Cezerî diyor ki;

Kabru Ma'rûfin. "Ma'rûf hazretlerinin türbesi." et-Tiryâkü'l-mücerrabü. "Tecrübe edilmiş, şifası ispat olunmuş bir ilaçtı."

Tiryak, ilaç demek. Zehire, hastalığa karşı olan ilaca "tiryak" derler. Bu hususta şöhret bulmuş ve tecrübe edilmiş ki hakikaten öyle oluyor, öyle bir türbesi, kabri varmış.

Ve kâne Ma'rûfen esleme alâ yedi Aliyyi'bni'l-Musâ er-Rıdâ. Ma'rûfu'l-Kerhî hazretleri Musa Rıza'nın oğlu Ali huzurunda, onun vasıtasıyla İslâm'a girmiş.

Müslüman oluşu, o mübarek zâtın elinden olmuş. Hz. Hüseyin Efendimiz'in evladından, "on iki imamlar" diyoruz, onlardan birisinin eliyle müslüman olmuş. Halife Me'mun bile bu mübarek imam, Hz. Ali Efendimiz'in evladına tazim ve hürmet eder, yüceltirmiş ve ona "Son halife ol." diye ahdetmiş, ondan söz almış.

Mâte mesmûmen senete selâse ve mieteyn. 203 senesinde zehirlenerek öldürülmüş. Malesef zehirlenerek şehit edilmiş.

Aliyyi'bnü'l-Musâi'bnü Ca'feri'bnü Muhammedi'bnü Aliyyi'bnü el-Hüseyni'bnü Aliyyi'bnü Ebû Tâlib el-Hâşimî.

Ma'rûf bu zâtın elinden müslüman olmuş.

Ve kâne ba'de İslâmihî yahcubuhû; fe'zdehame'ş-şîatü yevmen alâ bâbi Aliyyi'bni Musâ, fe-keserû adlüa Ma'rûfin fe-mâte. Ve düfine bi-Bağdâde. "İslâm'ından sonra onun perdedârlığını, yani hâcipliğini yapardı."

O yanında müslüman olduğu zâta, Hz. Ali Efendimiz'in evladının perdedârlığını, hashâcipliğini yapardı.

Şia, yani Şiiler bir gün çok kalabalık olarak Ali İbnü'l-Musa'nın kapısına geldiler. Fe-keserû adlüa Ma'rûf. "Ma'rûf da orada teşrifatçı, hashâcip. Öyle izdihamla geldiler ki izdihamdan, sıkıştırmadan ayakları kırıldı."

O Hz. Ali Efendimiz'in torununu ziyaret edelim diye, öyle korkunç bir izdihamla geldiler ki; onun kemiklerini kırdılar.

Fe-mâte düfine bi-Bağdâd. "Bağdat'ta öyle vefat etti."

Ma'rûf'un vefatı, izdihamdan, sıkışarak ve kemikleri kırılarak olmuş.

Ve esnede'l-hadîs. Hadis de rivayet etmiştir bu zât-ı muhterem.

Ahbarenâ Ebu'l-Hüseyn Aliyyü'bnü'l-Hasani'bni Ca'fer el-Hâfızü'l-Attâr.

Sülemî'ye, bu Ebu'l-Hüseyin el-Attar rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz'in gazaları, seferleriyle ilgili bilgileri çok kuvvetli olan bir adammış. Aklından bunları anlatırmış. Zayıf olarak tanınıyor. Hadis vâz ettiği hakkında da rivayet var. 298 senesinde doğmuş. Safer ayının beşinde çarşamba günü, 376'da vefat etmiş.

Bu şahıs Sülemî hazretlerine rivayet ediyor. Bi-Bağdâd. "Bağdat'ta." O da;

Haddesenâ Ahmedi'bnü'l-Hasane'l-Mükrî. "Bu zât bana rivayet etti." Debîs. "Güvenilen bir kimse değildir." diyor, onun hakkında da. Haddesenâ Nâsrü'bnü Dâvûd. Ona da Nasır b. Davud'un rivayet ettiği kayıtlı. Bu, buraya güvenilen bir kimse olarak yazılmış.

O da, Halef b. Hişam'dan rivayet etmiş. Ehl-i Sünnet ashabındanmış. Hadîs-i şerîfe vâkıf bir kimse imiş. Ahmed b. Hanbel onun hakkında "Güvenilen bir kimse idi." demiş. Bağdat'ta vefat etmiş. Bu şahıs diyor ki;

Semi'tü Ma'rûfeni'l-Kerhiyye, yekûl. "Ma'rûf-i Kerhî bana şöyle dedi." diye duydum. Ma'rûf-i Kerhî'den hadis rivayet ediyor.

Allahümme inne nevâsînâ bi-yedike, lem tümelliknâ minhâ şey'a. Fe-iz fealte zâlike binâ, fe-kün ente veliyyünâ. Vehdinâ ilâ sevâi's-sebîl. Fe-seeltühû, fe-kâle: Haddesenî Bekrü'bnü Huneys, kâle: Haddesenâ Süfyânü's-Sevriyyü, an Ebi'z-Zübeyr, an Câbir; enne'n-Nebiyye sallallahu aleyhi ve sellem kâne yed'û bi-hâze'd-duâ'.

Bu rivayet zinciri ile Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin şöyle dua ettiğini, Ma'rûf, bir hadis rivayetçisi olarak yukarıda ismi geçen alimlere, aşağıda ismi geçen alimlerden alarak rivayet etmiş. Mânasını şöyle anlamaya çalışalım.

Allahümme inne nevâsînâ bi-yedike. "Yâ Rabbi, iplerimiz senin elinde."

Nevâsi, saçın öndeki sarkık yerleri, alındaki perçemler demek. Bir insanı orasından tutup götürürler, saçından tutup götürdün mü, o zaman kaçamaz. Dizginleri, ipleri demek.

"Bizim saçlarımızın perçemleri, dizginlerimiz elinde yâ Rabbi, ne istersen onu yaparsın!"

Lem tümelliknâ minhâ şey'a. "Sen bize ondan bir şey vermedin."

Bizim gücümüz kuvvetimiz yok, bütün güç kuvvet sende.

Fe-iz fealte zâlike binâ. "Eğer bize bunu yapmışsan, yani biraz bize bir hareket etme imkânı, bir şey yapabilme kabiliyeti, fırsatı bahşettiysen." Fe-kün ente veliyyünâ. "Sen bizim velîmiz ol, sahibimiz ol." Vehdinâ ilâ sevâi's-sebîl. "Ve bizi doğru yola ilet."

"Ya Rabbi! Bizim iplerimiz senin elinde. Sen bize bu iplerden hiçbir şey vermedin, bizim iktidarımız yok. Ama eğer bize biraz bir iktidar verdiysen, sen bizim hâmimiz, velîmiz ol ve bizi doğru yola sevket yâ Rabbi!" diye dua etti Peygamber Efendimiz, diye Cabir radıyallâhu anh'ten rivayetle Ma'rûf bu hadisi almış ve öbür tarafa doğru rivayetle, Sülemî'ye kadar rivayet etmiş oluyor.

Bunları niçin yapıyordu müellif?

Bir kişinin hadis toplayıp da, hadis ilmiyle de meşgul olduğunu göstermek için. Çünkü o devirde Kur'an herkes tarafından biliniyor. Alimlik, hadis rivayet etmek. Hadislere dayanmak, hadislerin ne olduğunu bilen, onları inceleyen, onlardan bilgisini alan bir kimse olmak ve hadisleri de tam "Şundan işittim, şundan işittim..." diye rivayet zinciri ile söylemek arzusu var o zaman. Moda bu. Bu böyle olmadı mı, havadan bir şey söyledi mi, kimse kabul etmez. Ancak nereden duyduğunu nakledecek ki kabul etsinler.

Bu ilim havası içinde, bu zât da hadisle ilgilenmiştir. Nitekim, "Şu hadisi de şuradan alıp bu tarafa nakletmiştir." diye, buna bir şeref olarak söylüyor. Hadisle meşgul olan sûfîler varsa, onun böyle bir meşguliyetini söyleyerek, onun şerefli, alim bir kimse olduğunu söylemiş oluyor.

Ahberanâ Abdullahi'bnü Osmane'bni Ca'fer, kâle: Haddesenâ Ahmedü'bnü Abdillahi'bni Süleymân; haddesenâ ebî, kâle: Kâle Muhammedi'bnü Nasr, semi'tü Ma'rûfen yekûlü: Mâ eksere's-sâlihîn ve ekalle's-sâdikîn fi's-sâlihîn.

Bu rivayet zinciri ile Ma'rûf hazretlerinin sözlerini söylemeye başladı.

Neydi müellifimizin terceme-i hâl yazmakta, kitap yazmakta metodu?

Kişinin ismini, künyesini, nereli olduğunu, babasının, dedesinin adını söyler, ne zaman doğup ne zaman öldüğünü tespit etmeye çalışır, ondan sonra hadis rivayet eden bir kimse ise bundan bir örnek verir, ondan sonra o kişinin hadis değil, kendi sözlerinden, güzel sözlerinden sözler nakleder. Müellifin yaptığı her terceme-i hal de bu şekilde. Yani bir kimsenin hayatını alıp da, derin derin her yönüyle inceleyen bir kitap yazmıyor. Adeta bir antoloji veya bir toplama yapmış bu kitabında. Meşhur şahısların hayatı hakkında birkaç satır bilgi, naklettiği hadislerden bir örnek ve birkaç tane sözü bir toplama yapmış oluyor. Hafif bir eser yapmış oluyor.

Hâlbuki, her şeyini yazsa, mesela keşke bize İbrahim b. Edhem hazretlerinin nesi var nesi yoksa, her şeyini, kendisinin zamanında bildiği bütün şeyleri toplasaydı, İbrahim b. Edhem'le ilgili bir cilt bıraksaydı. Ma'rûf-ı Kerhî ile ilgili bir cilt bıraksaydı. Yapabilirdi bu alimler, o devirde imkânları vardı. Fakat Tabakâtu's-sûfiyye yazıyor, yani mutasavvıflarla ilgili antoloji gibi bir eser yazıyor. Onun için bilgiler aynı standartlarda, kısa örnekler halinde.

Ma'rûf-ı Kerhî hazretlerinin sözüne geldik. Bakalım ne demiş? Tabii, kendisinin kafa yapısı, zihniyeti, gönül yapısı hakkında bilgi verecek sözleridir.

Mâ eksere's-sâlihîn. "Salihler ne kadar çok." diyor.

Demek ki zamanında salih insanlar çok.

Mâ eksere veya eksir bihî, Arapça'da bir ef'âl-i taaccüptür. Bir şeyi taaccüp etmek, hayret etmek, beğenmek mânasında kullandıkları zaman bu sîgada söylerler.

Mâ eksere's-sâlihîn. "Salihler ne kadar çok." Ve ekalle's-sâdıkîne fi's-sâlihîn. "Ama salihlerin içinde sadıklar ne kadar az."

Salihlerin sayısı ne kadar çok ama salihlerin içinde sadıklar ne kadar az.

Demek ki salih görünüşlü insanlar çok. Sarık var, cübbe var, tavır var, tekke var, dervişlik var, vesaire var; salihler çok görünüyor. Ama içlerinde sadık, doğru sözlü, doğru özlü olanlar, gerçek olanlar ne kadar az!

Bu bir genel derttir, üzüntüdür, üzülmemiz gereken bir noktadır. Ekseriyet keyif, eğlence, zevk, maddiyat peşine koşar da, Allah'ın istediği, güzel, fedakârca kulluğu yapan insanlar genellikle azdır. Ama bu sürülere, büyük kalabalıklara iyiler hâkim olursa, onları yine çoban olarak, yönetici olarak iyi yola sevk ederler. Ama bu kötüler galip gelir de, cemiyete hâkim olurlarsa, o zaman salihleri, dindarları inim inim inletirler. Maalesef hakiki dindar olmak nefsi, şeytanı yenmeyi gerektiriyor, kolay değil.

"Salihler ne kadar çok ama salihlerin sadıkları, doğru sözlü, doğru özlüleri ne kadar az." Diyor.

Ma'rûf-ı Kerhî ki 165 senesinde vefat etmiş, Peygamber Efendimiz'den sonraki ikinci asırda, her şeyin çok güzel olduğu devirde, kuvvetli ilim olan devirde.

Biz şimdi ne diyelim!

Bizim zamanımız hakikaten çok daha bozulmuş.

Ahbarenâ Abdullah, haddesenâ Ahmed, haddesenâ ebî; haddesenâ Yûsufu'bnü Musâ; ahberenâ İbnü Hubeyk, kâle: Semi'tü İbrahime'l-Bekkâ', yekûlü: Semi'tü Ma'rûfeni'l-Kerhî, Bu rivayet zinciri ile Ma'rûfu'l-Kerhî'nin şöyle dediğini duymuş râvi. yekûlü: İzâ erâde'llâhü bi-abdin hayran, feteha aleyhi bâbe'l-amel ve ağlaka anhü bâbe'l-cedel. Ve izâ erâde'llâhü bi-abdin şerren, ağlaka anhü bâbe'l-amel ve feteha aleyhi bâbe'l-cedel.

Buyurmuş ki Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri;

İzâ erade'llâhü bi-abdin hayran. "Allah bir kulunun hayrını murat etti mi."

O hayra ersin, iyi bir hale gelsin, makamı yüksek olsun, kârlı durumda olsun, iyi durumda olsun diye bir kulunun iyiliğini hayrını istedi mi Allah, ne yapar?

Feteha aleyhi bâbe'l-amel. "Ona iş yapma kapısını açar."

Çalışan, iş yapan bir insan yapar.

Ve ağlaka anhü bâbe'l-cedel. "Ve ona mücadele kapısını, cedel kapısını kapatır."

Burada "Amel kapısını açar, cedel kapısını kapatır." diyor. "Amel" ne demek, "cedel" ne demek, üzerine biraz düşünelim.

Amel, aslında iş demek. İş yapan kimseye de biz "amele" diyoruz. Münazarayla, çekişmeyle, çatışmayla, "Yok, öyle değil de böyle." Dır dır dır. Vır vır vır. İşte bu cedel oluyor. Demek istiyor ki:

"Allah bir kulunun hayrını isterse, onu faydalı işler yapan bir kimse haline getirir, boş sözlerle uğraştırmaz."

Adam, başı önünde, işinde Allah'ın sevabını kazanacak, hayırlı bir şekilde ömrünü geçirir, laklakiyâtla vakit geçirmez. Allah bir insanın hayrını murat etti mi, laklakiyâtla vaktini geçirttirmez, iş yaptırtır. Ne işi bu? Âhirete yarayan işler yaptırır. Ömrü hayırlı ve verimli geçer.

Ama aksine;

Ve izâ erâde'llâhü bi-abdin şerren. "Bir kulun da kahrolmasını, şerre uğramasını, kötü olmasını, kötülüğünü murat ederse Allah." Ağlaka anhü bâbe'l-amel. "İş yapma kapısını ona kapatır." Ve feteha aleyhi bâbe'l-cedel. "Lafazanlık, gevezelik, mücadele kapısını ona açar."

"Az laf, çok iş!" diye yazıyor bazı işyerlerinde. Yani "Lafı bırak, işe bak!" demek istiyor. Demek ki böyle!

Allah bir insanın hayrını murat ederse, o insan ömrünü Allah'ın rızasına uygun çalışmalarla verimli olarak geçirir. Sağ ile, sol ile, ceng ü cidal ile, lafazanlıkla, gevezelikle vakit öldürmez. Ama bir insanın da şerrini murat ederse Allah, onun hiçbir iş yaptığını görmezsin, lafazanlıkla, gevezelikle, lâf-ı güzafla vaktini geçirdiğini görürsün. Buradan çıkan ders nedir?

Tabii bunlar, çok net olarak, şaşırtanın da, hidayete erdirenin de, dalâlete düşürenin de, verenin de, alanın da Allah olduğunu biliyorlar. "Allah ona çalışma kapısını açıyor. Allah ona cedel kapısını kapatıyor." diye söylüyor.

Bizim bundan çıkartacağımız ders nedir?

"Biz de lafı bırakalım, ömrümüzü hayırlı verimli faaliyetle geçirelim. Lafazanlıkla bir şey olmaz. Fiilen çalışalım. Eğer böyle yapmıyorsak, demek ki yanlış yoldayız. Yani iş yok, laf var. Lafa gelince bir küfe laf, işe gelince bir zerre iş yok, bir verim yok. Böyle olmaması lazım!

Ve bi-hâze'l-isnâdi, semi'tü Ma'rûfen ve kultü lehû evsınî, yekûlü.

Aynı şahıslardan Sülemî'ye kadar gelen bilgilere göre, en son şahıs kimdi bu rivayet zincirinde?

İbrahim el-Bekka.

Bekka ne demek?

Çok ağlayan, gözü yaşlı demek. İbrahim el-Bekka, "çok ağlayan İbrahim", o rivayet etmiş. Ma'rûf'tan ötekisine, o ötekisine, o ötekisine, Sülemî'ye kadar gelmiş.

"Az laf, çok iş." sözünü rivayet eden Ma'rûf'tan, rivayet zinciri ile aynı şahıslardan Sülemî'ye kadar geliyor.

Semi'tü Ma'rûfen ve kultü lehû evsınî, yekûlü. "Ben Ma'rûf'a ‘Bana nasihatte bulun.' demiştim. O da bana şöyle söyledi, işte ben bu kulaklarla onu işittim." diyor.

Ma'rûf-ı Kerhî, İbrahim el-Bekka'a, çok ağlayan İbrahim'e "Bana nasihat et." dediği zaman neler nasihat etmiş, dinleyelim, anlayalım.

Tevekkel ale'llâh hattâ yekûne hüve muallimeke ve mü'niseke ve mevdea şekvâke, fe-inne'n-nâse lâ yenfeûneke ve lâ yedurrûneke.

Tevekkel ale'llâh. "Allah'a dayan, Allah'a güven, Allah'a sarıl. " Hattâ yekûne hüve muallimeke.

"Senin hocan, muallimin, sana bilgileri öğreten Allah olsun." Ve mü'niseke. "Kendisiyle ünsiyet ettiğin, düşüp kalktığın, yakının O olsun." Ve mevdea şekvâke. "Şikayetini arz ettiğin makamın sahibi O olsun."

Derdini Allah'a aç, yardımını Allah'tan iste, Allah senin öğreticin olsun, Allah senin enîsin, yârin olsun. Ona öylece tevekkül et, bu şekilde tevekkül et.

Fe-inne'n-nâse lâ yenfeûneke ve lâ yedurrûneke. "Çünkü insanlar sana ne fayda sağlayabilirler ne de zarar verebilirler."

"Sen Allah'a dayanmaya bak. Allah'a sarıl, Allah'a dayan, Allah'a güven. Hocan, muallimin O olsun. Ünsiyet ettiğin, yâr-ı gâr-i gamgüsarın O olsun. Derdini açıp da söylediğin, şikâyetini arz ettiğin yer O olsun. Böyle samimi bir şekilde Allah'a dayan. Çünkü insanlar sana ne fayda sağlar ne zarar getirirler. Onlarda bir şey yok. Asıl sen Allah'a sarıl." demiş oluyor.

Ve ahberanâ Abdullah; haddesenâ Ahmed; haddesenâ Ebî, haddesenâ Hâşimü'bnü Ebî Abdillah; haddesenâ Ebû Zekeriyya el-Hammâl. "Bu rivayet zinciri ile Ma'rûf hakkında Ebû Zekeriya el-Hammal şöyle dedi." Kâle: Bâle Ma'rûfun ale'ş-şattı. "Kuytu kenara küçük abdesti için abdest bozmaya gitti." Sümme teyemmeme. "Sonra hemen orada teyemmüm abdesti aldı."

Abdest bozduğu yerde, kanalın kenarından gelecek suyun yanına, abdest alacak ama hemen orada abdest bozduğu yerde kumla teyemmüm abdesti aldı.

Fekîle lehû. "Ona denildi ki." Yâ Ebâ Mahfûz! "Ey Mahfuz'un babası, ey Ebû Mahfuz!"

"Ma'rûf" demiyorlar, künyesiyle hitap ediyorlar. Araplar'da ismiyle hitap etmek, yaşıt insanların, büyük insanların işidir. Künyesiyle hitap etmek şereftir, karşısındakine itibar etmek demektir.

el-Mâu minke karîbün. "Su hemen yakınında, biraz ileride. Şattülarap var, nehir var, orada abdest alabilirsin, ne diye teyemmüm alıyorsun, üç beş adım gittikten sonra abdest alabilirsin, su sana yakındır?" dediler.

Dedi ki cevabında;

Fekâle: Leallî la ebluğuhû. "Ne mâlum, belki de oraya yetişemem!"

"Belki oraya yetişemem, belki ömrüm tükeniverir, belki ecel gelir." diye orada teyemmüm aldı Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri.

Bu nedir?

Buna kısar-ı emel derler. Bunun zıddına tûl-i emel derler.

İnsan çok yaşayacağını sanınca gevşer, hemen öleceğini düşününce her işini ciddi yapar.

Abdest bozduğu yerden abdest alacağı yere kadar belki gidemem diye, hayatının o kadar devam edeceğinden bile ümidi yok, teyemmüm alıyor ki, abdestsiz ölmeyeyim, abdestsiz göçmeyeyim diye…

Anlatabiliyor muyum titizliği?

Böyle, görün!

Semi'tü Ebâ Bekrin. "Ebû Bekir'den işittim." Muhammede'bni Abdullah.

Ebû Bekir'in adı Muhammed, babasının adı Abdullah. Abdullah oğlu Muhammed Ebû Bekir'den ben işittim."

er-Râzî.

Nereli?

Rey şehrinden.

Rey nerede?

Tahran'da, Tahran'la bitişik şu anda. Şehrin adı "Rey", oraya mensup kişilere reyyi denmiyor; Râzî deniliyor. Enteresan, istisna! Onun için Araplar, "İsm-i nisbeler semâidir, yani kaideye uygun değildir, nasıl işitilmişse öyledir." derler. Râzî demek, Reyli demek, Tahranlı demek. Tahran sonradan oldu.

Sülemî hazretleri Tahranlı Muhammed b. Abdullah Ebû Bekir'den işitmiş.

Yekûlü semi'tü Ebe'l-Abbâs el-Fergânî. Ferganalı Ebu'l-Abbas'tan duymuş, o da.

Fergana da bugün Özbekistan'ın doğusunda olan bir vadidir. Bu vadide çok hafızlar, alimler hâlâ yetişiyor ve Ruslar oraya girdikler zaman çok zulümler yapmışlar, çok müslüman kardeşi kesmişler.

Medine-i Münevvere'de ihtiyar, yaşlı bir amca gördüm. Mescid-i Nebevî'de namaz kılmış, yatsıdan çıkmıştık, Bâkî kabristanının yanındaki duvardan Doğu'ya doğru, havaalanı tarafına doğru hızlı hızlı yürüyorduk. Biz genciz. Yavaş yürüyen bir adamın solundan geçerken, döndük;

es-Selâmu aleyküm dedik. O da;

Aleyküm selam dedi.

"Kimsiniz?" dedi, sordu. Anladık ki Özbekmiş aslı, oralardan gelmiş. Dedi ki;

"Ailem oradan göçtük. Benim evlatlarımı Ruslar öldürdü, şehit ettiler. Biz oradan Afganistan'a geçtik, oradan da Hicaz'a geldik." dedi.

"Allah rahmet eylesin, şefaatçi olsun." dedik.

Biraz ileride arabamıza bindik. Arabamızla uzak yerlerden dolaştık, bir mahalleye gireceğiz, bir arkadaşın evine. O eve gelirken, baktık çok uzak mesafe, orada o adam yürüyor. Biz arabaya atladık, geldi arabamız, arabayla çok uzak bir mesafeye gittik, arkadaşın evine yanaştığımız zaman bu adamı orada yürüyor gördük! "Herhalde, oraya kerâmeten geldi." dedim. Evlatları Ruslar tarafından şehit edilen bir mübarek insan, Medine'de şu an yaşıyor, yaşlı, sekseni geçmiş bir kimseydi.

Fergana işte böyle bir mübarek yer. Fergana vadisi alimlerin, dindarların olduğu bir yer. İşte o Fergânî'den duymuş, oralı bir şahıstan.

Semi'tü el-Cüneyde, yekûlü. O da Cüneyd-i Bağdâdî'den duymuş. Semi'tü Seriyy, yekûlü. O da Seriyy-i Sakatî'den duymuş.

Seriy, Cüneyd'in hocasıydı. Ma'rûf da Serî'nin hocası. Bunları aklınızda yavaş yavaş tutun, bu isimlerle daha çok karşılaşırsınız. Siz daha gençsiniz, daha çok Serî duyarsınız, Cüneyd duyarsınız, Ma'rûf duyarsınız; kimin nesi olduğunu, kimin kimle nasıl alâkası olduğunu, -isimler sizi ürkütmesin- şimdiden hatırınıza yerleştirmeye çalışın, zamanla hepsiyle âşinâ olursunuz.

Semi'tü Ma'rûfeni'l-Kerhiyye, yekûlü. Seriyy-i Sakatî hazretleri, Ma'rûf-ı Kerhî hazretlerinden şöyle dediğini duymuş;

Ğuddû ebsâreküm. "Gözlerinizi kapatın." Ve lev an şâtin ünsâ. "Koyun bile olsa."

Değil insan, süslü püslü, kırıtarak yürüyen bir hanım değil de dişi bir koyun bile olsa, ondan bile gözünüzü koruyun. Hani mübalağa olsun diye söylerler ya, yani "Adamın evine erkek sinek bile giremez." O kadar kapatmış ki diye şaka yaparlar. Bu da öyle. Gözünüzü nâmahreme bakmaktan o kadar kuvvetli koruyun ki sanki dişi bir koyuna bile bakmayacak kadar titiz olun.

Niye bu böyle söylemiş?

İnsanı tasavvuf yolunda yerden yere çalan, mertebesini aşağı düşüren, günahlara daldıran, ekseriyetle gözüdür. Bu devirde de bu gözle işlenen günah çok daha fazla miktardadır.

Biz bugün karşı yakadaydık, arabaya atladık, bu tarafa geldik. Şöyle yolda insanın gözüyle gördüğü manzaralara bakıyorum. Bir kız pantolon giymiş, kız öyle pantolon giymez; üstüne etek giyer de görünmezse ayrı. Kız öyle dar pantolon giymez. Allah'ın sevmediği bir insan olduğu belli olarak yürüyor kız. Karşıdan bir kadın geliyor, onunla karşı karşıya geliyorlar, görüşecekler, tanışıyorlar demek ki. Kadın da uzun etekli, saç baş açık, kollar kısa da, etek uzun ama uzunluğuna bakma çünkü yırtmacı ta bilmem nereye kadar. Yani tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş.

el-Habîsâtü li'l-habîsîne ve'l-habîsûne li'l-habîsât.

Birbirine denk düşmüşler. Birinin yürüyüşünden belli kötülüğü, ötekisi de yırtmacından belli.

Allah korusun!

Kadının niyeti bozuk, kızın niyeti bozuk; giyinip de sokağa çıkışındaki maksat giyiminden belli. İş bu devirde öyle bir hale geldi ki sen savunma mevkiindesin; sen oraya bakmayacaksın, buraya bakmayacaksın, gözünü eğeceksin. Çünkü senin gözünün içine neredeyse parmağını sokacak adam veya kadın. Zorla, "İlla beni gör, illa bana bak!" diye şeytanın adamakıllı tuzakları.

en-Nisâu habâisü'ş-şeytân. "Kadınlar, şeytanın tuzak ipleridir."

Hani tuzağı kurar, ipi eline alır, oraya da biraz yem koyar, kuş yeme, yemek yemeye gelince, ipi çekti mi, kuşu yakalar. İşte ona "Tuzak ipi" diyorlar. Ağ üstüne düşer, ceylansa o ceylan yakalanır. Yakalamak istedikleri hayvanları eskiden böyle yakalarlardı.

Şeytan kadınları da kullanıyor; azdırarak, ortaya çıkartarak, açarak, yani üstü başı açık saçık, boynu, bacağı, kolu, göğsü, sırtı açık olarak. Şeytan onları kullanıyor.

Kimleri avlamak için?

Müslümanları avlamak için.

Ne yapmak lazım?

O kadar sakınmak lazım ki dişi sinekten bile sakınmak lazım. "Dişi koyundan bile gözünüzü saklayın." diyor. Biz dişi sinekten diyelim, ondan bile sakınmak lazım. Aksi takdirde ne dervişlik kalır, ne sevap kalır, insan nice nice günahlara girer.

Tabii erkekler böyle yapacak, kadınlar ne yapacak? Kadınlara serbest mi?

Hayır!

Ve kul li'l-mü'minâti yağdudne min ebsârihinne ve yahfazne furûcehünne. "Ey Habibim, erkeklere söylediğin gibi kadınlara da söyle; onlar da gözlerini muhafaza etsinler. Nâmahreme bakmasınlar ve namuslarını korusunlar."

Onlara da bakmak yasağı var.

Erkek sokakta yürüyor, kadın perdenin, tülün arkasından bakabilir mi?

Hayır! O da oraya bakmayacak.

Suud'un evleri çok hoşuma gidiyor; camları şeffaf değil, buzlu cam. Işık gelir, içerisi görünmez; içerideki dışarıya bakmaz, manzarayı görmez. Suud'da bizim bütün tuttuğumuz evler, gezdiğimiz yerler böyledir.

Şimdi burada tül perdeler; dışarıdan içerisi görünmez, içeriden dışarısı görünür. Öyle yağma yok. Öyle oyun yok. Buna aldanmamak lazım. Camın şeffaf olduğuna aldanmamak lazım. Mümkünse camı buzlu yapalım, yapabilirsek.

"Yok efendim manzara kaçmasın da, Boğaz'ın manzarasını görelim de, ağaçlar, çiçekler, dağlar bulutlar, denizler vesaire…"

İşte o zaman o da bakınca, o da günaha girer. Bakmayacak. Gözüne sahip olacak. İlk bakışta, yolda yürürken bir insan ilk bakıyor, gözüne takıldı; -tabii yolunu görecek- "İlk bakış normaldir, ikinci bakış şeytandandır." diyor Peygamber Efendimiz, o kadar koruyacak.

Bizim Nakşî tarikatinde ne vardır?

Nazar ber kadem, kaidesi vardır. Bakışı ayağı, pabucu üzerinde olacak. Bir mânası bu. Gözü pabucunun ucunda, edepli edepli, mahcup mahcup, hayalı hayalı, utangaç utangaç yürüyecek erkek, sağa sola bakmayacak. Baktı mı, tuzağa tutulur.

en-Nazratü sehmun min sihâmü'ş-şeytân mesnûmun. "Nazar, bakış, şeytanın oklarından zehirli bir oktur."

Baktın mı, zehirli ok saplanır, gidersin.

Nereden nereye saplanır?

Senin bakışından senin gönlüne zehirli ok zıp diye saplanır. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını. Zehirli ok bu, saplı olan yerde çıkarsan bile, durmasa bile, artık zehri oraya bulaştı mı orayı mahveder.

En iyisi bakmamak. Onun için eskiler bakmamayı sağlamaya çalışmış. İslâm, şerri vukua gelmeden engellemeye çalışmış. İslâm dini kadın erkek harem selamlık yapmış. Erkeğin-kadının gözlerini korumasını emretmiş, erkeğe-kadına örtünmeyi emretmiş.

Yenikapı'dan, Sarayburnu'ndan dolaşırken veyahut Caddebostan'dan öbür tarafa giderken veyahut İzmir'de filanca deniz kenarında falanca yerden giderken, erkek şu kadarcık mayo giymiş, yani o tesettürlü mü?

Hayır, o da çıplak. Ona erkeğin bile bakması doğru değil. Şu kadarcık bir şey, üçgen, şuradan şöyle bir karış, ondan öyle iki karış, iki karış, bir karış, incecik bir üçgen, bikini, orada yüzüyor. Sen de deniz kenarından geçiyorsun, rıhtımdan, bir kasabadan öbür kasabaya gideceksin. Bakmak bile doğru değil!

Neden?

Bu tesettür değil ki; o edepsiz "Erkeğim" diye aldırmıyor.

Sırrı burada esrar mânasını almayacaksın. Sır, insanın gönlü iç içe, derece derece derinleşir, "şuur, alt şuur" diyoruz. Alimler psikolojide alt şuurun da ötesinden bahsediyor. İnsanın bir gönlü, bir ruhu, bir sırrı var, daha gerisinde daha derininde bir hafîsi, bir ahfâsı var. Yani derinlikten derinliğe. Değil zahiri, sathî gönlünü; gönlünün derinliğini bile gaflet uykularından uyanık tutacak. Yani gözü uyumayacak, kalbi uyumayacak, kalbinin derinliğindeki alt şuuru da uyumayacak.

Hakiki vefa, alt şuurunu bile uyanık tutmaktır.

Kime karşı vefa bu?

Allah'a karşı! Allah'a kulluk, Allah'ı tanımak, mârifetullah konusunda gaflete o kadar düşmeyecek ki; tam vefalı bir kul sayılabilmesi için alt şuuru bile uyanık olacak. Değil gözü, değil kalbi, değil şuurunun üstü, alt şuurunun bile uyanık olmasıdır, hakiki vefa budur.

Ve ferâgu'l-hemmi an fudûli'l-âfât. "Afetlerin çokluğundan, duyulan elemden sıyrılmak."

"Olursa olsun, ne yapalım, Allah'ın takdirâtı bunlar." diyecek, eyvallah, hiç aldırmayacak, sarsılmayacak, üzülmeyecek. Bütün alt şuurunun derinliği ile müşahadeye, Allahu Teâlâ hazretlerinin azametini, hikmetlerini görmeye devam. Gaflet uykusu yok, o kadar uyanık olacak yani.

Ve bihî kâle Ma'rûfun: Es-sehâu îsâru mâ yahtâcü ileyhi inde'l-i'sâr.

Ma'rûf hazretleri, bu sözünde de dedi ki;

es-Sehâu. "Cömertlik."

Sahavet dediğimiz, cömertlik dediğimiz şey nedir?

İ'sâru mâ yahtâcü ileyhi indel i'sâr. "İnsanın eli, başı, dara geldiği, sıkıştığı zaman, kendisinin muhtaç olduğu şeyi vermektir."

Yoksa adam zengin, ambarları dolu, karnı şiş, evi barkı, malı mülkü, kesesi kasası dopdolu, her şeyi yerinde; bir fakir geliyor, "Buna bir çuval buğday verin." diyor. Cömertlik bu değil, Ma'rûf hazretleri nazarında, öyle demiyor. Cömertliği şöyle tarif ediyor;

"Kendisinin ihtiyacı olan şeyi, sıkışıklık zamanında, zorluk zamanında verebiliyor musun, cömertlik budur."

Bollukta vermek cömertlik değil, o kolay. Allah sana kırk vermiş, bir tanesini veriyorsun, basit. Çok vermiş, birazcık veriyorsun, basit. Ama senin ihtiyacın varken, hem de sıkışmış durumdayken veriyorsan, cömertlik budur.

Dehr sûresinde nasıl geçiyor?

Ve yut'ımûne't-taame alâ hubbihî miskînen ve yetîmen ve esîrâ. İnnemâ nut'ımuküm li-vechi'llâhi lâ nürîdu minküm cezâen ve lâ şükûrâ.

Hz. Ali Efendimiz'in ailesi, kendileri açken, akşam yemek yiyecekken, oruçluyken, kapı çalınıyor. "Allah rızası için, bir şeyiniz varsa verin, açım." diyor adam, sofrasındakileri veriyorlar. Kendileri muhtaç, fazla da yok, verdikleri zaman geride kendilerine kalmıyor, ama veriyorlar. Onun üzerine Allah bu âyet-i kerîme ile onları methediyor. Şanları, cömertlikleri kıyamete kadar Kur'ân-ı Kerîm'de tescil edilmiş oluyor. Cömertlik o!

Verdiği zaman kendisine kalmıyor mu, durumu sıkışık mı, kendisi de muhtaç mı?

Muhtaç. Hadi bakalım, onu ver de göreyim! Yoksa bolken, bollukta bir parçacık vermek, bir şey değil! Çoğumuzun cömertliği öyledir. Kesemizi açarız, paramızı sayarız, en eskisi, sevmediğimiz, az, ne kadar var, beş bin lira, zaten buruşturup atacaksın, parayı sevmiyorsun, onu veriyorsun. Öbür taraftaki mavileri ver bakalım, morları ver göreyim!

Ve bihî kâle: Kâle raculün li-Ma'rûfin: Mâ şekerte ma'rûfî? Fe-kâle: Kâne ma'rûfuke min ğayri muhtesibin, fe-vekaa inde ğayri şâkirin.

Nükteli sözler de, nüktelerini size anlatmak için biraz bakıyorum.

Aynı rivayet zinciri ile adamın birisi Ma'rûf hazretlerine şu sözü söylemiş;

Mâ şekerte ma'rûfî? "Benim mârufuma şükretmedin."

Muhatabının adı da Ma'rûf, söylediği söz de ma'ruf.

Ma'ruf ne demek?

Emr-i ma'rûf nehy-i münker diyoruz.

Ma'rûf, iyilik demek. Birisi sana bir iyilik yaptı mı, senin de onun iyiliğine karşılık vermen lazım, hiç olmazsa teşekkür etmen lazım. O Ma'rûf'a böyle bir söz söylemiş. "Sen benim ma'rufuma, yaptığım iyiliğe şükretmedin, karşılığı tam vermedin." demiş.

Muhatabı da Ma'rûf-ı Kerhî olduğu için o kelimeyi kullanması bir nükte, belki de bir şaka.

Fe-kâle. Ma'rûf hazretleri de cevap veriyor;

Kâne ma'rûfuke min gayri muhtesibin. "Senin yaptığın iyilik, Allah'tan sevap bekleyerek yaptığın bir iyilik değildi de. " Fe-vekaa inde gayri şâkirin. "Şükredici olmayan bir insana nasip oldu."

"Sen Allah rızası için iyiliğini yapmış olsaydın, senin iyilik yaptığın kişi şükrederdi. Yani iyi bir insana ulaşırdı. Madem şükretmeyen bir insana verilmiş, demek senin yaptığın iyilik de iyilik değilmiş, Allah rızası için değilmiş de ondan karşılık görmemişsin." diye cevap vermiş.

İkisi de ma'rûf kelimesini kullanarak nükte yapıyorlar.

Belki o bir şaka söz söyledi, çünkü Ma'rûf-ı Kerhî bir güzel şeyhken, kendisine bir iyilik yapıldı mı teşekkür eder. Ama böyle şakalı, nükteli bir söz söylemiş. "Benim yaptığım iyiliğe şükretmedin." diyor; o da, "Senin yaptığın iyilik Allah rızası için değilmiş, sen sevabını anlayarak Allah'tan bekleyerek yapmamışsın da onun için şükretmeyen bir insana nasip olmuş senin iyiliğin." diyor.

Hakikaten sözü de doğru Ma'rûf hazretlerinin. İyiliği Allah için yapmışsa, "Sen benim iyiliğime teşekkür etmedin." diye de söyler mi? "İyilik yap, Allah bilir." der, yürür gider. Teşekkür etse ne olacak, etmese ne olacak. Hatta o görmeden cebine koysan, adam cebinde sonradan bulsa, ne olacak yani? Çok kimse yaptığı iyiliği, kendisinin yaptığını bilmesini de istemezmiş.

Doğru. Sen niye benden teşekkür bekliyorsun?

Sen Allah'dan mükâfat bekliyorsan, Allah görüyor, mükâfatını verecek. Ben istersem teşekkür edeyim, istersem etmeyeyim.

"Sen Allah'tan sevabı ümit ederek iyiliği yapmamışsın da, onun için şükretmeyen bir insana nasip olmuş iyiliğin." diyor.

Fatiha-i şerife meâl besmele.

Sayfa Başı