M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Allah'ın Bir ve Tek olması

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillahi rabbil âlemin hamden kesiran tayyiben mübareken fih. Kemâ yenbağî li celâli vechike ve li azîmi sultânik Esselatu vesselamu ala seyyidinâ Muhammedin ve ala âlihî ve sahbihî ve men tebiahu bi ihsânin ecmaîn.

Ne kadar değerli olduğunuzu anlatmıştım ve sizin buradan sonra çeşitli zihniyetteki, kültürdeki insanlarla temaslarınız olacağı için içinde yaşadığımız toplumda yüzde bir nispetinde müslüman var. Azınlıktayız. Başka zihniyette insanlar var.

Müslümanların çoğu da belki Allah'ın istediği, emrettiği, razı olduğu çizgide değiller. O bakımdan sahâbe-i kirâm gibi rıdvanullahi aleyhim ecmaîn Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mesajının, görevinin, tebliğinin, sevabının tabii ki müslümanlar üzerinde, alimler üzerinde ve derece derece her müslümanın üzerinde olduğunu; bu bakımdan önemli bilgilerle müşerref olmamız gerektiğini söylemiştim.

Şüphesiz ki en önemli bilgi Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığını görmek, kör olmamak ve onun birliğini idrak etmektir. Bu bilimsel, mantıkî, aslî olarak bütün insanların bulabileceği bir sonuçtur. İmkânsız veya çok zor olan bir sonuç değildir.

İnsan ümmî de olsa dağda çoban da olsa medeniyeti hiç görmemiş bir kimse de olsa Allah; kendisine vermiş birtakım meziyetler. Akıl vermiş, göz vermiş, kulak vermiş. Etrafındaki olayları yorumlama kabiliyeti vermiş, insana. Çevresine üstün kılmış.

Âdemoğlunu Allah öbür mahlûklardan üstün bir yaratık olarak yaratmış, buyuruluyor Kur'ân-ı Kerîm'de. Cüsseli, küçük bile olsa kendisinden çok daha büyük varlıklardan bile daha kuvvetli, aklı sayesinde. Mesela bir filin yanında onun belki onda biri bile etmeyiz ama filleri kafese koyuyoruz.

Kaplana gücümüz yetmez; ama insanoğlu olarak kaplanı, aslanı kırbaçla sahnede oynatıyoruz. Biz şahsen yapmasak bile aslan terbiyecileri bir iş olarak yapıyor.

Büyük meziyetlerle donatılmışızdır. Aklımız dolayısı ile sahip olduğumuz meziyetler ile Allah'ı bulabilmek, tanıyabilmek, sevebilmeye kabil ve sahibiz. Herkes için bu böyledir.

Zaten Allahu Teâlâ hazretlerinin başka hiçbir ilaha benzemediği için biz Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığını bir masayı, bir eşyayı, bir ağacı, bir dalı, bir objeyi yani bir elle tutulur gözle görülür malzemelerin tarzını bildiğimiz için, onlar gibi olmadığı için iman ettik. Zaten görmediğimiz, elle tutamadığımız başka reel varlıklar da var.

Mesela elektriği doğrudan doğruya algılayamıyoruz ancak tesirleri ile algılıyoruz. Telden geçince ışık geliyor, oradan algılıyoruz. Veya ısı veriyor, oradan algılıyoruz veya hiçbir şey vermediği zaman, teli tuttuğumuzda bizi çarptığı zaman anlayabiliyoruz.

Başka türlü anlayamıyoruz. Demek ki gözümüzle algılayamadığımız reel varlıklar var. Aklen ve aklın ileri derecesi olan dinen Allahu Teâlâ hazretlerini herkesin bulabilmesi lazım. Bulabilmesi büyük vazife. Ve birçokları da bulmuş.

Büyük alimler, büyük filozoflar, tarihte isimlerini bildiğimiz Doğulu, Batılı, Kuzeyli, Güneyli birçok insan var bu konuda ön sırada zikredilebilecek.

Felsefeî sahada, düşünme sahasında ilerlemiş insanların biraz daha fiyakası olduğundan mesela Descartes'i söyleyebiliriz. Meşhur bir Batılı filozof. O Allah'ın varlığını şöyle mantıklı bir silsile içinde anlatan alimlerden birisi.

Pascal'ı söyleyebiliriz. Meşhur matematikçi falan. Kendisine göre ilim tarihine geçecek buluşları olmuş bir kimse. Einstein'ı söyleyebilirim. Yakın zamanımızın insanlarından. Roger Garaudy'i söyleyebilirim, filozof olarak, her şeyi tatmış, tanımış bir insan olarak.

Demek ki biliniyor, anlaşılıyor. Anlaşılabiliyor ve herkes de anlıyor. Hakikaten de Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığı konusunda inat eden, "yok" gibi bir mantığa düşen insan yoktur; ama yorumlamaları farklıdır ve yorumlamaların farklılığına göre Batı'daki bir ateist ile Doğu'daki, İslâm alemindeki bir ateist arasında dağlar kadar fark var.

Şunu çok net olarak görmek lazım ki Batı'daki bir insan bir Fransız, bir Alman, bir İngiliz ateist oluyorsa kiliseye muhalefet ediyor demektir. Onun ateizmi kilisenin tarif etmeye çalıştığı abuk sabuk Tanrı inancına bir karşı geliştir.

Bir bakıma haklıdır adamcağız. Yani öyle abuk sabuk tarifleri var ki ne yapsın, kabul edemiyor. Zorla değil ya! Aklına sığınıyor. Ben bir kitap okumuştur. Müslümanları nasıl hıristiyan yaparız, diye papazın birisi yazmış.

"Müslümanlar bu bizim Trinity'i -Arapça'da teslis diyoruz- üçlemeyi pek anlayamazlar." diyor. Bunu anlayamamak müslümanların kabahati değil. Anlaşılacak bir şey olmadığı için anlaşılmıyor. "Bir üçtür." ne demek yani.

Anlaşılır mı bu, akla ve mantığa sığar mı?

Anlayamazlar. Onun için bunu söyledi. Yandan dolaşır, arkadan dolaşır; şöyle anlatın, böyle yapın tarzında bazı şeyleri var. Bizim bir korgenerale göndermişler, o da bana getirdi. Cevaplarını falan verdik.

Tabii Allah'ın varlığı hakkında inanç var; hatta mesela yani çok da iyi bilmiyorum o cümleleri; mason cemiyetine, kulübüne girmiş insanların bile bir "yüce varlık tabirleri var.

"Kâinatı yaratan ulu mimar" falan diye, adam sizin idraklerimizin üstünde bir yüce varlığın olduğunu hepsi kabul ediyor.

Hatta o varlığa ulaşmak için transandantal meditasyon dediğimiz çalışmalar yapmak da moda oldu. Tamam, o söylediği yüce varlık var.

Hepsi kabul ediyor. Ama bu kabul ettiğin, kafanda tahayyül ettiğin varlık hakkındaki düşüncelerin doğru mu değil mi tabii bu konuda çeşit çeşit sözler söyleyen insanlar çıkmıştır. İnsanların şaşırması, doğruyu görmesi, hakkı anlaması için de Allahu Teâlâ hazretleri daima peygamber gönderdi.

Daima kendisine bilgi veren, kendisinin emirlerini, yasaklarını insanlara anlatan elçiler göndermiştir. Onlara biz peygamber diyoruz. Peygamber; haber getiren demek. Mürsel diyoruz. Mürsel; gönderilen elçi demek. Resûl diyoruz o da elçi, gönderilmiş kişi mânasına geliyor. İslâm; putların yapıldığı bir diyarda zuhura geldi.

Söyleniyor ki ananevî bir ibadet yeri olan Kâbe'nin etrafında 360 tane put vardı. Yani her kabilenin bir putu vardı. Ve İslâm bunların karşısında en mühim mesaj olarak lâ ilâhe illallah sözünü ortaya koyarak geldi. Bu önemli, bir söyleniş tarzı vardır cümlenin içinde. La ilahe demek; hiçbir ilah yok demek. Hiçbir mabut yok, kesin olarak hiçbir Tanrı yok demek bu.

La harfi gelince ondan sonra gelen kelimenin de sonu üstün olunca hiçbir mânasına geliyor; La ilahe, hiçbir Tanrı yok. İlla; izzet demek yani.

Şu müstesna, şu hariç, başka hiç yok demek. Allah'tan başka hiçbir mabut, ilah yok. Yani hiçbir, başka yok manasını takviye etmek için ikisinin arasında da vahdehu o tek başına la şerikeleh. Onun bir ulûhiyeti, tanrılığında kendisine eş ve ortağı yoktur.

Vahdehû la şerîkeleh, lâ ilâhe illallahı tamamlayan tabirler olmuş oluyor. Bir de tabii Allahu Teâlâ hazretleri hakkında, böyle bir varlığın olduğu hakkında her toplumda bir doğru kanaat var. Onun varlığını sezmişler.

Hiç yoktur diyen çok azdır. Ve onları da incelediğiniz zaman aslında hiç yoktur diyemediğini, diyememesi gerektiğini, diyemeyeceğini ilim bakımından çok net olarak anlıyoruz.

Nitekim bu konuda da kendi çalışmasını yapmış olan bir talebem vardı. Şimdi kendisi profesördür. Diyor ki; ateizm imkânsızdır. Olamaz. Yani insanın şöyle bir felsefi ekol olarak, yol olarak ateizmi kabul etmesi mümkün değil. Olamaz yani bu iki ile iki beş eder gibi bir şey. İnsan ateist olamaz. Ateizm mümkün değildir, diyor.

Allah tasavvuru yani kendisine ibadet edilen varlık tasavvuru hakkında yanlış görüşler de olduğu için İslâm bunları reddediyor. İslâm'ın bu konudaki en önemli kaynağı, zikredilebilecek en büyük, en önemli şey İhlas sûresidir.

İhlas sûresi niye ıslah sûresi diye adlandırılmış. Islah bir şeyi halisleştirmek, sâfileştirmek, içindeki katkıları alıp atmak mânasına geliyor.

İhlas sûresi Allah inancındaki katıkları çıkartıp atıp saf, temiz, katıksız bir Allah inancını gösteren sûre olduğundan bu ismi almış. Bir doktor kardeşim vardı.

Avusturya ülkesinin Viyana şehrinde bunlar bir müddet bulunmuşlar. Oradaki bir Alman ilahiyatçı ile tanışmış. ani ilâhiyat tahsili yapmış, teolog olmuş adam, papaz. Yüksek tahsilinde din yolunun bilgilerini elde etmiş. Orada bu bizim İhlas sûresini okumuş. İlahiyat fakültesinde muhtelif dinleri gösteren bir ders koymuşuz.

Dinler tarihi diyoruz ta eski, ilkel kavimlerin totemlerinden Babilliler'in tanrılarından, Mısırlılar'ın öküzlerine vesaireye varıncaya kadar çeşitli şeyleri anlatıyor.

Bak, şu insanlar bunlara tapmış. Hititliler bunlara tapmış. Sümerliler bunlara tapmış, diyor. Onlar da müslüman olmayı düşünürler diye İhlas sûresini okuyunca adam duramamış ve bizim doktor arkadaşa:

"Ben her seferinde ama her seferinde İhlas sûresini okurken eriyorum. Ve dünya üzerinde hiçbir dinî metinde bu kadar güzel Allah'ı anlatmak, bu kadar özlü ifade etmek mümkün değildir." diyormuş. Tabii biz kıymetini bilmiyoruz.

İnsan bir şeyin kıymetini mukayese ile bilir. Mukayese etmeyince kıymetini de anlayamaz. Mesela altın kıymetli, ondan daha parlak bir başka şey kıymetsiz. Neden?

Uzun zaman durduğu halde oksite olmuyor. Kararmıyor, yeşermiyor, bozulmuyor. Başka bir şey bozuluyor. Mukayese ettiğin zaman onlar çıkıyor ortaya; ama çıkmadığı zaman insanın bütün evi altından olsa kıymetini bilmez.

Yani bilmez ki onun duvarlarda yeşilleneceğini, bozulacağını, kararacağını bilmediyse mukayese etmeden anlayamaz. Bize de İhlas suresini herhalde annemiz, babamız iyice öğretmiştir. İyi ki öğretmiştir; ama manasını bilmemek, öğrenmektir.

Bu bizim kusurumuzdur. Hepimizin kusurudur. Türkiye'deki din eğitiminin genel kusurudur. Demek ki biz dini ezber yolu ile öğreniyoruz.

Halbuki Avrupalı Müslümana baktığın zaman ilk işi Arapçayı öğrenmek oluyor ve manasını anlayarak ilerliyor; dini bilgiler de. Şimdi ne diyor?

İhlâs sûresi; bu özlü, küçük, üç dört cümlecik ne söylüyor.

Kul hüvallahü ehad. Ey Resûlüm, peygamberim olduğun için, benim elçim olduğun için onlara söyle.

Hüve; o sizin aradığınız, bilmek istediğiniz, Yaratan'ınız, mâbudunuz Hüvallah, Allah'tır. Hüve, Allah, haberdir. Çünkü hüvallah o Allah mânasına gelseydi o zaman işaret sıfatı olurdu. Hallbuki hüve işaret sıfatu değildir, işaret zamiridir. O Allah diye tercümesi doğru değil. O, Allah'tır. Sizin peşine düştüğünüz, öğrenmek istediğiniz, ah nola kim görsem cemâlin dediğiniz o Allah'tır.

Mevlid'de dediği gibi Süleyman Çelebi'nin:

Gece gündüz durmayıp istediğin

N'ola kim görsem cemâlin dediğin

Hüvallah. O Allah'tır.

Ehadün. Bir, tektir. Arapça'da vahid kelimesi var, bir demek. Sayıları vahid, isnan, selase, erbaa, hamse diye sayıyoruz. Vahid; bir demek. Allah bir ama ehad, birliği aşırı olan bir tek demek yani yegâne demek. Eşsiz, tek demek. Ehad kelimesi önemli bir tabir.

Ku lhüvallahü ehad. Yani herhangi bir şekilde, hiç başka eşi olmayan, bir tek, yegâne O. Bir, tek, yegânedir. Allahüssamed.

Bu nedir?

Samet, Allah'ın sıfatıdır. Samet olan Allah. Samet; herkesin başına zarar geldiği zaman el açıp dua ettiği, ihtiyacını arz ettiği, talebini istediği mercî demek.

Kur'ân-ı Kerîm'de dikkatimizi çekiyor Allah. Müşrikler, imanı sağlam olmayan kişiler diyor âyet-i kerîmede gemiye bindikleri zaman fırtına çıktı mı, gemi sallanmaya başladı mı, hayatları tehlikeye girdi mi yani belki batacak gemi çünkü kendisi küçük, dalgalar büyük. Fırtına, şiddetli su geminin üstünden akıyor, öbür tarafa gidiyor.

Fındık kabuğu gibi sallanıyor gemi. O zaman hâlisâne, muhlisâne kesilip Allah derler, Allah'a dua ederler. Ama karaya çıktılar mı denizde o yaptıkları duaları, verdikleri vaatleri, yaptıkları adakları unuturlar, diyor. Meğer insanoğlu başı dara geldi mi, ölümle burun buruna geldi mi Allah diyor.

Bir arkadaş anlatıyor, dinsiz bir adamı sıkıştırmış bir tanesi, bir yerde. Bu anarşik olayların, karşılıklı çatışmalarında. Adam kurşunu yiyince öyle bir Allah diye bağırıyormuş ki: Allah, Allah, Allah! Sen hani önceden inkâr ediyordun. Şimdi kurşunu yedi, can pazarı, ölmek üzere.

O zaman hayret ettik diyor, anlatan arkadaş. Allah diyor. Yahu bu hani münkirdi, hani kâfirdi. Hani hiç inanmıyordu falan.

Herkesin başı dara geldiği zaman intikal ettiği, hacetini istediği, duasını yaptığı, istediğini isteyeceği yerdir. Samet çok güzel bir tabir.

Samet kelimesi ile Allah'ın anlatılması çok güzel. Bütün dinlerde, bütün inanışlarda insanlar ölüm ile karşı karşıya geldiği zaman, aczini anladığı zaman yüce varlığa bütün samimiyetiyle yöneliyor. Ondan bir şey istiyor.

O zaman işte Allahüssamed, Samet olan Allah'tır o.

Herkesin kendisine döndüğü, hacetini arz ettiği, dilediğini ondan istediği yüce varlık. Bu ayrım önemli. Sonra; lem yelid velem yuled. Bu Hıristiyanlığı yerle bir ediyor. İki şey: Lem yelid, velem yuled. Hıristiyanlığı mahvediyor, silip atıyor.

Tabii Hıristiyanlığın aslında hıristiyan kimselerin söylediği o abuk sabuk Tanrı inancı, konsepti zaten yok. Sonradan ortaya çıkmış, yalan yanlış bir şey. Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki:

Lem yelid. Evlat edinmedi. Doğurmadı.

Velem yulet. Kendisi hiç kimsenin evladı değildir. Daha büyük bir şeyin evladı değildir. Ne baba Allah var, ne oğul Allah var. Kur'ân-ı Kerîm'de de çok net olarak diyor ki; Allah evlat edinmedi, evlâdı olmadı. Karısı yok ki evladı olsun diyor.

Eşi yok ki yani Allahu teâla hazretlerinin düğünü olmuş, evlenmiş, nikâh olmuş, gerdek olmuş, çoluk çocuk olmuş gibi bir şey yok. İftira olmuş oluyor. Hanımı yok ki çocuğu olsun, diyor Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de.

Eşi, hanımı yok ki çocuğu olsun. Tabii bu son derece iftiraî bir mantık. Son derece ilkel bir mantık. Yalan yanlış bir şey. Allah'ı insanlar gibi, aile kurmuş gibi düşünmek çok yanlış bir şey.

Ne hıristiyanların Hz. İsa için "Allah'ın oğlu "demeleri doğru. Ne de Allah'ın kendisine "baba Allah" demeleri doğru. İkisini de reddediyor Allah. Ne oğuldur. Ne babadır. Ne kendi babası vardır, ne evladı vardır. Böyle bir şey bahis konusu değildir.

Bu Hıristiyanlığın reddidir. İhlas sûresi de Hristiyanlığın reddidir. Allahüssamed de yani kendisinden medet umulmayan, kendisinden fayda gelmeyen, kendisinden menfaat sağlanamayan hiçbir şey tanrı olamaz diye onlara bir ihtardır.

Bütün işe yaramaz alalı mabutları iptaldir. Putları iptaldir. Lem yelid, ve lem yuled. Dünya ehlinde çok yaygın bir yanlışlıktır.

Çünkü dünya nüfusunun bilmem ne kadar milyarı maalesef yalan yanlış bir inançtadır. Peygamber Efendimiz'in bu yanlışlığı Allah tarafından gönderilip ortaya koyduğuna ve anlattığına göre bizim de bu yanlışlığı söylememiz lazım. İnsanları bu yanlıştan kurtarmak için çalışmamız lazım. Gayret göstermemiz lazım.

Ve lem yekül lehü küfüven ehad. Onun mübaşiri ona eşdeğer hiçbir varlık da yok.

Eski İranlıların dininde bir iyilik Tanrısı vardı, bir kötülük Tanrısı vardır. Birisi geldi; birisi Yezdan, birisi Ehreman. Birisi karanlığı temsil ediyordu, birisi aydınlığı temsil ediyordu.

İki Tanrı vardı orada ve onlara tapıyorlardı Yanlış bir şey. Burada bir düalizm var yani, ikilik var. Bir tanrı var, iyiliklerle meşgul; bir tanrı var; kötülüklerle meşgul. İkisi terazinin iki kefesi. Böyle bir şey yok hükmünde.

Kudretinde ona denk olan herhangi bir varlık da yok, karşısında duracak herhangi bir şey de yok, diye böylece dinler tarihinin bildiği bütün Tanrı inançlarını zaten reddediyor ihlas sûresi.

Mesela Yunanlılar politeist idiler. Eski Yunanlılar'da bir sürü Tanrı var. Komik yani eski Yunanlıların dinleri trajikomik. Hem trajik hem de komik. İnsanlık nâmına bu kadar aptallık olamaz.

Şarap Tanrısı var, aşk Tanrısı var, harp Tanrısı var, bilmem ne var, bilmem ne var. Bir sürü tanrı var. Bir de onların başında, Atina'nın Olimpos dağlarına oturmuş Zeus diye bir koca Tanrı da var, putları da var.

Tanrılar birbirleriyle kavga ediyorlar, hırçınlık yapıyorlar. Harp çıkıyor aralarında, itişiyorlar, kapışıyorlar vesaire. Zeus yukarıdan onlara yıldırımlar gönderiyor. Bu inanç bir karikatür mecmuasında yazılı olsa insan karnı patlamasın diye kasıklarını tuta tuta güler.

Ama bir dini inanç olarak ortaya konulduğu zaman trajedi oluyor. Yani insanlık namına Allah'ın kulu olarak, Allah'a kulluk etmek için yaratılmış insanlık namına çok acı bir şey oluyor ki bu kadar komiklik olamaz.

Bu kadar acı bir şey olamaz. Tanrı tasavvuru bu kadar saçma olamaz. Buna da politeist denirdi. Poli, çok demek. Çok tanrıcı, bir sürü Tanrı düşünüyorlar. Saçmalığı ortada. Eski İranlılar, Persler diyelim, onlar düalist, iki tanrı var. Sanıyorum bu Japonlar da hinoğlu hin. Arabalarının bir tanesine mazda adını koymuşlar. O boşuna değildir. İranlıların ahura mazdasını yani güneş tanrısını biliyorlar. Kendileri de güneşe tapındıkları için o ismi kasten koyuyor. Gülerek, hoşuna giderek koyuyor. Ama o da bana putperest ismi gibi geliyor.

Yani araba ismi; ama işin arkasında Japon'un dininin Güneşe tapmasının İran'ın da güneşe tapması dolayısıyla ikisinin de aynı aynı Tanrıya tapma palavrasından dolayı aynı şeye hürmet etmesinden oraya koymuş şeyi. Mesela Nissan diye bir isim koymuş. Nissan'ın ne olduğunu bilmiyorum; ama hani nisan yağmurları var.

Bereketli, herkesin hoşuna gidiyor. Acaba onu düşünerek mi koydu diye muhtelif kültürleri inceleyip düşünüyorum. Böyle o kültürleri içerecek kelimeler koymuş olabilir. Demek ki dualist onlar. İki Tanrı biliyorlar, eşit birbirlerine.

Masaya oturdular. Bileklerini birbirleriyle şey yaptılar. Bazen o vuracak bile yine bunun gibi bazen ötekisi vuracak. Bazen iyilik galip geliyor, bazen kötülük. Öyle saçma inançlar var. İranlılar da reddediyor, hıristiyanların teslisini.

Bir baba Allah var. Hâşâ, sümme hâşâ! Allah baba olarak biliyorlar. Onun için söz olarak bizim çoluk çocuğumuza "Allah baba" kelimesini kullanmamız çok kötü, tehlikeli, yanlış bir yoldur; çünkü baba olmadığını ihlas sûresi gösteriyor.

Tabii, putlara aya ve güneşe, yıldızlara, hayvanlara, dağlara, ağaçlara, sulara, insanlara tapılmamasını göstermiş oluyor bu sûre. Fakat maalesef tarih boyunca dinler tarihine incelediğiniz zaman insanların her şeye taptığını görüyoruz.

Aya ve güneşe tapmışlar, bir kere ay tanrısı, güneş tanrıçası kimisinin erkek kimisininki dişi. Ay galiba erkek, güneş dişi falan diye düşünmüşler. Birisi tanrıça, birisi tanrı olmuş oluyor.

Kur'ân-ı Kerîm'den Nuh aleyhisselamın kavminin çeşitli yıldızlara taptığını biliyoruz. Hayvanlara tapmışlar. Bugün bir de Hindistan'da kobra yılanına tapan tarikatlar veya dinler var.

Kobra yılanını yakalıyorlar, kobra mabedine getiriyorlar. Tapınıyorlar. Ondan sonra tekrar götürüp salıveriyorlar. Halbuki her yıl bilmem ne kadar insan o kobra yılanından ısırılıp ölüyor. Hindistan'da yine de ona inanıp tapınıyorlar.

Totemlere tapmışlar ve insanlara tapmışlar. Allah'ın peygamberi olan Hz. İsa'ya tapınıyorlar. Çarmıha gerilmiş, sapsarı kolları aşağı düşmüş, başı aşağı düşmüş. Dizleri kurumuş bir ceset ile şey yapıyorlar, Hz. İsa'ya toplanıyorlar ve bunu yirminci yüzyılda yapıyorlar.

Matematikte ileriler. Bu kadar akıl çağında ileri gitmiş olan kavimler bu inanca sahip olabiliyor. Sonra Buda'ya tapmışlar. Buda'nın insanların fakirliğini görüp onlara iyi duygular aşılamak, fakirlere merhamet etmeyi aşılamak için geldiği ve çalıştığı söyleniyor. Sacramento Buda'nın efsanevî olarak hayatı aşağı yukarı belli. Fakat sonradan onun heykelini yapmışlar. Buda'ya tapınıyorlar.

Koca göbekli, bağdaş kurmuş böyle oturduğu yere hödük gibi oturmuş. Böyle bir heykeli karşılarına alıp tapınıyorlar. İnsana tapılmaz.

Sonra firavuna tapıldığını Kur'ân-ı Kerîm'den biliyoruz. Mısır tarihinden biliyoruz. Ve Firavun'un utanmadan, arlanmadan;

Ben sizin için benden başka bir ilah kabul etmiyorum, dediğini biliyoruz. Yok, öyle bir şey, bana tapacaksınız dediğini biliyorum. Ve bu birçok âyet-i kerîmelerde onun tanrılık davasına kalktığını, onun kabilesini kendisine tapınmaya zorladığını biliyoruz.

İnsan olduğu halde zorla tapındırmış. Japonların kralı şu anda güneşin oğlu olarak biliniyor ve tapınıyorlar. Onu kutsal bir varlık olarak görüyorlar.

Maalesef Hz. Ali Efendimiz'i radıyallahuanhı sevenlerin arasına da gulat-ı şia dediğimiz aşırı gitmiş insanlar içinde Hz Ali'ye tanrılık izafe edenler var.

İran tabiri olarak Ali Allahiler deniliyor. Hz. Ali'ye tapınanlar, işi o dereceye götürmüş olanlar var. Tabi o da doğrudan doğruya küfür oluyor. Çünkü Allah'ın bir kulunu onun yerine koymak küfür oluyor. O da halen var. Türkiye'de de var. Benim bir doktor tanıdığım vardı. Çocuk genç yaşta geldi. "Ben aleviyim hocam." dedi. Konuştuk, görüştük, tasavvufa intisab etti.

Zikrini, tesbihini yapan Mısır'dan hayırsever, çalışkan bir çocuk geldi. "Hocam benim babam böyle müslüman, mütedeyyin olduğumu görse öldürür beni." dedi.

Maalesef benim babamlar Hz Ali'ye tapıyorlar, dedi. Yani Hazreti Ali'yi tanrı gibi görüyorlar. İnanç olarak ona tapıyorlar dedi. Kitaplardan biliyoruz da bu kadarını reel olarak şu anda yaşayanları bilmiyorduk.

Demek ki açıkça, insanlara çeşitli şekillerde halen tapmakta olanları, yeryüzünde hala insanın insana taptığını görüyoruz. Böyle kavimler var.

Eskiden beri çeşitli şeylere tapmışlar. Hayvanlara tapmak var, biliyorsunuz. Buzağıya, öküze tapmak… Bir de görünmeyen varlıklara tapma meselesi var. Mesela İmam Gazalî bir kitabında diyor ki; insanların çoğu farkına varmadan nefsine tapar.

Kendi nefsini tanrı edinmiştir, kendi nefsine tapar. Kendi nefsi neyi emrederse onu yapar. Demek ki emredilen bütün şeyleri yapmak ve tam mânası ile emredilene itaat etmek, ona tapmak olduğundan nefsinin söylediklerini dinleyen insan nefsine tapmış oluyor.

İnsanların çoğunun zaten nefsinin karşısında el pençe divan durduğunu, ona tapındığını görürsün. Nefsinin bir dediğini iki etmediğini görürsün, diyor. Tabii bu da Kur'ân-ı Kerîm'de var.

Âyet-i kerimesinde buna işaret ediliyor. Hevâhü. Nefsinin arzularını kendisine ilah edinen o bâtıl insanı gördün mü deniliyor. Demek ki zavallı hemcinslerimiz, insanlar bu tür varlıklara taptıkları gibi, birtakım insanlara taptıkları gibi, olmadık varlıklara taptıkları gibi bizzat kendilerine de tapabiliyorlar.

Kendi nefislerine tapabiliyorlar. Kendi nefsinin iyi, kötü her dediğini dinlemek suretiyle, ona itaat etmek suretiyle ona tapınabiliyor. Bu mânada:

Hristiyanlar ve Yahudiler için Allahu Teâlâ "Bunlar kendi rahiplerini ve hahamlarını kendilerine Rab edindiler, Tanrı edindiler." buyuruyor. Peygamber Efendimiz'in zamanında yaşayan sahabeden bazı kimseler kendilerine demişler ki:

"Yâ Resûlallah; biz eskiden hıristiyan biliyoruz bunları. Bu hıristiyanlar, papazları severler ama onlara tapınmazlar. Bu âyet-i kerîmede Rab ediniyorlar onları diyor." Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

"Allah onlara yalnız kendisine ibadet edilmesini emrettiği halde Allah'ın emirlerini tutmayıp rahiplerin ve hahamların emirlerini tutması dolayısıyla sırf onların buyruğu ile hareket etmesi dolayısıyla ve Allah peygamber göndermiş olduğu halde peygambere uymayıp o yanlış inançta direnmeleri ve inat etmeleri dolayısıyla ona tapınmış gibi oluyor." diyor.

Demek ki bir insan bir otoriteyi esas otorite olarak kabul edip de onun emrini kayıtsız, şartsız uygularsa ona tapınmış oluyor. Allah'ın emrini tutmayıp, onun yolunda gittiği zaman Allah'ı ona tercih etmiş oluyor. Derece derece tehlikeleri anlatıyoruz. Yanlış tapılan varlıkları, objeleri.

Bir de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şirk kelimesinin anlamının gizli olanını bildiriyor. Gizli şirk, eş-şirkü'l hafi Allah'tan gayrısına tapınmanın gizli şekli.

O da nedir?

Gizli şirk de riyadır. Bir insanın yaptığı bir ibadetin, hayrının, hasenâtının Allah için yapmamış da insanlara gösteriş için yapması riyakârlık. Yani içinden istemediği halde insanlar kendisini beğensin diye, itibar olsun diye, gösteriş olsun diye yapması.

Bu da bir şirk oluyor.

Neden?

Allah'ı düşünmüyor. Allah'ın vereceği mükâfatı veya cezayı düşünmüyor. İyi hareket ederse mükâfat vereceğini, kötü hareket edeceği zaman da cezalandırılacağını düşünmüyor da falanca insanın gözüne girmeye bakıyor.

Onun gönlünü almayı düşünüyor. Onun tarafından alkışlamayı, beğenilmeyi hesaplıyor. Bu da şirk. Riyakârlık da şirktir diyor. Onun için denilmiştir ki şirk öyle kolay kurtulunan bir şey değildir. Allah'ın emirlerine tam olarak, kayıtsız şartsız uyabilmeliyiz.

Tam Allah'ın kulu olmak kolay değil, şirk; bir karıncanın ayak sesi kadar sessizce insanın yanına sokulabilir.

Neden?

Karınca yanına yaklaşınca duyabiliyor musun?

Tak tak sesi mi geliyor. At gelirken nallarının sesini duyabilirsiniz. Araba gelse motor sesini duyarsınız. Ama şirk olan riya insanı karıncanın gelişi gibi sessizce gelir, içine girer.

Bundan anlıyoruz ki insanın tam mânası ile kendisini yüce Yaratan'a teslim etmesi lazım. Her yaptığı şeyi sırf O'nun rızası için yapması lazım. Yalnız O'na ibadet etmesi lazım. Yalnız ondan medet umması lazım.

Yalnız onun rızasını kazanmaya çalışması lazım. Onun için biz tasavvuf'i yolumuzda bu işi nasıl formüle etmişiz? Diyoruz ki:

İlâhî ente maksudi ve rızake matlubi. Yâ Rabbi; benim gayem, arzum, maksudum sensin. Ben sadece senin rızanı kazanmayı istiyorum. Cümle cihan halkı bana düşman olsa, hepsi bir sopayı, silahı alsa beni kovalamaya kalksa, hepsi beni bir başka yola çevirmeye çalışsa hayır ben senin yolunu isterim.

Cümle cihan halkı bir tarafta olsa hepsi bana düşman olsa sen dost olsan kâfi.

Cümle cihan halkı beni sevse, alkışlasa, aferin ne güzel yapıyor dese ama sen sevmesen ben onu istemem. Cümle cihan halkı yani bütün mahlukât, bütün insanlar istese bile ben onu istemem, senin rızanı istiyorum. İlahi ente maksudi ve rızake matlubi.

Bu hakiki iman. Allah inancının gereği olan hakiki, hâlet-i rûhiye budur. Allahu Teâlâ hazretleri tabii bunları bildirmese insanlar Allah'a ibadetin bu kadar ince yollarını tam olarak anlayamazlardı.

Anlayabilsinler; Allah inancında incelikleri, Allah'a kullukta ince noktalarda hataya düşmesinler diye Allah kılavuz gönderiyor. Doğru yolu gösteren haberciler gönderiyor. Peygamberler gönderiyor. Kur'ân-ı Kerîm bize ve bütün insanlara asırlar boyunca bu konuda en kıymetli malzemeyi vermiş.

Çok şeyi öğretmiştir. Kur'ân-ı Kerîm olmasaydı dinler tarihi çok kısır ve sığ kalırdı. Kur'ân-ı Kerîm insanlığa din konusunda çok şey öğretmiştir. Onun için Kur'ân-ı Kerîm'i çok dikkatli bir şekilde okumamız lazım. Hz Ömer radıyallahü anh'ten rivayet ediliyor ki:

"Ben Kur'an'ı iki şekilde okuyorum. Bir, hızlı ve kısa zamanda hatim edecek şekilde okuyorum. Bir tarzda daha okuyorum ki 14 sene oldu, daha Kur'an'ın şurasına geldim." diyor. 14 sene de şu kadarcık bir yere gelmiş.

Yani her âyeti düşünerek, her âyetin üzerinde derin derin tefekkür ederek, mânasını anlamaya çalışa çalışa okumak. Tabii böyle okuyan âlimler olmuş. İmam Şâfiî Hazretlerini anlatırlar. Bir gece başını eğmiş, böyle oturduğu yerden sabaha kadar oturmuş.

Kıpırdamamış, yaslanmamış, uyumamış; ama gözü kapalı sabaha kadar oturmuş. Sabahleyin demiş ki: "Bu gece falanca âyet-i kerîme üzerine tefekkür eyledim. 50 tane hüküm çıkarttım." Yani neler neler çıkıyor.

Ecdadımız, Osmanlı'dan dedelerimiz yemekten önce meyve yerlermiş. Yemekten önce sadece meyve yerlermiş. Şimdi biz ne yapıyoruz?

Önce yemek yiyoruz. Sonra meyve yiyoruz. Onlar önce meyve yerlermiş. Tabii tıbben, önce meyve yemek daha önemli.

Neden?

Meyve mideyi doldurur. İştahı kapatır, insanın fazla kilo almasını engeller. Deforme olmasına mâni olur. İsrafı önler, mideyi yormaz. Tabii, doktor varsa bizden daha iyi bilir, o yenilen meyveler herhalde mide asidini filan arttırdığından hazma da faydası olur. Şimdi nereden çıkartmışlar?

Bir alimin yazısını okumuştum. İşareti hoşuma gitti. Aklımda kalmış. Diyor ki âyet-i kerîmede Allahu Teâlâ hazretleri:

Cennette mü'minler çeşit çeşit nimetlere mazhar olacaklar. Ellerine her türlü nimet geçecek. Ne dilerlerse onları bulacaklar, alacaklar. Neler neler var cennette.

Ve fakihetin mimmâ yetehayyerûn. Tercih ettikleri, istedikleri çeşit çeşit meyveler;

Ve lahmi tayrin mimma yeştehun. Ve hoşlarına giden kuş etleri… Bize kahvaltıda bıldırcın eti ikram ettiler de oradan açıldı sohbet. Önce çeşitli meyveler; ondan sonra artık beğendikleri kuş eti, sülün eti, ben daha sülün filan yemedim ama bıldırcın yedim, elhamdülillah.

Yani çeşitli şeyler sıralamada önce meyve dediği için büyüklerimiz o yönde ders almışlar, önce meyveyi yiyorlar. Ondan sonra et varsa, kızartma varsa onu sonra yiyorlar.

Demek ki Kur'ân-ı Kerîm'de çok şeyler var. Hem de ilim ve teknolojinin ileri gitmediği zamanda bile doğruyu bulmuşlar Kur'ân-ı Kerîm'in nice nice işaretlerinde.

Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'a inanç bakımından çok büyük, çok temiz, çok şiddetli bir âyet-i kerîme var. Burada buyuruluyor ki: Bismillâhirrahmânirrahîm

Allahu Teâlâ hazretleri erhamü'r-râhimîndir, gaffârü'z-zunûbdur, settârü'l-uyûbtur. Her şeyi affedebilir, kullarını bağışlayabilir. Merhametlilerin en merhametlisidir ama;

İnna'llâhe lâ yağfiru en yüşrake bihî. Küçücük bir şeyin bile kendisine şirk koşulmasını affetmez. Müşrikliği affetmez. Onun dışında başka her şeyi affeder, affedebilir. Her kabahati bağışlayabilir.

Cam kırmıştır, adam dövmüştür. Yaralamıştır, şudur budur çeşit çeşit kusurlar, birbirlerine karşı hatalar bağışlayabilir; ama bir tek şeyi, kendisine şirk koşulmasını, şerik koşulmasını affetmez.

Kendisine herhangi bir şeyin ortak koşulmasını asla affetmez. Affetmeyecektir.

İstikbale dair bir haberi de bildiriyor. Yani âhirette de affetmeyecek. Mahkeme-i kübrâda da affetmeyecek anlamında.

Orada da asla bu konuda bahis konusu değil. Affolan konular var; ama o konuda affetmek yok diye. Evet, kesin olarak bildiriliyor. O halde yani bizim ısrarla üzerinde durduğumuz şey nedir?

Tevhid-i hakîki, hakiki iman; iman-ı tahkiki de diyor, bazı âlimlerimiz, ise tam Allah inancı. Onun için bu dersi yapıyoruz, yani herkes bunu tam sağlam bilsin.

Yarım bilirse, kafasında yarım yanlış tasavvurlar varsa Allah hakkında; Tanrı inancı, Tanrı tasavvuru kafasında yanlışsa o zaman hiç affolmuyor. Muaf oluyor. Yani kendisi kesin olarak istikbale ait haberi de şimdi veriyor, Allah. Orada da affetmeyecek, başka şeyleri affedebilir, bağışlayabilir; ama onu affetmeyecek. Ve yine tehditli bir âyet-i kerîme var.

Bunu da hepinizin çok iyi bilmesi lazım:

Ey iman edenler; Allah'tan nasıl korkmak, kaçınmak gerekiyorsa öyle korkun. Kaçının, çekinin ve korunun.

Ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn. Başka bir şekilde ölmeyin; ancak müslüman olarak ölmeye bakın. Tedbirinizi alın. Müslüman olarak ölmezseniz tam teslim olmuş olarak, tam Allah'a bağlı bir kul olarak ölmezsiniz haliniz harap.

Çok kuvvetli tehdit var. Sakın ha başka şekilde ölmeyin, müslüman olarak ölün diye tehdit ediyor. Onun için iman her şeyden önce gelir.

Yani bir insan çeşitli kusurları olsa dinden çıkar mı?

Çıkmaz. Büyüklerimiz ittifakla söylemişler ki: Büyük günah insanı dinden çıkartmaz. Ancak şirk insanı dinden çıkartır; onun için ne kadar kusurlu, hatalı da olsak Allah'tan ümidimizi kesmememiz lazım.

Ama bütün dikkatimizi de Allah'ı tam tanımak, inancımızın, imanımızın hakiki iman olması, doğru bir Allah inancı kafamızda bulunması, gönlümüzde bulunmasına çok dikkat etmemiz lazım.

Tabii, itikat kitapları, ilm-i kelâm dediğimiz İslâm'ın inancını anlatan, savunan kitaplarda büyük bir bahis vardır.

Ona ilâhiyat bahsi veya ubûdiyet bahsi yani Allah'a dair, Allah'la ilgili bölüm diyoruz. Bir bölüm vardır ve bunlar öğretilmiştir. Ve bu itikadın sağlam olması bir iş olarak üzerinde durulan konudur, İslâm'da. Biz de onun için ilk dersimizi sağlam itikadın temeli olduğundan bunun üzerine yapmış olduk, şimdiye kadar.

Kur'ân-ı Kerîm bize Allah'a nasıl inanmamız gerektiğini âyet-i kerîmede gösteriyor. Bunların en mühimlerinden birisi yani ilk okuduğum âyet-i kerîme hiç müşrik olmamaya, tam müslüman olmaya çok dikkat etmek gerektiğini bildirir.

Uyandık, ikaz olduk. İhtarı anladık, kendimize çekidüzen verdik.

Peki, nasıl Allahu Teâlâ Hazretlerini nasıl tasavvur edeceğiz?

Allahu Teâlâ hazretleri, Yaradan'ımız; Leyse ke mislihî şey'un. Onun misli gibi hiçbir şey yok. "Onun gibi bir şey yok." demiyor da onun misli gibi de bir şey yok. Binaenaleyh Allah'a misal veriyorlar. Allah şuna benzer, diyorlar. "Allah şuna benzer." diye de anlatamazsın. Çünkü misli gibi de hiçbir şey yok.

Allahu Teâlâ hazretleri emsalsiz bir şey. O bakımdan ilmî kelam kitaplarında derler ki: Allahu Teâlâ hazretlerinin sıfatlarından birisi muhalefetün lil havâdis.

Muhalefetün lil havadis sözünü bizim yirminci yüzyılın insanı, bizim Türkiye'de ne manaya geldiğini anlayamaz.

Muhalefet denilince iktidar, muhalefet, teknik muhalefet aklına gelir. Havadis deyince de olaylar, gazete haberleri aklınıza gelir. Muhalefetün lil havadis deyince hiçbir şeyi anlamayız.

Bu ne demek?

Havadis sonradan ortaya konulmuş olan varlıklar, yaratıklar demek. Ezeli, ebedi, kadim olmayan demek. Halis; sonradan olan demek. Muhalefet de gayri olmak, onun gibi olmamak demek. Yani Allahu Teâlâ hazretleri; yaratılmışların hepsinden uzak, onlar gibi değildir.

Sonradan olma varlıklara benzemez. Dağa benzemez. Buluta benzemez. Göğe benzemez. Yere benzemez, deryaya benzemez. Denize benzemez, suya benzemez; elektriğe benzemez. Eğlenceye benzemez, falancaya benzemez.

Etrafımızda bizim algıladığımız, bildiğimiz yaratıkların hiçbirine benzemez. Öyle diyor Allah.

Peki, hiçbir şeye benzemeyince Allah'ı nasıl bileceğiz?

Her şeye kâdir olan Allahu Teâlâ hazretleri; kendisi kullarına kendisini bildirir. Her şeye kâdir değil mi?

Hiçbir şeye benzemeyen Allahu Teâlâ hazretleri, kendisini kullarına bildirmeye kâdirdir.

Hem o bir duvar oluyor, imansızlar bu tarafa geçemez.

Ben ilâhiyat fakültesinde oturuyorum. Çocuğun birisi geldi. Kapıyı çaldı; genç, 20 yaşlarında bir çocuk, kapıda durdu. İçeri girebilir miyim. Konuşmak istiyorum, müsaade eder misiniz, dedi.

Çok kibar, sesinin tonu güzel ve sakin. Buyurun, dedim. Sakin sakin geldi, oturdu. Şöyle aşağıdan yukarıya, tepeden tırnağa süzdüm. Çorabının birisi başka, ötekisi bir başka. Üstü bir acayip yani, biraz garip bir çocuk. Konuşması gayet güzel.

Çok mantıklı konuşuyor, kung fu filmlerin de sakin sakin yürüyen kung fu var ya kavga ettiği zaman hepsini deviren ama ilk başta çok sakin duruyor. Öyle bir tip. "Ben sizin adınızı duydum. Tasavvufla ilgileniyormuşsunuz. İlgiliymişsiniz. Alakanız varmış, onun için geldim." dedi.

Peki, dedim. Güzel, hoş geldiniz. Ben transandantal meditasyon yapmak istiyorum, dedi. Anladım dediğini, pozisyonunu. Dedim ki; senin İslâm'la, imanla ilişki durumun nedir?

Kur'an'a imanın var mı, Peygamber Efendimiz'e bağlılığın var mı?

Yok. Öyle bir şeylere ilgim yok, o tarakta bezim yok dedi.

Dedim ki; ben sana bu pozisyonunda hiç yardım edemem. Hem yardım etmek istemem. Bizden değilsin. Ben sana niye yardım edeyim?

Mü'min değilsin ki. İkincisi; ben var gücümle yardım etmek istesem de Allah sana kapıyı açmaz, çünkü mümin değilsin. Allah; müşriki, kendisinin varlığını tanımayanı sevmiyor ki sana o mânevî âlemin kapısını açmaz. Sen kapının etrafında dolanır durursun.

Yüksek duvarlarla çevrili, mübarek bir Cennetin surlarının dışında dolanıp durursun. Duvarı da açamazsın, içeride giremezsin; kapıdan da seni almazlar. Duvarın dibinde dolaşırsın, transandantal meditasyon diye.

Neden?

İmanın yok. Buraya Allah'ı bilme yerine, sahasına girebilmenin giriş şartı imandır. İman olmadıktan sonra Allah, o kapıyı açmaz.

Neden?

Allah; mü'min kullarını cennete sokuyor. Mü'min olmayanı cennete sokmadığı için o kapı kapalı. Transandantal meditasyonlarla, fiziki çalışmalarla, ruhsal egzersizlerle Allahu Teâlâ hazretleri kendisini kullarına bildirtmez.

Yol kapalıdır, çıkmaz yol. O yoldaki insanlardan bir tanesi görüntülere sahip olsa bile birtakım melekeleri elde etse bile bu altı tane topu havada çevirip tutmaya benzer. Birisinin ipin üzerinde, bir taraftan öbür tarafa gitmeye benzer.

Cambazlıktır; ama imansızdır. Mü'min değildir, bunlar bir şey yapamaz. Bunu çok net olarak söylüyorum. Kesin olarak söylüyorum. İmanı olmayan bir insan bir şey yapamaz.

Neden?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yemin ederek söylüyor buyuruyor ki; şu canım elinde olan Allah'a yeminler olsun ki, peygamber olarak yemin ediyor, ne kadar ağır bir yemin.

İnanmadıkça cennete girmeyeceksiniz. İnanmayan bir insanın kıyıdan, kenardan kaçıp cennete girmesi bahis konusu değil. O bakımdan ilk şarta muhakkak riayet etmek lazım.

Başka yollarla muhalefetün lil havadis ya da gayrısına hiç benzemeyen o yüce varlığa dostluk, irtibat kurması hiç mümkün değil.

Onun kullarla irtibatı var, herkesle irtibatı var. Her yerde irtibat var; ama kulun onu anlaması, onunla dostluk irtibatı kurması mümkün değil.

Muhalefetün lil havadis bu. Yaratıkların hiçbirisine benzemez. Misali de yok, misali olmadığı için bir insanın onu o tarzda anlaması mümkün değil ama yine marifetullaha ermesi, Allah'a ermesi, Allah'ı tanıması mümkün.

Ne yoluyla?

İman yolu ile. "Şuradan beyler; orası çıkmaz sokak. Oradan değil, buradan gelin." Diyor adeta peygamberler insanlara. Sonra Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruluyor ki:

Birkaç âyet-i kerîmede de bu ifade ediliyor. Her nerede olursanız olun, Allah sizin yanınızdadır. Sizinle beraberdir.

Yerde ve gökte de ulûhiyeti kâfi.

Biz; kulumuza şah damarından bile daha yakınız. Hem bize yakın hem de hiçbir şeye benzemeyen bir şekilde bir yakınlığı var.

Ve Allahu Teâlâ hazretleri mahiyetini anlamayacağımız bir varlık. Ama Yunus Emre diyor ki; İstemedim, alsınlar. Görünce aldılar. Sen onu uzaklarda arama, semaların ötesinde, çok uzak mesafelerde.

Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm. Nerede olsan O seninle beraber. Senin yanında. Yani her yerde hazır ve nazır. Allahu Teâlâ hazretleri; her yerde hazır ve nazırdır, her şeye kudreti yeter. Her şeyi görür, her şeyi bilir; insanın içinden geçeni de bilir; ama başka hiçbir varlığa benzemez.

Ve Yasin sûresindeki âyet-i kerîmeleri söylüyorum:

Öyle büyük bir kudret sahibi, öyle eşsiz bir sanat sahibi, öyle muazzam bir bilgi sahibi her şeyi bilen bir Mevlâ ki bir şeyin olmasını dilediği zaman; İnnemâ emruhu.

İşi sadece; en yekûle lehû kün fe yekûnü ona "ol" demektir, olur. Demek ki Allahu Teâlâ hazretleri; bir şeyin olmasını murat ettiği zaman hemen oluyor o. O kadar kudreti var. O kadar hızlı, o kadar sanatı var ki bir şeyin olmasını istediği zaman kendisi "ol" diyor, oluyor.

Müslüman; Allahu Teâlâ hazretlerinin böyle olduğunu bilecek. Yani sonsuz kudreti olduğunu, her şeyi bildiğini, her yerde hazır ve nazır olduğunu ve onun misli gibi bile bir şey olmadığını bilecek.

Gözler onu görmez; ama o gözleri görür. Musa aleyhisselam; kendisine vahiy gelip dururken diyor ki;

Yâ Rabbi; göster cemalini de seni seyredeyim, göreyim. Seni duyuyorum, kendimde göreyim. Tur Dağı'na tecelli ediyor. Dağ, parça parça oluyor.

O tecelliye insanların tahammül etmesi, gözlerinin tahammül etmesi mümkün değil. Gözler biliyorsunuz belli bir alanda çalışabiliyor. Daha fazla ışık olduğu zaman görmüyor. Mesela atom bombası patladı, insan uzaktan atom ışığına baktı diye gözü kör oluyor.

Fazla ışığa tahammülü yok. Fazla karanlıkta görme kabiliyeti yok. Bize görme kabiliyeti vermiş. Görme kabiliyeti dediğimiz şey de bir acayip şey. Görmeyi nasıl sağlıyoruz?

Işınlar gözümüzün merceğinden geçiyor. Mercekten geçen görüntü gözün arkasına düşüyor. Burada sinirler var, bu sinirler gözün arkasına düştüğü zaman ışığın şiddetine göre bir uyarı alıp beyine bir elektrik akımı gönderiyor o kadar. Işık beyne gitmiyor. Sadece buradaki sinirlere ışık düştüğü zaman, bir uyarı, irkilme oluyor.

Bir elektrik akımı buradan öbür tarafa gidiveriyor. Yani kompüterdeki bir akımın bir tarafa gitmesi gibi o beyin dediğimiz esrarengiz varlığı, organımız o gelen elektrik sinyallerinden karanlık oda içinde hiç dışarısını görmediği halde o gelen elektrik sinyallerinden dışarısını değerlendiriyor. Görme dediğimiz olay bu.

Bu sinirlere bir başka yerden bir başka elektrik uyarıları gelse o zaman şaşıracak; başka şeyler görmeye başlayacak. Veyahut bu sinirlerin almadığı uyarılar oraya gitse o zaman başkalarının görmediği şeyi görecek.

Yani kapalı kafatasının içinde tak tak vuruyorsun. Şu kuzunun beynini yiyeyim diye. Hoşuna gidiyor. Hanımlar kıramıyor, beyine veriyor. Şu kuzunun kafasını kes falan da beynini çıkart.

Beyler de keser alıyor, satırı alıyor. Vura vura kıramıyor. Etrafı duyan, etrafı değerlendiren bu organımız, dışarıdan içeriye ışık sızmıyor ama esrarengiz bir yapısı var.

Peki, ne olacak?

Allahu Teâlâ hazretlerinin marifetine, bilgisine, dostluğuna Allah'ı tanımaya insanlar nasıl gidecek?

Âyet-i kerîmede buyuruluyor ki:

Kim bizim emirlerinizi tutar, bizim uğrumuzda cenk ederse, çalışıp çabalarsa biz ona yolunu gösteririz; bize kavuştururuz.

Demek ki buradan çok net olarak anlıyoruz ki Allah'ın emirlerini tutarak marifetullaha yani Allah bilgisine, Allah imanına, Allah'la tanışmaya, dost olmaya erer. Onun için hepimizin Kur'ân-ı Kerîm'in yolunda yürümesi lazım.

Allah'ın emirlerini tutması lazım. Onun için bu iş namazsız olmaz, oruçsuz, ibadetsiz, zikirsiz, taatsiz bu iş olmaz. Biliyoruz. Onun için namaz kılmaya teşvik etmeye çalışıyoruz. Etmeyin, eylemeyin. Cahil olmayın. Gafil olmayın; ibadetten, taatten uzak kalmayın.

Günahtan kendinizi çekin. Günahlarla uğraşırken Allahu Teâlâ hazretleri ile dostluk kurulması mümkün değildir. Demek ki bilimsel olarak Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığını herkes aşağı yukarı kabul ediyor.

Ama herkesin aklı olmasına rağmen Allahu Teâlâ hazretlerinin ana, hakiki vasıflarını, Esmâü'l Hüsnâ'sını anlayamayan insanlar olmadık şeylere tapınabiliyorlar.

Allah inancı var. "Ben, Allah'a inanıyorum." Benden mükâfat bekliyor. İnanırsan inan, bana ne. Ben sana ne vereyim ki?

Mükâfat veremem. Allah'a inanıyorum demek, sana çok büyük bir puan kazandırmıyor. Allah'a nasıl inanıyorsun? Allah senin nazarında şu duvardaki heykel mi, gökte parıldayan güneş mi? O zaman onların kıymeti olmuyor. Allah'a, Allah'ın razı olacağı gerçek sıfatlarını bilerek inanmış olmak gerekiyor.

Onun için İslâm geldi. Onun için Peygamber Efendimiz çalışmış, vazife yapmış, insanlara anlatmış gerçekleri. Bizim de onun için Kur'ân-ı Kerîm'in yolunda yürüyerek Peygamber Efendimiz gibi yaşayarak, Hz. Ali Efendimiz gibi yaşayarak, sahâbe-i kirâm gibi yaşayarak, evliyâullah gibi yaşayarak Allahu Teâlâ hazretlerini bulmamız lazım.

Yoksa transandantal meditasyonlarla Hint fakirlerinin, yogilerin yogasıyla, çalışmasıyla vesaire ile bu izin bulunması mümkün değildir.

Bugünkü bahtınıza da insanlara bunları anlatmış oluyoruz. Başka şeylerle boşuna ömürlerinizi zayi edip de yalan yanlış koca çölde, güneşin altında, kumların üstünde, yolsuz yerde dönüp durup da güneşin altında helâk olmasınlar.

Salih-i selameti bulmaları o tarzda mümkün değildir demiş oluyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

El Fâtiha.

Sayfa Başı