M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Serî es-Sakatî 2

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü li'l-lâhi Rabbi'l-âlemîn. Elhamdülillahi hamden kesiran tayyiben mubareken fihi âlâ külli hâlin ve fi-külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn ve senedi'l aşıkîn. Seyyidina ve senedina ve mededina ve üsvetün el haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-ceza.

Emma ba'd:

Aziz ve muhteem kardeşlerim!

es-Sakatî hazretleri kaddesallâhu sırrahü’l-azîz’in menâkıbı ve güzel hikmetli sözlerinin okunmasına devam ediyoruz. Terceme-i hâlin 30. paragrafına gelmişiz. 54. sayfası Tabakâtü’s-sûfiyye kitabının Ebû Abdirrahmân es-Sülemî hazretlerinin meşhur, Türkçe’ye henüz terceme edilmemiş olan kaynak, menba’ eser mahiyetinde olan kitabı.

Ve bihî kâle Seriyyü: Ahsenü’l-eşyâi hamsetün: el-Bükâü ale’z-zünûbi ve islâhu’l-uyûbi.

Yine yukarıda zikredilen rivayet zinciriyle bildirilmiş.

Kimmiş o râvîler?

Ebu’l-Abbas Ahmed b. Abdillah-i Kirmîsînî, ondan sonra Ali b. Abdülhamid el-Gadâirî ismini hatırlıyoruz. Seriyy-i Sakatî, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin şeyhi ve dayısı oluyordu.

Ahsenü’l-eşyâi hamsetün: el-Bükâü ale’z-zünûb ve islâhu’l-uyûb. Ve tâ’atü allâmi’l-guyûb ve celâu’r-reyni mine’l-kulûb ve ellâ tekûne li-külli mâ tehvâ rakûb buyurmuş.

Müsecca’ bir ifâde kullanmış; yani sözlerinin sonu ses benzerliği ile süslü, sanatlı, güzel bir hikmetli söz söylemiş. Bunların söz sanatlarının da olması dolayısıyla Arapça’sını bilenler böyle yazarlarsa daha iyi olur. Seriyy-i Sakatî hazretleri buyurmuş ki:

Ahsenü’l-eşyâi."Her şeyin en güzeli, bütün şeylerin en güzeli."

Eşyâ şu bizim kanepe, koltuk filan dediğimiz şey mânasına değil; şey sözünün çoğulu. Şeylerin en güzeli; etrafımızda, zihnimizde yeri olan varlıkların, her şeyin en güzeli. Davranışların buradaki davranışlar olduğu anlaşılıyor. Şimdi insan davranışlarının, tavırlarının, zihniyetinin, düşüncelerinin en güzellerini sayacak.

Bir, el-Bükâü ale’z-zünûb. "Günahlara ağlamak"

Bunu çok seviyor, çok beğeniyor. En güzeller arasında ilk önce bunu saymış. İnsan günahına ağlayacak.

Ve islâhu’l-uyûb, ikinci zikrettiği "ayıplarını düzeltmesi."

Başkasının ayıplayacağı hallerini ıslah edip, düzene sokup güzel hale getirmesi, salih, uygun, iyi hale getirmesi.

Ve tâ’atü allâmi’l-guyûb. "Allâmü’l-guyûb olan Allah’a taat etmek."

Taat; itaat etmek, Allah’ın emrettiği ibadetleri yapmak, yolunca gitmek demektir. Ama niye tâatullah; Allah’a itaat etmek, "Allah’a kulluğu güzel yapmak, sözünü dinlemek" demiyor da tâ’atü allâmi’l-guyûb diyor?

Allâmü’l-guyûb ne demek?

Gâipleri çok iyi bilen demek, o sıfatı söylüyor. İki sebepten söylüyor; bir, ses benzerliği olsun diye, zünûb, uyûb, guyûb birbirleriyle ses bakımından benzeştiği için kullanmış ama bir de, sen Allah’a ibadet ediyorsun ama senin içini de, kalbini de görüyor. Gaybı biliyor, içindeki hallerini de biliyor. Yani o gaybı bilen Allah’a öyle itaat et. Hiçbir şeyin gizli kalmadığı, her şeyi bilen, gayba alim olan, gaybı bilici olan Allah’a itaat et.

Şöyle bir nükte seziliyor ki; "Hiç kimsenin görmediği yerde bile kusur işleme, herkesten sakladığın içini bile düzgün hale getir, içinde bile bir fesatlık, terslik, aykırılık olmasın." demek istiyor. Bu sıfatı kullanmasıyla Allah’ın çeşitli esmâ-i hüsnâsı var. Allâmü’l-guyûb ismini kullanması bundan.

Ve celâu’r-reyni mine’l-kulûb. "Kalplerden pası silip kalbi cilalamak."

Dördüncüsü bu.

Ve ellâ tekûne li-külli mâ tehvâ rakûb.

Ellâ, en lâ’dan mürekkeb, tehvâ yani senin hevâ ve heves ettiğin, istediğin her şeye kalkışmamandır. Nefsinin istediği hevesâta, hevâ-i nefse kalkışmaman, onu yapmaya girişmemendir.

Bu beş şey güzeldir. En güzeldir. Güzel şeylerin en güzelleri bunlardır. Tabi bunlar dervişlere nasihat. Dünya ehli ağlamayı sevmez; gülmeyi, eğlenmeyi, çalgıyı, oyunu, kahkaha ile zevk ile vakit geçirmeyi sever. Ama günahına ağlamaya "en güzel şey" diyor.

Neden güzel?

Sonucu itibariyle insanı kötülüklerden çekip iyilikler yapmaya sevk edip âhiretini kurtaracağı için güzel. Evet, bu dünyada ağlıyorsun ama âhirette güleceksin. O bakımdan insanın günahını düşünmesi lazım ve hiç unutmaması lazım. Büyükler demişler ki:

"Günahlarını hiç unutma, iyiliklerini hemen unut."

Ne demek istiyorlar?

Günahlarını unutma, daima hatırında olsun; bir daha günaha düşmemek için uyanık bulun. İyiliklerini unut çünkü "Ben şuna iyilik yapmıştım, ben buna iyilik yapmıştım." diye hem başa kakabilirsin, oradan zarara uğrarsın, sevabı kaçar. Hem de "Ben şöyle iyilik yapmıştım, böyle iyilik yapmıştım binâenaleyh kurtulmuş sayılırım." diye rehâvete düşersin, ondan dolayı zarara uğrarsın. Şeytan insanı öyle gevşetebilir. Onun için insanın iyiliklerini değil de günahlarını, hatalarını daima hatırında tutması ve ağlaması lazım. Çünkü bu mânada gözyaşı, yaptığı günahlara pişmanlık duyup da ağlamak cehennemin ateşini söndürüyor. "Cehennemin ateşi kâfir için yanacak da, o kimsenin cehenneme girmemesine sebep oluyor." demek. Cehennemin ateşi günahkâr bir kulun ağlamasından dolayı onu yakmayacak, onu yakacak yerde olmayacak demektir. Ve bu ifade, "İki göze cehennem ateşi değmeyecek…" diye hadîs-i şerîfi hatırlatıyor. Birincisi;

Aynun bâted tahrusu fî sebîlillah. "Allah yolunda hudutlarda müslümanların bekçiliğini yapan o mücâhidlerin, murâbıtların" gözlerine cehennem ateşi değmeyecek çünkü Allah rızası için müslümanların hudutlarını koruyorlar. İkincisi de;

Ve aynun beket min haşyetillah. "Allah korkusuyla ağlayan göz."

Hatanı düşünüp de ağlıyorsan, içine bir pişmanlık girip de ağlıyorsan bu göze cehennem ateşi değmeyecek.

O halde hatalarımızı düşünelim. Muhasebemizi yapalım. Yaptığımız şeyleri sıralayalım.

Burada aslında her şeyi tam hudutlarıyla söylememiz gerektiği için bir noktayı daha söylememiz lazım.
İnsan tamamen hatalarını, günahlarını düşünüp de ağlama duygusu onun içine gark olur kalırsa o zaman hiç ümidi kalmaz. "Allah beni cayır cayır yakacak, eyvah mahvoldum, perişan oldum, bittim, yok oldum." filan der; bu halin galebesi de makbul değil. İnsan dengeli, ölçülü durumda olacak. Allah’tan ümidini de kesmeyecek çünkü öyle âyet-i kerîmeler var ki şöyle emrediyor:

Lâ taknetû min-rahmetillâh. "Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin."

Öyle hadîs-i şerîfler var ki insanın ümidini arttırıyor. Meselâ âhirette Allah rahmetiyle tecelli edecek, kulları öyle affedecek, öyle affedecek, öyle affedecek ki şeytan bile bir ara heveslenecek. "Dur bakalım ne oluyor acaba ben de affolunacak mıyım?" diye mel’un kendisi bile af olmayı biraz ümit etme durumuna girecek. Bakacak ki herkes Allah’ın rahmetine eriyor, affediliyor. Kendisi bile ümit edecek. Demek ki rahmetiyle tecelli edecek, çok affedecek.

Âlemlerin Rabbi olan Allahu Teâlâ hazretleri, bunu da düşünmek lazım. Hele âhir ömrüne doğru bunu daha çok düşünmek lazım. Zaten insan âhir ömründe pek günah işlemez. Ne yapmışsa büyük ölçüde delikanlılığında, gençliğinde yapmıştır. Hataları, kusurları, isyanları, delilikleri, divanelikleri o zaman yapmıştır. Yaşlanınca da Allah’ın rahmetinin biraz daha geniş olduğunu, Allah’ın lütfuna ereceğini daha çok ümit edecek.

Bu, yaşlılara tavsiye. Ben bir şeyden daha da ümitleniyorum ve heves ediyorum. İslâm’da 90 yaşını geçmiş kula hesap olmayacak diye herkesin 90 yaşını geçmesini temenni ediyorum. İkincisi;

İslâhu’l-uyûb. İnsan günahına ağlayacak, bu bir. Düşünme sonunda, "Falanca zaman günah işlemiştim, filanca zaman şu günaha bulaşmıştım…" diyecek. Ondan sonra o günahlar neden oldu, o ayıplar niye ortaya çıktı, niye ayıp etti, niye o hataları yaptı? Düşünecek, o ayıplarını ıslah edecek.

"Bende sinirlilik huyu var, bende hırs huyu var, bende tamahkârlık var, bende cimrilik var, bende nekeslik var. İşte o cimrilikten onu yapmadım da oradan o sevabı kaçırdım. Falanca yerde, şurada o hırsıma mâni olamadım da şunu yaptım."

Hatasının kaynağını teşhis edecek, ayıplarını ıslah edecek. Devamlı böyle bir çalışma içinde olması lazım. Hepimizin böyle olması lazım. Bu işin başka çaresi yok.

Günahlarımızı bir taraftan düşüneceğiz, tevbe ve istiğfar edeceğiz, ağlayacağız.İkincisi de kaynaklarını kurutmaya çalışacağız. Duvardaki sivrisineği öldürmek yetmiyor. Sivrisineğin bataklığını kurutmak lazım. Sivrisineğin üremesine engel olmak lazım. Burnuna konan sineği kışlamak veya bir sineklikle çat diye üstüne vurmak yetmiyor. Çöp bırakmamak lazım, sineklerin üreyebileceği yeri bırakmamak, pislik bırakmamak lazım. Oraları temiz tutmak lazım. Ana vazifelerimizden biri ayıplarımızı ıslah etmek olacak. Benim ayıbım, kusurum nedir diye düşüneceğiz; ayıplarımızı, kusurlarımızı ıslah etmeye çalışacağız. Onarmaya, düzeltmeye, iyi hale getirmeye gayret edeceğiz.

Ve tâ’atü allâmi’l-guyûb. "Gaybları çok iyi bilen Allah’ın itaatinde, ibadetinde, yolunda olacağız."

Hayrât u hasenâtta olacağız. Bu da dinimizi bilmekle, nelerin sevaplı olduğunu bilmekle olur. Bir liste yaparsın onları yapmaya çalışırsın; şunlar şunlar şunlar sevaplı, şunlar şunlar şunlar yasaklanmış, günah, bunları yapmayayım. Bazı şeyleri anadan babadan öğrenmişiz, biliyoruz. Meselâ içki içmeyiz, haram yemeyiz, hırsızlık yapmayız. Ama bazı şeylerde, şeytan bizi çok aldatır, aldatıyor. Çünkü önem vermiyoruz; meselâ gıybet, dedikodu, laf getirip götürmek, suizanda bulunmak gibi, yalan gibi şeyleri de tespit etmeliyiz. Bilmeliyiz ki bunlar da büyük kusurlardır, bunları da yapmamamız lazım diye kendimize hâkim olmalıyız.

"Çıkar ağzından baklayı." diyorlar, ne demek?

Eskiden adamlar kendi diline hâkim olmak için hocalarının okuduğu baklayı ağızlarına koyarlarmış. Bakla sert olur, kabuklu olur, ağızda kolay erimez, ağzında tıkır tıkır bir şey mevcut. Tam bir şey söyleyecek, takırdayacak. İnsan ağzında bir şey varken güzel konuşamaz, hatta yemek yerken çocuklarımıza;

"Lokmanı ye, yut da öyle konuş. Ağzında lokma varken konuşma." deriz. Ağzında bu takır takır bakla varken konuşmuyor.

O baklayı niye koydu?

Kötü söz söylemeyeyim, gıybet etmeyeyim, dedikodu yapmayayım, günah söylemeyeyim, küfretmeyeyim diye.

Adam alışkın, meselâ hanımlar geliyor beylerinden şikâyet ediyorlar. "Bizim bey küfürbazdır, kızdı mı küfreder." diyor.

Ne olacak?

Demek ki kimse gıybet etmesin, diliyle günah işlemesin, Allah’ın yasakladığı şeyleri yapmasın diye seri halde birer okunmuş bakla koyacağız; böyle tasavvufî derslerimizde okunmuş baklalarımızı dağıtacağız.

Ve celâu’r-reyni mine’l-kulûb. "Kalplerden pasları silecek."

Bir mobilyayı yapıyorlar ham oluyor, ondan sonra üstüne birçok işlem yapılıyor, cila oluyor parlıyor. Mobilyanın cilası var, ayakkabının boyası ve cilası var, mücevherâtın cilası var, düğmeler vesaire bile imal ediliyor ondan sonra bir cilalama işleminden geçiyor. Yani parlatmak demek. Üstünde pası vesairesi var; silmek, düzleştirmek, düzeltmek demek. Kalp dediğimiz şey gönül demek. Et parçası demek değil; gönül demek.

Gönlün pası nedir?

Gönülden pası sileceğiz. Gönül umumiyetle aynaya benzetilmiştir.

Ayna da eskiden camla yapılmıyordu, bunu da biraz izah edelim.

Eskiden ayna gümüşten oluyordu. Gümüşü parlatıyorlardı, o gümüşe bakınca kendilerini görüyorlardı. Bizim kendimizi tenekede gördüğümüz gibi. Camın arkasına bir şey koyup da ayna yapmak sonradan bulunmuş bir usul. Şişe vardı, şişeyi biliyorlardı ama şişeyi düz döküp arkasına bir şey koyup da ayna yapmak, yeni bir ayna usulü. Eskiden aynalar metal yüzey şeklinde oluyordu. Meselâ gümüşten oluyordu. İyice silindiği, cilalandığı zaman cisimler aksediyordu. Yüzüne baktığı zaman yüzünü görebiliyordu, büyük bir ayna. Ama biraz durdu mu gümüş okside olur, paslanır, kurşunî renk alır. Silinmezse o zaman iyi göstermez.

Onun için kalpler yani gönüller aynaya benzetilmiş ama şimdiki aynalar gibi değil. Şimdiki aynaları da eskilerin düşüncesine bazen şöyle uydurabiliyoruz, sinekli bir yerde bir berber düşünün. Dükkânını yıllarca açmamış, sinekler gelmiş gitmiş aynaya konmuşlar, camın üstünü pislemişler. Baktığınız zaman yüzünü göremiyorsun. İşte onun silinmesi lazım. Veyahut bir arabanın ön camına çamur vesaire geliyor, iyice silmezsen öbür taraf görünmüyor, bunun gibi. Kalp ayna gibidir bunun üstünden pas silinecek, kalp parlayacak.

Parlayınca ne olacak?

Gönül âyinesinde tecelliler müşâhede edilecek. Bazı şeyler görünecek. Parlayınca gönül âyinesinde görünmeyen şeyler görünmeye başlayacak. Herkesin bir gönlü var. Kapattığımız zaman gönül âlemi gözümüzün önünde oluyor ama bu gönül âlemi günahlardan kararıyor. Zikrullahla, tasavvufi kalbi sâfileştirme çalışmalarıyla, ibadet ve taatle bu gönlün pası gittiği zaman tecelliyât-ı ilâhiyye o zaman orada müşâhede olunur. "Gönül âyinesinde nice tecellileri müşâhede etti, ediyor." diye kitaplarda bu yazılır.

Demek ki gönül âyinesindeki paslar silinecek ki o tecelliler müşâhede olunsun.

Gönül âyinesindeki paslar nelerdir?

Hadîs-i şerîfe göre günahlardır. Bir insan bir günah işledi mi onun gönlünde bir nokta peyda olur. Bir günah daha işlerse bir siyah nokta daha peyda olur. Bir tane daha işlerse bir nokta daha peyda olur. Bu noktalar çoğaldığı zaman gönül kapkara olur, hiçbir şey görünmez. Hiçbir maariften hiçbir şeyi görmez. Mânevî hallerden hiçbir şeyi sezmez hale gelir. Günahlardan arındığı zaman mânevî hakikatleri görür, anlar, sezer ve yaşar hale gelir.

Demek ki günahlar, gafletler, cahillikler kalbin pasıymış. Onların silinmesi lazım. Yani bu çok güzel bir şeydir. "Kalbin pasını silmek en güzel şeylerdendir." diyor. Nasıl silineceğini de söylemiyor, burada kısa söz söylemiş.

Hadîs-i şerîflere göre kalbin pasının gitmesinin bir yolu ölümü düşünmektir. Ölüm düşüncesi kalbin pasını giderir. Ölümü düşünen insan bu dünyanın fâniliğini anlayan, bir gün kara toprağa gireceğini, kemiklerinin bile ufalanıp çürüyeceğini, sonra da ve’l-ba’su ba’de’l-mevt ile âhirette tekrar dirildiği zaman mahkeme-i kübrâda Huzuru Rabbü’l-İzzet’e varacağını, sevaplarından, günahlarından, hayatının her anından hesap vereceğini, eğer iyi bir kulsa cennete gideceğini, kötü bir kulsa belasını, cezasını bulacağını, cehenneme atılıp cayır cayır yanacağını düşünür. İşte bunları düşünmek, kalbin pasını götürür. Onun için büyüklerimiz, bizim Nakşî tarikatinde râbıta-i mevt, tefekkür-ü mevt, tezekkür-ü mevt demişler, zikre oturduğu zaman, zikre başlamadan önce ölümü düşünmeyi ondan tavsiye etmişler ki insan bu halleri düşündüğü zaman "Bu dünya fâni, ölüm mutlaka gelecek, ölümden kaçmak mümkün değil." desin.

İnsanın elinde değil, nereye kaçacaksın?

Nereye gitsen, 40 tane kapının arkasına saklansan da Azrail gelir insanın canını alır. İnsan, sıhhatini korumayı bile o kadar istediği halde bilemiyor, hasta oluyor, hastanelere düşüyor, ameliyatlar oluyor. "Bu ölüm olduğuna göre ben de Allah’ın yolunda yürüyeyim, iyi kul olayım." diye dünyaya olan meyli ve günahlara olan iştahası kesilir. O zaman âhirete rağbeti artar. Bu bir.

Yani ölümü düşünmek kalbin pasını giderir. Bunu güzelce düşünmek, iyice yerleştirmek lazım ve bu ölümün ne zaman geleceğinin belli olmadığını hiç hatırdan çıkarmamak lazım. Belki şimdi, belki biraz sonra.

Ben Ankara’da Cuma hutbesi veriyordum, arka taraftan birisi küt diye devrildi, innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn, öldü, Cuma günü camide ölüverdi. Cuma namazına geldi, camiden cenazesi çıktı.

Ne zaman olacağı bilinmez, genç ve yaşlı ayırımı da yok. Bazen bir trafik kazası oluyor, başka sebep oluyor; genç bir kimse ölebiliyor. O halde ölümü düşünmek ve ölümün hakikaten etrafımızda dolaştığını düşünmek önemli.

Yunus Emre’nin biraz benzetmeli bir sözü var:

Halkı bostan edinmiştir

Dilediğin üzer ölüm.

"Üzmek" koparmak mânasında. İp üzüldü yani koptu derler, üzmek yani hüzünlendirmek, canını sıkmak mânasında değil de kopmak mânasında.

İnsanın bostan tarlasına girip bir tane bostanı alıp, karpuzu kavunu alıp koparıp gittiği gibi Azrail geliyor halkı bostan tarlası gibi dolaşıyor, bir tanesini koparıp alıp gidiyor diye de benzetmeyi böyle yapmış, kimi koparacağı belli olmaz. Kim olgunlaşmışsa, kimin vadesi gelmişse onu koparacak, o halde ölüme daima hazır olmak lazım.

Birkaç vesileyle söylediğim gibi tasavvufun aslı, esası, önemli ihtiyâtî tedbirlerinden birisi ölüme daima hazır olmaktır. Onun için devamlı abdestli geziyoruz. Zikr-i müdâm haline ermeğe çalışıyoruz. Zikr-i müdâm haline, dâimî zikir haline ereceğiz ki abdestli olarak dilimiz zikrullahla meşgul iken canımızı verelim. Çünkü en hayırlı ölüm en temûte ve lisânike rabbün min-zikrillah, "Senin Allah’ın zikriyle, dilin ıslak ve ter ü tazeyken ölmen, dilinde Allah’ın zikri varken ölmen" deniliyor, işte onun idmanıdır.

Dervişlik ölüme en dikkatli şekilde hazırlanmak, âhirete Allah’ın sevdiği bir kul olarak göçmenin tedbirini en güzel tarzda almak yoludur. Ölüm düşüncesini güzel yapmak, bu bir.

İkincisi de zikrullahtır. Kalbin pasının gitmesinin bir yolu da zikir ile meşgul olmaktır.

Zikrullâhi cilâu’l-kulûb diye levhalarda okumuşsunuzdur, görmüşsünüzdür. "Allah’ı zikretmek kalbin cilâsıdır."

Kalbi parlatan, gönül âyinesini pırıl pırıl yapan ve insanın ilâhî hakîkatlere ermesini sağlayan, ârif olmasını sağlayan, ma’rifete sahip ârif bir kul olmasını sağlayan bir şey de zikre devam etmektir. Onun için tarikatlerin hepsinde zikre ait vazifeler vardır. Kâdirî, Nakşî, Halvetî, Celvetî tarikatlerinin hepsinde zikir vardır, çünkü kalbin pırıl pırıl olması son derece önemlidir, lazımdır. Bu da zikirle pâk olacağından hepsi ona müdâvemet etmişlerdir.

Kalp pâk olsun diye değil de Allah zikri emretmiş diye yapılıyor ama sonuç olarak bu emir yapıldığı zaman da insanın kalbi sâfîleşiyor, pırıl pırıl parlıyor.

Ve ellâ tekûne li-külli mâ tehvâ rakûb. "Nefsinin her dediğini yapmamak." Nefsin atına binip deh diyip de, kamçıyı vurup çılgın bir şekilde gitmemek. Ata bindin; at deli, gemi azıya almış, laf dinlemez, söz dinlemez. Sen de kamçıyı şaklattın "Yürü, nereye gidersen git." Bu, ya seni uçuruma atacak, kendisi de düşecek sen de düşeceksin ya da seni bir dala takacak, kendisi dalın altından geçer, sen eğerinin üstüne dala takılırsın, aşağıya gümbürdersin. Yani at gemi azıya aldı da koştu mu o zaman çok zor. En iyisi boynuna sarılmak, en iyisi karnına geçmek. Bazı cambaz süvariler öyle yaparlarmış, yoksa seni bir dala takar, gözünü çıkartır, kolunu kopartır, başını patlatır. Bu nefsi bazıları ata, bazıları ite benzetmişler, ama hoş bir şey değil bu nefis; neye benzerse benzesin iyi bir şeye benzemiyor. Bu nefsin atına binip de her dediğini yapmamak lazım.

Bunu yapabilir miyiz?

Bu bir alıştırma işidir, kolay değildir.

Canın ne istiyor şimdi?

Çay istiyor, içme bakalım.

Canın ne istiyor şimdi?

Yatmak istiyor, yatma bakalım.

Canın ne istiyor şimdi?

Şöyle bir şey olsa da şunu yapsam bunu yapsam, yapma bakalım.

Yapmaya alışırsın, her zaman yine söylediğim bir husustur ki oruç, nefsin isteklerini yapmama egzersizidir, aslında oruç bir alıştırmadır. Su içebilirsin, su helal; yemek yiyebilirsin, yemek helal ama Allah celle celâluh bizi nefsin her istediğini yapmamaya alıştırmak için Ramazan’da bir ay orucu farz kılmış, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz de pek çok hadîs-i şerîfinde bu işi sadece Ramazan’da yapmamamızı, başka zamanlarda da yaparsak sevap olacağını bildirmiş. Yani bu nefsin her dediğini yapmamaya alışmalıyız.

İçimizden kopup gelen her arzunun yapılmamasını, yapmamamız gerektiğini anladığımız zaman mutlaka kendimizi tutmaya alışmalıyız.

"Canım, hakkımdır para verdim,keyif benim, kişi gönlünün sultanıdır, ne istersem onu yaparım, demokrasi var, bana kimse karışamaz."

Bu gibi laflar iyi, güzel ama sen şu nefse esir olmamaya, istediği her şeyi vermemeye kendini bir alıştır. Çünkü sen buna istediği her şeyi verirsen bu solucan ejderha olur. .Küçüktür, solucandır ezebilirsin, ejderha olduğu zaman yedi başlı ejderha olur. Senin kılıcın her başını kesemez, o seni parçalar. Nefsi şımarttığın zaman her istediğini yerine getiriyorsun, her istediğini veriyorsun. Cebinde paralar var, cüzdanın kabarık, keyfin yerinde, altında araba, kazancın tıkırında… Ondan sonra nefsi ne isterse onu yapıyor.

İnsan, nefsin her dediğini verdiği zaman bu işin sonu ya mezarlıkta, ya hapishanede, ya mahkemede, ya karakolda biter. Onun için insan, nefsin arzularını dizginlemeyi öğrenmeli. Eskiler bunu çok güzel öğretiyorlardı, çok söylüyorlardı, çok söylenmeden de anlaşılmaz. Önemli şeyleri çok söylemek lazım.

Niye Fâtihâ sûresini çok okuyoruz? Niye namazı çok kılıyoruz? Niye rekâtları çok yapıyoruz? Niye zikri çok yapıyoruz?

Bir şey önemliyse bir defa söylesen önemini hiç kimse anlamaz.

"Allah’ı zikret."

"Tamam", bir söylemiş geçmişsin, laf arasında unutulur gider. Ama bunu çok söylediğin, ehemmiyetine çok vurgu yaptığın zaman, insanın kalın kafasına bunu yavaş yavaş çivi gibi vurdukça çekiçle sert bir ağaca, oduna çivinin girdiği gibi o zaman girebilir, başka türlü girmez. O bakımdan bunu çok söylememiz lazım. Nefsinin arzusunu yerine getirmemek. Eskiler bunu çok iyi biliyorlardı dedim, meselâ Padişah Kanunî Sultan Süleyman, şiirinde ne diyor? Kendisinin mahlası, şiirdeki adı Muhibbî:

Nefs hazzın ey Muhibbî,

Vermegil hayvan sıfat.

Zabt-ı nefs et, ârif ol,

Âlemde insanlık budur.

Burada şunu demek istiyor, nefsinin her dediğini yapan, insanlık seviyesine yükselmemiştir, hayvandır. Meselâ kedi hayvan olduğundan, sen tesbih çekerken dayanamaz, durup dururken gözünü açar, gelir hop eline atlar.

Neden?

Kıpırdayan bir şey gördü mü dayanamaz. Hayvan ona alışmış, ne yapsan, hop bakarsın eline atlamış, elini tırmalamış; çare yok. Meselâ uslu ya da uyuz bir köpek yanından bir kedi geçerse hop ayağa kalkar.

Neden?

Tabiatinin icabı yapar. Hayvan, tabiatinin yani nefsinin her istediğini hemen yapar, hemen yapmak ister, yapmak için mücadeleye girer. Balık, yemi görünce hemen atılır. Düşünmez. Ama insan, nefsinin istediğini aklı ile ölçer.

Ben bunu yapmalı mıyım? Yapmamalı mıyım?

Eğer aklı yapmaması gerektiğine hükmediyorsa canı çekse bile, çok istese bile, yansa yakılsa bile onu yapmaz, kurtulur. Nefsini dizginleyemeyen yapar, cezasını, belasını bulur. Ya günaha girer, ya felakete uğrar. Onun için nefsin her dediğini yapmamayı kendimize çok çok söylemeliyiz ve çok çok egzersizini yapmalıyız. Normal, meşru olaylarda da kendimizi nefsin dediğini yapmamaya alıştırmalıyız ki gayrımeşrû şeylerde yapmamaya haydi haydi alışalım.

Beş şeyi söyledi, hepsi güzel:

el-Bükâu ale’z-zünûb. "Günahlarına ağlama,"

İslâhu’l-uyûb. "Ayıplarını ıslâh etmek," kendisinin ayıplarını ıslâh etmesi,

Ve tâ’atü allâmi’l-guyûb. "Gaybları bilen, her şeye âşinâ olan, vâkıf ve âgâh olan Allah’a itaat etmek, emrinde, yolunda olmak, âsî olmamak, günaha dalmamak,"

Ve celâu’r-reyni mine’l-kulûb. "Zikrullahla ve ölüm düşüncesiyle kalplerden pasları silmek."

Pasların günahlar, gafletler, cahillikler, kötü huylar olduğunu söylemiştik. Nefsin her istediğini yapmamak, nefs atına binip de koşmamak, nefsin hevâsı yolunda koşturmamak.

Ve bi-hâze’l-isnâdi kâle Seriyyü. "Aynı rivayet zinciriyle Serî hazretleri kaddesallâhu sırrahu’l-azîz yine buyurdu ki:"

Hamsetü eşyâe lâ yeskünü fi’l-kalbi ma’ahâ gayruhâ. "Beş şey vardır ki kalpte, gönülde onunla beraber başka şey olmamalı, olmaz, olmamalıdır mânasına ‘olmaz’."

Beş şey vardır ki insanın gönlünde ondan tek olmalıdır, sadece onlar olmalıdır, onların yanında başka bir şey olmamalıdır.

Bu beş şey neymiş?

el-Havfu minallâhi vahdehû. "Sadece Allah’tan korkmak"

Bir tek Allah’tan korkmak.

Bu ne demek?

Allah’tan korkacak, başka hiçbir şeyden korkmayacak. Padişahtan, cellâttan, arslandan, kaplandan, düşmandan, falancadan, filancadan, hiçbir şeyden korkmayacak, sadece Allah’tan korkacak. Zaten bir insan sadece Allah’tan korktu mu herkes ve her şey ondan korkar. Herkes ve her şey ona itaat eder. İşin aslı böyledir, hadîs-i şerîfte bu böyledir, bir. Sadece, bir tek Allah’tan korkacak. Sadece Allah’tan, yalnız ve yalnız Allah’tan korkacak.

Ve’r-recâü lillâhi vahdehû. "Sadece Allah’tan ümit edecek."

Umduğunu Allah’tan umacak, beklediğini Allah’tan bekleyecek, başka hiçbir kimseden beklemeyecek. Anadan, babadan, evlattan, abiden, kardeşten, ortaktan, karıdan, arkadaştan, dosttan vesaire… Verirse Allah verir, beklenti sadece Allah’tan olur. Kul, Allah’tan gayrı kimden umarsa Allah umduğu dağlara kar yağdırır, yani umudunu boşa çıkarır. Tecrübeyle sabit.

Ve’l-hubbu lillâhi vahdehû. "Sadece Allah’ı sevmek."

Bir tek Allah’ı sevecek, kalbinde başka sevgi olmayacak.

"Allah’ı da seviyorum da azıcık dünyayı da seviyorum da, birazcık parayı da seviyorum da, birazcık karıyı da seviyorum da, biraz evladı da seviyorum da."

Olmaz, sadece Allah’ı sevecek. Ama Allah sevgisinin muhtevâsı içinde o sevgiye bağlı meşru sevgiler var. Allah sevgisinden dolayı Allah’ın Resûlu olduğu için Resûlullah’ı sevecek; Allah’ın kitabı olduğu için Kur’an’ı sevecek; Allah yolunu gösterdiği için hocasını, şeyhini sevecek. Bu tarzda Allah yolunda ama kalbinde sadece Allah’ın sevgisi olacak. Başka bir sevgi olmayacak.

Ve’l-ünsü billâhi vahdehû. "Sadece Allah’la ünsiyet edecek."

Allah’la mahrem olacak, Allah’la beraber olacak. Burada dört ediyor, sayacak olursak bir şey atlanmış, beş şey dedi, kalpte bunlardan başka şey olmamalı dedi.

el-Havfu minallâhi vahdehû. "Sadece Allah’tan korkacak." bir,

Ve’r-recâü lillâhi vahdehû. "Sadece Allah’tan umacak." iki,

Ve’l-hubbu lillâhi vahdehû. "Sadece Allah’ı sevecek."

Hani dördüncüsü yok, beşinciye geçti.

Ve’l ünsü billâhi vahdehû. "Sadece Allah’la ünsiyet edecek."

Daima Allah’la olacak; başka kimse, Allah’tan gayrı şey gönlünde olmayacak.

Arada bir tane eksik, dört tane var, halbuki beş tane dedi, ne olabilir?

Hepimiz tahmin edelim, bir şeyi atlamış, aşağıda da yok, yukarıda da yok.

Havf u recâ, el-hubbu lillâhi vahdehû. Sadece Allah için sevmek, burada ben "Allah’ı sevmek" dedim ama bir de hubbu fillâh, buğzu fillâh vardır; sırf Allah için kızmak, sevdiğini Allah için sevmek, kızdığında Allah için kızmak olabilir. Bazı insanlara da, bazı varlıklara da kızılır; meselâ ben Sırplar’a çok kızıyorum.

Neden?

Kâfir, zalim, kâtil, hain; her şey. Günahkâra, haram yiyene, fâiz yiyene, içki içene, kumar oynayana Allah için kızıyoruz.

Neden kızıyoruz?

Allah’ın haramını işlediği için, Allah için kızıyoruz.

Hubbu fillâh da, buğzu fillâh da var. İkisi de şart, bir tanesi olursa insan topal olur, ikisi birden olacak.

"Ben her şeyi severim, benim hiç düşmanım yok, herkes benim dostum."

Evliyâullah’tan birisi; "Bir insanın hiçbir düşmanı olmaması onun münâfık olduğunu gösterir." diyor. İnsanın bazı düşmanları da olacak, öyle olur mu? Hakkı söyleyince tabi bazıları kızacak. Kızacaklar, darılacaklar, bağıracaklar, çağıracaklar, ha o olsun, insan dobra dobra olacak. Onun için havf, yalnız Allah’tan korkmak. Yalnız Allah’tan ummak, yalnız Allah için sevmek, yalnız Allah için buğz etmek, bir de gönlü Allah’la ahbaplık edecek, başka bir şeyle ahbaplık etmeyecek. Allah’la üns; tabi o âriflerin hali, yani Allah’la üns etmeyi seven insan, insanlarla ünsiyet etmekten pek hoşlanmaz, tenhalara gider, kenarlara çekilir, tek başına durmayı sever. Uzlet sevgisi, yalnızlık sevgisi insanın gönlüne girer.

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri peygamber olmadan önce ne oldu?

"Bana uzlet sevdirildi." diyor, niye insanlardan ayrı, tek başına Cebel-i Nûr’daki mağaraya gitti?

Günlerce orada kalıyor, evine bile gitmiyordu. Hanımına çok hürmet ediyor, sevgisi saygısı var, hakkını takdir ediyor, hayatından sonra da daima güzel anmış ama hanımının yanında bile durmamış, mağarada durmuş.

Niye yüksek kayalıklara çıkmış?

Başka insanlar gelip de "Yâ Muhammed, selâmünaleyküm ne yapıyorsun?" demesin diye kimsenin kolay kolay tırmanamayacağı yüksek bir tepeye tırmanmış. Çok zor, bir saatte zor çıkıyorsun, ter döküyorsun, emekleyerek çıkıyorsun bazı yerlerden bir mağaraya giriyorsun ama şahane güzel bir yer Dağların derinliğinden, görünmeyen kısımdan dönen yarıktan yüzüne tatlı, latif bir hava geliyor. En sıcak havada bile sanki orada bir air condition cihazı varmış gibi güzel hava geliyor.

Sonra şu tarafına çıktığın zaman dümdüz bir kaya var, sanki namaz kılsın diye Allah tarafından oraya devrilmiş bir kaya, dümdüz. Onun üstünde durduğun zaman akşamları püfür püfür rüzgar esiyor, hem de kaya tam Kâbe-i Müşerrefe’ye doğru düşmüş. Bir insanın kaldırabileceği bir kaya değil; orada vinç yok ki o oraya melekler tarafından, Cebrail aleyhisselâm tarafından düşürülmüş muhakkak. Kâbe’ye doğru bakıyor. İnsan orada durdu mu Allahu Ekber dese Kâbe’ye doğru namaz kılacak, oradan Kâbe görünüyor. Efendimiz öyle bir yer seçmiş ki Kâbe-i Müşerrefe pırıl pırıl görünüyor.

Kendisine uzlet sevdirilmiş; insanlarla ünsiyet değil, bir kenara çekilmek sevdirilmiş.

Peki, kendi kendine orada ne yapıyor?

Rabbiyle ünsiyet,Allah celle celâluh hazretleriyle yârenlik, dostluk, muhabbet. Yalnız o olacak kalbinde, o ünsiyet olacak.

el-Ünsü billâh olacak. Allah o zevkleri, neşeleri tattırsın (âmin).

Semi’tü Ebe’l-Hüseyn Muhammede’bne Ahmede’bni İbrahîm el-Fârisiyye yekûlü; semi’tü Muhammede’bne Hüseyn yekûlü; semi’tü Aliyye’bne Abdi’l-Hamîdi’l-Gadâiriyye, bi-Haleb yekûlü: Ecledü’n-nâsi men meleke gadabahû.

Yine Gadâirî’den ama öteki Gadâiriye nakleden şahıslar başka, Halep’teyken duymuş.

Semi’tü Seriyy yekûlü. O şahıs demiş ki: "Seriyy-i Sakatî hazretlerinin şöyle dediğini duydum: " Ecledü’n-nâsi men meleke gadabahû. "İnsanların en pehlivanı, pazısı en kuvvetli olanı gazabına hâkim olabilen, kızgınlığını dizginleyebilen, gazabına kızgınlığına sahip olup kendisini tutabilen insandır."

En kahraman, en babayiğit budur, böyle insandır.

Hadîs-i şerifte de böyle geçiyor, Seriy hazretleri bu mânayı muhakkak oradan almış. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem geçiyordu, gençler birbirleriyle güreşiyorlarmış,elense yapıyorlarmış, Peygamber Efendimiz’i görünce "Eyvah spor yaparken, birbirimizle itişip kakışırken yakalandık." diye utanmışlar. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem yanlarına gelince buyurmuş ki:

Leyse şedîd bi’s-sürea. "Asıl pehlivan güçlü kuvvetli, güreşte karşı tarafı yenen insan değildir."

İnneme’ş-şedîdü men yemlikü nefsehû ınde’l-gadab. "Asıl pehlivan gazaplandığı zaman kendisine, nefsine hâkim olabilen kimsedir."

Asıl pehlivan, asıl kuvvetli olan odur. Nefsini yenebiliyorsan en kuvvetlisin, nefsine yeniliyorsan zayıfsın.

"Elimden bir kaza çıktı dayanamadım; işte o bana şöyle dedi, yan baktı da, omuz vurdu da, ben de onun gözüne bir tane patlattım da, burnunun direği kırıldı da, midesine bir tane yumruk, tekme attım da bilmem neresi patladı da…"

Niye yaptın?

"Vallâhi ne bileyim? Kendime hâkim olamadım sinirlendim, zaten ne zamandan beri herife de bozuluyordum, ondan yaptım."

Olmadı, işte bu zayıf insan; kendisine hâkim olamıyor, olmadık işler yapıyor. Kendisini tutabilecek. Tutabilmemiz lazım, Seriyy-i Sakatî hazretleri hadîs-i şerîfin meâlini başka kelimelerle ifade ederek söylemiş.

Bu şunu da gösteriyor; bu büyüklerimiz aslında mânaları, tâlimât-ı ta’allumu gene Resûlullah’tan almış oluyorlar. Resûlullah’ın hadîs-i şerîflerini okumuşlar, hazmetmişler; hayatları, sözleri sünnet-i seniyyeye uygun olduğu için söyledikleri her sözü kurcaladığımız zaman sonunda bir hadîs-i şerîfe dayandığını görüyoruz. O mâna da burada hemen anlaşılır. Yani adam kendisi bir şey söylüyor ama aslında söylenenlerin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in sözlerinin bir başka ifadeyle tekrarı olduğunu görüyoruz.

Neden?

Sünnet-i seniyyenin içine düşmüş, hamur lokmasının şerbetinin içine düşüp de tatlı olduğu gibi sünnet-i seniyyeyi içine emmiş, her tarafı sünnet-i seniyye olmuş, tatlı olmuş. Sözü de, hareketi de sünnet-i seniyyeye uygun olmuş. Ahlâkı da ahlâk-ı Peygamberî olmuş. Onu gösteriyor.

Ve bi-hâze’l-isnâdi kâle’s-Seriyyü."Yine aynı rivayet senediyle Seriy hazretleri buyurdu. " Men tezeyyene li’n-nâsi bi mâ leyse fiyhi sakata min aynillâhi azze ve celle. "İnsanlara karşı kendisinde olmayan bir takım mânevî vasıflar varmış gibi kendisini edalandırarak süsleyen kimseler Allahu Teâlâ hazretlerinin gözünden düşerler."

Adam ârif değil, âriflik edasında, pozunda. O makamın ehli değil, o makamdan dem vuruyor. Mârifetullahtan dem vuruyor, evliyâ divanından bahsediyor. Veyahut yeşil cübbe giyerler; yakası şöyle, eteği böyle, dikişi böyle olur vesaire. Böyle sahte süslemeyi kendisini karşısındakine beğendirmek için yapıyor, netice itibariyle aldatmak için yapıyor. Onun için Allah’ın gözünden düşerler, Allah gözünde mertebeleri kalmaz. Allah onları sevmez. Allah’ın sevmediği kullar olurlar.

O halde insan nasıl olacak?

Mütevâzı olacak, haddi olmayan, bilgisi olmayan konularda sükût edecek, ileri geri konuşmayacak, başkasını da şaşırtmayacak. Başkası onu bir şey sanıyor; halbuki o bomboş davul gibi bir şey, gümbür gümbür ötüyor. Ama boş, bir şey yok.

Ve bihî kâle Seriyyü. "Yine aynı rivayet zinciriyle Seriy hazretleri şöyle buyurmuş." Ve len yekmüle raculun hattâ yü’sira dînehû alâ şehvetihî ve len yehlike hattâ yü’sira şehvetehû alâ dînihî. "Bir adam dinini şehevât-i nefsâniyyesine tercih edecek bir seviyeye gelmedikçe kâmil insan olamaz."

Allah indinde mertebesini, dindarlığını, sevabını; nefsinin şehvetleri, arzuları, istekleri, hevâsına tercih edecek duruma gelmediyse kâmil insan olamaz. Kâmil değil, nefsinin esiri, nâkıs. Nefsini yenebiliyorsa, nefsinin hevâ ve hevesâtını ve şehevâtını yenebiliyorsa, dininin gerektirdiklerini tercih edebiliyorsa o zaman kâmil.

Tercih edecek; şu nefsin arzusu, şu Allah’ın verdiği sevap ama meşakkatli, zahmetli. Nefsinin istediğini değil, Allah’ın sevap verdiği şeyi yapabilecek duruma gelmişse kâmildir.

Ve len yekmüle raculun hattâ yü’sira dînehû. "Ve şehevât-ı nefsâniyesini, hevesât-ı nefsâniyesini dinine tercih etme durumuna düşmedikçe helak da olmaz."

Helak olmanın sebebi, nefsine uymaktır. Uymuyorsa kurtulur, kurtulacak demektir. Ama uyuyorsa helak olur demek. O halde bizim en büyük düşmanımız, hadîs-i şerîflerde bildirildiği gibi nefsimizdir. Aman nefsimize dikkat edelim, nefsimizin arzularına dikkat edelim. Hangisi nefsimizden geliyor, hangisi şeytandan geliyor? Onun altında "made in Japan", "made in Deucthland" gibi bilgi yok. Nereden geldiği belli değil. Biz içimizden gelen arzuyu kontrol edeceğiz.

Bizim pratik olarak düşünmemiz gereken;

"Canım bir şey istedi mi?"

"İstedi."

"Bu isteğim dine uygun mu?"

"Değil."

Bir yazlığa gittik, [Mehmed Zahid] Hocamız sağ. Herkes soyundu, denize girdi. Deniz kenarında bir yazlıktı. Arkadaşlardan bir tanesi diretti, "Yok, girilmez." dedi. Hem çevrede açık saçık denize girenler var hem de bu yüzeceklerin kıyafetleri yüzmeye uygun değil. O "hayır" dedi, ötekiler daldılar, yüzdüler. Birisi yüzmeyi istiyordu, seviyordu ama dindarlığını tercih etti, arzusunu engelledi, frenledi; ötekiler arzusuna kapıldı, dindarlığı zedelettirdi. Arzusuna kapılırsa o zaman helak olur. Arzusuna kapılmadıkça, kendisini arzusundan kurtarabildikçe o zaman helak olmaz. Bütün mesele bu. Buna çok dikkat edin.

Semi’tü Ebâ Nasrini’t-Tûsiyye yekûlü: Semi’tü Ca’ferani’l-Huldiyye yekûlü: Semi’tü’l-Cüneyde yekûlü: Kâle raculu li-Seriyyini’s-Sakatiyyi: "Keyfe ente? Fe-kâle: Men lem yebit ve’l-hubbü haşvu fuâdihî. Lem yedri keyfe tefettetü’l-ekbâdü.

İşte bu rivayet zinciri ile, Cüneyd-i Bağdâdî’den gelen bir rivayetle. Öteki isimler de var. Ebû Nasr et-Tûsî yani Kitabü’l-Lüm’a’nın sahibi olan zât. O da tasavvufta meşhur bir eser sahibi.

Bir adam Seriyy-i Sakatî hazretlerine keyfe ente demiş. "Nasılsın?" Yani "Ne haldesin, iyi misin, hoş musun, ne haber, nasılsın?" diye sormuş. O da bir şiirle cevap vermiş.

Men lem yebit ve’l-hubbü haşvu fuâdihî

Lem yedri keyfe tefettetü’l-ekbâdü.

"Nasılsın?" sorusuna "İyiyim, hoşum, elhamdülillah" diye bir cevap vermemiş; bir şiir okuyarak cevap vermiş.

Onun mânası ne?

Men lem yebit ve’l-hubbü haşvu fuâdihî. "Gönlünün içini sevgi doldurur bir vaziyette gecelemeyen kimse, gönlü dopdolu sevgi olduğu halde gecelemeyen kimse ciğerler nasıl kebap olur bilemez."

Nasıl parça parça parçalanır anlayamaz ki. Demek istemiş ki, "Bana ‘nasılsın?’ diye soruyorsun ama şimdi ben sana halimi nasıl anlatayım. Doğru cevap versem, sen o halde değilsen nasıl anlayacaksın."

Böyle bir şiir söylemiş, şunu demek istiyor: "Kalbim Allah sevgisi ile tıklım tıklım dolu, ciğerim hasretten ‘Bir kavuşsam Rabbime’ diye parça parça parçalanıyor." Bu halde olmayan bu işi anlayamaz demek istiyor. Şâirâne bir cevap vermiş, şiirle cevap vermiş. Evet, öyledir.

Nasıldır?

Men lem yezuk lem ya’rif. "Tatmayan bilmez."

Yaşamayan bilmez, karşı tarafa yaşamadığı bir hali anlatamazsın.

Meselâ benim lisedeyken, üniversitedeyken gördüğüm, hatta şimdi hayatta birçok doçent, profesör, alim, yazar, müellif pek çok kimse var; bunlarda benim gördüğüm bir şey var. Meselâ tasavvuftan bahsediyorlar, bir şeyler söylüyorlar, tasavvufu yaşamamışsa anlamıyor ve anlatamıyor. Anlaması da mümkün değil, anlatamıyor, hatalı, kusurlu kelimeleri sapır sapır dökülüyor, ifadeleri dökülüyor. Tatmamış, en iyisi susmasıdır ama susmuyor. Susarsa cahil diyecekler diye korkusundan susamıyor, illâ bir cevap verecek, cevap verirken de dökülüyor. Parça parça sözleri hiçbir şeye yaramıyor. uyumsus kısım tekrar var O hali ancak yaşayan bilir. Şöyle bir baktığı zaman anlar.

Adamın birisi perişan iki kat kaşları kırışmış şekilde yolda gidiyormuş. uyumsus kısım eksik metin"arkadaşı" Yukarıdan camdan komşusu, aşağıda yürürken ona;

"Sende basur illeti vardır." demiş.

uyumsus kısım tekrar var

"Nereden bildin?" diye sormuş.

"Ondan bende de vardı da ‘kısamahmut otu’ derler;o otu al, iki demeti tencereye koy, su yarı kalıncaya kadar kaynat, ondan sonra onu iç, geçer." demiş.

Onun yürüyüşünden anladı, çünkü kendisi de çekmiş. Neden öyle iki büklüm olduğunu ötekisi bilmez.

metinde var seste yok

Semi’tü Ebe’l-Haseni’ibne Miksemin bi-Bağdâd yekûlü: Semi’tü Ca’ferani’l-Huldiyye yekûlü: Semi’tü’l-Cüneyde, yekûlü: Semi’tü’s-Seriyye yekûlü:

Bu rivayet. Şu şundan işittim, şu şundan işittim demiş. Cüneyd-i Bağdâdî’ye rivayetiyle gelen ve Câfer-i Huldî râvîsi onun oradan gelen rivayetler, Seriyy-i Sakatî şöyle buyurmuş;

İze’btedee’l-insânu bi’n-nüsüki sümme ketebe’l-hadîse fetera.
Ve ize’btedee bi-ketbi’l-hadîsi sümme tenesseke nefeze.

seste var metinde yok, tekra var

Kurban falan sanıyorsunuz; çünkü nüsük o mânaya da gelir, değil.

İze’btedee. "Başlarsa" el-İnsânu, "Bir insan" Bi’n-nüsüki, "Tasavvufa, bu mânevî hayatın merasimine uyumsus kısım başlarsa" Sümme ketebe’l-hadîse, "Sonra hadis yazmaya başlarsa" Fetera, "Fütur getirir."

Önce tasavvuf yoluna girdi, sonra hadis öğrenmeye kalktı, şaşırır, gevşer ve fütur getirir yani başarıya ulaşamaz. Ama;

Ve ize’btedee bi-ketbi’l-hadîsi. "Önce hadis yazmaktan işe başlarsa" Sümme tenesseke, "Sonra tasavvufa girer, nefis terbiyesine yönelirse" Nefeze, "Nüfuz eder."

Sonuna deler geçer yani gayesine ulaşır, sonuca varır.

Bu şu demektir:

"Bir insan önce dinin emirlerini, yasaklarını, farzlarını, sünnetlerini, fıkhı, hadisi, tefsiri, ulûm-u şeriyyeyi güzel öğrenirse tasavvufu da güzel olur, ölçülü olur. Ayağı kaymaz, şaşırmaz, sapıtmaz, hayâlâta, evhâmâta düşmez ve ileri geri atıp tutmaz. "Uçarım, koşarım, yağmur yağdırırım." falan… Böyle yanlış yollara sapmaz. Onun için büyüklerimiz demişler ki:

Men tasavvafa bi-gayri fıkhin tezendeke. "Fıkıh bilgisi olmadan tasavvufa giren zındıklaşır."

Çünkü büyüklerin sözlerini anlamadan kendisi yorumlamaya kalkar, onların ifadelerinden "Vay bu namazı küçümsüyor, bu şeriate çatıyor, bu alimi, vaizi kötülüyor." diye yanlış mânalar çıkarır.

uyumsus ksım O da kötüleme yoluna girer. Halbuki onun sözü başka mânayadır, onun inceliği vardır ama anlamadığı için sapıtır.

Veyahut tesbih çekerken, tasavvuf yolunda ilerlerken birtakım zuhurât, varidât kendisine vârid olunca, zahir olunca, "Vay ben oldum, bittim, tamam." gibi bir noktaya gelir, oradan da şaşırıp sapıtabilir. O bakımdan önce dinini öğrenecek, dinin aslî emirlerini, naslarını yani nusuf-u şer’iyyeyi, âyetleri, hadisleri iyi bilecek, ondan sonra mutasavvıfları da daha iyi anlar.

seste var metinde yok

Biz niye tasavvuf kitabı olarak daha sonraki kitaplardan değil de bu kitaptan başladık? Niye bunu okuyoruz?

Bu zât-ı muhteremin bu kitabı Türkçe’ye terceme edilmemiş de ondan okuyoruz ama bir de bu şahıslar tefsir yazmışlar, fıkıh alimi, ulûm-u şer’iyyeyi çok iyi bilen insanlar. Bunlardan ilim alınır.

uyumsus metin"şey"

Mehmed Âkif’e sormuşlar:

"Hangi alimin sözünü dinleyelim?"

"Zihni Efendiyle Hamdi Efendi; onlar sağlamdır, her sözü senettir. Alim oldukları için sözlerine güvenilir." demiş.

Ulûm-u şer’iyyeyi öğrenmek lazım ki şeytan aldatmasın, nefis aldatmasın, tasavvufta yanılıp şaşırıp bir kaç tecelliyle aldanıp yanlış yollara düşmesin, bunu anlatmak istiyor,

Tenesseke bi’n-nüsük.

Buradaki ifade, tasavvuf yoluna girmek ve o işleri yapmak mânasına geliyor.

Allahu Teâlâ hazretleri hepinizden razı olsun.

Bir kardeşiniz kağıt göndermiş; "Âdab ve tasavvuf ile ilgili hangi kitapları tavsiye edersiniz?" diye sormuş.

Bizim Gümüşhane tekkemizin âdâbı ile ilgili risalesi vardır. Önce onları okumak lazım. Risâle-i Hâlidiyye’yi okumak gerekir. Sonra öbür kitaplara doğru hareket edilir.

Fâtiha-yı şerîfe meâl besmele.

Sayfa Başı