M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 526-529.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Euzü billâhi mineş şeytanir racîm. Bismillâhir rahmanir rahîm...

el-Hamdü lillâhi rabbil âlemîn...Vel akıbetü lil müttakîn... Vessalâtü, vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecmaîn...

Cenâb-ı Hak cümlemizi nefsin, şehvetin, şeytanın, sevmediği kulların şerrinden muhafaza eylesin. Medine'nin her şeyi, tozu toprağı şifadır. Hadîs-i şerîfte cüzzam diye bir hastalık var ya, bundan arslandan kaçar gibi kaçın deniyor. Bu cüzam hastalığına Medine-i Münevvere'de bulunan acve denen hurmadan yedi gün yerse bir adam bu hastalıktan kurtulur diyor. Cüzzamdan kurtulduktan sonra başka hastalık hiç kalmaz. Bunlardan da kurtulur yani. Bunun için oraya gittiğinizde bunlardan birer ikişer kilo alıp sabahları şifa niyetine yiyin, inşaallah içinize düşürür, şifa olur. Yalnız, günde ne kadar yeneceği söylenmemiş. Demek ki herkesin tabiatına bırakmış. Ne kadar yiyebilirse yesin. Yalnız yedi gün demiş. Sebate eyyam. Yedi gün yesin.

Yûhıllâhu azze ve celle ile'l-hafazati'l-kirâmi'l-berarati: Cenâb-ı Hakk'ın indinde melekler var. Bizim üzerimizde ve bizim hallerimizi gözetleyen, bizim hallerimizi defterlere geçiren melekler. Bunlara ne diyor biliyor musunuz?

Lâ tektübû alâ abdî. Benim kuluma yazmayın. Inde dacrihi şey'en. İnsan tahammül edemez. Acı acı konuşur. Acı acı söyler. Çirkin söyler. Fena söyler. Bir şeyler söyler, günah defterine yazılması lazım. Yazmayın o zaman bunları defterine. Çünkü bu rahatsızlığının, ızdırabının acısından dolayı konuşur, yazmayın. Ne kadar büyük bir nimet! Bir arkadaşımız var hastanede. Çok ızdırap çekmekte. Allah şifalar versin. Bir kardeşimiz gitmiş ziyaretine, pişman oldum diyor. Çok acı konuşuyor. Fakat defterde yazılmıyor. O acılar yazılırsa altından çıkamazsın.

Yûdau li'l-mü'minîne kerâsiyyü. Yarın rûz-i kıyamette, min nûrin aleyhim mü'minler için, sağcılar için nurdan kürsîler kurulacak. Bu nurdan kürsîler üzerine kerasiyve yüzallîlü aleyhimü'l-ğamâmü. Bulutlar gelir, onların üzerine gölgelik yapar. Ve yekünül zalikel yevm. Kıyamet günü çok acı bir gün. Herkes ter ile, böyle kimisi dizine kadar, kimi boğazına kadar batmış. Ve yekûnü zâlike'l-yevmü bu şiddetli gün, ke-sâatin min nehârin bir dakika gibi, bir namaz kılacak kadar, üç beş dakikalık kadar, bitecek gidecek.

Oradan her şey görünecek. Hadi bakalım yavrularım. Bugün iman çok zor, ateşi elde tutmak ne kadar zorsa imanı elde tutmak o kadar zor. Suda ateşi tutmak ne kadar zor ise imanı muhafaza da o kadar zor. Bu kadar zorluğa göğüs gerip de imanını muhafaza edip gidebilene Cenâb-ı Hakk'ın lutfu da geniştir. Elhamdülillah.

Fesahatün ne demek?

Yevmü'l-cumuati sintâ sâaten. lâ yûcedü abdün müslimün yes'elullâhe şey'en illâ âtâhullâhu. Bu saatte herhangi bir mü'min Cenâb-ı Hak'tan bir şey isterse o red olunmaz. O verilir. Fakat bu saat saklıdır. Nasıl Allah'ın velileri kulları içerisinde saklıysa ve bir gecesi günleri içerinde saklı ise bu saat de saklıdır. Niçin? Her saati bu saat zannetsinler. Her saat yalvarsınlar, istesinler. Muayyen bir saat olursa herkes bu saati bekler. Ama bunlar hakkında hadisler var.

Bazı hadisler sabahleyin erken saatte, bazılarında güneş doğarken, bazılarında imam mihraba çıkarken, iki ezanın arasında. Muhtelif rivayetler var, buradaki rivayetlerde ise ahirüs saatin baatel asr hazreti Fatıma validemiz gözcüler bulurmuş. Güneşin batışına bakın, o zaman bana haber verin demiş. ya Fatma batıyor güneş. Ya rab

Bu hadîs-i şerifte de Cabir radiyallauhu anh'ten olan rivayette Neseî'nin, Dâvud'un, Hâkim'in, Beyhakî'nin, Ziyâeddin el-Makdisî'nin; asrın son saatleridir. Yani güneşin battığı zaman. Bu devirlerde gafil olmayın. İmam hutbeye çıktığı vakitte gafil olmayın. İki ezan arasında, dış ezanla iç ezan esnasında gafil olmayın. Kametle ezan arasında da gafil olma! O azman duaların çok makbul olduğu zamanlardır. Allah cümlemizi mağfirun cümlesinden eylesin. Amin.

Bundan sonraki kısımları Peygamber sallahu aleyhi ve sellim'in hayatına aittir. Bir kere kendisini tarif eder. Kendisini tarif ettikten sonra, neler yapmış kendisi bilfiil, neleri işlemiş; onları tarif edecektir. Onun için ilk hadis-i şerif:

Rasûlullah sallahu aleyhi ve sellim hazretleri, Arap olmakla beraber beyaz idi. Ama böyle kireç beyazı değil, buğday renkli bir beyaz. En makbul bir renk. Melîhan mukassadâ. Çok şişman da değil, zayıf da değildi. Orta bir vücudlu idi. Müslim hazretleri ile Tirmizî hazretleri şemaili şeriflerinde beyan etmişler.

Efendimiz sallahu aleyhi ve sellem beyaz olmakla beraber; gümüşü eritirsin de erimiş gümüş nasıl bir parlaklık verir, onun parlaklığı gibi idi. Saçları da siyah idi. Kara saçlı idi.

Resûlullah Efendimiz'in beyazlığı kırmızı ile karışmış idi. Beyaz olup da bembeyaz değil, kırmızı olup kıpkırmızı da değil; kırmızı ile karışık, en güzel bir renk. Ve kâne esvedel hadekah. Gözünün bebeği gayet siyah idi. Ehdebel eşhâr. Kirpikleri de hem uzun hem de çok sık idi.

Beyhakî'nin Hazreti Ali'den rivayet ettiği hadîs-i şerîfte de yine, beyazı kırmızıyla karışmış gayet güzel bir renkte; büyük, etli baş, öyle zayıf, ufak başlı değil de büyükçe bir baş ve fiili gayet kerim; kaş araları bitişik değil, açık; ve kirpikleri de yine bol, uzun ve sık olaraktan beyan buyurmuşlar.

Buhârî ile Müslim'in Hazreti Berâ'dan rivayet ettiklerine göre; Kâne ahsene'n-nâsi sıfaten İnsanların en güzeli idi. Yusuf aleyhiselam'ın güzelliği meşhurdur. Fakat onun güzelliği, Peygamberimiz'in güzelliği yanında hiç kalırdı. En güzel ahlâk da yine Peygamber sallahu aleyhi ve sellem'de toplanmıştı. Onun ahlâkı Kur'an- Azîmüşşân'ı toplayan bir tek vücut idi, yani ahlâkı Kur'an idi.

Sormuşlar Hazret-i Âişe validemize, "Peygamberimiz'in ahlâkını nasıl tarif edersin bize?" diye. Ne kadar kısa bir söz. Şöyleydi, böyleydi diye uzun uzun anlatmak lâzım gelse, saatler yetmez. O bir kelime ile ne güzel anlatıyor: Onun ahlâkı Kur'an'dan ibarettir. Kur'an ne diyorsa ona teslim olmuş, onu bilfiil yaşamış.

Çok uzun boylu değil, kısa da değildi. İşittiğimize göre, uzun boylunun yanında durursa, mucize-i peygamberî ondan uzun görünürmüş. Allah'ın hikmeti.

Ayak itibari ile beşerin en güzel ayağı da onun ayağı idi. Hırka-i Şerifte, Efendimiz'in sallahu aleyhi ve sellem'in ayağının resmini almışlar. O mübareklerin biri Hırka-i Şerif'te, biri Topkapı'da, biri de Eyyüb Sultan'da, birisi Şam'da, birisi de Almanya'da imiş. Bir mermer üzerine basmışlar; mermere ayakları oturmuş, yerleri belli. Bunlar mucize-i peygamberîler.

Meselâ Mekke-i Mükerreme'de Makâm-ı İbrahim'de cam kafesin içerisinde taş var. İbrahim aleyhiselam, o taşın üzerine basıp da oraları yapıyormuş. O ayak oraya gömülmüş. Bakıyorsun, ayak taşın içine oturmuş, gömülmüş. Taş dayanamamış peygamberin ağırlığına. Oyulmuş. Öyle kalemle oyma değil.

Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, bir yere çıkmak istedi. Hazret-i Ali Efendimiz'in omzuna bastılar. Omuzuna bastıkları vakitte, Hazret-i Ali dedi ki: "Göçecektim." Peygamber ağırlığı sıklet değil de ruhaniyyetin ağırlığı ile tahammül edemedi Hazreti Ali; o gençliğine rağmen.

Müslim hazretleri, Ebû Davut Hazretleriyle beraber Hazreti Enes'den rivayetinde; İnsanların ahlâk cihetinden en güzeli, Peygamber sallahu aleyhi ve sellem idi.

Beyhakî, Tirmizî, İbni Mâce hazretleri, Hazreti Enes'den rivayet etmiş Diyor ki; Nâsın en güzeli olmakla beraber, nâsın en cömerdi idi. Cömertte üç sıfat var. Birisine dersin ki; "Yahu benim bu akşam ihtiyacım var, bana biraz yardım eder misin?" Eder yardımı. Ona cömert derler bizde. Fakat "ecved" olunca, gözünden onun muhtaç olduğunu anlar, ve onun ihtiyacını yapıverir. İstemeden vermek. Halini anlar ve istemeden yardım ederdi.

Ve eşca'an-nâs. İnsanların da en şecaatlisi idi. Biz bugün -Allah affetsin kusurlarımızı- çok korkağız. Şundan korkuyoruz, bundan korkuyoruz, gölgemizden de korkuyoruz. Bu hâle geldik. Cenâb-ı Peygamber, her taraf gâvur olduğu halde tek başına Taif'e gitti. Yanında bir adamı vardı kendisinin. Taif halkını imana davet etti. Taif halkı isyan etti. Efendimiz'i taşa tuttular. Köpeklerin hücumuna uğrattılar. Mübarek ayakları yarıldı, kanlar aktı. O, o halde iken melekler geldi; dediler "Yâ Rasûlüllah, emrine âmâdeyiz. İstersen dağları, istersen yağmurları, istersen ne gibi felâketler varsa yaptıralım; bunlar mahvolsunlar!" "Yok." dedi. "Onların zürriyetinden Allah'a iman edecekler var. Onun için, onlara Allah hidayet eylesin."

Huneyn muharebesine gittiler. O kabile sert bir kabile idi. Ateşci kabile, vurucu kabile. İslâm askerleri dağıldı. Peygamber yalnız başına kaldı. Düşmana karşı tek başına kaldı. O, katırının üzerinde tek başına kaldığı halde, katırını sürüyor yine düşmana karşı! "Ey cemaat, ben Abdülmuttalib'in oğluyum. Nereye gidiyorsunuz? Ben peygamberim, yalan söylemem; zafer bizimdir!" diye ilanlar yaptı.

Müslümanlar yine peygamberin etrafına toplanıp bir hücum yaptılar. Perişan ettiler düşmanı, o anda asker kaçınca Peygamber sallahu aleyhi ve sellem kendi başına da kalınca, onun da çekilmesi lâzım gelirken o sebat etti. Ateşe karşı katırını sürüyor. Hazreti Abbas katırına yapıştı, "Yâ Rasûlallah ne yapıyorsun, yapma!" O dinlemedi ama, cemaat-i İslâmiyyenin de toplanıp hücumuna vesile oldular ve zaferi kazandılar, elhamdülillâh. Çok büyük ganimet aldılar orada.

Renk itibariyle en güzel bir renk olmakla beraber, terledikleri vakit de , bir inci tanesi gibi akarmış mübarek yüzlerinin terleri. Ve yürüdükleri vakit bazen sağa, bazen sola meylederek ve önüne doğru da meylederek yürürlermiş. Dik değil.

Gelinlik bir kız, cibinliğinin içerisinde nasıl utanırsa, Peygamber sallahu aleyhi ve sellem'in hayâsı ondan daha fazla idi. Cibinlik içerisindeki kız tabiri var ki; eski zamanda kızlar böyle serbest gezemezlerdi. -İyi dinle!- Rasûl-i Ekrem akrabasından birinin kızını birisine vermek istediği vakit, kapının arkasından, -önünden yüzünü görerek değil- "Kızım seni filan kimse istiyor. Eğer razı olursan ne âlâ, sesini çıkarma; sükut ikrardandır. Eğer razı olmuyorsan, 'Hayır!' de." Ama kapının arkasından soruyordu kıza bunu. Yüz yüze karşı karşıya gelerek değil. Allah şimdi hepimizi affetsin, mağfiret etsin.. Ne acayip âlem oldu.

Tabii insanlar muhtelifu'l elvân oldukları gibi, muhtelifü't-tabia, çok çeşitli tabiatları vardır. Ona lâzım gelen hürmet, saygı nasıl olacak? Aklına bile gelmez onun. Bedevî insan. Bir medeniyet görmemiş. Bazen Peygamber'e karşı şedid hareketlerde bulunurlardı. Hatta bir zaman, mübareği yakasından yakaladı birisi, "Bana da vereceksin ganimet mallarından!" diye. Yahut kendisinden para istiyor ama sıkıyor boğazını Peygamber'in. Gömleğinden yakalamış. Hatta iz etmiş mübarek boyunlarında. Bunlara karşı, Peygamber sallahu aleyhi ve sellem çok sabırlıydı. Buna iki tane tokat vurup da def edebilirdi. Yahut yanındakine diyebilirdi ki, "Alın şunu, defedin şurdan!" Bunların hiçbirisini yapmaz, sabırla mukabele ederdi.

Şu iki dişe senayâ diyorlar. İki üstte, iki de altta. Bu dişlerinin araları açıkmış mübareğin. Sık değil. İzâ tekelleme. Konuştuğu vakit, ruiye ke'n-nûri yahrucü min beyni senâyâhu. Ağzından nurun çıktığı görülürmüş. O aradaki boşluklardan, nur böyle fışkırıyor; o görülüyormuş. Allah cümlemizi şefaatine nâil eylesin.

Cenâb-ı Peygamber sallahu aleyhi ve sellem'in peygamberlik alâmeti olarak arkasında, zannedersem sol küreğinin üzerinde bir et kabarcığı; "Hatemün Nübüvve" dedikleri bir et kabarcığı ki, içerisinde Lâ ilâhe illallah, muhammeder rasûlüllah diye yazılı idi.

Kâne hâtemühu ğuddeten hamrâe. Peygamberlik mührü, -biz bez tabir ediyoruz, kabarcık oluyor ya, bazı kimselerin ellerinde yahut başka yerlerinde, onun gibi- etten kırmızı bir kabarcık şeklinde idi. Misle beydati'l-hamâmeti. Güvercin yumurtası gibi idi. Bunu da Tirmizî hazretleri Cabir radiyallahu anh'dan beyan buyurmuşlar.

Ukkâşe denilen, Ashâb-ı kirâmdan bir zât var. Onun bir duasını buldum, yazmakla meşgulüm. Çok güzel, büyük bir zât. Bir sefere giderken, nasılsa Peygamber sallahu aleyhi ve sellem ona bir kamçı vurmuş. Geri mi kaldı, yürümedi mi nasıl olduysa. İhtiyarlığında, son günlerinde Rasûl-i Ekrem sallahü aleyhi ve sellem cemaati toplamış, demiş: "Kimin bende bir hakkı varsa, şu dünyadan daha göçmeden, istesin hakkını benden ki, burada ben onu mümkünse ödeyivereyim." Ashâb-ı kirâm sükût etmişler.

"Yâ Resûlallah özürler dileriz, sende kimin hakkı olabilir? Senin hakkın var bizde." diye özürler beyan etmişler. Bunu Efendimiz üç defa tekrar edince, Ükkâşe denilen zât kalkmış: "Yâ Resûlallah, benim bir hakkım var!" demiş. Filan zamanda giderken, bana bir tane kamçı vurdunuz." demiş. Onun kısasını isterim. Kamçıyı getirttirmiş. "Ama sizin bana vurduğunuz vakitte vücudum çıplak idi. Ben de sizin vücudunuza çıplak olarak vurmam gerekir." deyince, Rasûlallah Efendimiz arkasındaki örtüsünü atmış. Hemen sarılmış, öpmüş, özürler dilemiş.

"Yâ Resûlallah ben sizi, hatem-i nübüvveti görmek için, öpmek için yaptım bu işi, affedin beni." diyerekten özürler dilemiş. O da buyurmuş ki, "Ehl-i cennetten görmek isteyen, baksın Ükkâşe'ye." Çünkü, Peygamber sallahü aleyhi ve sellem'in temas ettiği kimseler, hep ehl-i cennettir. Allah şefaatlerine nâil etsin.

Onlar zaman-ı saadette yaşadılar. O mübarek vech-i saadeti görmekle müşerref oldular. Emirlerini tuttular, yasaklarından kaçtılar. Bir tanesini söyleyeyim: İçki haram oldu. İçkinin yasaklığı üç devir geçirdikten sonra, üçüncü devirde haram-ı kat'î ile içki haram oldu.

Âyet nâzil oldu. Hatırımda yok sahabenin ismi, ilan ettirdi bu yasağı. Adam da ilan etti; "Yasak oldu içki." diye.

Önceden içki yasak olmadığından, bizim evlerde kışlık kavurmalar sakladığımız gibi, yahut şunu bunu sakladığımız gibi; onlar da bütün senelik içkilerini küpleri varmış, küplerinde saklarlarmış. Haram değil içiyorlarmış.

"Medine-i Münevvere'nin sokakları sel gibi oldu." diyorlar. O küplerin hepsi kırıldı, döküldü. Herkes içkisini sokaklara döktü. Ne var? Rasûlullah'ın emri geldi. Allah'ın emri geldi, Rasûlullah ilân etti. Emre ittiba. Kimsenin evinde içki kalmadı. Ne polis var, ne jandarma var, ne takipçi var, ne şu var, ne bu var. Yalnız Rasûlullah'ın bir emri var.

Peygamber sallahü aleyhi ve sellem'in nüfuzu ne kadar tesirli idi. Ama bu, Allahu Teâlâ'nın bir lütfudur. Binâenaleyh herhangi bir mü'min ki, muvahhid ki, Rasûlullah aleyhisselâma uyar; onun da sözü aynı şekilde tesir eder. Uymadıktan sonra, bülbül gibi söylenirsin durursun, fakat bir tesiri olmaz.

Mübarek sallahu aleyhi ve selem hazretlerinin sakallarında ancak yirmi kadar beyaz kıl varmış. Saymışlar demek ki. Bazıları 19 diyor, bazıları 21 diyorlar.

Mübarek sallahüu aleyhi ve selem hazretleri konuşurken tek tek konuşurmuş; dura dura, ağır ağır ki, herkes onu anlasın. Bazen icab ederse, sözünü üç defaya kadar tekrar ederlermiş. Fakat bu Rasûlullah sallahu aleyhi ve seleme mahsustur. Başkalarının böyle tekrarlaması hoş olmuyor.

Çok terlerlerdi. Fakat terleri miskten daha güzel kokulu idi. Misk kokusundan daha âlâ kokardı, mübarek vücudlarından çıkan terleri. Hatta bazı kimseler, mübarek terlerini bardakta veyahut şişelere alıp, uzun müddet saklamışlar da, koku üzerinden kat'iyyen gitmemiş.

Mübarek başları, elleri ve ayakları etli idi.

Sakalı da çok idi, bol idi, kesîr idi.

O kadar güzel konuşurlardı ki, her işiten onun ne demek istediğini güzel anlardı. Çok açık ve çok güzel konuşuyor. O güzelliğiyle beraber, faslen, ağır ağır, ayıra ayıra konuşuyor; her işiten onun ne demek istediğini pek güzel anlıyordu.

Onun mübarek yüzleri, sanki güneş ve ay gibi idi. Tasvir çok hoş. Tabii güneş değil, ay da değil ama güneş ve ay gibi parlak idi. Yüzleri de uzun değil, müdevver, yuvarlak idi. Müslim'in rivayeti.

Renklerin en çok yeşilini severlerdi.

Huyların içinde en sevmediği huy yalancılık idi. En sevmediği kötü huy yalan söylemek. Onun için, bazı insanlar gelirdi. "Bende şu gibi, şu gibi kabahatler var; müslüman olacağım ama, bu gibi işleri de işliyorum ben." Kimisi içki içermiş, kimisi başka yaramazlıklar yaparmış. "Yalanı terket, kâfi." dermiş. Çünkü yalanı bıraktıktan sonra, tabii diğer şeyleri de, "şunu yaptım" diye söylemek mecburiyetinde kalacak; o zaman da işine gelmiyor, olmuyor. Yalanı terk etmekle bütün günahlardan kurtulur. Yalan çok fena bir şey.

İleride medholunduğu gibi, cüzzam hastalığına iyi gelen hurma, "acve" dedikleri hurmadır. Giderseniz unutmayın, sorun; "Bu acve hurmasından istiyorum!". Galiba biraz ufak oluyor. Onu çok severlermiş.

Esvablardan da kâmis dedikleri gömleği severlermiş. Eskiden hepimizin giydiği gömlekler vardı ya, uzun uzun; o gömleği pek severlermiş Cenâb-ı Peygamber sallahü aleyhi ve selem. Halbuki bugün onların yerini atletler tuttu. Daha neleri var kim bilir?.. Bunların hepsi gâvurların malı. Kendimizin bir adı var mı bunların?. Biz de eskiden şalvar derdik; o bizimdi gitti. Pabuç derdik; o da gitti. Allah kusurlarımızı affetsin.

Koyun etinin en çok sevdiği yer, boyun kısmı imiş. Şimdi bakın ne acı: Yahudi koyunun önünü yer, arkasını da bizim kasaplara verir; biz alırız. Yahudi ona riayet ediyor. Biz arkası daha etli, bol etli diye, oraya itibar ediyoruz. Halbuki, Cenâb-ı Peygamber Efendimiz, ön tarafını severlermiş.

Buhârî ile İbni Mâce'nin Hazreti Âişe'den rivayetinde:

Allah'a kulluk yolları var, çeşitli; tesbih çekilir, namaz kılınır, oruç tutulur... Herkesin ayrı ayrı virdleri vardır. Fakat bugün meselâ alırsın eline kitabı, beş cüz, on cüz okursun. Alırsın bir evradın vardır, okursun. Alırsın bir tesbihin vardır, çekersin. Fakat yarın yok! Olmaz. Devamlı olan hangisi ise, makbul olan odur. Bir cüz oku, her gün oku. Bin tesbih çekeceğine, yüz tesbih çek, her gün çek! Bin tesbihi bugün çekip de yarın bırakacaksan, olmaz. On bin çekeceksin bugün, üç gün sonra bırakacaksın; olmaz. Her gün devam edeceksin.

Onun için, ona ibadetlerin en sevgilisi, sahibinin ona devam ettiği ibadet idi. Bugün yapmış, yarın bırakmış; olmaz. Bugün zengin, çok para kazanmış ama, üç gün sonra iflâs etmiş; neye yaradı o? Hiç bir şeye yaramadı. Ona benzer.

Kına çiçeği dedikleri kokuyu pek severlermiş.

Soğuk ve tatlı şerbeti pek severlermiş.

Sütü de çok severlermiş.

Bal şerbetini de çok severlermiş.

Sallahü aleyhi ve sellem hazretlerinin yere bakışları, semâya bakışlarından daha fazla imiş ki, bu insanları tefekküre sevk eder. Çok düşünürler ve her rast geldiğine evvelâ selâm verirlermiş. O selâm versin de ben alayım, demezlermiş. Rast geldiği adama evvelâ "esselâmü aleyküm"ü Rasûlullah sallahu aleyhi ve sellem söylerlermiş.

En çok sevdikleri yemek de, et suyundan yapılmış tirid dedikleri yemekmiş. Bazen de, "Suyunu çok koyun da, komşulara da verin, isteyenlere de verin." derlermiş. Misafir gelirse o da onunla karnını doyurabilir. Allah bizi affetsin. Evvelâ çorba olacak, arkasından bir etli olacak, arkasından bir zeytinyağlı olacak, arkasından bilmem ne olacak. Pilav da yanı başında bulunacak. Arkasından da tatlısı olacak... Onun için böyle nefislerin hakkından gelmek mümkün olur mu hiç?

Bir de hurmayı yağla karıştırıp, nasıl yapıyorlarsa, bizim keşkek dediğimiz gibi mi, ona benzer bir yemek varmış; onu da çok severlermiş.

İşlerin, amellerin ona en sevgilisi, devamlı olunanı imiş. Bir şeye söz verdin mi, o faziletleri kazanmak için ona devam etmek lâzım. Bugün yapıp da yarın bırakmak olmaz. Devam edeceksin, ölünceye kadar. Az olsa dahi, devamlı olacak.

Meyvalardan en çok sevdikleri de, yaş ve taze hurma imiş.

Etlerin en iyisi, kol etlerini severlermiş. Allah şefaatlerine nâil etsin inşaallah.

Evvelki gün bir Amerikalı efendi geldi. Amerikalı Yahudi. Hollanda'ya gitmiş. Orda Peygamber sallahu aleyhi ve sellem'in hayatını anlatan, siyer kitabı okunuyormuş bir yerde. Dinlemiş Peygamberimiz'in hallerini, içinde iman neşesi doğmuş ve müslüman olmuş. Kendisi Amerika'daki bir fakültenin hocası, müderrisi. Kalkmış Mekke'ye gitmiş, hac vazifesiyle. Orada da üç sene ikâmet etmiş. Arapça'yı öğrenmiş güzelce.

Müslümanlığın bilinmesi lâzım olan şeylerini öğrenmiş, oradan gitmiş Acemistan'a. Orada bir şeyh efendi bulmuş; -resmini de gösterdi- ona da intisab etmiş. Buraya geldi, birkaç gün de burada misafir oldu. Cemaat tanırlar. Buradan da gitti memleketi Amerika'ya.

İki tane İngiliz kardaş geldi. Aslen İngilizler, müslümanlıkla müşerref olmuşlar, müslümanlığı benimsemişler. Bir tanesi güzel Arapça biliyor.

Bu suretle de, bize örnek oluyorlar. Taa Londra'dan çıkmış buraya gelmişler. Burada bize kendilerini göstererek "Bak biz müslüman olduk geldik; siz de müslümansınız ama yerinizde oturuyorsunuz. Yerinizden kımıldamıyorsunuz. Başka müslümanlara faydalı olmaya çalışmıyorsunuz. Servetiniz de var, her şeyiniz de var amma, yanınızdaki komşuya da söylemiyorsunuz. Evinizdeki çoluk çocuğa da söylemiyorsunuz. Bir âlem. Biz taa ordan geldik buraya. Şimdi size nasihatlar edeceğiz. Sizi teşvik edeceğiz." diyecekler bize. Her halde bir şeyler diyecekler. "Biz de azıcık konuşalım!" diye müsaade istediler.

Amerika'dan geliyor, İngiltere'den geliyor, Almanya'dan geliyor, İslâmiyet nimeti ile müşerref oluyor, elhamdülillah. Cenâb-ı Hak cümlemizi de dâim etsin.

Bize miras olarak geldi tabii; anamızdan, babamızdan. Elhamdülillâh, rahat rahat zorlanmadan bulduk. Okuttular da, öğrendik. Camilerimiz var, ezanlarımız var. Londra'da nereden bulacaksın camiyi, Amerika'da nereden bulacaksın camiyi, nereden bulacaksın müslümanı? Ne kadar zor! Orada müslüman olmak, onun için çok üstün olur. Allah affetsin. Onları da bizi de Rasûl-i Ekrem sallahu aleyhi ve sellem'in şefaatine mazhar etsin.

İmâm-ı Âzam demiş ki; "Cennete gireceklerin sonuncusu keşke ben olabilsem!" demiş. Kolay bir şey değil. Ama Allah'ın rahmeti bol da ona güveniyoruz. Allah bizi affetsin de, ilk girenlerle girmek nasip etsin cennete.

Müslümanlık bir kardeşliktir; iki değil. Hepimiz Allahu Teâlâ'nın fermanı üzerine kardeşiz. Binâenaleyh, cennete ancak müslümanlar, mü'minler girecek! Birbirlerini sevmeyenler de mü'min olamayacak! Onun için birbirimizin hatalarıyla, kusurlarıyla meşgul olmaktansa, kendi kusurlarımızı tasfiye edebilmek, büyük nimettir. Binâenaleyh, kardeşlerimizin kusurlarını görmektense, kendi kusurlarımızla meşgul olalım. Onları tasfiye edebilirsek ne mutlu bize. Onlarda -hata görüyorsak- "Yâ Rabbî, bunu da bu hatadan sen kurtar!" diye dua etmek üzerimize borçtur.

Allah cümlemize tevfîkât-ı samedâniyyesini refîk eylesin de, hakikî müslümanların zümresine cümlemizi ilhak etsin. Ve son nefesimizde de, "Lâ ilâhe illallah, muhammedür resulüllah" diyerek hatm-i enfâs eylemek nasîb ü müyesser eylesin.

Sübhâne rabbike rabbil izzeti ammâ yesifûn. Ve selâmün alel mürselîn... Velhamdü lillâhi rabbil âlemîn.

6295 hadis okumuşuz elhamdülillâh. Bundan sonra Efendimiz hazretleri'nin hakkında da 698 tane hadis okuyacağız. Allah tevfikini refik etsin. Cümlemizi sevdiği kullarının arasına kabul buyursun inşaallah.

El-Fâtiha!..

Sayfa Başı