M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 253-254.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Tü'radu'l-a'mâlü yevme'l-isneyni ve'l-hâmisi alelallâhi ve tü'radu ale'l-enbiyâi ve ale'l-âbâi ve'l-ümmehâti yevme'l-cumuati fe-yefrahûne bi-hasenâtihim ve yezdâdü vücûhühüm beyâdan ve işrâkan fe'ttekullâhe ve lâ tü'zû mevtâküm.

Bu hadis-i şerifi geçen derste okumuştuk. Amellerin Pazartesi ve Perşembe günü Cenâb-ı Hakk'a arz olunacağını, enbiyalar ile beraber anne ve babalara da cuma günü arz olunacağını beyan buyurmuşlardı.

Onlara tabi ameller gidince ya sevinecekler ya yerinecekler. Hasenatlara karşı sevinirler kötülüklere karşı tabi müteezzi olurlar. Onun için siz Allah'tan korkun da fenalıklar yapmak suretiyle, günahları işlemek suretiyle yahut Allahu celle ve alâ'nın ve Peygamberimizin emirlerine muhalefet etmek suretiyle geçmişlerinizi rahatsız etmeyin, üzmeyin, eziyetlendirmeyin.

Bugünkü yine;

Tü'radu'l-a'mâlü yevme'l-isneyni ve'l-hâmisi fe-uhibbü en yü'rada amelî ve ene sâimün.

Yine Cenâb-ı Peygamber buyurdu ki;

"Ameller Pazartesi ve Perşembe günleri Allahu Teâlâ'ya arz olunurlar."

Üzerimizde çok melekler var. Her birisinin vazifesi ayrı ayrıdır. Göz meleği, ağız meleği, kulak meleği, vücudun içerisindeki melekler çoktur. Fakat bir de gündelik meleklerimiz var, hergün amellerimizi alırlar. Hergün sabahtan ikindiye kadar bir melek vazifelidir, ikindiden sabaha kadar ayrı bir melek vazifelidir. Sabah namazı ile ikindi namazında vazifelerini devir teslim alırlar.

Bu da yine ayrı bir şeydir ki, pazartesi ile perşembe günlerinin melekleri de yine ayrıdır. Onlar da pazartesiden perşembeye kadar, perşembeden pazartesiye kadar olan hadisâtı Cenâb-ı Hakk'a arz ederler.

Buradaki yevme'l-isneyni ve'l-hâmis, bu melekler pazartesiden perşembeye kadar vazife alır, o adamın amellerini, perşembe gününden de tekrar pazartesiye kadar olan amellerini Cenâb-ı Hakk'a arz ederler.

Ve Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Pazartesi ve Perşembe oruçlarını çok tutarlardı da, buradaki;

Fe-uhibbü en yü'rada amelî ve ene sâimün. "Benim bu amelim Cenâb-ı Hakk'a arz olunurken ben oruçlu olduğum halde arz olunmasını severim de onun için perşembe ve pazartesi oruçlarına devam ederim."

"Siz de bunu böyle yapabilirseniz ne mutlu size!" demek. Pazartesi ve perşembenin oruçları.

Tü'radu'l-a'mâlü benî âdeme.

Benî âdem denince bütün hepsi içine dahil.

Tü'radu'l-a'mâlü benî âdeme. "Benî Âdem'in amelleri arz olunur." Külle yevme'l-isneyni ve fî külli yevmi hâmisin. "Yine pazartesi ve perşembe günleri Cenâb-ı Hakk'a arz olunur. Fe-yerhamu'l-müterahhimîne. "Cenâb-ı Hak merhamet sahiplerine merhamet eder."

O amellerin arz olunduğu vakitte merhamet sahiplerine yani ihsanı ikramı bol olan insanlara, acımış şuna buna herkese, bu merhametli olanlara Cenâb-ı Hak da merhamet eder. Merhameti ilahiyenin celbi;

İrham turham. "Merhamet et ki merhamet olunasın."

Binâenaleyh;

Fe-yerhamu'l-müterahhimîne. "Böyle merhamet edicilere de Cenâb-ı Hak merhamet eder." Ve yağfiru li'l-müstağfirîne. "İstiğfar edip Cenâb-ı Hak'tan af dileyenlere de Cenâb-ı Hak onlara mağfiret eder, dualarını kabul eder."

Bakınız buraya dikkat ediniz!

Sümme yezeru ehle'l-hikdi bi-hikdihim."Küsleri kendi hâline bırakır."

Akşam hani geçmişti ya, küsleri kendi hâline bırakır, ne affa uğrarlar ne de merhamete uğrarlar. Afv-ı umumi olduğu halde o küsler müstesnadır.

Onun için hıkıd, küs, kinden doğuyor. İçerde bir kin var, birbirine karşı buğz var, adâvet var ondan dolayı birbirlerini sevmiyorlar ve birbirleri ile görüşüp konuşmuyorlar. Bunları Cenâb-ı Hak sevmediği için afta da onları müstesna kılıyor, "Barışsınlar ondan sonra." diyor.

Onun için Müslümanlıkta küslüğün müddetini üç güne koymuşlar. Çünkü insanda insan olmak dolayısıyla gadap sıfatı vardır, fakat bu gadap sıfatının müddeti ancak ve ancak üç gündür. Üç gün sonra bitmeli, hatta hatta bizim koca karıların tabirince, "Örtü kuruyuncaya kadar." derler.

Eftal olanı da geç kızıp çabuk barışmaktır. Geç kızıp, öyle her şeye kızmamak yani. Kızarsa seyrek kızar nadir kızar, fakat barışması pek çabuktur. Yani kininden çabuk geçer.

Onun için kin hiç iyi bir şey değildir.

Allah affetsin cümlemizi.

Te'arradû lillâhi fî eyyâmiküm, üslükû lillahi tarikahû. "Allah'ın yoluna sâlik olunuz" demek. Te'arradû lillâhi, "Allahu Teâlâ'nın yoluna sâlik olunuz, Allah'ın yolunda gidiniz." demek.

Fî eyyâmiküm. "Şu muvakkat günleriniz var sizin, bu sizin muvakkat günleriniz mahdut."

Herkes için ne yazıldıysa, ne mukadderse o kadar yaşayacak. Bir daha onun ilerisi yok. Binâenaleyh bu hayatınızın günleri içerisinde Allahu Teâlâ'nın evâmirine imtisal [edip] yolunda yürümeli.

Fe-innallâhe azze ve celle. "Çünkü Allahu celle ve alâ'nın bugünlerin içerisinde." Nefehâtin. "Öyle nefhaları vardır ki, öyle nefhaları vardır ki." Asâ en yüsîbeküm minhâ vâhidetün. "Ama olur ki o nefesden bir nefes sana da isabet eder de." Lâ teşkû ba'dehâ ebeden. "Ondan sonra bir daha şekavet denilen şeyi görmezsiniz."

O nefha, o ruh, o üfürülen şeyden sana da bir nasip gelirse [hiç sıkıntı çekmezsin.]

Bugün bir efendi geldi de dedi;

"Hiç ömrümde evde iftar edemediydim. Kastettim, bu akşam iftarı evde yaptım. Fakat içimi bir sıkıntı aldı, bir türlü evde duramıyorum. Gece yarısını geçti, uyuyamıyorum da. Evde de sıkıldım duramıyorum. Dışarıya çıkmak mecburiyetini hissettim. Aldım başımı çıktım dışarıya. Bir de ne göreyim! Sema öyle bir âlem almış ki. Sema öyle bir âlem almış, ay öyle bir parlamış ki [sanki] yerdeki lambalar sönmüş. Hiç kıymeti yok, o kadar sönük. Yani güneşte lamba yandığı vakitte nasıl oluyor, ona benzemiş, yerde hiçbir şey yok. Gök öyle bir nura boyanmış, öyle bir kuvvetli bir [maneviyat vardı ki] hâlâ onun tesiri altındayım." diyor.

Hâlâ onun tesiri altındayım diye arz ediyor bana... Bir saat evvel.

Demek o nefhalar ki Cenâb-ı Hak onu uyanıklara veriyor. Uyanıklara veriyor!

Binâenaleyh gecelerle gündüzlerin arasında çok büyük fark vardır.

Biliyorsunuz;

Hâ mîmi ve'l-kitâbi'l-mübîni innâ enzelhü fî leyletin. diyor. Leyle, gece. Fî leyletin. "Gecede indirdim." diyor, mübarek başka.

İnnâ enzelnâhu fî leyletin. "Kur'an'ı yine leyle-i kadir dedikleri Kadir Gecesi indirdi."

Diğer birçok âyetlerde gecenin şeysi [değeri] çok tavsif olunur, böyle vasfolunur yani medh u sena olunur.

Onun için bu nefhalar gecede de gündüzde de vardır. Fî eyyâmin diyorki 24 saat. Yirmi dört saat Cenâb-ı Hakk'ın bu ruhları yaygındır. Yani güneş nasıl yaygınsa, ay nasıl yaygınsa bu da böylece yaygındır, hatta onlardan da fazla.

Yalnız bunlardan faydalanabilen insanları sayısı azdır. Bunlar ancak gönül uyanıklığına mazhar olmuş insanlara nasip olur. Geceleri uyumaz. Ama hastalıktan dolayı uyumayanlar da var, bir dertten dolayı uyumayanlar da var, bir hesap telaşesinden uyumayanlar da var, bunlar boş. Kahvehanelerde gezen, gazinolarda sabahlara kadar oturanlar da var, onlar değil. Allah için ibadet seccadesine oturmuş, abdestini almış, gönlünü Allah'a çevirmiş, Allahu celle ve alâ ile meşgul gönüller bu nefhalardan istifade eder.

Bu nefhalardan istifade eder!

Bunların güzel vakitleri gece teheccüt vakti dediğimiz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in gece kalkıp da namaz kıldığı vakit.

Biz bunu feda ediyoruz.

Nelere?

Boş şeylere. Dünya menfaatleri için uyumayı tercih ediyoruz yahut konuşmaları tercih ediyoruz.

Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yatsı namazından sonra oturmayın demiş. Pek müstesna. Zor bir iş, mühim bir iş olur o zaman oturursun başka. Fakat böyle bir müşkülat olmadıkça bahaneler yapıp da gece yarılarına kadar oturmak bu nefhaların kaybına zayidir ki, bu zayiat yeter insana. Milyonlar bunları ödemez. Ama insana laf anlatmak kadar zor bir şey yoktur.

Çünkü;

Lâ teşkû ba'dehâ ebeden. "Bundan sonra o nefhayı, o ruhu alan insan, o nefesi alan insan bir daha şekavet yüzünü görmez." diyor.

Ne can veriyor yani! O cana can katan, ruha ruh katan bir hâl o. O hâli bir kere insan alabildi miydi o bir an için işte. Bir an için alıcı bir nefes alacak kâfi diyor. Çok da az yani okkalarla filan değil. Dünya fânidir yani bir nefes, bir nefes aldı kâfi.

Onun için insan daima uyanıklığa hazır olması lazım. İnsan kendisinin kontrolcusu olması lazım. Kendi kendinin kontrolcusu olursa;

"Bakayım ben ne haldeyim şimdi?"

Lafa dalıyor, muhabbete dalıyor, işe dalıyor, gönlüne bakıyor ki gönülden Allah çoktan gitmiş. Yok hiç gönülde bir şey. Topla kendini, istiğfar et, ama Allah diyerekten başla içinden zikrine. Konuş yine, işine devam ama için Allah ile olsun. İçini Allah ile bağlayabildin mi ondan sonrasına korkma, işte bu nefha da erişti mi bir kere [tamam ama] bu nefha uyanıklara erişir.

O uyanıklar ki gönülleri uyanık olandır. Gözü uyanık olan değil gönlü uyanık olanlara erişir. Gönlünü uyandırdın da bu nefhalardan bir nefha alabildin miydi yeter artar, yeter artar sana!

Onun için buyuruyor ki;

Teallemûne ennî mühtâdün.

"Öğreniniz." "Ben hidayet için ba's olundum, hidayetçiyim."

Allah tarafından sizlere sizleri hidayet yoluna ulaştırmak için Allah beni ba's etti. Bununla beraber;

Bi-raf'i kavmin. "Bir kavim yükselir."

Ne sebebiyle?

İmanları sebebiyle. Bana iman ederler, inanırlar, yolumda giderler onlar yükselir. Ref olunur, yukarıya doğru yükselir.

Ve vudi'a âharîne. "Diğerine de aşağıya indirilir."

Ne sebebiyle?

İmansızlıkları ve amelsizlikleri dolayısıyla.

Demek ki iman ve amel insanların yükselmesine sebep olur. İmandan ve amelden mahrum olmak da insanların yedi kat yerin altına gitmelerine sebep olur.

Allah esirgeye.

Ki, ebâ ve's-tekber diyor. İstikbar ediyor, ibadet taat yapmaktan çekiniyor.

Yine buyuruyor Efendimiz;

Teallemû mâ şi'tüm. "İlimden istediğiniz ilmi öğrenin."

İlim Cenâb-ı Hakk'ın sıfatıdır. Kendisinin nasıl hududu yoksa ilminin de hududu yoktur. Sıfatlarının da hududu yoktur yani nâmütenahîdir. Binâenaleyh ilmin ucunu bulmak mümkün değildir. İlmin hududu yoktur. Hatta mesela bugün çeşitli ilimler var, kaç çeşittir adını da bilmeyiz o kadar hepsinin. Bir insanın ilmini bilmeye teşhis dedikleri, bir insanın kendisini bilmeye insan gücü yetmez. Bütün etıbbâ toplansalar da şu insanın nefsini öğrenelim diye elbirliği yapsalar öğrenmeye ömürleri de yetmez güçleri de yetmez. İnsan bir deryadır, bir âlemdir, yer gök hepsi insanın içinde mevcuttur. Bu insan bu kadar geniş olmakla beraber fikirleriyle bu insanı tetkike kalkışsalar eski öğrendikleri mâlum doktorlarımızın. Bazı noktalarda hepsi acizlerini izhar ederler. Söyledikleri şu veya bu ilaçlar da Allah'ın takdirine kalmıştır. Mutlak şekilde değildir. Allah şifa verirse verir vermezse vermez.

Ama bununla beraber siz istediğiniz bir ilmi araştırın, taallüm edin, öğrenin.

Şimdi bu ilimler tabi dünyaya ve âhirete müteallim olmasıyla ikiye ayrılır. Dünyaya ait olan ilimleri öğrendiğiniz takdirde bunlar bizimle beraber, gözümüzü biz yummakla beraber onlar da yumulur gider. Gözümüzü yumduk mu bu ilimlerin hepsi de yumulmuştur. Ondan sonra kabirde sen hendese ilmini söyle bakalım, sen doktorluk ilmini söyle bakalım, sen bilmem ne ilmini söyle bakalım diye hiçbir şey sormazlar adama. O dünyaya ait, bitti o. O sayfa kapandı. Şimdi burada âhiret ilmi olarak sorulacak. O âhiret ilminden bu dünyada ne kadar tahsil edebildiysen orada sana faydası onun olacak. Diğer ilimlerin faydası burada. Burada bitti mi, can bitti mi ruh bitti mi o da biter orada. Âhirete müteallik hiçbir şeysi yok.

Onun için;

Mâ şi'tüm en teallemû. "Neden istersen, hangi ilimden istersen onu öğren." diyor.

Fe-len yenfeakümüllâhu bi'l-ilmi. İlmin de zaten, din ilminin de şubeleri çoktur. Din ilminin de şubeleri çoktur. Fakat bununla beraber herhangi bir ilim olursa olsun;

Fe-len yenfeakümüllâhu bi'l-ilmi. "O ilimle Allah sizi faydalandırmaz, menfaatlenemezsiniz o ilimle." Hattâ ta'melû. "Amel etmedikçe."

"Biliyorsun, bildiğinle amel etmedikçe o ilim sana vermez." Bimâ te'allemûne. "Öğrendiğin tâlim ettiği ilimle amel etmedikçe ilimler sana fayda vermez."

Onun için Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem;

Eûzu bike min ilmin lâ yenfa'. "Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım." [buyurdu.]

Var ilim, çok, ama faydası yok.

"Ondan sana sığınırım yâ Rabbi!"

Dili papağan ama içeride bir şey yok.

"Ondan sana sığınırım."

Yine buyuruyor ki;

Şimdi orada ilimden bahsetti, ilmin sahası geniş. Burada da;

Teallemu'l-kur'âne. "Kur'an'ı taallüm ediniz."

Evvela okumasını öğreniniz. Okumasını öğrendikten sonra maânîsini, derinliklerini inceleyiniz, öğreniniz.

Ve allimûhu'n-nâse. "Öğrenmek ile beraber onu da öğrendiklerinizi de nâsa öğretiniz."

Yalnız o sizde kalmasın. Öğreniniz, öğrendiklerinizi diğer insanlara öğretmek için çalışınız.

Ve teallemu'l-ferâidi.

Şimdi ilim, Kur'an ilmi geniş tabi.

"Bununla beraber ferâiz olan farz olanları da, bahusus farz olanları öğreniniz, onu taallüm ediniz."

Ve teallemu'l-ferâidi.

Ferâiz, işte 54 farz var ya. Farzları toplamışlar 54'e çıkarmışlar. 54 farz. Bir de 32 farz diye namazların farzını söylerler. Ama 32 değildir de bu farzlar da 40'a kadar çıkar da, 32 söylemişler orada. Bunları muhakkak bir müslümanın bilmesi lazım.

Akşam iki delikanlı geldi. Kapının arkasındaki karaltıdan bir de hanım olsa gerek, görmedim ama.

Hocaefendi, ille bizim nikahımızı kıy.

Oğlum sen deli mi oldun, olur mu öyle şey?

"Aman hocaefendi! Elini öpeyim ayağını öpeyim. İşte hiçbir mesuliyet gelmez sana."

Yalvarıyor...

"Oğlum olur mu öyle şey hiç? Hadi bakalım Allah selamet versin gidin."

E günahı senin olur ama?

Sen günah işleyeceksin de günahı benim olacak.

Allah sana selamet versin.

Şimdi nikah nasıl olur bilmiyor insan. Diyor ki hocaefendi;

"Sen aldın mı?"

Aldım.

Sen de vardın mı?

Vardım.

İşte oldu bu.

Öyle şey mi olur?

O eski, eski o. Bugün bir nikâh kıymak için, yani eskiden, bu devirden önce yani köyse köy, mahalle ise muhtara gidilir. Muhtardan bir vesika alınır, o gider köy hocasına. Köy hocası onu tasdik eder, gider mahkeme-i şeriyeden ilan çıkarılır. O ilan çıktıktan sonra nikahı kıyabilir hocaefendi.

Yoksa lâlettayin ben seni tanımam sen beni tanımazsın, almışsın bir yosmayı gelmişsin;

"Kıy bizim nikahımızı."

Sen aldın sen de verdin, olur mu bu iş böyle?

Dünya fesada uğrar böyle şeylerle. Ama insanlar ne kadar sahtekâr. Sanki onu benim dememle iş oldu bitti zannediyorlar.

Bu nikâh da ilan şart derler. Eski zamanda mesela davul çalınırmış, def çalınırmış ilan edilirmiş ki bununla bu evleniyor bilin diyerekten.

E sen bu bilme olmadan, senin kim olduğunu kimse bilmeden kıyılan nikâh nikâh olur mu ya?

Belki bu başkasının bir karısı, almışsın gelmişsin buraya.

Olur mu?

Ve teallemu'l-ferâidi. "Farzları da bilin."

Farzlar nedir?

Nikahın çok geniş hududu var. Nikahın çok uzun meseleleri var. Mesela sütlük var ya, süt kardeşlik. Süt kardeşlerden mesela diğer kardeşin evlenmesi câiz değilken, bunu bilmek lazım. Gelirsin bir süt kardeşini alırsın, biz bununla evleneceğiz dersin.

İşte bulduk bir hanım.

Olur mu?

Ferâiz, işte bileceksin ki süt kardeştir, bununla olmaz.

Süt kardeş nasıl oluyor?

O da ayrı bir ilim onu da öğrenmek lazım.

Akrabandan birisi olur, onunla sen evlenemezsin. Halbuki alayım diyerekten istiyorsun. O da olmaz. Bunları da bilmek lazım ancak.

Ve teallemu'l-ferâidi. "Ferâizi bileceksin."

Namazın farzları var onları bileceksin, abdestin farzları var bileceksin, guslün farzları var onu bileceksin. İmanın farzları var onları da bileceksin.

İmanın farzını bilmeden, lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah oldu mu?

Oldu ama onun arkasını da yine öğrenmek şartıyla olur o. Bunları öğrenmeden onlar hep noksandır.

Ve allimûhu'n-nâse. "Bu ferâiz ilmini hem öğrenin hem de öğretin."

Bu ferâiz iki kısma bölünür. Bir de miras taksimi vardır, ferâiz diye ona da derler. Miras taksimi ferâiz bir ilimdir ayrıca. İlmin de yarısıdır hem de. İlmin yarısı ferâizi bilmektedir.

Miras taksimi nasıl olacak bakalım?

Anam öldü babam öldü, nasıl ayıralım bunları?

Buradaki bana ne düşer ona ne düşer?

Kardeşler, kardeşin kardeşi var, bilmem bir sürü akraba-i taallukât var. Bu taksim olacak. Bu taksimi bilmek ilmine ferâiz ilmi derler.

"Bu ilmi de öğreniniz." Ve allimûhu'n-nâse. "İnsanlara da öğretiniz." Fe-inni'mruün. "Çünkü ben bir kimseyim ki." Makbûdun. "Ben de sizin gibi bir beşerim. Sizin içinizden bir gün ben de alınacağım."

Siz nasıl birer birer gidiyorsanız ben de içinizden ayrılacağım. Bu ilimleri bilmeden size bildirmeden gidersem yahut siz de bunu benden öğrenmeden gidersem tabi acınırım demiş.

Ve inne'l-ilme se-yukbadu. "Benim alındığım gibi ilim de alınacak bir gün."

İlim de sizin elinizden alınacak.

Se-yukbadu. "İlim de gidecek elinizden." Ve tezheru'l-fitenü. "Ondan sonra fitneler zuhur edecek." Hattâ yahtelife'l-isnâni fi'l-ferîdati lâ yecidâni min yakdî bihâ. "Hatta o kadar ki bu farz mıdır vacib midir sünnet midir diye ihtilafa düşecekler de, hayır öyle değil böyledir diyecek adam bulamayacaklar."

Fitneler zahir olacak, insanlar arasında ihtilaflar çıkacak. Sen gerek miras meselesinde gerek ferâiz meselesinde farz mıydı vacib miydi sünnet miydi diye ihtilafta arabulucu bulunmayacak ortada.

Allah muhafaza etsin.

Yine buyuruyor Efendimiz;

Teallemu'l-ilme. "İlmi tallüm ediniz, öğreninizi." Ve teallemû li'l-ilmi's-sekînete ve'l-vekâra. "İlmi öğrendiğiniz vakitte ilimle beraber vakar ve sekineti de öğreniniz."

Yani ilimle olgunluk taslayıp da gurur getirmeyin kendinize. Vakar ve sekinet sahibi olunuz.

Ve tevâdaû li-men teallemûne minhu. "İlmi taallüm ettiğiniz adama karşı da mütevazi olunuz."

İlmi öğrenmek istediğiniz adama karşı da mütevazi olunuz. Ona karşı da böbürlenmeyin, büyüklük taslamayın. Lazım gelen hürmet ve saygıyı da gösteriniz. Ki tevâzu bunu icab ettirir. Hürmet ve saygıyı icap ettirir. Hürmet ve saygıyı gösteremeyen insan mütevazı değil mütekebbir olur.

Yine buyuruyor Efendimiz;

Teallemu'l-kur'âne. "Kur'an'ı öğrenin, taallüm edin."

Ama çok acayip, bilmem geçen ki derste ben, bir kardeş vardı böyle karşımda. Bu kardeş 20 küsür sene evvel müslüman olmuş bir ermeni vatandaştır. Bir ermeni vatandaş 20 sene evvel müslüman olmuş, onun ismini de Zahid diyerekten ben koymuştum. Baktım şurada oturuyor ama sakalı tam hoca sakalı. Evvela tanıyamadım bir hoca zannettim, sonra baktım ki o ermeni vatandaş.

Oturdu burada. Ders bitti, cüzler dağıtıldı o da aldı bir cüzü güzelce hatmini yaptı ama çok kimseler dağıldı. Kur'an okumasını bilmeyen kimseler Kur'an okumadan gittiler.

Okuyamıyorlar!

Ama nasıl olur ki bir memlekette ermeni bir kardeş Kur'an okumasını öğrenebilsin de, anası müslüman babası müslüman, müslüman memleketinde yetişmiş bir vatandaş bir müslüman kardeş Kur'an'ını okuyamasın?

Kur'an'ını okuyamasın!..

Şimdi bugün bu ilmin bolluğunda Kur'an'ı okuyamamak kadar vebal yoktur. Okuyanların okuduğu da okuma sayılmaz. Öyle zoru zoruna okunan Kur'an Kur'an değildir. Kur'an'ı güzel okumak lazım, kekelemeden okumak lazım.

Şimdi mesela İmam Hatip mekteplerinde çocuklara Kur'an ezberlettiriyorlar. Çocuk bir kere kekelerse onu geçirmiyor.

Niçin?

Sıkı ezberlesin.

İlerde imam olacak mihraba geçecek. E kekeleyerek bellenen şey sonra daha çok kekelenir olmaz. İyice öğrenecek iyice belleyecek, üzerine iyi düş.

Halbuki Kur'an'ı bugün [herkes öğrenebilir.]

Akşam bizde bir misafir vardı ya, o misafir efendi işte 90'a yakın bir adamcağız. Eskiden evkaf memuruymuş tekâüd olmuş. Nur yüzlü bir adam. Ben alnına baktım da yani ben bile imrendim adamın yüzünün güzelliğine. Alnı hiç kırışıksız parıl parıl ötüyor. Yanaklarda öyle parıl parıl ötüyor. O yaştaki insanın yani alnının yüzünün öyle parlaklığı bir devlet.

Nurdur bunlar!..

Babası askeriye miralayıymış. Bursa'da ve başka memleketlerde birçok kimselere hocalık yapmış. Güzel yazı yazmasını da bilirmiş, bu da biliyor, bana çok güzel yazılar yazar. Babası da güzel hattat imiş;

Lâ tahzen innallâhe me'anâ âyet-i kerimesini bir levha olarak yazmış.

Bir hattata göstermişler, "Maşallah!" demiş, "Ne güzel yazmış! Ama harekesini yanlış koymuş. Keşke bu bir hafız olaydı da bunu okumasını bilirdi, o zaman [doğru yazardı]." demiş.

Tahsen yerine tuhsen yazmış, üstünün yerine ötre koymuş.

Kulağına gitmiş, "Ben hafız olurum ben." demiş.

Demişler ki;

"Yahu yaşın ta 50'yi geçmiş."

"Olacağım!" demiş.

Dokuz ayda hafız olmuş ve Şevkiye Camisi'nde paşasının mukabelesini okumuş.

Adamcağız söyledi biz de dinledik. Olanlar çoktur, 50 de 60 da hafız olanlar çok. İlmi öğrenenler yine çoktur.

Onun için Allah hepimizi affetsin. Bu mübarek gecede ilmin, Kur'an'ın kıymetini bilip üzerine düşerekten onun layık-ı veçhile okumaya çalışan bahtiyarları zümresine hepimizi ilhak buyursun. Öyle günde 5 dakika 10 dakika, yarım saat şöyle yüzüne bakmakla Kur'an öğrenilmez. O çocuk 6 ayda 9 ayda ezberleyebiliyor da, biz seneler geçiyor hâlâ okuyamıyoruz.

Bu acı bir şeydir yani!

Dünyayı ama papağan gibi dünyaya sarılıyoruz, dünyanın her şeysi hepimiz de mukaddem, önde, Kur'an'a gelince geride. Olmaz, müslümana yakışmaz.

Onun için yine Efendimiz buyuruyor ki;

Teallemu'l-kur'âne. "Kur'an'ı okuyunuz da öğreniniz de." Ve akraûhu. "Onu teheccüdde okuyunuz."

Burada teheccüd lafzı yok ama müfessirler onu da oraya koymuşlar.

Teheccüdde okuyunuz. Gece kalktığın vakitte Yasin okuyacaksın, Amme'yi okuyacaksın, Duhan'ı okuyacaksın. Hafız isen bütün sûreleri okuyacaksın.

Bizim burada bir kardeş hafız var, çok güzel okuyor Kur'an'ı. Ezberlemiş güzelce. Hatimle işte hatimle kıldıran kadeşlerin nasıl akıyor ağızlarından Kur'an. E bunun saklı bir yeri yok ki! Hepsi bu kafanın içerisinde Allahu Teâlâ'nın fazlıyla sokulmuş, yağ gibi gidiyor oradan. Maksat oraya bir kere onu sokabilmek.

Onun için;

Teallemu'l-kur'âne ve'kraûhû. "Bu da ancak okumakla olur."

Kim bilir, o hafıza sorsak sen bunu ezberleyinceye kadar kaç defa okudun?

Sayısını bilmez. Mütemadiyen tekrarlıyordu onu, mütemadiyen gece gündüz okuya okuya okuya, tekrarlaya tekrarlaya tekrarlaya o nakşoluyor kafaya. Nakşolunduktan sonra mermere yazılmış, demirin üzerine işlenmiş gibi silinmez artık bir daha.

Silinmez!

Ve akraûhu ve'rkudû. "Okuyun da öyle yatın."

Okuyun da öyle yatın! Şimdi aşağıda gelecek ne kadar okumamızın lazım geldiğine dair.

Fe-inne mesele'l-kur'âni. "Kur'an'a bir misal veriyor şimdi." Li-men teallemehû. "Onu öğrenen insanın misali" Fe-karaehu. "Aynı zamanda da okuyor."

Öğrendi ama [okumaya] devam ediyor.

Ve kâme bihi. "Namazlarında okuyor, emrine imtisal ediyor."

Ve kâme bihi dediği burada, hem namazda okumak hem de emirleri neyse onları tutmak şartıyla ve kâme bihi.

Ke-meseli cerâbin mahşüvvin misken.

Cerâb, dağarcık ve emsali bir kap. İçine misk denilen koku doldurulmuş. Yefûhu rîhuhu fî külli mekânin. "Açıkta kokusu böyle yayılıyor etrafa."

Gayet güzel bir koku, ki bu Kur'an'ı okuyan, öğrenip de okuyan insanın misâli budur.

Ve meselü men teallemehu fe-yerkudü ve hüve fî cevfihi. "Okumuş Kur'an'ı, teallüm etmiş ama okumuyor ve amelde etmiyor. Fe-yerkudü. "Hemen yatıp uyuyor." Ke-meseli cirâbin. Cirâb, o da bir kap, koku kabı. Ûkiye alâ miskin. "İçinde misk var ama sıkı sıkı kapanmış ağzı."

Sıkı sıkı kapanmış ağzı, koku dışarıya çıkmıyor. Koku içeride var, Kur'an koku yayıyor, Kur'an'ın kendisi kâfi. Ama kapanmış ağzı dışarıya vermiyor koku. Okumayanların hâli de böyledir. Yahut amel etmeyenlerin de hâli böyledir.

Yine buyuruyor;

Teallemu'l-kur'âne. "Siz Kur'an'ı taallüm ediniz, öğreniniz." Ve'tlûhu. "Ve onu okuyunuz."

Öğrenmekle kalmayınız yani okuyunuz.

Fe-innallâhe câzîküm alâ tilâvetihi bi-külli harfin aşra hasenâtin. "Çünkü her harfine 10 hasene verilecektir."

Bu suretle okuyunuz ki her harfine, kelimesine değil, harfine 10 sevap var.

E mâ innî lâ ekûlü elif lâm mîm harfün. "Elif Lam Mim var ya. Buna ben bir harf demem."

Bunu bir harf zannetmeyiniz. Bu bir kelimedir. Elif ayrı, Lam ayrı, Mim ayrı. Elif'e 10 sevap, Lam'a 10 sevap, Mim'e 10 sevap. Okuyucuya göre bu yüz misline kadar artar.

Yine buyuruyor ki Efendimiz;

Kitabullah, Kur'an-ı Azîmüşşân.

Teallemû kitâballâhi. "O Allahu Teâlâ'nın kitabı olan Kur'an-ı Azîmüşşân'ı taallüm ediniz, öğreniniz." Ve'ttekinûhu. "Ondan ittika ediniz, sakınınız."

Günahlara karşı korununuz, onu okumak suretiyle [dünyalık kazanmaya] âlet etmeyiniz. Onu günahlardan korunmak suretiyle hükmüne razı olunuz ve onunla âmil olunuz.

Ve teâhedûhu.

Taâhhüt, ahdini yenilemek.

"Ahdini yenilemek suretiyle daima tekrar edip okumak."

Öğrendim artık, ne yapayım artık işte dursun burada. Biliyorum okumasını.

Olmaz. Daima tekrarlayacaksın, ahdini tekrarlayacaksın.

Ve teğannev bihi. "Okurken de gayet hazin bir şekilde, insanların yüreğini yakacak şekilde okuyacaksın."

Ama sakın bunu musikî şinasların musikî şeylerine uydurarak okuduklarını zannetmeyiniz. Bu okuyuş tecvid kaidelerine riayet ile, tecvide uygun bir şekilde okuyunuz. Gınâ denilen tecvittir. Tecvidin dışarısına çıkıldı da makamlara uyduruldu mu o Kur'an'lıktan çıkar. Hatta okuyan çok büyük felaketlere uğrar.

Allah esirgeye.

Şimdi Efendimiz'in kasemi.

Fe-vellezî nefsü muhammedin bi-yedihi. "Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in nefsi yed-i kudretinde olan Allahu celle ve alâ'ya kasem ederim ki."

Yemin ediyor.

Le-hüve eşeddü tefessîyen min sudûri'r-ricâli. "O ricalin sadırlarından öyle çabuk kaçar ki."

İnsanların sadırlarına yani içlerinden öyle çabuk kaçar ki!

Mine'l-mehâdi fi'l-ukuli.

Mehâd diye beş yaşına girmiş deveye diyorlar. Tam genç yani.

"Tam genç devrinde o deve kazığından kurtulduğu vakitte nasıl kaçarsa, tutmak mümkün olmaz bir daha, [Kur'an da] öylece kaçar insanların içinden."

Okumazsan, okumaya devam etmezsen okuduğun fayda vermez, boşa gider onlar.

Yine buyuruyor;

Teallemu'l-kur'âne. Kur'ân-ı Azimüşşan'ı taallüm ediniz, öğreniniz." Ve selüllâhe bihi'l-cennete. "Ve Kur'an'ı okumakla Allah'tan cenneti isteyiniz."

Cennet bir güzellik yeridir ama rızaulllah [yeridir], oraya ancak Allah'ın razı olduğu kullar girebilir.

"Allahu Teâlâ'nın razı olduğu kulların gireceği yeri Allah'tan isteyiniz."

Yani siz de Allah'ın razı olduğu kulları arasına giriniz ki oraya girebilesiniz. Çünkü orası herkesin yeri değil.

Ve selüllâhe bihi'l-cennete. "O Kur'an ile Allah'tan cenneti isteyiniz." Kable en yeteallemehu kavmün yes'elûne bihi'd-dünyâ. "Dünyayı isteyen bir kavim gelecek. O kavim gelip öğrenmeden evvel siz Kur'an'ı Allah için öğreniniz ve cenneti isteyiniz. Sonra o kavim gelecek de o Kur'an ile dünyayı isteyecekler, dünya için öğrenecekler onu." Fe-inne'l-kur'âne yeteallemühu selâsetü neferin. "Kur'an'ı üç kişi öğrenir."

Kur'anı öğrenenler üç sınıfa bölünür. Selasetü nefer dediği üç kısım.

Racülün. "Birisi öğrenir Kur'an'ı."

Niçin?

Yübâhî bihi. "Onunla iftihar etsin, övünsün."

Benim gibi hafız mı var?

Benim gibi okuyucu mu var?

Benim gibi sesi güzel, kendi güzel, Kur'an'ı güzel kimse mi var?

İftihar ediyor, birisi okuyor, "Ha, o da okumak mı?" diyor. Bak olamadı, onu okutuyorsun onu da beğenmiyor. Kendisi onunla iftihar ediyor. Güzel okuyor, eh Allah da ses vermiştir, güzellik de vermiştir. Makamı da güzeldir, kendisi de güzel okuyor ama o iftihar ediyor. İftihar edince huduttan dışarıya çıkıyor.

Ve raculün. "İkincisi de yine öğrenir."

Niçin?

Yes'te'kilü bihi. "Onunla karnını doyursun için."

Menfaati, dünyası için öğreniyor. Geçim derdi diyor. Öğreneyim, bir yere imam olurum, bir yere müezzin olurum. Bir de vâiz olursam daha âlâ diyor çalışıyor. İkinci parti.

Ve raculün yakrauhu lillâhi. "Üçüncü bir adam yalnız Allah için çalışıyor öğreniyor."

Makbul olan bu. Yalnız Allah için çalışıyor öğreniyor ve onu okuyor. Namazını kılıyor, geceleri okuyor, gündüzleri okuyor, hiç kimseye maksadı yok, bir gayesi yok. Belki onun hafız olduğunu, okuduğunu bilen de yok belki. Allah için okuyor.

Yine buyuruyor;

Teallemu'l-kur'âne. "Kur'an'ı taallüm ediniz, öğreniniz. Ve'kraûhu. "Okuyunuz ama."

Öğrenip de kalmayınız, okuyunuz.

Fakat insanlar tabi muhtelif, herkesin hafız olması mümkün değil. Herkesin hafız olması mümkün değil onun için;

Ve'kraû minhu mâ teyessera. "Kolayına geleni hangisi ise onu oku, öğren, namazını onunla kıl."

Mesela en kolayı Kulhüvallah var. Mesela kısa sureler, Amme'den aşağı doğru kısa sureler. Bunları herkesin bilmesi lazım. Bunlarla Kur'an okunur. Ama büyük sûreleri, büyük şeyleri herkes belleyemez. İşi müsait değildir, zamanı müsait değildir, öğrenememiştir. Onun için mûzurdur ama küçüklerini muhakkak bilecek.

Mâ teyessera. "Kendisine nasıl kolay geliyor öğrenebiliyorsa onları öğrenip okuyacak."

Mesela Kulhüvallah'ı öğrenmiş, oku da dur Kulhüvallah'ı. Bin, 10.000 oku. Mesela Beyazıd-ı Bestami hazretleri 10.000 tane okurmuş her gün.

Niçin?

Belki okumak bilmiyordu. Evliya olmak için okumak olması şart değil.

Yine kasem ediyor Efendimiz.

Fe-vellezî nefsü muhammedin bi-yedihi. "Nefsim yed-i kudretinde olan Allahu celle ve alâ'ya kasem ederim ki." Le-hüve eşeddü tefessıyen mine'l-ibili'l-muallakalti. "Bu Kur'an, bağlanmış bir devenin çözüldüğü vakitte ipini koparıp kaçtığı vakitte nasıl kaçarsa insanın içinden öyle süratle gider."

Yahu ben bunu dün biliyordum be.

Ne oldu bana?

İşte gitti.

Okumadın, devam etmedin. Okumasına devam etmediğin için gitmiştir.

Ta'lemunne. "Onu öğreniniz."

Şimdi haber olarak.

İnnehû men karae hamsîne âyeten fî leyletin. "Gece yatarken bir insan Kur'an'dan 50 âyet Kur'an okursa." Fî leyletin. "Bir gecede." Lem yükteb mine'l-ğâfilîne. "O adama gafillerdendir diye yazılmaz deftere."

En aşağıya 50 âyeti okumak. En aşağıya 50 âyet. Eğer Kur'an okumasını bilmiyorsa Kulhüvallah 4 âyet. On tanesi 40 tane, 12-13 tane okursa 50 âyetin yerine denk gelir o da. Okumak bilmeyen için onun için her namazın arkasından en aşağı 11 tane Kulhüvallah'ı okumayı tavsiye ederler. Mevtalara da okurken 11 Kulhüvallah'ı okumayı tavsiye ederler.

Mevtanın başına gittin, e herkes Yasin'i okuyamaz, Kur'an'ı hatim edemez. Öyleyse 11 defa Kulhüvallah'ı okursun, Kuleûzüleri okursun, onun ruhuna hediye edersin.

İki;

Ve men karae bi-mietin âyeten fî leyletin. "Bir gecede 100 âyet okuyacak olursa." Kütibe mine'l-kânitîne. "Yüz âyetiokuyacak olursa bu da kânitîn olarak yani gece ibadetlerine devam eden insanların arasına yazılır." Ve men karae bi-mietey âyeten fî leyletin. "Eğer bir gecede 200 ayet okursa." Lem yühâccehu'l-kur'ânü tilke'l-leylete. "O gece artık Kur'an ona hasım olmaz."

Yani hakkını ifâ ettin, vazifeni yaptın der.

Demek ki bakınız çok mühim ha! Kur'an'ı öğreneceksin her akşam da hiç olmazsa 200 âyete yakın okuyacaksın. Elli okursan da olur ama, 100 okursan da olur ama, 200 okursan daha âlâ. Ki, aşağı yukarı iki cüz eder. Sûre-i Bakara ikibuçuk cüz.

Ve men karae "Şimdi eğer okursa." Bi-hamsi mieti âyetin fî leyletin. "Beşyüz âyet." İlâ elfi âyetin. "Beşyüz âyetten 1000 âyete kadar okursa."

Altı bin âyet olduğuna göre, altı da birisini okursa yani günde aşağı yukarı beş cüz okursa demek.

Asbeha. "Sabaha dahil olur." Ve lehu kıntârun mine'l-cenneti. "Ona cennetten çok kıntar [verilir.]"

Kıntar burada ölçü değil derece manasında. Kıntar bir ölçüdür ama maksat ölçü değil derecedir.

"Cennette kendisine yüksek dereceler verilir."

Beş yüz âyetten 1.000 âyete kadar okumayı bize teşvik ve terğip buyuruyorlar Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri.

Onun için her akşam beş cüz okumak hafızlar için bir, birbuçuk saat. Hafız olmayanlar için iki, ikibuçuk saat. Ama lafa gelince biz iki saat de konuşuyoruz dört saat de konuşuyoruz. E Kur'an okumaya gelince uyku basıyor, gaflet basıyor yatıyoruz aşağıya. Okuyamıyoruz, gaflet bastı diyoruz.

O kalbin kararmasından ileri gelir. Kalbi karardı mı insanın okurken lezzet alamaz, tat alamaz ve binâenaleyh gaflet basar, uykusu gelir okuyamaz kalır. Kalpler uyanık olsa, o nefhalardan nefha almış olsa sabahlara kadar da uyumaz, okumaya [devam eder]. Bu gece için. Gündüzün ki başka gece bu vazifeyi yapacak.

Onun için Hz Âs'ın oğlu Abdullah çok meraklıydı, hergün oruç tutuyor. Hergün oruç tutmakla beraber her gece sabaha kadar da uyumuyor ibadetle geçiriyor. Hergün de bir hatim yapıyor. Hergün Kur'an'ı bir hatim ediyor.

Efendimiz duydu, çağırdı;

"Ne yapıyorsun?" dedi.

Hergün oruçluyum, hergün sabaha kadar ibadet ederim, hergün de bir hatim yaparım.

"Olmaz öyle!" dedi. "Ayda bir yeter!" dedi.

"Ama ben gencim." dedi, "Çok okuyorum."

"E 15 günde bir." dedi.

"Yok." dedi, "Yine az gelir bana."

Derken en nihayet yedi günde bir dedi. Fazlası yok, yedi günden aşağıya inme dedi.

E üç günde de okuyabiliyoruz bir günde de okuyanlar var ama Efendimiz razı olmuyor. Bir haftada bir kere yeter demiş.

Sonra Abdullah ihtiyarlamış. İhtiyarlayınca hergün hatmi yapmaya, oruç tutmaya, namaz kılmaya gücü yetmemiş. "Ah!" demiş, "Keşke ben Resûlullah'ın o bana olan kolaylıklarını o zaman kabul etseydim de şimdi bu kadar üzülmezdim ve ezilmezdim." diyerekten bir şeyde [pişmanlıkta] bulunmuş.

Teallemu'l-yakîne.

Ha şimdi bakınız; yakînin kitabı yok ilmi kitabı var. Hangi kitabı istersen okursun o kitaptan o ilmi öğrenirsin. O ilmi öğrenirsin ama yakînin kitabı yok. İlmi yakînin kitabı yok. Onu okuyasın da ondan "Ha şöyle olacakmış." diyerekten bir şeyi öğrenesin, bu yok.

Onu nerede bulacak?

Ilmün. "O ilim bir ilimdir ki" Lâ şekke fîhi. "Onda katiyyen şek ve şüphe olmaz."

Bu lugatın mânası.

İnde ehli'l-hakikati ru'yetü'l-iyân bi-kuvveti'l-imân. "İman ne zaman kuvvetlenirse apaçık göreceksin. Apaçık gördüğün imanın kuvveti zamanında erişirsin o yakîne."

İman kuvvetlenir aynen görürsün yani. Öyle perde ile yahut vasıtayla değil aynen görürsün.

Ne ile?

Bi-kuvveti'l-imân. "İmandaki kuvvet sana onu aynen gösterir."

O görmeye nâil olduğun vakit sen de yakîn hasıl olmuştur.

E bunu nasıl yapacağız?

Çalışacağız, Allah yolunda çalışınca Allah da gösterir inşaallah.

Bizim rahmetlik hocamız bunu bize şöyle tavsif ediyordu. Oğlum yakîn üçtür diyordu.

Birisi, işte bir proje çizerler, bir resmini yaparlar, buna derler ki baklava. Bak bu baklavadır.

Gördün mü resminde?

Eh gördüm.

Bir de baklavacı dükkanının önünden geçerken, "Ha ben sana bir göstermiştim ya hani. Bir resim yapmıştım baklavayı tarif etmiştim.

Evet.

İşte buna derler.

O [resim] ilme'l-yakîn oldu, ha gördün baklavayı, şimdi ayne'l-yakîn oldu.

Gel gel şuraya girelim de şundan bir de ye de gör bakalım.

Bak, tatlıcı ver bize yarım kilo bir kilo baklava.

Ye bakalım oğlum.

O tatlı bir şey!

Hah, şimdi oldu hakka'l-yakîn. Baklavayı sen öğrendin artık.

Baklavanın ne olduğunu öğrendin mi?

Evet öğrendim.

Hah, işte şimdi imandaki kuvvet dolayısıyla yakînin bu hâle gelirse; hem okudun, hem gördün, hem de tattın tadını artık, anladın onu. Hah bu iyân, sende içten hasıl olan bu iyân ile [görürsün.] Bu da imanın kuvveti ile olacak.

İmanın zayıfı var kuvveti var. Zayıfta bu olmaz. Kuvvetli iman da ne zaman hâsıl olursa o zaman olur.

Şimdi mesela, "Hocaefendi iman ayrı amel ayrı." [diye sorarsan,] şüphe yok, kimse itiraz etmez. İman da ayrı amel de ayrı. Lâ ilahe illallah ayrı namaz kılmak, oruç tutmak ayrı.

Can ayrı ceset ayrı değil mi?

Can ayrı ceset ayrı, ikisi birbiriyle aynı olur mu?

Olmaz, ayrı.

Fakat can varken hareket vardır. Can varsa hareket vardır, "Ha canlıdır." deriz. Eğer hareketi yoksa canı yoktur. Namazı var ibadeti var, demek imanı var. Alamet, ayrı ayrı ama ikisi bir gelince oluyor. Canla beden birleşince hareket oluyor. Can olur, bedende hareket olmazsa o can çıkmış demektir. Yok olmuş o can. Canlı olan ya sesinden, ya nefesinden, ya elinin ayağının oynamasından canlı olduğu anlaşılacak. Eli ayağı oynamıyor nefesi de çıkmıyor, e buna canlı denmez ki, bu ölmüş demektir.

Demek ki müslüman imanı varsa eğer lâ ilâhe illallah der, sadık ise mutlaka [ibadetini de yapar.] Bu nasıl ki can varken insanı hareket ettiriyor, can varken insan hareket ediyor, sesi çıkıyor, onun da amel olacak o zaman. İmanı varsa ameli de olacak. Ayrıdır, ayrıdır şüphesiz ama birleşmesi şarttır. Birleşmeyince olmaz.

Bak,

Kemâ teallemu'l-kur'âne. "Kur'an'ı nasıl öğrenmeye çalışıyorsanız, çalışırsanız bu yakîni de böyle öğrenmeye çalışınız."

Ne ile?

İmanınızı kuvvetlendirmek şartıyla. Geceleri ağlarsın, ibadet edersin, tesbihler çekersin, Allah Allah dersin.

Dün Muratlı'dan bir hanımcağız geldi. Allah'ın ne güzel kulları da var.

"Hocaefendi ben Allah dedim mi dayamıyorum ağlıyorum, kendimi kaybediyorum. Kendime hakim olamıyorum. Allah dedim mi kendimden geçiyorum." dedi.

Yine bir kadıncağız adını diyemem, ama içeride iman tatlı olursa, kavi olursa, insana böyle tahammül edemez insan bunlara.

Beyazıd-ı Bestami demiş ki;

"Şu kadar bu zikreder, şu kadar şu zikreder. Şaşarım ben bu adamlara nasıl zikrediyorlar bu kadar? Bu kadar Allah'ı nasıl diyorlar? Ben üç kere lâ ilâhe illallah'ı diyebilsem." demiş.

"Üç kere diyebilsem!" demiş.

Niçin?

Ama bu deyişle değil. Biz çok tekrarlıyoruz ki içimize yerleşebilsin diyerekten. Onu bir kere yerleştirirsek iş kolay.

Fe-vallahi. "Yine Allahu Teâlâ'ya kasem ederim ki." Lâ tü'cerû. "Ücret alamazsınız." Bi-cem'i'l-ılmi. "Bütün ilimleri toplasanız [ücret alamazsınız]."

Ne derler ona?

Allâme-i cihan olsanız.

"Allâme-i cihan olsanız, bütün ilimler sizde mevcut olsa fayda olmaz, ecir sevap alamazsınız." Hattâ ta'melû. "İlminizle amel etmedikçe."

İlminizle amel etmedikçe o bilgilerinizden katiyen bir ecir alamazsınız. Bilgin çok olmuş.

Şeytandaki kadar olur mu dersin bilmem?

Şeytanda ilim çoktur ha!

Meleklere hocalık yapmadı mı?

Bütün meleklerin hocası değil miydi?

Çoktu ama amel etmediği için ne oldu?

Tardolundu işte.

Allah muhafaza etsin.

İlmin çokluğundan korkulur amel edilmedikçe, amel edilirse korkulmaz.

Yine buyuruyor bak;

Teallemû min ensâbiküm. "Neseplerinizi öğreniniz."

Sen kimin oğlusun, baban kim deden kim, annen kim, annenin annesi kim? Hangi sülaleden geldin sen? Bunu öğren. Kimin nesisin, hangi kabilenin adamısın? Bunu da öğreneceksin diyor.

Teallemû min ensâbiküm. "Neseplerinizi öğrenmek lazım."

Ehli tarikate, ona da şart.

Nesebi hangi tarika mensup, o tarikat nereye kadar gider, kime vâsıl olur?

Bunu bilmeyen kimse anasını babasını bilmeyen insan gibidir.

Nesebini bilecek.

Mâ tasilûne bihi erhâmiküm. "Nereye kadar nihayet buluyor senin nesebin?"

Mesela eski büyüklerden Efendimiz'in şecereleri olan kimseler ki onlara maaş verirlerdi. O maaş dolayısı ile ellerinde şecereleri bulunur, ta peygambere kadar dayanır o yahut Hz Ali Efendimiz'e kadar dayanır. O şecere ile bu adam işte benim babam babam babam... En nihayet ya Hz. Hasan der ya Hz. Hüseyin der. Şeceresi oraya kadar gidiyor. Ama bu şecerelerden başka bunu bilen [yok.] Belki o şecere de kağıttadır, onu sorsan kendisi de bilemez belki. Kağıtta yazılıdır ama kendisine sorsan kendisi de bilemez. Okuması yazması da belki yoktur.

Onun için o son zamanlarda o şecerelere rahmetli babamız derdi ki, itibar olmaz. Çünkü o şecereler elden ele parayla da aktarılma olmuştur. Başka bir adamın eline geçmiştir. O da bende bu silsilenin evladıyım diye ortaya çıkar. Bu davalara pek ehemmiyet verilmez derdi.

Binâenaleyh insanın nesebinin nereye kadar vardığını öğrenmesi de insanın vazifesi. Onun için bunda da ihmal ilimiz çok. Hiçbirimizin elinde şeceremiz yok. Babam şu, dedem şu ,dedemin dedesi bu. Şu şuradan gelmiş, bu buradan gelmiş diyerekten elimizde hiçbir vesikamız yok. Bilirsek bir babamızla dedemizi ancak biliyoruz, ilerisini bilmiyoruz. Halbuki bilmemiz lazım.

Bunda tabi miras meselelerinde, akraba-i taallukât meselelerinde çok rolü var. Benim amcamdır, dayımdır, teyzemdir, teyzemin çocuğudur, amcamın çocuğudur. Sonra evleneceğimiz vakitte bununla benim evlenmem câiz değildir diye bunların bilinmesi lazımdır.

Ve teallemû mine'l-a'rabiyyeti. "Arapçayı da öğrenin."

Arapçayı da öğrenin! Halbuki Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem Arap olmak dolayısıyla kavmi de Araptır. Arapçayı da biliyorlardı ama onların bildiği kâfi değildi. Fesahat başka kavmin lisanı başka. Peygamber fesahat üzerine konuşuyor, Kur'an belagat üzerinedir. Kur'an'daki belagat ve fesahatleri anlayacak kadar arabî ilimlerinizi yükseltin demek onlara. Fesahatine ve belagatine de sahip olun.

Çünkü geçen derste geçti ya, Efendimiz evlenecek kimseleri sayarken, "Şu beş kimseyle evlenmeyin." dedi, adlarını saydı.

"Nedir onlar yâ Resûlallah?" deyince;

"Siz Arap değil misiniz, hiç mi anlamadınız?" dedi.

Demek ki noksanlıkları var onların da Arap şeysin de. Onun için diyor ki;

Ve teallemû mine'l-a'rabiyyeti mâ tü'ribûne bihi kitâballâhi. "Allahu Teâlâ'nın kitabını okurken harekeleri doğru okuyabilmek için."

O zaman hareke yok kitapta. Hareke olmadığı için onun failini mef'ulünü ayıramazsan yanlış okursun. Failini, mef'ulünü, izafetleri bilemeyince yanlış okunur. Nitekim Araplardan böyle yanlış okuyanlar oldu da onun üzerine Hz Ali Efendimiz esas olaraktan, fail şöyle okunur, mef'ul şöyle okunur, muzaf böyle okunur diyerekten Arapçanın ilk tarifini meydana koydu. Yani şimdi harekeler olmazsa biz Kur'an-ı Azimüşşan'ı okumakta çok müşkülat çekeriz. Yani bizim Arapçamız da kâfi gelmez ona.

Ve teallemû mine'n-nücûmi mâ tehtedûne bihi fî zulumâti'l-berri ve'l-bahri sümme'ntehû. "Yıldız ilmini de öğreneceksiniz. Çünkü geceleri gideceğiniz yollarda hangi yıldız ne tarafa gider, hangi yıldız ne tarafı gösterir, onu ancak işte eski zamanın çölde gezenleri onu nasıl öğrendilerse siz de onu öğreneceksiniz ki öyle gidesiniz."

Bugün onun yerine pusulalar kâim, fakat o pusulalarla da yine o pusulayı da güzelce öğrenmek lazım.

Yine burada buyuruyor ki;

Teallemu'l-kur'âne ve'l-temisû ğarâibehu. "Kur'an'ı öğreniniz, teallüm ediniz ve Kur'an'ın garâipleri vardır, o garâipleri de öğreniniz ki." Ve ğarâibühu ferâiduhu "Onun garâibi onun farzlarıdır."

Kur'an'daki garâipler onun ferâizidir.

Ve ferâiduhu hudûdühu. "Farzlar da Kur'an'ın hudududur."

Helal ve haramını beyan eder.

Ve hudûdühu halâlün ve harâmün. "Şu helal bu haram diyerekten Kur'an bunu ferâizi içerisinde yani ferâizin içerisinde helal haram mevcuttur. Bunları da öğreniniz."

Şimdi bakınız, mesela bu helali haramı çoğumuz bilmiyoruz. Çoğumuz bilmiyoruz yahut biliyor da yapmıyoruz. İçkinin haram olduğunu bilmeyen olmaz. Bilmeyen olmaz fakat içiyor içtiğinden dolayı günahkar oluyor. Günahkar olması kâfi değil, günahlar insanı küfre kadar götürür. Çünkü sarhoşluk dolayısıyla kendine hakim olamazsın, ağzından kaçırdığın laflarla küfre kadar gidersin. Onun için içkinin kendisi haramdır ama seni küfre kadar götürür. Bir iki, bir iki derken kararır kalp, kararması dolayısıyla en nihayet akla karayı seçemeyecek hâle gelirsin küfre gidersin vesselam.

"Kur'an'ı taallüm ediniz, ferâizini öğreniniz, hududunu öğreniniz, helal ve haramını öğreniniz." Ve muhkemün ve müteşâbihun. "Kur'an'da muhkem âyetler vardır, müteşabih âyetler vardır." Ve emsâlün. "Misaller de vardır, bunları da öğreniniz." Fe-ahillû halâlehû. "Helalini helal biliniz." Ve harrimû harâmehû. "Haramını da haram biliniz."

Yani helali haram derseniz kâfir olursunuz, harama helal derseniz yine kâfir olursunuz. Helali helaldir haramı haramdır.

Va'melû bi-muhkemihî. "Muhkem olan âyetlerle amel ediniz." Ve âminû bi-müteşâbihî. "Müteşabih olan âyetlere iman ediniz." Va'tebirû bi-emsâlihi. "Misal verdiği âyetlerden de ibret alınız, ibretlerinizi artırın."

Teallemu'r-ramye. "Ok atmasını da öğreniniz."

Remy atmak manasında. Atmayı da öğreniniz.

Ne atacaksınız?

Cenâb-ı Peygamber ne güzel [söylemiş;]

Ne zaman ne lazımsa öyle atacaksınız.

O zaman ok atılırdı, ok atacaksınız. Sonra kurşun atılır olmuş, kurşun atacaksınız. Bugün top atılıyor, bomba atılıyor, tayyareden bir şeyler atılıyor, o atmaları öğreneceksiniz.

Teallemu'r-ramye. "Zamanın atışı neyi icap ettiriyorsa o atmaları, zamanın atmalarını öğreneceksiniz."

Bununla beraber o atmaları öğrenip de birinci atıcı, attığını vuruyor. Öyle değil. Attığını vuran değil.

Ve'l-kur'âne. "Bununla beraber Kuran'ı da öğreniniz." Ve hayru sââti'l-mü'mini. "Mü'minin en hayırlı saatleri." Hîne yezkürullâhe azze ve celle. "Mü'minin en hayırlı saatleri Allahu Teâlâ'yı zikrettiği vakittir."

Mü'minin en hayırlı vakti Allahu Teâlâ'nın zikriyle meşgul olduğu vakittir. Onun için sen istediğin kadar bir saat mi, iki saat mi, beş saat mi, 10 saat mi ne kadar istiyorsan o kadar devam et.

Hocaefendi deli olur sonra insan, çok zikredince deli olurmuş?

Deli olmaz arkadaş, zikrullah eden velî olur deli olmaz. O uydurmadır! Ama sen zikret, ta herkes sana deli deyinceye kadar. Deli desinler varsınlar, ama sen Allah'ın zâkir kullarından ol, Allah sevsin seni, Allah sevsin!

Yine buyuruyorlar ki;

Teallemu'l-ilme. "İlmi öğreniniz, Kur'an'ı öğreniniz." Kable en yurfe'a. "Birgün gelecek ki o ilim ortadan kalkacak."

Kişilerin sadırlarından kalkacak, kitaplardan yazısı da kalkacak. Kitaplardan yazısı da kalkacak, Kur'an yazısını okumak imkânı olmayacak. Sayfalar bomboş.

Bunun birçok manaları da olabilir.

Fe-inne ehadeküm lâ yedrî metâ yeftefiru ilâ mâ indehu. "Ne zaman muhtaç olacağını bilemezsin buna da." Ve aleyküm bi'l-ilmi. "Onun için öğren, ilme devam et."

İlmi öğrenmeye devam et, ölünceye kadar. İlmin hududu yok sonu da yok.

Biliyorum, bana yeter bu.

Yok, yetmez sana o.

Ölünceye kadar teallüm edeceksin. Beşikten mezara kadar.

Ve iyyâküm.

İyyâküm sakınma.

"Sakınınız."

Ve't-tenettua.

Tenettû, tesannû manasına, gösteriş.

"Gösterişçilikten sakınınız."

Ve't-tebeddüa. "Bid'at, zorla bid'atlar yapmaktan sakınınız." Ve't-teammuka. "Derinliklerine inmekten, ondan da sakınınız."

Ve aleyküm bi'l-atîki. "Olduğu halde devam ediniz."

Bunun arkasındaki hadisi uzun, daha altındaki çok güzel.

Şimdi Kur'an'ı Allah rızasından gayri okuyanların başına gelecek felaketi söylüyor ki, bunu inşallah gelecek dersimize bırakalım.

Kur'an'ı ancak Allah için okuyanlar bahtiyar, Allah rızasından gayrıyı gözeterek dünya menfaatleri için veyahut iftihar maksadıyla okuyanların ne felakete uğrayacaklarını aşağıdaki hadis çok acı bir surette bize duyurmaktadır.

Allah hepimizi affetsin. Tevfikatı samadaniyesine mazhar eylesin. Evâmiri ilahiye intisap edip yasaklardan korunan ve kaçınan kullarından eylesin. Allah'ın emirlerine imtisal Peygamberimizin de sünnetine imtisal eden kullarından eylesin.

Şimdi can dedik de, can olursa vücutta hareket olur, bu namazda niyazda imanın olduğuna delalet eder. Bir de insanların tevfikat-ı ilahiyeye mazhar olduğunun alameti, onun alameti insanların peygamberin sünnetine riayetidir. Sünnetlerin en kuvvetlisi cemaattir. En kuvvetli sünnet sabah namazının sünnetidir. Düşman kovalarken bile, düşmanın önünden kaçarken o sünneti bırakmaya cevaz yok. Diğer sünnetler bırakılabilir fakat sabah namazının sünneti, kaçıyorsun düşman geliyor, arkadan vuracak öldürecek. Tutulmamak için kaçıyorsun, o kaçış esnasında bile onu kılmaya çalışacaksın.

O kadar öyle mühim iken, cemaatin kaçmaması için o sünnetin terki oluyor. O cemaat faziletini kazanmak için, sabah namazına geç gelmişsin yetişememişsin. İmam ikinci rekâtına neredeyse rukûsuna secdesine iniyor. Sünneti ile meşgul olsan erişemeyeceksiniz. Binâenaleyh o cemaatin sevabını alabilmek için o sünnetin terki câiz oluyor.

Onun için cemaat çok mühimdir. Bu cemaati terk, o, büyük bir hastalığın kendisinde mevcut olduğunun alametidir. Cemaati terk iki şeydendir, biri ya kibrinden dolayı veyahut hastalığı hangi çeşittense ondan dolayı cemaate sokulamıyor.

Allah kusurlarımızı affetsin.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı