M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Zünnûn el-Mısrî -1

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Zünnûn el-Mısrî.

İnne'n-nefse le-emmâratün bi's-sûi.

Zünnûn iki kelimeden meydana geliyor, zü ve nun. Zünnûn mürekkeb, birleşik bir kelime oluyor. Aslında Zünnûn lakabı Yunus aleyhesselam'ın lakabıdır. Yunus aleyhesselam Musul civarında Ninova denilen şehrin ahalisine gönderilmiş bir peygamberdir. Bir gemiye bindiği sırada denize atıldığı ve kendisini bir balığın yuttuğu sonra da onu karaya çıkardığı için nun kullanılıyor. Arapça'da çeşitli mânaları var. Balık mânasına da geliyor, nun harfi hokkaya benzediği için hokkaya da mürekkep deniliyor. Bilmiyorum balıkla nun harfinin benzerliği var mı? Balığa da nun deniliyor. Zünnûn balık sahibi, balıkla alakalı demek, balıkla mâcerâsı olan o Peygamber; yani Yunus aleyhesselam.

Yunus aleyhesselam'ın lakabı. Muhakkak ki hayatını okumakta olduğumuz Mısırlı Zünnûn'a, Zünnûn el-Mısrî'ye de o ismi, Yunus aleyhesselam'dan dolayı vermişlerdir.

Kimimizin adı Musa, kimimizin Yakub, kimimizin Yusuf oluyor; "İnşaallah onun şefaatine ereriz." diye bir peygamberin adını veriyorlar, kimimizin Ahmet, kimimizin Mahmut veya Muhammed oluyor.

Bir şahsın tanıtılması için kullanılan dört özellik var. Bir, nereli olduğunu gösteren bir kelime, bir kendisinin asıl adı, bir künyesi, bir lakabı oluyor.

Peygamber Efendimiz'in asıl adı Muhammed ama künyesi Ebu'l-Kâsım. Mesela bu zât-ı muhteremin de bir ismi var, onu göreceğiz.

Ve minhüm Zünnûn'ibnü İbrâhîm el-Mısrî.

Hayatları anlatılan mübarek evliyâullahtan, meşâyihten, sofîlerden bir tanesi de Zünnûn'dur. Nun, muzâfun ileyh, onun için esre okunacak, Zinnûn. İbn kelimesi zü gibi merfû olacak. İbrâhîm, İbrâhîm'in sonu mansub olacak, İbrâhîm gayr-i munsarif olduğu için Zünnûn'ibnü İbrâhime'l-Mısrîyyü.

Bu zâtın lakabı Zünnûn. İbn İbrâhîm dendiğine göre babasının adı İbrahim. Mısrî de Mısırlı olduğunu gösteriyor. Ebu'l-Feyz künyesiymiş. Ebu'l-Feyz. Feyz'in babası demek.

Ebû'lu kelimeler bazen hakikaten evladının ismi olur. Mesela Ebu'l-Kâsım; Kâsım Peygamber Efendimiz'in çocuğu, Ebu'l Kâsım "Kasım'ın babası" demek oluyor. Bazen de mecâzî mânada olur, mesela Ebû Zeheb derler. Zeheb altın demek, altın babası. Tabi bu altının babası mânasına değil de, altını çok mânasına geliyor. Ebu'l-Feyz de feyzi çok mânasına geliyor olabilir, Feyz adında oğlu da olabilir, o belli değil, şu anda bilmiyoruz. Künyesi Ebu'l-Feyz, lakabı Zünnûn, babasının adı İbrahim imiş, Mısırlıymış.

Ve yukâlü, bazıları da bu zât hakkında diyorlar ki Sevbân'ubnu İbrâhîm. İsmi peltek se ile Sevbân, babasının adı İbrahim. Zünnûn, isim değil lakapsa o zaman Sevban isim olmuş olur.

Ve Zünnûni lakabün. Zünnûn kelimesi lakaptır, asıl isim değildir.

Mesela bir insan çok faziletli olur ona Ebû Fazâil derler, fazîletler babası, birçok fazileti kendisinde toplamış, fazilet bakımından zengin insan mânasına. Bunun da lakabı Zünnûn, ismi Sevbân, babasının ismi İbrahim ve Mısri nereli olduğunu gösteren kelime.

Ve yukâlü el-feyz'ubnü İbrâhîm. Kendisinin ismi Feyz'dir ve babasının adı İbrahim'dir de, denilmiş.

İnsanlar hakkında çeşitli rivayetler olabiliyor. Bu gün kendi karşılaştığımız, yaşadığımız bir olayı bile üç beş arkadaş görmüş olsa farklı rivayetler çıkabiliyor. Bir olayı gazetelerde birisi başka türlü anlatıyor, bir başkası başka türlü anlatıyor. Tarihten böyle olaylar, böyle farklılıklar gelir. Bu şahsın ismi hakkında gelen çeşitli rivayetleri de böyle toplamış olduk. Müellif, ilim adamı olduğu için topladığı bütün bilgileri bize sunuyor. İsmi ya Sevban, ya Feyz; lakabı Zünnûn.

Semi'tü Aliyye'bne Ömer'ebni Ahmede'bni mehdî el hâfiz. "O şundan işitti, bu bundan işitti." diye bir liste veriyor, bizi doğrudan ilgilendirmediği için bu listeleri okumuyoruz.

Karae aleyye Ebû Ömer'el-kindiyyü. Ebû Ömer el-Kindî bana fî kitâbihî A'yânu'l-mevâlî adlı kitabını okuttu.

Eski alimlerimizin âdeti kendi telif ettikleri eseri, karşısındakine yazdırıyorlar. Matbaa yok. Bu müellifin kendi kitabı, karşısındakilere de yazdırıyorlar. Sonra o yazdıranı karşısına alıyor, yazdığını okutuyor. O da pür dikkat kelimesi kelimesine, hocasının eserinden aynen alarak, elinde kamış kalemle yazdığı kitabı okuyor,

Eski, ciddi bütün kitapları yanlışlık, düşme, atlama, eksiklik, değiştirme olmasın diye bu usullerle rivayet etmişlerdir. İslâm alimleri kitapların sıhhatli bir şekilde bize kadar gelmesini veya kendilerinden sonraki nesillere intikal etmesini sağlamak için bu titizliği göstermişlerdir.

Bu kitap benim olsa, siz de bunu her hafta yazıyor olsanız bu kitabı sonuna kadar size okutsam bitirsem, siz geleceksiniz;

"Şunun arkasına bir imza atın da, bu kitabı sizden okuduğumuz ve bizim yazdığımız kitabın da eksiksiz, tamam olduğu anlaşılsın." diyeceksiniz. Ben de;

"Bu zât bu kitabı başından sonuna kadar okudu, ben de dinledim, düzeltmeleri, tashihleri yaptık, bu kitap benim yazdığım kitaptır, eksiği fazlası yoktur, tamamdır." diye oraya bir imza atacağım. Ben de ona;

"Bu kitabımı benim olmadığım başka şehirlerde sen de başkalarına okuyup anlatabilirsin, onlara da böyle sağlam, imzalı bir usulle devredebilirsin." diyerek müsaade edeceğim.

Kitaplar bize böyle gelmiştir. On, on beş sene kadar önce Medine-i Münevvere'den Türkistanlı bir alim geldi, hocamıza gelmiş bizim hanemizi de şereflendirdi, Ankara'da. Konuştuk. Diyor ki;

"Ben Buhârî hazretlerinin kitabına kadar giden rivayet zincirine sahibim. Delâil-i Hayrât'ın müellifine kadar giden zincire, an'anesine, yazılı nüshasına sahibim."

Bunlar bizim İslâm alimlerimizin başvurdukları ilmî metotlar, eserlerinin içine başkası tarafından bazı şeyler karıştırılmasın, bazı şeyler çıkarılmasın, eserler sağlam olsun diye aldıkları bir tedbir.

Karae aleyye sözünün mânası; "Ben müellifin kitabından aldım, defterime yazdım, doğru mu yanlış mı diye ona okudum, o da tasdik etti." demek.

Sıradan bir şey değil bu, çok güzel bir metodu gösteriyor. Onun için hadisler, rivayetler bize kadar sağlam gelmiştir, onun için her şey böyle senetli, ispatlı, delilli ve sağlam olmuştur.

Tabi bu dönem Peygamber Efendimiz'in zamanı değil, daha sonraki zaman. Ama bu mübarek alimler hadîs-i şerîfleri sağlam bir şekilde rivayet etmeyi o zamandan beri kendilerine öyle bir töre haline getirmişler ki ondan sonra bütün işleri de böyle işliyor. Bu bilinsin diye size bu izahatı verdim.

Biz şimdi bir kitabı alıyoruz; diyelim ki Necip Fazıl'ın Çöle İnen Nur kitabı, alıyoruz, okuyoruz, sayfasının bir yerinde eksiklik var, karşı sayfa burayı tutmuyor, doğru mu yanlış mı? Matbaada bir fasikül mü çıktı, eksiği mi var, fazlası mı var?

Bilmiyoruz.

Müellif hakikaten böyle dedi mi, demedi mi?

Falanca şahıs bir kitap yazmış; bir baskısında o satırlar var, ikinci baskısında ya kasten ya unutma yoluyla o paragraf atlanmış. Bu gibi şeylere fırsat vermemek için alimlerimiz ilmi, sağlam esaslara bağlamış, Allah hepsinden razı olsun, söylediği her sözün kelimesi kelimesine sorumluluğunu bilerek, yalan yanlış bir şey söylemeyelim diye her türlü tedbiri alarak ilimleri bize kadar getirmişler.

"Ebû Ömer el-Kindî isimli şahıs fî kitâbihî A'yâni'l-mevâlî, A'yânü'l mevâlî diye bir kitap yazmış, bana okudu, daha doğrusu ‘ben ondan bu usulle, bu bilgiyi aldım.'" demiş oluyor.

A'yân bir beldenin gözde insanları demek. Ayn göz, a'yân gözde insanlar, ilk göze çarpan, ön planda gelen insanlar demek. Mevâlî de mevlâ kelimesinin çoğulu, a'yânü'l-mevâlî mevlâların en önde geleni demek.

Biz mevlâ kelimesini sadece Allahu Teâlâ hazretleri için kullanıyoruz. Türkçe'de "Yâ Mevlâ" dediğimiz zaman, "Yâ Allah" demek istiyoruz, o mânaya kullanıyoruz. Araplar'da mevlâ anlaşmalı iki insana derler; biri köledir, biri efendisidir aralarında bir anlaşma, bir bağlantı vardır. Kölelik, efendilik bağlantısı vardır, bu bunun mevlâsıdır, bu da bunun mevlâsıdır, aralarında velâ bir bağ olduğundan mevlâ onun için bazen "âzatlı köle" mânasına, bazen "efendi" mânasına gelir. Köleyle efendi anlaşmışlardır, köle kendisinin hürriyetini sağlayacak işlemleri tamamlamıştır, âzat olmuştur, ama falanca adamın kölesi olarak tanınır, "falancanın mevlâsı" derler.

"Falancanın kölesiydi ama sonradan hür oldu." demektir ve o ilk patronuna, sahibine de mevlâ derler. O ona hitap ederken yâ mevlâye, ey efendim der. Mevlâ böylece hem efendi mânasına geliyor hem de Arapça'da normal kullanışta köle mânasına geliyor; enteresan bir kelimedir. A'yânü'l-mevâlî köleyken âzat olup bir şöhret, bir mertebe kazanmış kimseler hakkında yazılmış bir eser.

"O şahıs bu kitapta bana okudu." Fe-zekera fîhi "orada kaydetti, zikretti" ve minhüm Zünnûn'ibnü İbrâhîme'l-Ahmînî. "Köle iken âzat olup yüksek bir mertebe kazanmış meşhur kişilerden birisi de İbrahim oğlu Zünnûn el-Ahmînî'dir." Mevlen li-Kureyşin. "Kureş kabilesinin âzatlık kölesi olarak Zünnûn b. İbrâhim el-Ahmîni isimli şahsın adını o kitapta bana okudu."

Özetleyecek olursak; alimin birisi meşhur âzatlık kölelerin hayatına dair A'yânü'l-mevâlî adlı bir kitap yazmış, Zünnûn-ı Mısrî o kitabın içinde geçiyormuş. Demek ki Zunnûn-ı Mısrî âzatlık kölelerden bir zât imiş. Mevlâ li-Kurayşin. Kureyş kabilesinin âzatlık kölelerindenmiş.

Ve kâne ebûhu İbrâhîmü Nûbiyyen. "Babası İbrahim Afrika'nın Nobe denilen bölgesindenmiş."

Nobe bölgesi Mısır'ın ekvatora yakın kısmı, Nil nehrinin çıktığı kısım. Yüzölçümü, 3.000.0000 km kadar, büyük bir bölge. Şimdiki Sudan'ın kuzeyi Mısır'ın güneyi olan bölgeye Nobe diyorlar. Babası İbrahim en-Nûbî o mıntıkadan esir alınmış, Zünnûn onun oğlu, Kureyş kabilesine mensup birinin esiri iken âzat olmuş.

Burada İslâm tarihinin önemli özelliklerinden birisi görülüyor. Tabi bu İslâm için büyük şereftir. Harplerde esir alınmıştır; esirdir, köledir fakat müslüman. İlk nesiller ashâb-ı kirâm, tebe-i tâbiîn, o çok ihlâslı insanlar kölelerini öyle güzel terbiye etmişlerdir ki bu köleler müslüman olmuşlardır ve sonra bazısı çok büyük alim olmuştur. Çok büyük, çok meşhur kimse olmuştur. Çok da iyi yetiştirmişlerdir. Köle, İslâm diyarının dışındaki bir yerden oraya gelmiş kimse demek. Ama sosyal bünye o kadar kuvvetli, cemiyetin bünyesi o kadar sağlam, iman kalplerde o kadar canlı, İslâm hareketlerde o kadar pırıl pırıl parıldıyor ki köleler müslüman oluyor. Habeş olduğunu, Rum olduğunu, Mısırlı olduğunu unutuyor, hepsi İslâm'a sımsıkı bağlanıyor ve bakıyorsunuz kölelerden meşhur fakihler yetişiyor. Kölelerden meşhur alimler yetişiyor. Kölelerden meşhur sûfîler yetişiyor. Bu İslâm'ın güzelliği...

İslâm köleyi aslanlara parçalatmamış, stadyumlarda eğlence için maskara etmemiş. Köleleri insan etmiş, insanlığa kazandırmış. Öyle güzel yetiştirmiş ki alim olmuş. Bu durum, kölenin sahibi için de büyük bir şereftir. Kureyş'in kölesiymiş ama ondan sonra Zünnûn-ı Mısrî olmuş, gönüller sultanı olmuş. Ahmînî. Ahmîn Mısır'da bir şehir adı, Nil kenarında Asuan'ın daha güneyinde bir şehir.

Tüvüffiye senete hamsin ve erbaîne ve mieteyn. "Zünnûn hazretleri 245 senesinde vefat etmiştir."

Bu 245 senesi neyi gösterir?

Peygamber Efendimiz'in hicretinden sonra kaç kamerî yıl geçtiğini gösterir. Yıl başlıca ya hicrî olur, ya kamerî olur. Kamerî yılda esas Kamerî takvimdir. Receb, Şaban, Ramazan, Zilhicce, Muharrem kameri aylardandır. Şemsî yıl, bir sene içinde dünyanın güneş etrafında dönmesinden aynı noktaya geldiği zamana kadar geçen 365 günlük zamandır. Kamerî sene ise 354 gündür. Şemsî sene, küsuratını bırakırsak, 365 gündür. Şemsî, güneşe göre olan sene, on bir gün daha uzun sürmüş oluyor.

Kamerî senede on iki tane ay oluyor, bir de on bir gün artıyor. Demek ki 245 tane kamerî sene geçmiş. Hicrî seneyi düşünecek olursak, on bir gün, on bir gün fark ede ede, 245'in içinde kaç tane on bir varsa o kadar sene eksik olacak. Peygamber Efendimiz 622 yılında hicret etti, 622'nin üstüne 245'i ekleyip bulamayız, ilk önce 245'in içinde kaç tane on bir varsa rakam olarak o kadar düşeceğiz. Ondan sonra bulduğumuz rakamı 622'ye ekleyeceğiz. Zünnûn hazretleri miladî 859-860 yılları arasında vefat etmiş.

Peygamber Efendimiz 632'de vefat ediyor; 730, 200 sene geçmiş, 832… 200 sene geçmiş 859-860 Peygamber Efendimiz'den 230 sene sonra vefat etmiş.

Demek ki Peygamber Efendimiz'in zamanından iki asır geçmiş.

Peki, ondan önce yaşamış olan büyük evliyâullahın hayatlarını niye okumadık?

Çünkü bu kitap oradan başlamıyor, üçüncü tabakadan başlıyor. Bu müellifin daha evvelkileri yazan ana kitabı elimizde değil, buradan devam ediyoruz.

Doğrusu, Peygamber Efendimiz'in hayatını anlatmakla işe başlamaktı. Çünkü güzeller güzeli, olgunlar olgunu, büyükler büyüğü, evliyânın baş tâcı Peygamber Efendimiz; ondan başlamamız lazımdı. Ondan sonra Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz'i, sahabe-i kirâmı sonra tabiîni, tebe-i tabiîni anlatmamız lazımdı. Biz şimdi filmin üçüncü kısmından, ortasından başlamış oluyoruz.

Kezâlike ahbaranî Aliyy'ibnü Ömera, ahbaranî el-Hasanü'bnü Raşîkıni'l Mısriyyü. İcâzeten haddesenî Cebeleti'bnü Muhammedini's-sadefiyyi haddesenâ Abdullahi'bnü'l-Saîdi'bni Küseyr'ibni Ufeyr bi-zâlike.

245 senesinde vefat etmişti, bunu kimden duyduğunu yazıyor. "Bana bunu falanca söyledi, ona filanca söylemiş, ona filanca söylemiş." diye sapasağlam, isimlerini gösteriyor. Ayrıca dipnotta da, hepsi hakkında -bu zâtlar kimlerdir, nerede yaşamışlardır, nasıl insanlardır, hangi eserleri yazmışlardır- bilgiler var.

Mesela Ufeyr demiş, b harfi koymuş, bu da Mısırlıymış, babasından rivayet edermiş, o da Ali b. Kadîd ya da Kudeyd'den, o da falancadan ve güvenilir kimselerden rivayet yaparmış. Fakat lâ yecûzü'l-ihticâcü bihî "Bazen sözlerin altını üstüne getirir, karıştırırdı." diye de aşağıda birisinin rivayeti var. "Ondan Ebû Avâne sahih isimli kitabında rivayetler almıştır." diye bilgi veriyor.

Bu bizim eski alimlerimiz, rahmetullâhi aleyhim ecmaîn, bir insan, sözü sapasağlam doğru mu rivayet etmiştir, ihtiyarlamış mıdır, ömrünün belli bir yaşından sonra rivateleri karıştırmaya mı başlamıştır yoksa gevşek midir, hepsini dobra dobra söylerler. Çünkü ilim, Allah için. "Doğruyu söylemeye mecburuz." diye, yalan olmasın diye, her şeyi çok güzel incelerler ve aktarırlar. Onun için İslâmî ilimler, kitaplar kale gibi sağlamdır.

Ve kîle mâte senete semânin ve erbaîne. "Zünnûn hazretleri 248 senesinde öldü." diyenler de olmuş.

Ve esnede'l-hadîse. "Zünnûn-i Mısrî hazretleri hadis de rivayet etmiş."

Nasıl rivayet etmiş, bizim size hadis okuduğumuz gibi mi?

Hayır. Silsileli olarak, an'ane ile, hadis ilminin metoduna gayet uygun bir tarzla, o ondan, o ondan kayıtlı mazbut bir tarzda, hadis de rivayet etmiştir.

Bu Sülemî hazretlerinin metodudur; bir şahsı anlatırken hayatını anlatır, ismini söyler, beldesini söyler, babasının adını söyler, ondan sonra en şerefli durumu hadis rivayet etmiş olması olduğu için ondan bahseder, rivayet ettiği hadislerden bir örnek verir. Fudayl b. İyâd'da da böyle yapmıştı. Bir hadisi yazmıştı orada.

Onun rivayet zincirini veriyor:

Ahberenâ Ahmede'bne Suleyhi'l-Feyyûmiyyü ahberenâ Zünnûnü'l-Mısriyyu. "O şahıs Zünnûn'dan duydu." diye kestirmeden en sonunu söylüyoruz. Ani'l-Leysi'bni Sa'din an Nâfiın an İbni Ömera.

Bu bilgi Zünnûn'a nereden gelmiş, onu da veriyor.

"Bu hadîs-i şerîfi Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'tan, tâbiînin meşhurlarından Nâfi' almış, hadisi yazmış, öğrenmiş, nakletmiş. Ondan da Leys b. Sa'd öğrenmiş, yazmış. Zünnûn da o zâttan öğrenmiş."

Rivayet zinciri olarak İbn Ömer ile aralarında iki kişi var.

Hz. Ömer'in oğlundan…

Kale, İbn Ömer dedi ki; kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu; ed-dünyâ sicnü'l-mü'mini ve cennetü'l-kâfir.

Peygamber Efendimiz'in bu senet zinciriyle şöyle buyurduğunu rivayet ediyor.

Bu hadîsi biz başka yerlerden de biliyoruz, ezberimizde. Burada da Zünnûn hazretlerinin rivayet etmiş olduğu bir bilimsel malzeme olarak karşımıza geliyor.

Ne buyurmuş Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem?

Başka hiçbir yerden duymasaydık sırf bundan duymuş olacaktık ama çok şükür ki bu hadis bize başka kaynaklardan da ulaşmış. İlme hevesli insanlar, almışlar yazmışlar bize kadar gelmiş.

ed-Dünyâ sicnü'l-mü'min "dünya, mü'minin zindanıdır." Ve cennetü'l-kâfir. "Kâfirin de cennetidir."

Dünya, şu yaşadığımız hayat. Dünya kelimesi burada yeryüzü mânasına değil, ona arz diyorlar. Dünya şu içinde bulunduğumuz hayat.

Şimdi hepimiz dünyadayız, ölsek ne yapacağız?

Dünyadan göçüp âhirete geçeceğiz. İnsan ölünce öbür âleme geçiyor. Halbuki cesedi yine yeryüzünde kalır. Yeni ölmüş, henüz yatağında yatıyor; kabri, cesedi yeryüzünde, yıkanmış, kefenleniyor. Dünyasını değiştirdi, âhirete gitti. Bu hayatı bitti, öteki hayata geçti.

Dünya; yani şu bizim nefes alıp da sürdürmekte olduğumuz bizim hayat, sicnü'l-mü'min, mü'minin hapishânesidir. Sicn; hapishane demek. Mü'minin hapishanesidir ve cennetü'l-kâfir, kâfirin de cennetidir.

Neden mü'minin hapishânesidir?

Çünkü burada, çamur vardır, soğuk vardır, harp, anarşi, kavga vardır, yokluk, açlık, hastalık vardır, sıkıntı, dert, üzüntü vardır. Mü'min âhirette cennete gidecek, cennette bu sıkıntıların hiçbirisi yok.

Cennette; mâ lâ aynün reat ve lâ üzünün semiat ve lâ hatara bi-ba'di ehadin. "Hiç kimsenin gözlerinin görmediği, hiç kimsenin kulaklarının duymadığı, hiç kimsenin gönlüne gelmeyen, hayaline sığmayacak, muhteşem, muntazam türlü, sonsuz nimetler var.

Lâ yeravne fîhâ şemsen ve lâ zemherîrâ. "Orada şiddetli sıcak; of, aman, teledim, soğuk bir şey yok mu? Öyle bir şey yok."

Peygamber Efendimiz "İhtiyarlar cennete giremeyecek." diyor. Bir mü'min cennete giremeyeceğini anlayınca telaşlanmaz mı? Üzülmeye başladığı sırada, Peygamber Efendimiz hemen açıklıyor;

"Otuz küsur yaşında, ömrünün en güzel halinde gençleştirilecek de öyle cennete girecek. Ne çocuk gibi tam gelişmemiş, ne de ihtiyarlamış da artık ağrısı sızısı başlamış olarak değil. Böyle bir durum yok.

En güzel haliyle girecek.

İhtiyar halinde kambur olarak, bastonla mı gezer halde, bacakları romatizmalı, beli, başı, dişi ağrıyarak mı?

Hayır, hiçbir üzüntü,sıkıntı olmadan. Burada her türlü meşakkat, zevk ve sefa, cevr ü cefa ile karışık durumda,orada ise her türlü nimet bulunduğundan burada bir insanı tuttun mu, hapiste tutmuş gibi oluyorsun. Burası hapishane, bıraksan millet burada durur mu, dosdoğru cennete gitmek ister.

Rüyada mü'mine bir tane manzarasını gösterseler, onun artık dünyada etrafa bakacak hâli kalmaz. Bakarsın böyle bir mahzun; gülmüyor, konuşmuyor, hiç bir şeyden tat almıyor.

Neden?

Cenneti gösterdiler, aklı fikri orada. Hûrîlerden bir tanesi, bir parmağını gösterse, "Bütün yerler gökler, her taraf ışıl ışıl aydınlanır." deniliyor.

Onun için burası mü'minin hapishânesi oluyor. Her türlü nimet öbür tarafta, "Bırakın beni, tutmayın, oraya gideceğim." diyen bir insan orada duruyor, yaşayacak belli bir eceli var, müddeti var, ondan sonra gidecek, onun için burada kafesteki kuş gibi oraya gidemiyor, hapiste olur.

Ve cennetü'l-kâfir. "Kafirin de cennetidir."

Neden?

Kâfir öldü mü, bu dünyayı değiştirdi mi, âhiret hayatına geçti mi, kabirde azabı başlayacak. Kabire girerken kafasına tokmağı yiyecek. Kabrin içi cehennem çukurlarından bir çukur olacak. Mahşer gününde de mahkeme i kübrâdan sonra dosdoğru cehenneme sevk edilecek. Cehennemde de hüm fîhâ hâlidûn ebedî kalacak, cayır cayır yanacak, bir daha burada gördüğü yarım yamalak zevklerin sefaların kokusunu bile duyamayacak, tadını bile alamayacak, bitti.

Onun için burası, onun cenneti.

Bu dünya bu kadar kusuruyla eksiğiyle cennet olur mu?

Olmaz ama âhirette göreceği muazzam, sonsuz, bitmez tükenmez felâket, cezâ ve azaplarla mukayese edilecek olursa, burası kâfir için cennet gibi. Burada biraz yaşayacak, ondan sonra defolup gidecek âhirete ve gözünü kapatır kapatmaz azâbı görmeye başlayacak.

Bu bir hadîs-i şerîf. Kitabın müellifi Ebû Sülemî hazretleri "Zünnûn rivayet etti." diye buraya aldı, rahmetullahi aleyhim. Biz de bu hadîs-i şerîften almamız gereken dersi alabiliriz. Hafızamıza iyice yerleştirebiliriz.

Burası bizim asıl yerimiz değil, bu dar-ı dünyâ veya bu hayât-ı dünyâ bizim asıl kalacağımız yer değil. Zaten kimsenin kalmadığını görüyoruz, biliyoruz. Bizim asıl heves etmemiz gereken yer, âhiret.

Zenginlerden biri, dervişlerden birini yanına almış, "Sana bir şey göstereceğim." diye yeni yaptırdığı konağa, saraya götürmüş; havuzları, bahçeleri, balkonları ne güzellikleri varsa gezdirmiş.

"Nasıl, beğendin mi?" demiş.

"Yazık etmişsin!" demiş derviş, "Yazık etmişsin, bu dünyada yapacağına âhirette bir köşk yapsaydın ya, asıl mühim olan bu. Dünyada ev yapıp ukbâyı berbat eyleme!"

Diyarbakırlı Said Paşa'nın da şiirinde geçiyor ya, mühim olan bizim âhireti kazanmamız, âhiretin mükâfatına ermemiz, âhirette cehenneme düşmememiz, cehennemden kurtulmamız, cenneti elden kaçırmamamız, cennete mutlaka girmemiz; mühim olan bu.

Allah, basîret gözü açık olup da bu dünyanın fânîliğini anlayıp her işi cenneti kazanmak, rızâ-yı Bârîyi kazanmak için yapan ve takvâ ehli olup cehenneme düşecek, Allah'ın rızasından kendisini mahrum bırakacak işleri yapmaktan son derece titizlikle kaçınan ve sakınan kullardan olmayı cümlemize nasip eylesin.

Semi'tü İbrâhîme'bne Yûnus yekûlu, semi'tü Zennûn.

Râvî diyor ki: Ben İbrâhim b. Yunus'tan duydum, o da Zünnûn hazretlerinden duymuş; yekul, "O şahıs Zünnûn'un şöyle dediğini duymuş, ben de ondan size rivayet ediyorum." diyor.

Bakalım ne demiş?

Muhterem kardeşlerim!

Burada bir şeyi daha size hatırlatmak isterim;

İslâmî bilgisi çok kuvvetli olmayan birisi bir makalesinde, "Tasavvuf ayrı bir dindir." diye yazmış. Sanki İslâm başka tasavvuf başkaymış, tasavvufun İslâm'la ilgisi yokmuş gibi.

Çok yanlış, gerçek mutasavvıf; takvâ ehli insan, en sağlam müslüman demektir.

Geçen sohbette el-Fudayl'ın hayatında da gördük, bu mübareklerin bütün arzuları aşkla, şevkle bütün ilimlerini irfanlarını aldıkları kaynak Kur'ân-ı Kerîm'dir, Peygamber Efendimiz'in hadîsidir.

"Sünnete uygun olmayan yolda yürüyen, bid'at sahibiyle bir miktar oturan insan mârifetullahtan bir koklam koklayamaz, bir daha erişemez."

Bu mübarek insanlar bid'atçilerin yanında bile oturmayı uygun görmemiş. Bu kadar Ehl-i Sünnet, bu kadar sünnet yolunda yürüyen insanlar bunlar.

Uyumaları, uyanmaları hep bu tarzda olan insanlar. Onun için size böyle sağlam bir kitabı, böyle ciddi bir alimin yazdığı eseri okuyoruz.

İnsanlar tasavvuf ve tarikat hakkında, büyükler hakkında ileri geri konuşuyor ama mesnedleri ne?

Bak, bu mübarek -Allah rahmet eylesin, kendisinden, isimlerini zikrettiği şahıslardan, hayatlarını anlattığı kimselerin hepsinden Allah razı olsun, şefaatlerine erdirsin- her şeyi sebebi ile, kaynağı ile söylüyor.

Sen neye dayanarak söylüyorsun, senin ölçün ne?

Bu mübarekler, hadis rivayet eden insanlar; alim insanlar, dikkatli insanlar, hayatları böyle geçmiş, hakiki tasavvuf da budur.

Bid'atin yoluna gitti mi tasavvufun "te"si bile kalmaz, insan felâkete düşer.

Ne yapacak?

Kur'ân-ı Kerîm'in, Peygamber Efendimiz'in yoluna sarılacak. Zaten Peygamber Efendimiz Kur'ân-ı Kerîm'in mücessem uygulaması. Kur'ân-ı Kerîm mushafta, satırlarda Fâtihâ'dan başlıyor, muavvizeteyne kadar satırlar içinde. Kâne hulukuhu'l-Kur'ân. Peygamber Efendimiz'in ahlâkı Kur'an'dı, o yürüyen Kur'ân-ı Kerîm'di. Canlı, mücessem Kur'ân-ı Kerîm. Bu Kur'ân-ı Kerîm, nasihatleri ihtiva ediyor, Peygamber Efendimiz de "Kur'an'a göre bir insanın nasıl olması lazım?" onu gösteriyor. İşte mücessem Kur'an, "İnsanda tatbik edildiği zaman ne sonuç meydana getirir?" onu gösteren canlı misal.

Onun için Peygamber Efendimiz'e üsve-i hasene diyoruz. Bizim en güzel modelimiz, nümunemiz, bakıp da kendisini örnek aldığımız, kendimizi ona benzetmeye çalıştığımız örnek insan, nümune, kendisini taklit etmemiz gereken model insan.

Muhterem kardeşlerim!

Bir taraftan tarihi anlatıyoruz, bir taraftan günümüzdeki olaylara, hastalıklara, zehirli sözlere ve çelmelere sizin dikkatinizi çekmiş oluyoruz.

Gerçek tasavvuf, Kur'an'ın hayata tatbikatıdır. Gerçek mutasavvıf, Peygamber Efendimiz'in izinde yürüyen, takvâdan tir tir titreyen, Allah korkusundan gözünden yaş akıtan, Allah yolunda yürüyen insandır.

Peki bu adamlar neden tasavvufa düşman?

Çünkü ya tasavvufu, mutasavvıfları bilmiyorlar veyahut da niyetleri kötü. Bunları bilen insan, tasavvufa söz söylemez.

"Kötü numuneleri de var."

Kötü numunelerinden dolayı koca bir gurup lekelenmez.

Kuyumculardan bir tanesi kalp altın yapsa bütün kuyumcuları suçlayacak mıyız? Öğretmenlerden bir tanesi talebelerden rüşvet alsa bütün öğretmenleri suçlayacak mıyız? Askerlerden bir tanesi düşmana sırrını satsa bütün askerleri, tarih boyunca gelmiş geçmiş hepsini, Fatih Sultan Mehmedleri, kahramanları, şehitleri, mücahitleri hepsini vatan haini mi ilan edeceğiz? Olur mu öyle şey?

İşte bir mutasavvıf, kitaplara adı geçmiş, anlı şanlı, namlı bir insan. Sünnet-i seniyyeye nasıl bağlı olduğunu görüyoruz.

Buradan bize çıkan ders nedir? Biz de sünnet-i seniyyeye bağlı olacağız. Gerçek bir derviş, gerçek bir mutasavvıf olmak istiyor muyuz? Kur'ân-ı Kerîm'in ehli olacağız, peygamber efendimizin sünnetinin, yolunun yolcusu olacağız. Bunun dışında bir tasavvuf yok. Tasavvuf ne güzel! [Mehmed Zahid] Hocamız kitaplara yazmış; söyleyen de güzel, yazan da, nakleden de. Ne güzel sözdür:

Dervişlik olaydı tâc ile hırka,

Alırdık biz dahî otuza, kırka.

Çok güzel, latifeli gayet güzel söylemiş.

Üç aşağı beş yukarı pazarlık yapardık, "Ver bana on kilo, yarım kilo, bir cübbe dervişlik, Kâdirî dervişliğinden, Halvetî dervişliğinden ver, yok o olmadı dar geldi ötekisinden ver." Otuza kırka biz de alırdık. Dervişlik o değil ki. Dervişlik Kur'an'ı yaşamak, Efendimiz'in sünneti yolunda gitmek, Allah'ın sevgisini kazanmak. Allah'ın sevgisi başka yollarla kazanılmıyor.

Kul in küntüm tuhibbûne'l-llâhe fettebiûnî yuhbibkümullâh.

Eğer bir insan Allah'ı seviyorsa Peygamber Efendimiz'e uyacak, başka çaresi yok.

Zünnûn-u Mısrî hazretlerinin hayatının başındayız, 245 veya 248 hicrî-kamerî senesinde vefat etmiş, Sevbân b. İbrâhîm el-Ahmînî el-Mısrî. Babası Sudanlı, Afrikalı bir köle ama padişah gibi bir köle. Âzatlı köle ama mâneviyat âleminin padişahı olmuş. Zünnûn-i Mısrî hazretleri, hadis de rivayet etmiş,onu okuduk. Sünnet-i seniyyeye bağlı, Kur'an'ı biliyor, Allah yolunun yolcusu örnek insanlardan birisi.

İyyâke en tekûne bi'l-ma'rifeti müddeiyyen ev tekûne bi'z-zühdi muhterifen ev tekûne bi'l-ibâdeti muteallikan.

Zünnûn-u Mısrî hazretleri nasihat ediyor. Kime nasihat etmiştir? Yaşadığı zamanda onun alim, ârif, evliyâ bir zât olduğunu anlamışlar, etrafına toplanmışlar, sözlerini dinlemişler. O da yaşlanmış, olgunlaşmış bir mübarek zât olarak, Allah yolunda yürürken nelere dikkat etmek gerektiğini, hayatının içindeki engin tecrübesinden üç beş kısa cümle içinde bize anlatmış. Bu mübarekler çok konuşmazlar, iki kelime, üç kelime söylerler, bir dünya, bir cihan dolu mâna ifade ederler. Kısaca söylerler ama o sanki doksan yıllık hayatın tecrübesidir. Bir büyük ustanın çırağına, "Evladım öyle yapma, şunu şuradan tut, şöyle vur." demesi gibi.

Bunlar da mâneviyat yolunun büyük üstatları.

İyyâke en tekûne bi'l-ma'rifeti müddeiyen.

İyyâke Arapça'da "Aman sakın yapma!" demek. "Bak hatırında olsun, sakın o tarafa yanaşma, sakın böyle bir şey yapma!" demek. İyyâke, sakındırma ifade ediyor. Sakın yapma. İyyâke aslında seni demek, sana demek. Ama burada ne var? İyyâke, bak seni öğütlüyorum, sakın böyle yapma! İyyâkesini söylüyor, ötesini söylemiyor, sanki parmağını sallayarak nasihat ediyormuş gibi.

İyyâke en tekûne bi'l-ma'rifeti müddeiyen. "Sakın mârifetullah iddiasında, davasında bulunan bir kimse olma!"

Müddeî ne demek?

Bir davayı iddia eden, palavracı demek. Kısaca söylemek gerekirse, bir davayı iddia eden ama öyle olmayan yani palavracı. "Ben asarım, keserim, şu kadar işi şu kadar zamanda yaparım." vesaire.

Ankara'da bir kitap okuyoruz, cep kitabı, bu kitabın yarısı kadar, incecik bir kitap. "Çok güzelmiş, birisi bunu İngilizce'den terceme etse" dedik, birisi, "Ben bunu bir haftada terceme ettirir, getiririm." dedi, Tabi bir haftada terceme ettiremedi, bir ayda da, bir yılda da terceme ettiremez. Kitabın hacmi küçük ama muhtevâsı ağır, herkes yapamaz.

"Sakın mârifetullah iddia edici bir müddei olma. Ben marifetullah ehliyim diye palavra sıkma, yüksekten atma!" demek. Mârifetullah Allah'ı bilme ilmi. Arefe, ya'rifu. Masdar-ı mîmîsi mârifet mârifetullah, masdarın mef'ûlüne izâfesi Allah'ı bilme, irfan; Allah'ı bilme ilmi.

"Ben Allah'ın yakınıyım, evliyâsıyım, Allah'ı bilen, ârif, irfan sahibi, mârifetullahı kazanmış bir kimseyim deme, sakın böyle yapma!" diyor.Çünkü Allah celle celâluh'u bilmek, onu bilen bir kul olmak, öyle kolay, palavrayla söylenecek bir şey değil. Çünkü bu işin sonu yok.

Allah ilmi, mârifetullah ilmi, öyle derin ki "Ben mârifetullahı kazandım." diyen mutlaka cahilliğinden söylüyordur.

Ben bildim.. Dur bakalım, daha işin başlangıcındasın.

İki kere ikinin dört ettiğini öğrenen bir ilkokul talebesi eve geliyor, "Anne, baba! Ben matematiği öğrendim!" diyor. Evladım sus! Matematik senin bildiğin iki kere iki dört ederden ibaret değil, bunu yüksek sınıflarda öğreneceksin, bak nelerini öğreneceksin, aklına hayaline gelmez, herkes bilmez. Bunun ortaokulu, lisesi, üniversitesi var, matematik bölümü var, işin bin bir türlü esrarı var.

Sakın mârifetullahta iddiacı olma, marifetullah iddiasıyla ortaya çıkma!

İnsan neden böyle bir iddia ile ortaya çıkar?

Konunun ne kadar bilinmeyecek, engin bir konu olduğunu anlayamıyor, biliyorum diyor. İki kere iki dört eder, matematiği ondan ibaret sanıyor. Sakın böyle birşey yapma! Bil ki bu işin dibi yoktur, derindir, yüksektir. Mânevî makamların yükseği, en yükseği, daha yükseği. Ve fevka külli zî ilmin alîm. "Her ilim sahibinin üstünde daha alim bir başka biri vardır." Hepsinin üstünde de her şeyi bilen Allahu Teâlâ hazretlerinin sonsuz ilmi vardır, Allah bildirirse kullar Allahu Teâlâ hazretlerini bilir. Yoksa kullar kendisi Allah'ı bilemez.

Kim, "Ben Allah'ı biliyorum." derse, o bilmediğini gösterir.

el-Aczü an dereki'l-idrâki idrakü. "Allah'ın bilinemeyeceğini kavrayabilmek, Allah'ı bilmektir."

Allah'ın zâtından bahsetmek, fe-lâ tadribu li'l-lahi'l-emsâl birtakım misaller vererek anlatmaya çalışmak okyanusa benzer, dalgaya benzer. Sus bakalım! "Siz bilmediğiniz şeylere kendiniz teşbih de yapmayın." diye Kur'ân-ı Kerîm yasaklıyor.

Onun için bu mübarek zât, büyük ârif, "Sakın Mârifetullahı iddia eden bir kimse olma, haddini bil, sükût et!" demek istiyor, bir.

En tekûne bi'z-zühdi muhterifen.

Muhterif bir hirfet, bir meslek sahibi olmak.

"Zahidliği, zühd ve takvâyı meslek etmiş bir kimse de olma!"

Senin işin ne?

Ben zahidim.

Kimisi doktor, kimisi mühendis, kimisi kuyumcu, kimisi bakkal, kimisi ziraatçi, kimisi tüccar, kimisi bezzâz, manifaturacı, sen nesin?

Ben de zahidim.

Böyle bir meslek var mı?

Zühd Allah'a karşı olacak bir şey, bir güzel sıfat, olursa ne mutlu. Meslek değil ki, başkasına satılacak bir şey değil ki, bununla para kazanacak değilsin ki, "Sakın ha mârifetullahı biliyorum iddiasında bulunma, sakın zühdü kendine meslek edinme. Benim mesleğim zühd deyip de ortalıkta dolaşma." diyor.

Ev tekûne bi-l-ibâdeti müteallikan. "İbadetle ilgili, ibadete bağlı bir kimse olduğunu da iddia etme."

Mârifetini, mârifetin sonsuzluğunu bil, zühdünü kendine sakla, ibadetini de mümkünse halka göstermeden gizli yap. Başkasına karşı bu konularda böbürlenerek gösteriş yapacak olursan bu riya olur, o zaman hiçbir şey demek olur, bütün mânevî makamlardan düşersin. İşte bu mânaya binâen, bundan dolayı bizim büyüklerimiz normal bir medrese talebesi kılığında dolaşmışlar, pek böyle dışarı renk vermemişlerdir.

Meşhur Abdullah b. Mübârek hazretleri çok büyük alim, mutasavvıf, evliyâullahtan, kerâmetleri zâhir bir kimse. Bir arkadaşı ile yolda gidiyormuş, susamış, bir çeşmenin başına gitmiş. Dış görünüşünde koca bir kavuğu olsa, cübbesi olsa, sırmalı bir şeyleri olsa "Buyurun hocaefendi!" derler, herkes bir yol gösterir, yer açar. Kimisi "Buyurun efendim!" der, hemen maşrapayla su getirirler. Demek ki o kadar mütevazı, halktan bir insan gibi görünüyor. Halbuki zamanında "Şark'ın en büyük alimi" diye tanınmış. Halkın arasında, itile kakıla nihayet suyu içmiş. Ama içip de çıkıncaya kadar hiç kimse kadrini kıymetini bilmemiş, o telaşın arasında çeşmeden suyu içmiş gelmiş, arkadaşına, "İşte hayat bu." diyor.

Mübarekler meşhur olmayı, tanınmayı, gösterişi sevmiyor, sıradan bir insan muamelesi yapılmasını seviyor. "Ben büyük alimim, şöyle bir kenara çekil, yol aç bakalım, iki tarafa bir dizilin, bir eğilin bakalım." demiyor. Bilinmemeyi daha çok seviyorlar. Mütevazilikten, alçakgönüllülüklerinden dolayı yapıyorlar.

"Bu mânevî dereceleri dışarıya izhar etme, bunların iddiasıyla, palavrasıyla ortada görünme, varsa bile sakla." demek istiyor.

"Bunları gizli yap da kıymeti olsun, yoksa riya, şöhret, gösteriş olur, onlar da afettir."

eş Şöhretü âfetün, tanınmış olmak, şöhret afettir. Bir insanın parmakla gösterilmesi, insanın başına bela olarak yeter. Allah korursa korur ama şöhret afettir. Onun için evliyâullah kendisini saklamış, normal bir elbise giymiş, hiç belli etmemiş. Kimisi kocaman sakal bırakıyor, acayip kılık, elinde bir âsâ, bir tavırlar. Bu, dış kıyafet meselesi değil. Öyle olsaydı otuza kırka herkes alırdı, birinci sınıf sofî olurdu. Bu sözü herhalde anladık; anlatabildiysek anlattık, anlayabildiysek anladık.

Ve bihî kâle. Ve bihî, aynı rivayet zinciriyle aynı kaynaktan geldiği üzere, demek.

Kâle, o şahıs dedi ki;

Semi'tü Zennûne. "Zünnûn'un şöyle dediğini duydum. " Ve süile "kendisine soru sorulduğu zaman."

Ve süile, Arapça'da bir cümlenin başına vav harfi gelirse hal cümlesi derler. "Kendisine soru sorulmuş bir halde o da cevabını verirken şöyle dediğini duydum." demek oluyor.

Mâ ahfe'l-hicâbi ve eşeddühû. "Perdelerin en gizlisi, en kalını, en şiddetlisi hangisi?" diye sormuşlar.

Buradaki perdeden maksat ne, şu camlardaki perde mi?

Hayır. Allahu Teâlâ hazretlerinin sevgili kulu, olgun bir insan olmak, Allah'a kavuşmak, belli mânevî merhaleye ulaşmak için çok dikkat etmek lazım. Bu yolun çok perdeleri var, mânileri var. "Allahu Teâlâ hazretlerinin yetmiş bin hicabdan, yetmiş bin nurdan, yetmiş bin zulmetten perdesi vardır." deniliyor. Yetmiş değil yetmiş bin perdesi var, kolay değil. "Perde, Allah'tan alıkoyan, Allah'ın varlığını birliğini, mârifetullahı, mânevî makamları elde etmesini engelleyen, gözünü perdeleyen, görmesine mâni olan; ona ulaşmasını engelleyen mânilerdir.

Bu perdelerin en gizlisi hangisidir?

İnsan perdeyi anlar, mâniayı anlar, aşmak için çalışır. "Burada bir kalın perde var, duvar var." der, merdiven getirir aşar, kenarından dolaşır, perdeyi aralar. Ama ya gizli perdeyse; bir şey perde oluyor ama şahıs bir şeyi görmesini engellediğinin farkında değil, böyle bir perde. Gizli. Kişi onun perde olduğunun bile farkında değil. Bakıyor, etrafta bir şey yok, hâlbuki gözünde perde var, perdenin arkasını görmüyor. "Tamam yok." diyor. Çünkü gözü perdeli.

"Bu perdelerin en gizlisi, insanı yoldan alıkoymak bakımından, tehlike bakımından en şiddetlisi hangisidir?" diye sordular.

Bu insanların işi gücü Allah'ın sevgili kulu olmak, O'nun yolunda yürümek olduğu için perdeleri merak ediyor. Meraklılar da, "Bu yolda insana ne perde olur, ne yaparsak ulaşamayız, ayağımıza ne takılır, ne mâni olur?" diye soruyorlar.

Kâle, "O zaman buyurdu ki" rü'yetü'n-nefsi ve tedbîruhâ "Kişinin kendi nefsini görmesi ve nefsinin işlerini yapmaya koyulmasıdır."

Nefsini hoş edecek, memnun edecek, nefsinin arzusu yolunda işleri yapması, bu en büyük şey.

Derviş nefsine esir oldu mu, nefsini görüp de kendi benliğine düştü mü, kendi benliğini gördü mü, onu yerine getireceğim diye nefsinin arzusu peşinde gitti mi, nefsini tatmin yolunda yürüdü mü; işte perdelerin en şiddetlisi ve en görünmezi odur. Nefsine böyle bağlanmış, bu duruma düşmüş bir insan artık mânevî makâmâtı bulamaz, ulaşamaz." demektir.

Nefis nedir?

Nefis insanın kendisidir. Kendi, Câe zeydün nefsühû "Zeyd geldi; bizzat kendisi geldi." demektir.

İnne'n-nefse le emmâratün bi's-sûi illâ mâ rahime rabbî. "Muhakkak ki nefis, insana kötülükleri çok çok emreder."

Emmâratün bi's-sûi.

Emmâre ne demek?

Âmir sözünün mübalağalısı. "Nefis insana kötülüğü emredicidir, kötülüğü âmirdir."

İnne'n-nefse âmirü's-sûi kötülüğü emredicidir dese; "Bir defa emrediyor bir daha emretmiyor." gibi bir mâna çıkar. Emmâr emretmeyi meslek edinmiş, işi gücü etrafa emir yağdırmak, hiç durmadan kötülük, emmâratün bi's-sûi.

Neden sonuna te gelmiş?

Nefis kelimesi müennes olduğu için, müzekker olsaydı le emmârün derdi.

Nefis çokça kötülüğü emreder. "Yat, uyu, boş ver kalkma, soğukta abdest alma, namaz kılma, tesbihi çekme, ye iç, yan gel, keyfine bak, işe gitme!" içeriden hep böyle kötü emirler yağdırır. Bi's-sûi kötülüğü emreder. "Şu kızın peşine takıl, şu kötülüğü yap, şu meyhaneye gir, şu içkiyi iç, bak ne kadar tatlı, kafayı bulduğun zaman ne kadar keyifli oluyor." Vesaire, boyuna insana kötü bir şeyler emreder.

Bunu duyar mısınız?

Bunu herkes duyar. İçinden bir arzu geliyor;

"Canım hiç istemiyor."

Nefsin istemiyor.

"Hadi gel şu işi yap."

"Hayır, canım hiç istemiyor."

Sen can kelimesini bir tarafa bırak, o nefis işte. Nefsin emmârei bi's-sûi olduğu için hayrı istemiyor.

Bizim arkadaşlardan bir tanesi, -Allah selamet versin her zaman anıyoruz- tarikate yeni girdiği zamanlarda hocası sormuş;

"Nasılsın, ne haber, nasıl gidiyor dervişlik?"

"Hocam vazifeleri yapmaya çalışıyorum da, ‘dargınlarla da barış,' demiştin ya işte o barışma işi nefsime çok ağır geliyor, izzet-i nefsime dokunuyor." demiş. Hocası;

"A evladım nefsin izzeti mi olur, nefis alçak bir varlık, insana boyuna kötülüğü emrediyor, düşman." demiş.

A'dâ aduvvuke nefsüke. "Senin en büyük düşmanın, kendinsin."

"Canım istemiyor." diyorsun ya, ondan ders çalışmıyorsun. "Canım çekti." diyorsun ya, elmayı ondan koparttın. "Canım çekti." diyorsun ya, içkiyi ondan içtin.

"Dayanamadım, çok arzuladım." diyorsun ya filancanın peşine ondan takılıyorsun.

Can dediğimiz o nefs, sana bütün bu kötülükleri yaptırıyor. Kendini kurtaramıyorsun.

"Hadi ders çalış!" çalışamıyor. "Hadi namaz kıl!" kalkamıyor. "Hadi abdest al!" alamıyor. "Hadi tesbih çek!" çekemiyor. "Hadi şu hayrı yap!" yapamıyor. "Vazgeç bu inattan!" vazgeçemiyor.

Neden?

Nefis insanın içinde, ona bir arzu yüklüyor, insan o arzunun pençesinden kurtulamıyor, o kötülüğü yapıyor. İnsan içinden gelen bir kötü emri tuttu da, yaptı mı nefsine mağlup olmuş, demektir.

Tasavvuf nedir?

Tasavvufun en mühim işlerinden bir tanesi, içindeki bu arzuları bastırıp yenebilmektir.

"Kalkma, yat. Dışarıda kar yağıyor, yatağın içi sıcacık, ne yapacaksın yataktan kalkıp da, sabah namazına bir de camiye gidecekmiş, bırak bu işi. Çek yorganı, kulakların da üşümesin."

Yatağın içi sıcak, hakikaten canı yatmak istiyor.

Kim istiyor?

Kendi nefsi istiyor.

Bunu kim yenecek?

Yine kendisi yenecek.

İşte İslâm'ın zorluğu burada. İnsan kendi kendisini yenmek zorunda ve insanın kendisi, kendisine düşman. Kendi arzusu, kendisine düşman. Tasavvuf işte bu mücadelede başlıyor; yeneceksin, kalkacaksın. Uykuyu yendin, nefsini yendin, yataktan kalktın. Bu kez de, "Yahu dışarısı çok soğuk, abdestini al, namazını şurada kıl, yine yatağa yat." diye tutturur. "Camiye kadar gitme." der. Camiye gider, "Sabah namazını kıldın, dua da ettin, bundan sonrası farz değil, kalk al pabucunu sıcak yatak seni bekliyor." der, duayı ettirmez.

Böyle her noktada içinden bir arzu geliyor, canın istiyor.

Sana kim engel olacak?

Birisi kolundan tutacak, seni bağlayacak mı?

Hayır, işte o noktada sen kendi kendini tutacaksın. İşin zorluğu, buradan kaynaklanıyor. Onun için insanlar, kolay kolay iyi insan olamıyor, kendi kendisini yenemiyor. Kendi içinden doğan arzusunu engelleyebilse ona mâni olabilse, onu aşabilse…

Peki onu aşacak da ne yapacak?

Dîni bilgisinin, sünnet-i seniyyenin gösterdiği işi yapacak.

"Namazın camide kılınması sünnet-i seniyyedir." camide kılacaksın. "Namazdan sonra oturmak Efendimiz'in sünnetidir." oturacaksın. Şöyle yaparsan sevap var, öyle yaparsan bir şey yok. "Sevaplı işe rağbet et." diye insanın kendi kendini yenmeye alışması lazım.

İnsan kendisini nasıl yenebilir, buna nasıl alışacağız?

Biz müslümanlar olarak, senede bir ay bunun egzersizini, eğitimini yapma nimetine sahip bir milletiz. Biz müslümanlar nasılız? Nefsi yenmek için bizim bir ay eğitim kampımız var: Ramazan ayı, nefsimizi yenmek için gerçekleştirdiğimiz kamp hayatımız, askerlik hayatımız, nefse karşı mücadele devremiz. "Sabahtan akşama kadar yemek yemeyeceksin, su içmeyeceksin,evliysen sabredeceksin." Vesaire. Orucun şartları nelerse yerine getireceksin; "Harama bakmayacaksın, ağzına, diline sahip olacaksın, kimseye sataşmayacaksın." Bu egzersizi bir ay yapıyorsun.

Yapmasını bilmeyen insan bile öğrenir.

"Bu evdeki ekmek senin ekmeğin mi?"

"Evet, ben ustayım, ocağın karşısında küt küt çekici sallaya sallaya helalinden bu ekmeği kazandım."

"Ama şimdi onu yiyemezsin, yemeyeceksin."

Neden?

"Allah gündüz yemeyin." demiş.

"Peki, Allah emretti o zaman yemeyeyim."

"Çok susadım, hava çok sıcak, ama buz gibi suyum var."

"İçmeyeceksin."

Peygamber Efendimiz, birisi oruçlu bir insana çattığı zaman karşılık vermesin, "Ben oruçluyum, desin ona uymasın." diyor. Başka zaman bir tane vurur, devirirsin, git işine dersin, karşılık verir, dövebilirsin ama "ben oruçluyum" diyorsun. Sataşana uymuyorsun, yemek imkânın var yemiyorsun, içme imkânın var içmiyorsun, diline sahip oluyorsun, gözüne tatlı gelen bir şeye bakmıyorsun, gözünü çeviriyorsun. İnsan bir ay egzersiz yapıyor. Rabbi ona, "Bak bir ay egzersiz yaptırdım, seni yetiştirdim, hazırladım on bir ay buna göre hareket et." demek istiyor. Biz bunu bilmediğimiz için nice Ramazanlar geçiyor bir Ramazan, iki Ramazan, beş Ramazan, on Ramazan, kırk Ramazan, elli Ramazan hâlâ nefsimizi yenmeyi öğrenemiyoruz. Hâlâ bir kızdı mı çanaklar tabaklar uçuyor, camlar kırılıyor, adamlar yerlere yıkılıyor kanlar dökülüyor vesaire. Bak hâlâ nefsini yenmeyi öğrenememiş.

İnsanın Allah'a ulaşmasını engelleyen yolu görmesini ve gitmesini engelleyen en şiddetli perdesi, nefsini görmesi, nefsini beğenmesidir.

Kendi nefsini görmek şöyle olabilir; "Ben neymişim be! Benim ne kemâlâtım, ne ilmim, ne meziyetlerim varmış, herkes bana izzet hürmet ediyor. Falanca arkadaş da, ‘Sen şu işi çok güzel yapıyorsun.' dedi, hakikaten güzel yaparım, laf aramızda eşim, emsalim yoktur, bir taneyimdir." gibi insanın kendini görmesi, nefsini beğenmesi. Bunun beğenilecek tarafı yok, inne'n-nefse le-emmâratün bi's-sûi. İnsana bol bol kötülüğü emrediyor. "A'da adüvvüke" İnsanı mahveden buen büyük düşman bu.

Peygamber Efendimiz, "en büyük düşmanın" diyor, bunun nesini beğeniyorsun? Rus'u beğenir misin, İsrailli'yi beğenir misin, Yunan'ı beğenir misin?

Beğenmezsin, bu ondan beter, daha büyük düşman. Harp etsen, o seni öldürse şehit olursun, cennete gidersin. Ama bu, senin istediğin şeyleri yaptırtarak seni cehenneme atıyor, ebedî cehenneme düşmene sebep oluyor. Onun için nefsini görmesi, ve tedbîruhâ, tebdir demek "Onun arzuları yerine gelsin diye nefsin karşısında el pençe divan durmak, onun işlerini yapmak, onun peşinde koşmak" demektir.

Tedbîrû'l-beyt, "evi idare etmek, evin işlerini görmek" demek. Tedbîru'n-nefs, nefsi ne istiyorsa yapmak.

Oturmuş gönlünün tahtına;

"Su isterim."

"Baş üstüne."

"Keyif isterim."

"Baş üstüne."

"Eğlence isterim."

"Baş üstüne."

"Zevk isterim."

"Baş üstüne."

"Hacivat isterim, Karagöz isterim…"

Boyuna istiyor. O da onun peşinde;

"Emret, baş üstüne, derhal." diye dolaşıyor.

İmam Gazzâlî diyor ki; "İnsanların gözünden perdeler kalksa, birbirlerinin mânevî durumunu görürlerdi, herkes nefsinin karşısına geçmiş, el pençe divan durmuş, kimisi rükûda, kimisi secdede, emret nefsim, diyor."

Bu adam nefsine tapıyor, nefsinin karşısında el pençe divan duruyor, nefsinin işlerini görmekten, onu tatmin etmekten başka bir şey yapmıyor. Bunu anladığımız zaman, dervişliği anlamış olacağız. İçimizde bir şey var, içimizden gelen duyguların kaynağı var, bu duyguları biz frenlemeliyiz, yapmamalıyız, tersini yapmalıyız, aklımıza göre, sünnet-i seniyyeye göre hareket etmeyi prensip edinmeliyiz.

Allah bize neyi emretmiş, Kur'ân-ı Kerîm, Peygamber Efendimiz bize neyi emretmiş? Onu yapmayı esas alabildik mi, tasavvufu biraz anlamaya başladık. Bunun düşman olduğunu anlayıp buna karşı durduk mu?

Bazen insan sinirleniyor; bir şey saplanmış gibi, bir yerine iğne batırılmış gibi hop yerinden kalkıyor, ötekisinin yakasına yapışıyor, zor ayırıyorlar.

Neden?

Nefsinden. Birisinin burada damarı kabarıyor, ötekisinin orada damarı kabarıyor, yüzleri kıpkırmızı olmuş, yumruklar sıkılmış, nefisleri adamakıllı kabarmış, laf dinletebilirsen dinlet. Nefis, dizginleri ele geçirmiş, adamları oynatıyor.

Dervişlik işte bunları yenebilmektir. Onun için göz yumup eyvallah diyor; her şeyi biliyor ama sabrediyor.

Bunun içinde fırtına yok mu?

Var ama yeniyor, tutmasını biliyor.

Senin anladığın şeyleri o anlamaz mı?

Anlar.

Sevilmeyi, alkışlanmayı, beğenilmeyi istemez mi?

Beğenilmeyi herkes ister ama bu, nefsi ne derse aksini yapıyor.

Rivayet edilir ki Musa aleyhesselam birisine dîni, hak yolu tebliğ etmiş, "îmana gel" diye teklif etmiş. Adam;

"Yâ Musa! Bekle, sana yarın cevap vereceğim." demiş. Ertesi gün;

"Tamam, senin dediklerini kabul ediyorum, sana tabi oluyorum." demiş, Hak yola girmiş, dîne, imana gelmiş. Hz. Musa demiş ki:

"Niye bir gün bekledin de öyle cevap verdin?"

"Ben eskiden beri kendi nefsimle mücadele içindeyim. O ne derse onun aksini yaparım. Akşam senin fikrini anlamak için onu kolladım, çağırdığın yola gelmeyi hiç istemiyordu, dine girmeyi hiç istemiyordu, oradan anladım ki senin çağırdığın yol doğrudur."

İnne'n-nefse le-emmâratün bi's-sûi.

"Bu insanın içindeki nefis hep kötülüğü emreder. Anladım ki senin yolun doğrudur, ona muhalefet ederek senin yoluna geldim." diyor.

Bu şuuru kazanabilmemiz lazım. Zor bir şey, kolay bir şey değil. Belki bu benim söylediğim sözleri, bu sizin dinlediğiniz sözleri genel müdürler, bakanlar milletvekilleri bilmiyor. Böyle bir olaydan, böyle bir meseleden, içlerinde böyle bir şey olduğundan haberdar değiller ve kendilerini kontrol ihtiyacını, lüzumunu duymuyorlar.

Neden?

Nefis terbiyesi diye bir iş vardı, eskiden tekkelerde bunları yapıyorlardı.

Nerede yapıyorlardı? Tekkelerde yapıyorlardı.

Bu tekkeler nefsi terbiye etme mektebiydi. Bu içerideki nefis inne'n-nefse le-emmâratün bi's-sûi. Bu nefse nefs-i emmâre derler. Bu mekteplerde nefs-i emmâreyi ele alıyorlardı. Burası bir mektep, sınıfları var başlarında müdür bey var. Bu nefs-i emmâreyi, emmârelikten vazgeçiriyorlardı. Nefs-i emmâre, oluyordu nefs-i levvâme.

Nefs-i levvâme ne demek?

Kendisini çok kınayan nefis, demek. Levm etmek, kınamak demek. Lâim demiyor.

Müslümanın bir vasfı nedir?

Ve lâ yehâfûne levmete lâim. "Müslümanlar, kınayanın kınamasından korkmaz."

Kim ne derse desin, yapması gereken işi yapar.

Lâim demiyor, nefs-i lâime demiyor, levvâme diyor yani mübalağa, emmâre gibi levvâme bu sefer nefsi çok levm ediyor. Sabah akşam nefsiyle mücadelede.

"Yine beni kandırdın, yine bana sabah namazını kaçırttın, günah işlettirdin, sen ne kötüsün! Senin elinden ne zaman kurtulacağım ben. Yâ Rabbi! Sen bana güç kuvvet ver, şu nefsimi yeneyim."

Nefsinin düşman olduğunu anladı, nefisle mücadele ediyor. Nefis kuvvetli bu zayıf, küt küt yere vuruyor, yatırıyor. Bu da her seferinde "Ah yine nefsime yenildim, eyvah yine mağlup oldum, yine günahı işledim, hatayı yaptım." diye nefsini levm ediyor. Kendisini kınıyor. "Çok kusurluyum, hatalıyım, pür hatayım, günahlara batmışım, benim halim ne olacak?" diye düşünüyor, bu nefs-i levvâme.

İlk önce nefisle bir mücadele başlıyor ve o mücadelede yenildikçe kişi kendi kendisini kınıyor, "Ne zaman kuvvetleneceğim." diye kendi kendisine kızıyor. Sonra bu yolda, bu mektepte levvâmelik halinde de bir müddet mücadele devam ediyor. Birinci sınıf, ikinci sınıf, üçüncü sınıf, böyle gidecek tabi. Sonra nefs-i mülheme.

Bu isimler nereden geliyor?

Kur'ân-ı Kerîm'den geliyor, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerinden çıkıyor, terminoloji, tabirler oradan geliyor.

Mülheme, niye mülhime değil de mülheme?

Mülhime, ism-i fâil sîgasıdır. Mülhime ilham edici. Fe-elhemehâ fücûrahâ ve takvâhâ. Müfessirler, Kur'ân-ı Kerîm'i okuyanlar bu âyet-i kerîmeden anlıyorlar ki Allah nefse fücûrunu ve takvâsını ilham ediyor. Fısk u fücûr, günah yasaklar, haramlar veya takvâ, günahlardan sakınma hâli vesaire ilhâmât geliyor doğruyu anlayabiliyor; eğri burası, doğru burası. Onun için ism-i mef'ul sîgası ile olacak, doğrusu budur.

Fe-elhemehâ fücûrahâ. Elhemehâ, elheme fiilinin ha'sı, elheme'n-nefse, mef'ul olduğu için nefs-i mülheme. Ondan sonra nefs-i mülheme kendisine ilhamlar gelen, gerçekleri anlayabilen mânevî bir takım ışıklar, nurlar, güçler, kuvvetler ve feyizler gelen insan.

Ondan sonra nefs-i mutmainne…

Yâ eyyetühe'n-nefsü'l-mutmainne âyet-i kerîmesi; ismin kaynağı o âyet-i kerîme.

Mutmainne ne demek?

Karar tutmuş, istikrar bulmuş demek. Artık nefis emmârelikten geçmiş, levvâmelikten geçmiş, ilhamlar feyizler gele gele oturmuş, sağlam bir şey olmuş. Ne şeytana uyuyor, ne öyle arzulara, heveslere kapılıyor. Kale gibi sağlam, gemi gibi dümdüz yolunda gidiyor. İşte nefs-i mutmainne. Mânevi, güzel makamların ilki, mutmainne makamı diyorlar.

Çünkü;

Yâ eyyetuhe'n-nefsü'l-mutmainne irciî ilâ rabbbiki râdiyeten merdıyye.

Âyet-i kerîmeden bu nefs sahibinin cennetlik olduğu anlaşılıyor; cennetlik olmanın ilk şartı nefsi mutmainne hâle getirmek. Çalkalanan, dalgalanan, bir yenilen bir yenen, bir öf diyen bir kızan bu halden geçecek, istikrarlı, sağlam, sapasağlam bir müslüman olacak.

Haddesenâ Muhammedü'bnü Saîdini'l-Harezmî. Kâle semi'tü Zennûn. "Muhammed b. Saîd el Harezmî, Zünnûn hazretlerinin şöyle dediğini işitmiş." Ve süile ani'l-mahabbeti. "Kendisine ‘muhabbet nedir' diye soru sorulduğu zaman şöyle cevap verdiğini duymuş."

Kim bu?

Harezmî. Harezmî'yi hareke olarak ötre koymuş, Horezmî, Huarezmî gibi yazıyor. Araplar bunu bilmez, Farsça bir kelimedir. Onun için bunu neşreden müellif nasıl hareke koyacağını da bilemez.

Farsça'da bir başka çeşit hı harfi vardır. Biz noktalı ha'yâ hı diyoruz ya, Farsça'da bir başka çeşit hı daha vardır. Bizde bir c var, bir ç var; onun gibi. Onlarda bir hı var, bir de bir başka çeşit hı var. O başka çeşit hı'yı belirtmek için onun arkasına vav harfi eklerler, huva gibi yazılır, ama vav okunmaz. Bu vav'a okunmayan vav derler, vâv-ı resmiye derler. Hiç yokmuş gibi düşüneceksiniz. Yalnız bu hı harfi dudaktan yuvarlak çıkar. Hua diye çıkar.

O İranlılar'a, onların bir bölgesine mahsus bir telaffuz şekli. Biz onu yapamayız. Mesela bir Diyarbakırlı'nın konuşmasını şıp diye anlıyoruz, bir Karadenizli'nin "cel cel" demesini hemen anlıyoruz. Karadenizli mi, İspirli mi, -"Gelmişsinse" dedi mi-Erzurumlu mu hemen anlıyoruz. O da İranlılar'a, Farslılar'a ait. Bu ha'nın harekesi üstündür ama hı harfi yuvarlak telaffuz edilen hı olduğu için vav konulmuştur. Vav okunmaz, Harezmîdir. Harezmî, ama Huarezmî okunur. Aynı harf hoca kelimesinde de vardır. Hoace, harekesi üstündür ama dudaktan yuvarlak çıkar; onun için biz onu "hoca" haline getirmişiz,

bunu Horezmî haline getirmişiz. Kayserililer'in Hant Hatun'u var, honker kelimesi var, hor kelimesi var. Aslında har yazar, hor hakir olmak mânasına. Bir kaç kelimede vardır. Huarezmî, Harezmî Hazar denizinin doğu kıyılarına verilen isimdir.

O bölgeden bu alim, Zünnûn hazretlerini duymuş.

Buradan şunu da anlıyoruz ki İslâm âlemi bir bütün. Ne kadar hoş bir şey düşünebiliyor musunuz? Adam Buhara'dan kalkıyor Mısır'a gidiyor. Oradaki ârif zâtla konuşuyor, Medine'ye, Mekke-i Mükerreme'ye geliyor, kalıyor. Yemen'e iniyor oradaki alimlerle konuşuyor. Biraz ileride bir şahıs gelecek, Tarsusluymuş. Bizim memleketten Tarsus'a yerleşmiş. Kimisi Tarsus'ta, kimisi Antakya'da, kimisi Maraş'ta, kimisi Urfa'da. Ama diyar diyar dolaşabiliyorlar çünkü her taraf İslâm beldesi.

Nerede, hangi alimi duymuşlarsa onun yanına gidiyorlar. Harezmî şimdiki Özbekistan veyahut Türkmenistan. Türkmenistanlı ama Mısırlı Zünnûn hazretlerini duymuş. Demek ki oraya tahsile gitmiş. Bizim, çocuklarımızı tahsil görsün diye Kahire'ye, Mekke-i Mükerreme'ye gönderdiğimiz gibi. Bu şahıs, "Muhabbet nedir?" diye sorulduğu zaman Zünnûn'un şöyle cevap verdiğini duymuş.

En tuhibbe mâ ehabballâh.

Muhabbet.

Muhabbet nedir?

Tasavvufta çeşit çeşit terimler dolaşıyor ortada. Mârifet, irfan, ârif, muhabbet, âşık, muhib, zahid kelimesi dolaşıyor; tarikat kelimesi, terminolojisi. Her ilmin çeşitli tabirleri var.

Bir araba tamircisi "Lokmayı getir." diyor.

Sen şimdi ona hamurdan yapılmış fırında pişmiş lokma tatlısı götürebilir misin?

Hayır. Onun lokma dediği bir çeşit vida sökme anahtarı. Terminolojisi öyle.

Lokma. "İngiliz anahtarını, kurbağacığı getir." diyor. Gidip suyun içinden kurbağa mı yakalayacak?

Hayır. Ağzı kurbağaya benzediği için o ismi almış olan bir alet. Tasavvufun da terminolojisi, tâbiratı var.

Muhabbet nedir?

Muhabbet sevmek demek, herkes biliyor, soran da biliyor sorulan da biliyor. Ama "Nasıl tarif edersin, nasıl bir haldir?" diye soruyor. Kelimeyi sormuyor; herkes lügati açar bakar, hâli soruyor.

"Muhib olan insan, Allah âşıkı, âşık-ı sâdık olan bir insan nasıl olur?" demek istiyor.

En tühıbbe mâ ehabballâh. "Allah'ın sevdiği şeyi sevmendir."

Sen muhabbetten mi bahsediyorsun?

Muhabbet Allah'ın sevdiğini sevmendir.

Allah neyi seviyor?

Kendi yolunda cihat edilmesini seviyor. Cihatta yaralanmak, uykusuz kalmak, hapse düşmek, işkenceye uğramak, öldürülmek var.

Sevebiliyor musun?

Allah oruçluyu seviyor; orada aç kalmak var. Allah sabretmeyi seviyor.

Sabır olmasa, kavuşmak olsa da her şeyi yesek içsek daha iyi değil mi? Sabrı sevebiliyor musun?

Muhabbet, Allah'ın sevdiklerini sevebilmektir.

"Ben Allah'ı seviyorum; muhabbet ehliyim, ehl-i aşkım."

Dur bakalım; şu sıfatlar sende varsa öylesin, yoksa Zünnûn hazretlerine göre değilsin.

En tuhibbe mâ ehabballâh. "Allah'ın sevdiğini sevmendir." Ve tübğıda mâ ebğadallâh. "Allah'ın kızdığına kızmandır."

Allah kâfiri sevmiyor, sen kâfiri niye seviyorsun? Allah yılbaşını sevmez, kâfirlere benzemeyi sevmez. Sen niye onu yaparsın? Kâfirler gibi çam ağacını niye süslersin, dükkanının vitrinini niye süslersin? O zaman Allah sevmez. Kâfirleri sevmez, kâfirlere benzeyeni de sevmez. "Kâfirler gibi olmayın!" diye emirler var. Allah'ın kızdığına kızmak. Adam içki içiyor, sarhoş, içkiyi de, sarhoş olmayı da sevmezsin, sarhoş olana acırsın, kurtarmaya çalışırsın. Allah yalanı sevmez; sen de yalan söylemeyeceksin; yalanı, yalancıyı sevmeyeceksin. Başkasını istismar etmeyi, gösterişi, riyayı sevmez. Bizim işimiz gücümüz süslenmek, taranmak, gösteriş, fiyaka, hava. Herkesin ölçüsü bu. Demek ki ölçü bu; Allah'ın sevdiğini sevmendir, Allah'ın kızdığına kızmandır.

Ve tef'ale'l-hayra küllehû. "Tamamen hayır işlemendir."

Hayır olan bütün işleri işlemendir. Yaptığın işler hayır olacak, hayır olarak neyi duyduysan onu yapacaksın. Peygamber Efendimiz'e birisi gelmiş;

"Rüya gördüm; ben secde ettim, arkamda ağaç vardı o da secde etti, şu tesbîhâtı söyledi." demiş.

Efendimiz bir secde âyeti okumuş, secde âyeti okuyunca secde etmek lazım; ondan sonra secdeye kapanmış, orada o sahabinin rüyasında gördüğünü söylediği tesbîhâtı söylemiş. Çünkü hayır olduğunu, güzel olduğunu anladı; "Ashabımdan birisi görmüş, ben Peygamberim ona uymam." demedi. Sâlih, rahmânî rüya olmasından dolayı rüyadaki ağacın tesbihini aynen o da yaptı.

Ve terfada külle mâ yeşgalü ani'l-lâh.

Rafada, yerfada, reddetmek, kabul etmemek demek.

Terfada külle mâ yeşgalü ani'l-lâh. "Allah'la meşgul olmaktan seni alıkoyan ne varsa onların hepsini reddetmen."

"Bunları istemiyorum." diye onlardan uzaklaşmak, kabul etmemek reddetmek. Allah'ı sevmek bu.

Seni Allah'tan ne alıkoyuyor? Çalgı mı, eğlence mi, keyif mi, iş mi, güç mü?

Seni Allah'la meşgul olmaktan ne alıkoyuyorsa onların hepsini itmek, reddetmek...

Ve ellâ tehâfe fi'l-lâhi levmete lâim. "Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmaman."

Sevgi budur. Kınayan kınasın, beğenmeyen beğenmesin, ben Allah'ın sevdiği işi yaparım. Allah muhabbetiyle dolu insanın yapacağı iş.

Maa'l-atfi li'l-mü'minîn. Allah'ın sevdiğini sevmek, kızdığına kızmak, tamamen hayırları yapmak, Allah'tan uzaklaştıran ne varsa, onların hepsini reddetmek, Allah yolunda kınayanın kınamasına hiç aldırmadan, korkmadan yapması gereken vazifeleri yapmakta tereddüt etmemek.

Maa'l-atfi li'l-mü'minîn. "Mü'minlere şefkatli olacak."

Müşfik olacak, merhametli olacak, sevecek. "Bu mü'mindir." diyecek. Allah mü'minleri sevdiği için onlara karşı içinde atf yani şefkat, sevgi olacak.

Ve'l-gılzati ale'l-kâfirîn. "Kafirlere karşı da galîz yani şiddetli olacak, sert olacak."

Zünnûn hazretleri bu sözünü, eşiddâü ale'l-küffâri ruhamâu beynehüm tarifinden almış; mü'minlere yumuşak, kâfirlere sert olacaksın.

Yapabiliyor muyuz?

Millet tamamen tersini yapıyor. Turistlere karşı öyle yumuşak davranıyor ki neredeyse pabucunun altını yalayacak. Mü'min kardeşine karşı ise olanca sertliğiyle sert; "Otur, kalk, çekil, git." vesaire, hiç bir sevgisi yok.

Ve't-tibâi resûli'l-lâh, maa ittibâi resûlu'l-lâh, Resulullah'a ittibâ ederek, mü'minleri severek, kâfirlere sert tavır takınarak, sallallahü aleyhi ve sseleme fi'd-dîn, dîni konuda Resûlullah'a ittibâ ederek gitmektir.

"Muhabbet nedir?" diye sordular. Muhabbetin sahibi olan bir insanın nasıl davranması gerektiğini anlatarak onu bize tarif etti; seven insan böyle yapar, başkası yapamaz. Başkasını yapıyorsa sevgisi sahtedir veyahut gerçek muhib değildir, palavracıdır, iddiacıdır.

Muhabbet Allah'ın sevdiğini sevmendir. Allah'ın kızdığına kızmandır. Tamamen hayrı işlemendir. Allah'tan uzaklaştıran her şeyi reddetmendir. Allah yolunda kınayanın kınamasından asla korkmamandır. Mü'minlere şefkat, kâfirlere şiddet göstererek dîni konuda Resûlullah sallalahu aleyhi ve ssellem'e tam ittibâ ederek yaşamaktır. Muhabbet bu. Allah onu sevmeden bir insan Allah âşıkı olamaz. Önce Allah sevecek, ondan sonra kişi Allah'a âşık olabilir. Bir insan kendi kendine, Allah'a âşık olamaz. Allah sevdikten sonra olur.

Aşk odu evvel düşer ma'şûka andan âşıka

Şem'i gör kim yanmadan yandırmadı pervaneyi.

Önce Allah bir kulu sever, ondan sonra kulda muhabbetullah hasıl olur. Onun için âşık-ı sâdık olan bir insan, Allah'ın sevgili kulu demek. O sevgili kulun sıfatlarını söylemiş oluyor. Allah'ın sevdiğini sever, kızdığına kızar, tamamen hayır işlerini yapar, Allah'tan uzaklaştıran her şeyden uzak durur.

"Ben filanca yere gitmem, falanca işi yapmam, ona gidince cumayı kılamıyorum, işimi yapamıyorum."

Allah'tan alıkoyan her şeyden uzak durur, Allah yolunda kınayanın kınamasına asla aldırmaz. Mü'minlere karşı şefkatle, severek, kâfirlere karşı ise sert, cesur, kahramanca davranır. Dinî konularda tamamen Resûlullah'a tâbî olur.

Görüyor musunuz mutasavvıfı, hakiki sofiyi, âşık-ı sâdıkı nasıl tarif ediyor? Görüyor musunuz tasavvufun aslı esası neymiş?

Zünnûn hazretlerinden, Peygamber Efendimiz'e yakın asırlardan. Biz 1400 küsurdayız, o 200 küsurda yani 12 asır önceden. Bizden önceki o devirlerdeki mübarek insanların halleri.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi Peygamber Efendimiz'e en güzel şekilde ittibâ edenlerden, Kur'ân-ı Kerîm yolunda yürüyenlerden, Allah yolunda kınayanın kınamasına aldırmadan yapması gereken işi yapanlardan, Allah'ın sevdiğini sevenlerden ve Allah'ın kızdığına kızanlardan, âşık-ı sâdıklardan, nefsini yenmiş, nefsinin düşman olduğunu anlayıp da ona göre kendisini kurtarmış kimselerden eylesin. Sevdiği kul eylesin. Bütün güzel hallere rağmen mârifetullah iddiasında bulunmayan, zahidliği kendisine meslek edinip de etrafa zahidlik satmayan, "ibadet ehliyim" diye onunla meşgul gösterip de şöhret ve riya belalarına bulaşanlardan etmesin, bulaşmayanlardan eylesin.

Fâtihâ-i şerîfe meâl besmele.

Sayfa Başı