M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 163-164.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem.

Bir kısmınız vardır ki hayır üzerindedirler, şer beklenmez kendisinden, daima hayır beklenen insanlardır. Bunlar sizin hayırlınızdır.

"Kendilerinden şer umulmayan ve daima hayır beklenen insanlar sizin hayırlılarınızdır, iyi insanlardır."

Şerrinden eminsinizdir. Mesela kapınız açık kalsa da yatsanız, dersiniz ki;

"Bu komşulardan bana, ne evime ne çoluğuma çocuğuma hiçbir zarar gelmez. Çünkü hep emin adamlardır."

Ama biri de var ki kapıya bir kilit, arkasından bir demir, arkasından bir de destek koyarsın.

Niçin?

Emin değilsiniz etrafınızdakilerden.

O da şerlileriniz oluyor o zaman. Hayrı umulmayan şerrinden de emin olunmayan insanlar da kötü insanlarınızdır." buyurmuş.

Yine buyuruyor;

E lâ uhbiruküm bi-hayri ümerâiküm ve şirârihim? "Sizin emirlerinizinde umeralarınız da, ne derler, evliya-ı umûrunuz da, idarecilerinizin de hayırlısıyla hayırsızını size bildireyim mi?"

Efendimiz söylüyor.

Hıyâruhüm. "O sizin umeralarınızın hayırlısı." Ellezîne. "Şu insanlardır ki." Tühibbûnehüm ve yuhibbûneküm. "Siz onları seversiniz."

"Allah razı olsun bunlardan." dersiniz.

Tühibbûnehüm. "Seviyorsunuz."

Sizin için daima hayırlı işler yapıyorlar siz de onun için, millet de seviyor dua ediyor onlara.

Ve yuhibbûneküm. "Onlar da milletten böyle kendilerine karşı bağlılık görünce onlar da milletlerini seviyorlar." Ve ted'ûne lehüm ve yed'ûne leküm. "Siz onlara dua ediyorsunuz onlar da size dua ediyor."

"Allah razı olsun. Ne iyi adamlar!" diyorsunuz.

"Bunlar sizin iyilerinizdir işte."

"Bir de kötülerinizi tanıtayım mı?" diyor Resûlü Ekrem.

Ve şirâru ümerâiküm. "Ümeranızın şirârı."

Şirâr, aslında Türkçe bir kelime. Eşrar, kötüleri yani.

Ellezîne tübğidûnehüm. "Öyle insanlar çıkacak ki siz onları sevmiyorsunuz, buğz ediyorsunuz."

Niçin?

Menfaatinize uygun şeyler yapmıyorlar, yapmadıkları için siz de onlara kızıyorsunuz.

Ve yübğidûneküm. "Bunlar bizim sözümüzü dinlemiyorlar diyerekten onlar da size kızıyorlar."

Mesela akşam duydum, burada gecekondular varmış. Gecekonduların yıkılmasına emir verilmiş, 300 tane polis gitmiş. Fakat gecekondudaki adam ne yapsın, fukara adamlar.

Yıktırırlar mı kolaycacık evlerini?

Hepsi birden çok çullanıvermiş, 300 polisin ağzını burnunu perişan bir halde sokmuşlar.

Şimdi o adam hayır mı söyleyecek şer mi söyleyecek?

Ve şirâru ümerâikümü'l-lezîne tübğidûnehüm ve yübğidûneküm.

Onlar size kızıyor;

"Yahu için dinlemiyorsunuz sözümüzü?"

Öteki de kızıyor;

"Niçin bizim işimize mâni oluyorsunuz?"

Ve tel'anûnehüm. "Allah belasını versin bunların diye siz lanet edersiniz." Ve yel'ânüneküm. "Onlar da size lanet eder: Allah belasını versin bu milletin! Bakın sözümüzü dinlemiyorlar, kanunlara itaat etmiyorlar, devlete itaat etmiyorlar! Onlar da size böyle beddua ederler."

İşte bunlar sizin şirâru ümeraiküm demiş Resûlü Ekrem.

Hz Ömer'den rivayet.

Yine Efendimiz buyuruyor ki;

E lâ uhbiruküm bi-hayri'n-nâsi ve şerri'n-nâsi. "Hayrunnası ve şerrunnası size bildireyim mi?" İnne min hayri'n-nâsi raculen. "Nâsın hayırlıs o adamdır ki." Amile fî sebîlillâhi. "Bütün işini Allah yolunda yapıyor." Amile fî sebîlillâhi alâ zahri ferisihi ev alâ zahri baîrihi ev alâ kademeyhi. "Yayan, atlı süvari, atlı arabalı, otomobilli nesi varsa o günkü, bütün şeysini fisebilillah harcıyor."

Kendi menfaati, işi için değil fisebilillah.

Tabi böyle insanlar mevcuttur her zaman için.

Hattâ ye'tiyehu'l-mevtü.

Bakın bu tâbir çok yerinde bir tâbir. Yani insan her zaman bir iyi iş yapar. Geçen o İmam Gazzâli'nin sözündeki o söz çok mânalı bir sözdür.

"Bir hayır ki devam etmez. İnsan bir hayrı yapar fakat o hayrı devam etmiyorsa devam etmeyen şer o hayırdan daha hayırlıdır." der.

Bir şer ki devam etmiyor, devam etmeyen hayırdan daha hayırlıdır.

Gazzâli'nin sözü.

Niçin?

Devam etmeyen şer adamı uyandırır. Şerler adamın uyanmasına vesile olur. Uyandırır, tevbe istiğfar edersin, kurtulmanın çaresini ararsın. Fakat hayır, yapmışsın bir hayır yolu açmışsın, fakat, su getirmişsin mesela birgün akıtmışsın üç gün akıtmışsın arkası gelmiyor suyun.

E canım bu hayırdı, geldi herkes "Hoş oh! Ne iyi!" diyerekten sevindi. Ama arkası gelmeyince işe yaramadı ki! O kadar masraf yapıldı, yol yapıldı, borular döşendi, çeşmeler yapıldı. Ama arkası yok!

İşte hayrı devam etmezse arkası gelmeyen su gibidir, vesaire gibidir.

Onun için bu fisebilillah yola çıkan adam;

"Yalnız benim gençlik devrim var ya. Eh o zaman yaparım ama ihtiyarlık gelir, yaşlılık gelir işte şu devir gelir, yeter artık."

"Yeter artık!" dediğin gün zarardasın.

Hattâ ye'tiyehu'l-mevtü. "Ölüm gelinceye kadar bunda durabiliyor musun, bu hayırda? Sen o zaman hayırlı insansın."

Ölüm gelinceye kadar: Tahsilinde, işinde, nerede olursa olsun.

Ve inne min şirâri'n-nâsi. "Nâsın bir de kötüsü var." Raculen. "Bir racüldür ki." Fâciran. "Fâcirdir." Ceriyyen yekrau kitâballâhi. "Atılgandır, gayretli bir adamdır ama cüretli, Allahu Teâlâ'nın kitabını okuyor."

Allahu Teâlâ'nın kitabını okuyor, cüretkar adam. Onu öğrenmiş biliyor.

Ve lâ yer'avî ilâ şey'in minhü. "Ama fakat ahkama riayet etmiyor."

Ahkâm-ı ilahiye riayet etmiyor; namaz kılmaz, oruç tutmaz, hayr u hasenata koşmaz. İşte Müslümanlığın 32 tane emri var, 54 tane ferâizi var. Hiçbirisini yapmıyor adam. Ama biliyor, ezberlemiş. Kıymeti yok.

"En şerliniz de bunlardır işte sizin."

E lâ uhbiruküm bi't-teysi'l-müsteâri? Hüve'l-muhillü fe-leanallâhu'l-muhillü ve'l-muhallele lehû.

Müslümanlıkda bir boşanma vardır, talak tâbir ederiz. Cenâb-ı Hak erkeğe üç kere bu talak salahiyet vermiş.

Bir kere boşarsın karını fakat pişman olursun; "Çoluk çocuk vardır, yine barışalım." dersin, bir barışırsın.

Sonra aranızda yine bir geçimsizlik olur, kızarsın yine bir boşarsın. İki salahiyet kullandın. Yine sonra pişman olursun dersin ki;

"Çoluk çocuk var. Hadi yapmayalım bu işi. Gel yine barışalım." dersin, yine bir dini nikâh yaparsınız, olur iki.

Sonra bir kırgınlık daha gelir bir daha boşarsın onu, üç boşama oldu. Bu üç boşanmadan sonra artık bir daha dönüş yok.

"Pişman oldum, şöyle oldu böyle oldu. Hadi gel bir daha arışalım."

Yook, olmaz!

Talak-ı selâse diyorlar şimdi. Bu hakkı Cenâb-ı Hak bize üç defa vermiş. Birdenbire bu üç hakkı kullanma.

Üç hakkı birdenbire kullanma! Kızdın boşayacaksın, "Boşadım seni de git."

"Talak-ı selase ile boşadım." dersen, bu üç hakkı birden kullanmış olursun. Bir daha dönüş olmaz buna.

Onun için şimdi çok oluyor bu işler Allah esirgeye.

Boşuyor, talak-ı selase ile. Kızgınlık, söyleyiveriyor "Boşadım!" diyor sonra da bir pişmanlıktır oluyor. Bir çare arıyor yine barışıyor. Derken bu sefer iş çığırından yolundan da çıkmış oluyor ama.

Onun için şimdi bunu alabilmek için, pişman da olduk alacağız.

Ne yapalım?

O karının başkasına varması lazım. Başkasına varacak, nikahlanacak. Hem de ihtiyarlara değil kendi emsaline birisine varacak, boşanacak. Ondan sonra o boşayacak onu. O boşadıktan sonra istersen sen alacaksın onu.

Şimdi bu pazarlıkla oluyor. Bu kadın diyor ki;

"Ben sana varacağım ama yarın boşamak şartıyla."

Buna Acem nikahı diyorlar. Acem nikahında câri olan bu yoldur. Müslümanlıkta câri değildir bu.

Şimdi bunu alana bak diyor ki;

Fe-leanallâhu'l-muhillü ve'l-muhallele lehû. "İkisine de lanet ediyor Cenâb-ı Hak."

Allah lanet ediyor diyor. Bu kaçamak yolunu, talaktan hile-i şeriye diye uydurup da bunu böyle kaçamak yoluyla yapanlara Allah lanet etsin diyor.

Bu da doğru bir şey değil.

Nasıl yaparsın?

Ama cahil bilmez, yapar. Yani doğru bir şey değildir.

Onun için üç hakkı yerinde kullanmak lazımdır. Kullanamazsan bir daha da oraya uzanmamak lazım.

E lâ uhbiruküm ani'l-ecvedi el-ecvedü Allah el-ecvedü Allah el-ecvedü Allah ve ene ecvedü veledi âdeme ve ecvâdühüm min ba'di raculün alime ilmen fe-neşera ilmehu yüb'asü yevme'l-kıyâmeti ümmeten vahdehu ve raculün câde bi-nefsihi fî sebîlilillâhi hattâ yuktele.

Cömert Allah'tır. Bak bu kadar milyarlarca mahlukatının mükemmelen rızıklarını ihsan eder durur elhamdülillah. Rızkı vermezse O, bizim elimizden bir şey gelmez yani. Lokmayı buradan elimizle alıp ağzımıza koymasını bile beceremeyiz. Hep bu lütuflar Allahu Teâlâ'nındır. Onun için en cömert Allahu Teâlâ'dır.

Günahımız çok, deryalara aşkın.

Peki gâvur?

Allah tanımaz, hiçbir şeyi tanımaz. Ona da verir, ona da verir, ona da verir. Biz sözümüzü dinlemeyen bir adam olursa üç gün bakarsak dördüncü gün kovarız. "Hadi buradan!" deriz. Ama Allah koymuyor kapısından kimseyi, herkese veriyor. Dinli dinsiz, imanlı imansız, kâfir müslüman herkese veriyor.

O cömertliğinin büyüklüğüne delalet eder.

Şöyle bir hikâye aklıma geldi. İbrahim aleyhisselam çok cömert bir Peygamberdir. Sofrası gayet açık. Bir gün bir misafir gelmiş evine. Demiş;

"Lâ ilâhe illallah İbrahim Halilullah'ı tasdik et de ye."

Demiş, "Yapmam!"

"Eh, sana da yemek yok." demiş.

Cenâb-ı Hak derhal ilham buyurmuş ki;

"Yâ İbrahim! Doksan senedir ben o gâvuru besliyorum da bir gün kapımdan kovmadım. Sana bir gün geldi bir ekmek verecektin, derhal onu kovdun." demiş.

İbrahim aleyhisselam koşmuş herifin arkasından, yakalanmış bir yerde getirmiş;

"Aman!" demiş, "Rabbim beni ihtar etti, gel buyur sofraya."

Adam öğrenince demiş;

"Senin ne güzel Rabbin varmış. Lâ ilâhe illallah İbrahim Halilullah." diyerekten İslâm dinine girmiş.

Ama ikinci sebepten sonra.

Cömertlik iyidir ama hepsinin de yerinde olması lazımdır. Yerinde olmayan cömertlikler de zayiattandır.

"Ben de Ademoğlunun en cömertiyim. Benden sonra en cömert olan da bir racüldür ki, benden sonra en cömert olan insan şu adamdır ki." Alime ilmen. "Bir ilmi öğrendi." Fe-neşera ilmehu. Yani allemehû. "Onu başladı, öğrendiği faydalı din ilmini etrafındaki insanlara yaymaya. Öğretiyor."

"İşte bu benden sonra ilmi öğrenip de öğreten insanın misali." Yüb'asü yevme'l-kıyâmeti ümmeten vahdehu. "Bir ümmet olarak Cenâb-ı Hak onu ba'sedecek."

Sebebi?

Bak İmam Azam mesela, neşrettiği ilim sayesinde bugün milyonlarca insanın sevabı onun defterine geçiyor. Bugün de böyle bir ilim sahibi gelirse onunki de öyle olacak. Herkesin de tabi gücü nispetinde.

Ve raculün. "İkinci bir racül de vardır ki." Câde bi-nefsihi fî sebîlilillâhi hattâ yuktele. "Yukarıda denilen insan gibi canını fisebilillah feda etti. En nihayet şehit oluncaya kadar dövüşüyor."

Yani muvakkat bir zaman için değil, ölünceye kadar kendisini vermiş hak yoluna. En nihayetinde de şehit olup, yuktel demek burada şehit olmak demek. Şehit oluncaya kadar şeysin de devam ediyor.

Onun için İslamiyette şehitliğin mertebesi çok yüksektir. Şehit ilk kanının aktığı zaman da bütün günahları Cenâb-ı Hak tarafından silinir. Ne kadar günahı varsa hepsi kanının ilk damlası ile silinir. Onun için şehidin mertebesi çok yüksektir. Çünkü en kıymetli insanın canıdır. Canını da Allah için veriyor. Verdiğini de ispat ediyor orada.

E lâ uhbiruküm bi-mâ hüve ahvefü aleyküm indî mine'l-mesîhi

Mesih deccalin adı. Bu deccal korkulu bir mahluk, sahtekar bir adam yani. Deccal sahtekar adam demektir. Hani bizim dolandırıcılar var ya. Kalp paraları altın para diye yabancı insanlara satarlar.

Bir gün bize de rast geldi de;

"Aman!" dedi, "Çok sıkıntıda kaldım şöyle oldu böyle oldu. Şu beşi birliği satacağım." "Aman ne olur!" dedi, "Biraz para verin de bunu size vereyim."

Öyle yabancı bir insan olsa, o beşibirlik mesela bugün 500 lira ediyorsa, 400 liraya 300 liraya veriyor o onu, hazır. Ama on para etmez bir şey. Kalp para.

Deccal de böyle kalp para, ama dışarısından kendisini süslemiş evliyâ, zamanın evliyası. En büyük bir adam. Herkes elini değil ayağını bile öpecek.

"Ben bundan korktuğumdan daha çok başkasından korkarım." diyor. Bundan korkmam. Sahtekardır ama bu sahtekarın sahtekarlığı meydana çıkar bir gün. Herkes ondan soğur kaçar.

Bundan daha korktuğum bir adam var?

Kimdir o yâ Resûlallah?

eş-Şirkü'l-hafiyyü. "Şirk-i hafi deccalden daha beter, tehlikeli bir adamdır yani." En yekûme'r-raculü ya'melü li-mekâni'r-raculi. "İnsan kendini göstermek için çeşitli hünerler yapıyor yani."

Çeşitli hünerler, mesela belki misalde kusur olmaz derler. Seçim zamanlarında camiye girenler çok olur. Belki adamın abdesti de yoktur fakat orada kendisini göstermek için camiye girer. O tehlikedir işte! O tehlikedir.

Bir misal olarak.

E lâ uhbiruküm bi-hıyâriküm. "Sizin bir de hayırlılarınızı bildireyim mi?" diyor Efendimiz.

Hıyâriküm. "Sizin hayırlılarınız." el-Mûfûne. "Sözlerini ifâ edenler."

Verdikleri sözleri ifâ edenler, tutanlar. Sözlerini yerine getirenler.

el-Mutayyibûne. "Böyle güzel güzel konuşur, sözünü de yerine getirir. Bunlar sizin hayırlılarınızdandır." İnnallâhe azze ve celle yuhibbu'l-hafiyye't-takiyye. "Cenâb-ı Hak gizli ve Allahu Teâlâ'dan korkan, sakınan insanları sever."

Kimse bilmez yani kendilerini. Yani, el-münzevî aninnâsi. "İnsanlardan inzivaya çekilmiş." Li-yetedarra'a bi't-taabüd. "İbadet için, Allah'a yalvarmak için."

Nasıl miskinlik ile şeylik var. Bu insanlar arasında da böyle insanların içerisine karışmadan dolayı insanın içine bir darlık gelir, sıkıntı gelir, rahatsızlıklar gelir. İnsan Allah'a yalvarmaya, tadarru u niyaza ibadete vakit bulamaz. Onun için bu çekilmiş, kendisini bir tarafa çekmiş. Orada Allahu Teâlâ'ya yalvarıyor ama kimse bilmiyor bunu. Bildirmiyor kendisini.

Gerek maâsiyi terk etmek için olsun, gerek böyle şeyler için olsun, yapanları Cenâb-ı Allah sever buyurmuşlar.

Onun içindir ki, şimdi bugün ramazanın 20. günüdür. Sabah radyosu Mısır'da bugün ramazan 20 dedi. Her gün söylüyor ramazanın günlerini de, bugün de yirminci günüdür dedi. Şamlılara göre bugün 21. gün ramazan. Bize göre 19, 19. gündeyiz.

Resûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Ramazan'ı Şerif'in son 10 gününü, 20 gününü itikafına hasretmiştir. Bunu hiçbir sene terk etmemiştir. Bir sene terk ettiyse de Şevval de kaza etmişlerdir.

Yani Resûlü Ekrem hem bir peygamber olmak, milletin bütün işi üzerinde olmak, İslâm davasının asıl yürürlüğe girdiği bir sıradaki iş çok, başını kaşımaya vakti yok olduğu halde Resûlü Ekrem Ramazan'ın yirmisinden sonraki günlerini itikafa hasreder, mescidine çekilir, halkla olan irtibatını keser, Allah ile irtibatını şey yapardı.

Bu sünnet-i seniyyedir. Sünneti müekkededir ama gayri müekkede şeysin de yani memlekette nasıl cenaze namazı farzdır ama bazı kimselerin edasıyla diğerlerinden sakıt olur. Bu da bazı insanların ifasıyla diğer müslümanlardan sakıt olan bir sünnettir. Kifayet sünnettir, sünnet-i kifayedir.

Onun için mümkün olursa her mahallenin camisinde bir iki insanın bu işe nefislerini tahsis edip de ibadet etmeleri o mahalle için, o mahallenin camisi için o sene zarfında gelecek âfatlara bir perdedir. Bunu, Ömer Ziyâeddin Dağıstanî'nin Zübdetü'l-Buhârî'sinin itikaf bahsinde o zât yazmış.

"Hiç olmazsa bir adamı parayla tutun, caminizde itikafa sokun, besleyin onu. O mahallenize gelecek olan o senenin âfatına bir perde olur." demiş.

Onun için o sünnetlerin her birisinin ayrı ayrı hikmetleri vardır, o hikmetlere akıllarımızın ermesine imkân yok.

Zaten bizde hangi akıl var ki ona erdirelim aklımızı?

Onun için şimdi burada; "Cenâb-ı Hak sizin gizli müttekilerinizi sever." tabirinden ne burada münzevi hâle sokmuş. Bu inziva hâline insanlarda biraz mesela nefislerini, buna herkesin gücü yetmez. Her gün çalışmak vazifesi olan insan oradan kendini alamaz ama, serbest çalışan insan mesela 10 gün gitmeyiverir. On gün hasta oluyor ya insan, 20 gün hasta oluyor ya. İşine gitmeyebiliyor, şunu yapıyor bunu yapıyor.

E bu sene geldiğinde icraatına [bakılmalıdır.] Sakal nasıl sünneti seniye ise, sakal kifaye değil ama. Herkese mahsus bir şey. Bu kifaye sünnet olması dolayısıyla bir kısım insanın yapması suretiyle diğerlerinden sâkıt olur. Onun için her müslümanın buna elinden geldiği kadar özenip [yapması lazım.]

On gün bir ibadethaneye kapanıyorsun. On gün diyorsun ki;

"Yâ Rabbi! Ben sana misafir geldim. Senin misafirinim. Affedersen çıkacağım, affetmezsen çıkmayacağım. Kapıda polis yoktur, jandarma da yoktur fakat kapıdan dışarıya da çıkamazsın. Bu böyle bir ibadettir. Ancak abdest almak için çıkarsın, ve bir de bir zaruret ihtiyacı varsa onun için çıkarsın. Başka türlü dışarıya çıkmak da câiz değildir. Yani tam bir Allah'a kendini hasretmeye şey olan bir ibadettir.

Allah cümlemizi affetsin. Bu sünnet-i seniyyenin icrasına da böyle içlerinden heves gelen insanlardan etsin bizleri ve yapmaya da muvaffak kılsın Cenâb-ı Hak.

Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bırakmamış hiç. Bıraktığı bir seneyi de Şevval de kaza etmiş.

E lâ uhbiruküm bi-sûrati meleet azmetühâ mâ beyne's-semâi ve'l-ardi.

Bu uzun bir hadis.

"Size ben bir sûreden haber vereyim ki, bu sûrenin büyüklüğü yeri göğü kaplamıştır yani o kadar büyüktür." Şeyyeahâ seb'ûne elfe melekin. "Bunu gelirken 70 bin melekle getirmiştir böyle."

Yani Resûlü Ekrem'e gelirken büyük saltanatla, tantana ile gelmiştir. Buna derler, Sûratü'l-kehfi. Sûre-i Kehf derler. Kur'an'ın 15. cüzünün sonundan sonra başlayan sûredir. Elhamdülillahillezî diye başlar başında.

Men karaehâ. "Her kim bu sûreyi okursa." Yevme'l-cumuati. "Cuma gününde" Ğaferallâhu lehû bihâ ile'l-cumuati'l-uhrâ. "İkinci cumaya kadar Cenâb-ı Hak bunun günahlarını mağfiret eder."

Daha?

Ve ziyâdete selâseti eyyâmin min ba'dihâ. "Cumadan sonraki üç günde içerisinde dahil olmak üzere yani 10 gün."

On günlük günahlarını, gelecek günahlarını bile Cenâb-ı Hak affeder, bu sûreyi okuyana hürmeten.

Ve u'tiye nûran. "Buna bir nur verilir ki." Yeblüğu's-semâe. "Ta semaya kadar yetişir." Ve vukiye min fitneti'd-deccâli. "O sahtekar deccalin de fitnesinden bu emin olunur, muhafaza olunur, yani korunur." Ve men karae'l-hamse âyâti min hâtimetihâ. "Sonunda beş âyet vardır ki;

İnne'l-lezîne âmenû ve amilu's-sâlihâti kânet lehüm cennâtü'l-firdevsi nüzülen.

"Oradan beş âyet okursa." Hîne ye'huzü madceahu min firâşihi. "Yatağına gireceği vakitte." Hufiza ve buise min eyyi'l-leyli şâe. "Hem o gece birçok felaketlerden, afatlardan muhafaza olunur, hem de hangi saatte isterse kalkmasını, o saatte kendisine uyandırmak için melekler memur olur kaldırırlar o zaman onu."

Saatin kurulmasına lüzum yoktur.

E lâ uhbiruküm bi-şey'in izâ nezele bi-raculin minküm kerbün ev belâün mine'd-dünyâ deâ bihi yüferracu anhu? Duâu zi'n-nûni lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine'z-zâlimîne.

Bu Yunus aleyhisselam'ın duasıdır. Bu duayı her kim sabah namazından sünneti ile farzı arasında her gün 40 defa okursa, hiç olmazsa 40 gün, Cenâb-ı Hak onun bütün zorluklarını giderir, felaketlerini giderir, dertlerini giderir. Her şeyi yoluna girer yani.

Elâ uhbiruküm bi-hıyariküm min şirariküm hıyaruküm etvalüküm a'mâran ve ahsenküm a'mâlen.

Sizin hayırlarınızı haber verirken Efendimiz buyuruyor ki;

"Hayırlılarınız ömrü uzun olan ameli güzel olandır."

Ömrü uzun ameli de güzel. Bu sizin için hayırlı olandır.

E lâ uhbiruküm bi-hayri'ş-şühedâi? Ellezî ye'tî bi-şehâdetihi kable en yüs'elehâ.

E lâ uhbiruküm bi-salâti'l-münâfiki? En yüahhara'l-asra hattâ izâ kâneti'ş-şemsü ke-serbi'l-bekari sallâhâ.

Münafık namazını bildirirken, münafıklar ikindiyi çok geriye bırakırlarmış, tehir ederlermiş akşama yakın. Bir abdestle hem akşamı kılacak hem ikindiyi kılacak. Onların namazını münafık namazı diyerekten tavsif buyurmuş.

Buna da dikkat edin!

E lâ uhbiruküm bi-hayri a'mâliküm ve ezkâhâ. "Sizin en hayırlı amelinizi, en temizini size haber vereyim mi?" Ve erfeihâ fî deracâtiküm. "Dereceleriniz de de çok yüksek olan." Ve hayrin mimmen u'tiye'z-zehebe ve'l-veraka. "Para dağıtmaktan, altın gümüş dağıtmaktan daha hayırlı."

Ve hayrin min en lev ğadevtüm ilâ adüvviküm fe-darabtüm rikâbehim ve darabû rikâbeküm?

Düşmanla karşılaştınız siz onları kesiyorsunuz onlar sizi kesiyor. Dövüş.

"Bundan da size yani fisebilillah muharebeden de daha hayırlısını haber vereyim mi?"

Buyur yâ Resûlallah!

Üzkürullâhe kesîran. "Allah'ı çok zikredin."

Bu hadis-i şerife bazı aklı eremeyen insanlar itiraz ederler.

Neden?

Der ki;

"Zikrullah faydası kendinedir insanın. Fakat para verirken âmmeyedir. Âmmeye olan hizmet kendine olan hizmetten elbette evladır." der.

Sonra cihat?

Tabi o bambaşka bir şey.

Fakat buradaki Cenâb-ı Peygamber en kısa olaraktan dedi ki;

Üzkürullâhe kesîran. "Allah'ı çok anın."

Niçin?

Allah'ı çok andığın vakitte o kadar çok verirsin ki, evvelki verdiğin onun yanında hiç kalır. Çünkü gözün artık mala bağlanmaz, gözün artık servete bağlanmaz, saltanata bağlanmaz tam bir Allah adamı olursun. Allah ne diyorsa onu yaparsın o zaman.

Sadaka verirsin ama o gün verirsin, başka zaman veremezsin ki?

Her zaman verse, olmaz [veremez].

Ne zaman ki Allah'ı çok zikredersin, kendini Allah'a vermişsin, Allah'a sevgili bir kul olmuşsun. O zaman senin için ne büyük bahtiyarlık. Hepsinin en üstünü sensin.

Onun içindir ki âriflerin makamı şehitlerin makamından üstündür.

Sebebi?

Şehit isteyecek ki bir daha dünyaya gitsem de şu gavurlarla bir daha dövüşsem de bir daha katlolunsam. İsteyecek bunu, şehadetin faziletinin yüksekliği için.

Ârif dövüşmüyor fakat ârifin yatakta ölümü, yatakta ölümü bin şehitten efdaldir diyor. Çünkü o Allahu Teâlâ'ya dünyada kavuşmuş cennetine. Allahu Teâlâ'nın cennetine dünyada kavuşmuş.

Oradaki manaları kelimeleri anlatacak ağzımız yok bizim. İrfan her şeyin üstündedir. Binâenaleyh irfana da Allah'ın zikriyle ancak varılır. İrfana, Allah'ın zikrini kendisine yol edinmeyen insan varamaz. İrfan yüksek basamak. O yüksek basamağa aşağıdan başlayacaksın Allah diyerek. Allah'ı ne kadar çok diyebilirsen o kadar sen de irfan çok genişler, Tecelli-i ilahiye o kadar mazhar olursun. İrfan, tecelli-i ilahilere mazhariyete istîdattır. Tecelli-i ilahilere istîdat hâsıl olur.

Mesela şimdi Arabistan'da da yer var bizde de yer var. Arabistan'a da yağmur yağar bize de yağar. Oradaki yağmur havâidir boşa gider, hiç bir işe yaramaz. Çünkü kum emer gider altından, bir işe yaramaz. Ama biz de faydalıdır çünkü yerimiz müsaittir o suları emmeye, saklamaya. Bak yazın mesela yağmurların yağmadığı vakitte de yine sularımız akar.

Niçin?

Dağlarımız vesairelerimiz de onlar membalarda muhafaza ediliyor. Cenâb-ı Hak öyle yaratmış oralarını. Eğer yaratmasaydı, kum gibi yerin altına gitseydi hepsi, bugün yaz geldiği vakitte hepimiz susuzluktan kırılırdık. Ne kuyuda su kalırdı ne bir yerde kalırdı. Ama Allahu Teâlâ onu böyle insanlardan şeysine yarar bir şekilde yaratmış, suyu salmıyor aşağıya. O havuzda tutuyor.

Niçin?

Kullarım sonra istifade etsin diyerekten.

Onun için yazın yağmur yağmadığı halde bile sulanıyoruz elhamdülillah.

Onun için zikrullah bir hazinedir. O hazine de böyle insan doldu muydu artık dünya da senin âhiret de senindir. O zaman şehitlik sana hiç gelir.

Bugün seni askere götürmek için zorlarlar kanunlar. Gitmesen çeşitli ceza verirler. İşte kanunların usulleri de vardır. O usüllere riayete zikrullahın sahibi lüzum görmez. Zikrullahın sahibi aşkla gider oraya. Çağırmaya lüzum yok. Silahını da kendi götürür, atını da kendi götürür, ekmeğini de kendi götürür.

Niçin?

Onun için o yolda ölmek, fedai can etmek o en büyük devlet.

Ötekini kanun zoruyla götürüyor.

Bak Resûlullah'ın zamanında orduları sevkeden kanunlar mı vardı?

Askeri mi vardı, polisi mi vardı, jandarması mı vardı?

Bir Resûlü Ekrem'in emri kâfi geliyordu. Herkes silahını, bıçağını, yiyeceğini alıyordu. Askeri besleyecek o zaman teşkilat da yok. Herkes kendi götürüyor yiyeceğini.

Hatta bir sefer var çok acıklıdır. O sefere Cenâb-ı Peygamber az bir güruh, cemaat yollamış ama tabi tahmin edilememiş o günkü gidilecek yerin [uzaklığı]. Herkes çömleğine [az bir şeyler almış.]

Zaten tahmin etse de insanın bir taşıma kabiliyeti var. O taşıma kabiliyetinden fazlasını da taşıyamaz ya insan. O az bir şey herkes almış yanına. O zaman ki gıda ne olacak, hurma ve bir de süvek dedikleri undan yapılmış bir madde.

Onu yiyorlar, işte o kadarcık şeyle iktifa ediyorlar.

Bitmiş, yolda bir yerde bitmiş. Ama menzile erişememişler.

E ne yapacaklar? E gidecekleri yerde daha uzun? Aç da olmuyor bu iş?

Hurmanın çekirdeğini ağızlarında emerekten, yine fedai can ederekten;

"Resûlullah dedi gideceğiz. Çare yok, aç da olsak gideceğiz tok da olsak gideceğiz." [diyorlar.]

Bugün azıcık yemeğini eksik verirsen, mektep çocukları bile bugün; "Bize bakmıyorsunuz, iyi bakamıyorsunuz." diyerekten itiraz ediyor, boykot yapıyorlar.

Canım nasıl şey bu böyle?

Hani Allah yolunda bu iş?

O zaman bir muharebeye daha gittiler de. Bu ismini hatırlayamadım. 3000 kişi yolladı Cenâb-ı Peygamber. Bir de baktılar karşılarında yüzbin kişi.

Olur şey değil.

Ya 3000 ya 10.000 arasında sayıları ihtilaflıdır.

Bu 10.000 kişinin, 100.000 kişi ile dövüşmesi olmaz.

Gidelim, ne yapalım haber gönderelim Resûlü Ekrem'e de, imdat mı gönderecek, bir şey mi yapacak, haberi olsun.

İçlerinden, Abdullah idi zannedersem reisleri, dedi ki;

Yahu biz buraya zafer kazanmak için gelmedik ki?

"Öleceğiz!" dedi, "Şehit olmaya geldik buraya!" dedi.

Bu gavurdan mı korkacağız?

Üç bin beş bin!

Kem min fietin kalîletin ğalebet fieten kesîraten bi-iznillahi.

"Nusret Allah'ındır!" dediler başladılar dövüşmeye.

O şehit oldu, o şehit oldu, o şehit oldu... Cenâb-ı Peygamber Medine'den haber veriyor; şimdi bayrak filanın elinden filana geçti, filanın elinden filana geçti diyerekten mucize-i peygamber. Perde açılmış Resûlü Ekrem harp meydanını görüyor. Şehitleri de görüyor, söylüyor, bayrağı şimdi filan aldı diyor.

En nihayet düşman da dağıldı gitti, bunlar da selamete çıktılar.

Yani irfan kendisinde insana hasıla olursa, o irfan hâsıl olduktan sonra canın kıymeti kalmaz. Can kalmaz ortada. Kendi kalmaz ortadaki canı kalsın yani. Kendi kalmaz! İrfan sahiplerinde benlik denilen hâl yoktur, varlık denilen hâl yoktur. Benlik ve varlığı yıkmaktır irfan. Benliğini, varlığını yıkamayınca irfan sahibi olamazsın. Benliğini, varlığını yıkamazsın, Allah'ı çok demedikçe. Allah'ı ne kadar çok dersen o kadar benliğini yıkmış olursun. Benliğini ne kadar yıkabilirsen Allah'a o kadar da yakın olursun. Benliğini yıkabildiğin kadar cehennemden kurtarırsın. Benliğini yıktığın kadar da cennete yakın olursun.

Allah cümlemizi affetsin.

Cenâb-ı Peygamberin bu sözü çok yerinde bir sözdür.

Her şeyden eftal Allahu Teâlâ'nın zikridir ki Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücud Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın çok yerlerinde;

Yâ eyyühellezîne âmenü'z-kürullahe zikran , bir de arkasından kesirân şeysi ile "Çok zikredin!" diyor.

Münafıkları söylerken, "Münafıklar beni çok anmaz." diyor.

Münafıkların alameti de Allah'ı çok anmamaktır. Muvakkat zamanlara tahsis eder, "Bir iki defa dedim mi yeter bana." diyor.

Bir Alman çocuğu müslüman oldu geldiydi de bir vakit. Alman aklı yani gavurların aklı. Müslümanlığı kabul etmiş ama iman içerisine yerleşmemiş. İmanın içeriye yerleşmesi lazım. Onun için Cenâb-ı Peygamber bir hitabesinde, cemaate hitap ederken;

Yâ men âmene bi-lisânihî ve lem yedhulü'l-imâne fî kalbihî. "Ey dilleriyle inanıp da iman kalplerine yerleşmemiş insanlar." dedi.

Onun için bizim kalbimizin içine imanın yerleşmesi Allahu Teâlâ'yı çok zikretmemize vâbeste [bağlı]. Allahu Teâlâ'yı ne kadar çok anabilirsek iman içerimize o kadar güzel yerleşir.

Onun için o gavurcağız, işte namaz kılıyoruz ya. Öğrendi namazı da şimdi.

"Ooo!.." demiş, "Bu her gün mü bu?"

Bu her gün mü?

E her gün yiyorsun ya?

Her gün yemeden olmuyor işte.

Güzel, geçen gün bir nasihat dinledim de çok hoşuma gitti.

İmanı,

Ve izâ tüliyet aleyhim âyâtühû zâdethü îmânâ'yı vâiz efendi izah ediyor.

"Âyetler nâzil oldukça iman artar. Cenâb-ı Hakk'ın kelamı.

Sonra dedi ki;

"Burada böyle diyor ama." dedi, "Bizim mezheplerimize göre, İmam Azam'ın mezhebinde iman artmaz ve eksilmez. İmam Şafiî artar demiş. Demiş ama onun artar dediği kuvvetlenme ve zayıflamadır." dedi, şöyle bir misal verdi;

"İkimizin de bir atı var, birer atımız var. Siz atınıza gayet güzel bakıyorsunuz. Atınız zapt olunmuyor. Biniyor böyle hopluyor zıplıyor. Çünkü güzel bakıyorsunuz. Benim de atım var ama hiç yanına uğramıyorum, tımar etmiyorum, yemini vermiyorum filan. Hayvan kendisini taşıyamayacak duruma gelmiş. Haftada bir gidip onun yanına bir yem veriyorum.

Onunla olur mu haftada bir yemle hayvan?

Dedi, "Ha tıpkı şimdi buna benzer imanın artması ve kısalması, ki bu iman [beslenmek ister.] Bir ceset var beslenmek ister günde üç defa yiyoruz da besleniyoruz. Yahut üç defanın gıdasını alıyoruz da besleniyoruz. Bir de var ki mesela haftadan haftaya yemek suretiyle beslenmek. Olmayan birşey. Hastalar ancak yiyemez, haftada bir kere. Bir de aydan aya yemek suretiyle. Bir de bayramdan bayrama yemek suretiyle vücudun besleneni oluyorsa. Eğer senede bir bayram namazını kılmakla besleniyorsa, işte bu ata benzer onun hali." dedi. Yerinden kımıldayamaz kendisi. Cumadan cumaya atı besliyorsa işte bunun gibidir o. Beslenemez, kendisini bile gezdiremez.

İman, nasıl ki vücut günde bu kadar yiyor, Allahu Teâlâ'nın emri günde beş vakit namazdır. O beş vakit namazı kılıp Allahu Teâlâ'nın zikrini çok yapmadıkça onun atı beslenemez. Yani imanı beslenemez, kuvvetlenemez. İmanın kuvveti, ruhun kuvveti Allahu Teâlâ'nın zikrine vâbestedir [bağlıdır.]

Onun için Allahu Teâlâ da Kur'ân-ı Azimüşşâ'da;

Yâ eyyühellezîne âmenü'z-kürullahe zikran kesîrâ.

Zikrin envai çok, hangisi olursa olsun. Namaz zikirdir, oruç zikirdir, Kur'an zikirdir, vaaz u nasihat zikirdir. Muharebelerde harbe iştirak zikirdir. Hayırlı işlere atılan adımlar zikirdir. Mesela evinizden camiye gelirken gelinceye kadar attığınız adımlardan zikir sevabı alırsınız. Hangi hayra olursa olsun, attığınız adımlar hep zikre dahil olur.

Onun için bunların da en iyisi Allah kelamını içeriye iliştirip, içeriden kimsenin haberi olmadan Allah'a feryadını basabilmektir.

Allah cümlemizi affetsin, mağfiret etsin. Tevfikatı samadaniyesine mazhar eylesin. Daima kendisini dilinden, bütün âzalarından, gönlünden çıkarmayan bahtiyar kullarının zümresine ilhak eylesin.

Onun için ramazan orucunda da der ki;

"Çok oruç tutanlar vardır ki tuttukları oruçlar yalnız açlık ve susuzlukları yanlarına kâr kalır".

Onun için orucu ağzına tutturmuştur, midesine tutturmuştur. Ama dili günah işler, gözü günah işler, kulağı günah işler, elleri günah işler. O günahlarla beraber o oruç ne kadar oruç olursa, midesinin açlığı ile kalır.

"Çok namaz kılanlar vardır ki uykusuzlukları yanlarına kâr kalır."

Niçin?

Uyanmamıştır. İsyanda, hem isyan ile âlude hem de Allah'a geliyor.

Evet Allah kabul eder ama o isyanlara da bir son vermek lazım.

Tevbe demek günahlara son vermek demektir. Günahlara son verip Allah'a dönmek demektir tevbe.

Cenâb-ı Hak cümlemizi bütün kusurlarımıza, kabahatlerimize, günah olan her şeye candan tevbe ederekten kendisine teveccüh eden bahtiyar kullarının zümresine ilhak buyursun.

Lillahi'l-Fatiha.

Sayfa Başı