M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 25. âyet

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü.

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

Ve beşşirillezîneâmenû ve amilus-sâlihât. "Ey Resûlüm, iman edenleri ve salih amel işleyenleri de müjdele ki…" Ennelehümcennâtintecrîmintahtihe'l-enhâr. "onlar için aşağılarından, altlarından rmaklar akan cennetler var." buyruluyor. Yani, "Ey Resûlüm, kâfirlere cehennemin olduğunu söyle, mü'minlere de cennetin olduğunu müjdele!" diyor.

Beşşere-yübeşşirü-tebşîren;bir şeyi haber vermek, bir kimseye tebliğ etmek, bildirmek mânasına gelir. Aslında beşere-beşâreten; sevinmek, sevinip, yüzünün derisi gerilip parıldamak, neşelenmek mânasına geliyor. Beşşere de; bir şey söylediği zaman kişinin yüzünde güller açtırmak, sevindirmek mânasına bir kelime ama beşşereArapça'da iki mânaya kullanılıyor: İyi insanlara iyi amellerinin, iyi işlerinin akıbetinde nail olacakları mükâfatları söyleyip, onları sevindirmek, müjdelemek mânasına geliyor. Ama kâfirler hakkında da beşşere-yübeşşirü-tebşir fiili kullanılıyor. Fe beşşirhümbi-azâbinelîm.

Mesela bir âyet-i kerîmede buyruluyor ki:

"O kâfirleri elim bir azaba uğrayacakları hususunda tebliğ et, uyar, bildir; yani azapla müjdele!"

Biz "müjdele" sözünü, sadece iyi mânada kullanırız. Müjde deyince, muhakkak iyi bir haber gelecek. Onun için müjdele demek uygun olmuyor, "Tebliğ et, haberdar et, bildir!" mânası oluyor. Azabı söyleyecekse, "Azapla tebşir et; yani azabı tebliğ et, bildir, onlara bir azap gelecek. Anlatıver bakalım!" Tehdit gibi bir mâna oluyor. İyi bir şey söylenecekse beşşere-yübeşşirü, müjdelemek mânasına geliyor: "Müslümanları müjdele!" Burada cenneti Allah onlara verecek diye bildirdiği için, müjdeleme mânasına alınacak.

Peygambersallallahu aleyhi ve sellemEfendimiz'in güzel vasıflarından, mükemmel vasıflarından bir iki tanesi de bu fiille ilgili. Mesela Peygamber Efendimiz'in bir vasfı Beşîr; yani müjdeleyici veyahut yüzü beşâşetli, beşâretli, sevinç veren, sevinç görüntüsünde olan mânasına.

Bir de Peygamber Efendimiz'in Mübeşşir sıfatı var. O da, iyi insanlara mükâfatları müjdeleyici.d Mü'minlere "İmanınızda devam ederseniz, cennete gideceksiniz!" diye müjde verici. Kâfirlere de Münzir; "Başınıza felâket gelir, kâfirlikte kalmayın!" diye azabı inzar edici.

Peygamber Efendimiz'in vazifesi icabı sahip olduğu sıfatlardan birisi de, mübeşşir.

Bir sıfatı daha var Büşrâ... Sonunda ye ile yazılan elif-i maksûre var. Yani ye gibi yazılıyor, büşrî gibi yazılıyor; yukarıya çekme işareti var, büşrâ okunuyor. O da müjde demek. Peygamber Efendimiz'in bir sıfatı da müjde. Büşrâ Peygamber Efendimiz. Neyin müjdesi?.. Hz. İsa aleyhisselâm'ın müjdesi... Allah'ın mübarek, salih peygamberlerinden, kullarından bir mübarek kulu, peygamberlerinden bir peygamberi olan, bizim de sevdiğimiz, saydığımız, Meryem Validemizin oğlu Hz. İsa aleyhisselâm, bütün ömrü boyunca vaazlarında, nasihatlerinde, sözü getirip:

"Ben vazifemi tam tamamlayamayacağım. Benden sonra peygamberlerin sonuncusu, ahir zaman peygamberi Ahmed isminde, Muhammed isminde bir peygamber gelecek!" diye etrafındakilere dâima, kendisinden sonra bir başka peygamberin geleceğini bildirmiş.

İncil'de de bu hususta âyetler hâlen mevcut. Gelecek olan şahsın, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemEfendimiz olduğuna dair gerçeği kabul eden papazlar, piskoposlar, kardinaller, din adamları var. Onlar Müslüman olmuşlar. Tarihten biliyoruz.

Mesela meşhur papaz AnselmoTurmedamüslüman olmuş, Abdullah et-Tercüman adını almış. Kendisinden ilim öğrendiği büyük bir alim, bir manastırın büyük papazı şöyle söylemiş:

"Bu İncil'deki Paraklit kelimesinin medlûlü, kasdedilen kişi Hz. Muhammed'dir, müslümanların peygamberidir."

Tarih boyunca, hem Peygamber Efendimiz'in zamanında, hem de Peygamber Efendimiz'den bugüne kadar geçen asırlar içinde, o âyetlerden, o müjdelerden, İncil'deki o ifadelerden Peygamber Efendimiz'in hak peygamber olduğunu anlayıp, İslâm'a giren, müslüman olan papazlar ve büyük alimler var.

Onlardan bir tanesi de çok sevdiğim bir insan, Allah rahmet eylesin, Abdül-Mesih iken, müslüman olduktan sonra Abdül-Ehad ismini almış olan, Abdül-EhadDâvud isimli çok büyük bir alim. Birkaç kitap yazmış, Osmanlı harfleriyle de basılmış. Üzerinde ilahiyatçı kardeşlerimizin çalışması lâzım gelen kitaplar yazmış. Hayatı hakkında doktoralar yapılması gereken mühim bir şahsiyet. İlâhiyatçı kardeşlerim not alsınlar, bu Abdül-EhadDâvud'u tanısınlar, tanıtıcı çalışmalar yapsınlar!

O da mesela, iki defa doktora yapmış Hıristiyanlık üzerine. Vatikan'da bulunmuş, İngiltere'ye gitmiş. İngilizce'si mükemmel, Farsçası mükemmel. İran'da üniversitede profesörlük yapmış. Çok yüksek bir şahıs. Arapça biliyor, Farsça biliyor, İngilizce biliyor, Latince biliyor, Yunanca biliyor... Bütün bu bilgisinin sonucunda, o Paraklit diye İncil'in Yunanca tercümesinde geçen zâtın Peygamber Efendimiz olduğunu kabul ederek; teslisin, yani Allah'a üç demenin doğru olmadığını, Allah'a oğul isnad etmenin doğru olmadığını beyan ederek hak dine, hak inanca, Allah'ın birliği inancına gelmiş.

İsmini de ona göre anlamlı alıyor: Abdü'l-Ehad... Yani ehad olan, tek olan Allah'ın kulu mânasına geliyor. Abdü'l-Mesih iken, "Mesih'in kulu" iken değiştirmiş adını, Abdül-Ehad adını almış. Allah rahmet eylesin. Öyle mübarek, gerçeği kabul eden, teslim olan büyük alimlere sevgimiz, saygımız sonsuz.

Hâlen yaşayan büyük alimler de var. Mesela, Fransız alimlerinden Prof. Dr. Moris Bükey... Mesela; büyük feylesof, hakîm, birçok eseri de Türkçe'ye çevrilen RoceGarudi… Böyle kimseler var.

Hz. İsa, "O peygamber gelecek!" diye müjde verdiği için, Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki: "Ben, dedem İbrâhimaleyhisselâm'ın duasıyım..."

İbrahim aleyhisselâm, İsmail aleyhimüssalâvâtüvetteslîmâtküçük çocukken, hanımını ve O'nu Mekke'ye bıraktığı zaman, elini açtı, dua etti:

"Yâ Rabbi! Bunların içinden bir peygamber getir..." diye… Peygamber Efendimiz'in gelmesini dua ile istedi. "Ben zürriyetimden bir kısmını bu ekin bitmez, bu taşlar arasındaki vadiye senin emrin üzerine bıraktım yâ Rabbi! Biliyorum ki bunlar burada üreyecekler, çoğalacaklar. Sen bunları bol bol rızıklarla, meyvelerla rızıklandır yâ Rabbi! Ve onların içinden onlara senin âyetlerini okuyan Kur'ân-ı Kerîm'i tebliğ edecek olan, onları doğru yola çağıracak olan bir peygamber ba'seyle, gönder, çıkart..." dedi.

Zâten Allah'ın bildirmesiyle, çıkacağını biliyor. Onun için, çocuğunun bir kısmını oraya getirdi, iskân etti, yerleştirdi.

O zaman dua etmesi dolayısıyla Peygamber Efendimiz, "Dedem İbrahim aleyhisselâm'ın duasıyım; yani o dua ettiği kişiyim." diyor. "Ve İsa aleyhisselâm'ında büşrâsıyım, müjdesiyim."

Onun için, Peygamber Efendimiz Hz. İsa aleyhisselâm'ın müjdelediği müjdedir. Bizim için de müjdedir. Ne mutlu bize ki, onun ümmetiyiz!

İşte beşşir emri, kâfirler cehenneme girecek, onu tebliğ et; bir de mü'minlere müjdele mânasına kullanılıyor. Burada müjdele tercümesi çok yakışıyor, uygun düşüyor. Tebliğ et mânası da doğru. "Müslümanlara da cennete gireceklerini, onlara cennetlerin verileceğini tebliğ et, bildir!" mânası; o da güzel.

Bu âyet-i kerîmede Rabbimiz, kimlere cenneti vereceğini bildiriyor:

Ve beşşirillezîneâmenû ve amilu's-sâlihâti."İman edenleri ve salih ameller işleyenleri müjdele!" buyuruyor.

Demek ki, insan iman edecek, mü'min olacak, kâfir olmayacak... Allah'a, peygamberine, kitabına, âhiret gününe, öldükten sonra dirilmeye, kadere inanacak; imanı tamam olacak ama, iman edip yan gelip yatmayacak, iman edip oturmayacak. Ne yapacak?..

Ve amilü's-sâlihât."İmanının gereği icraatı, faaliyeti yapacak, salih ameller işleyecek." Hem de güzel işler yapacak, salih ameller, iyi icraat yapacak. Ömrünü boşa geçirmeyecek, faydalı geçirecek, Allah'ın rızasına uygun geçirecek. Cihadla geçirecek, mücadeleyle geçirecek, mücâhedeyle geçirecek... Hayrı tutup, hakkı tutup yükseltmek için uğraşmakla, şerrin önünü kesip engellemekle, zahmet çekmekle geçirecek. Boş durmayacak. Müslüman cevval, fa'al insan demek. Salih ameller de işleyecek.

İtikad kitaplarımızdan biliyoruz ki, iman başkadır, amel başkadır. Yani amel işlemekle bir insan kâfir olur mu?

"Hocam şu adam, hem müslümanım diyor, hem de günahları işliyor, ibadetleri yapmıyor... Şimdi bu adam kâfir mi?"

Değil. Kusurlu müslüman, hatalı müslüman... Yanlış yolda yürüyen, ömrünü yanlış geçiren, kendisini tehlikeye atan, nefsine zulmeden, böylece kendi nefsine kötülük eden zavallı bir insan... O zavallıya ne yapılır?.. Acınır. Acınan insana ne yapılır?.. Yardım edilir. Böyle insanlara, yani çevremizdeki mü'min olup da; müslüman anneden, babadan gelmiş, kendisi de mü'minama, dininin gereğini yapmayan insanlara acıyacağız, yardımcı olacağız, anlatacağız, öğreteceğiz. Allah'ın âyetlerini bildireceğiz, tebliğ edeceğiz.

Peygamber Efendimiz de tebliğ etmiş. Kendisi hür, nasıl isterse öyle yapacak. O zaman âhirette, ne ettiyse ettiğini bulacak; ne ekti ise ektiğini biçecek. Dünyada ektiğini âhirette biçecek.

"İmanları varsa, bir de salih amel işlerlerse, onları cennetle müjdele!" diyor Allahu Teâlâ hazretleri "İman edenleri cennetle müjdele!" diye kesmedi, imanın arkasından bir de,ve amilu's-sâlihâti buyurdu. "Salih ameller işleyenleri cennetle müjdele!" dedi.

Burdan anlıyoruz ki, iman eden insanın aynı zamanda, imanına göre amel-i salih işlemesi lâzım! Çok önemli, bunun altını çizmek lâzım! Bunu insanın alnına, kafasına nakşetmesi, hatırına, gönlüne yazması, aklından hiç çıkartmaması, unutmaması gerekiyor.

"Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir."

Evet, tamam, hepimiz kabul ediyoruz affeder. Affeder ama bile bile günahta ısrar edene de büyük ceza verir. Bile bile günahta ısrar edenin de başına neler geleceğini, hadîs-i şerîflerde bildiriyor. Sonunda ayağı kayıp, imanını bile koruyamayıp, son nefeste imansız bile gidebilir. Öyle günahta ısrar etmek tehlikeli bir şey!

Demek ki iman edeceğiz, bir de faal müslüman olacağız. Ölü müslüman, uyuşuk müslüman, uykuda müslüman, uyuyan müslüman, gâfil müslüman, câhilmüslüman, tembel müslüman olmayacağız.

Ve amilus-sâlihât. Amile-ya'melü; iş işlemek, bir faaliyet yapmak, bir işi yapmak demek. Amilû, iş yapıyorlar, bir iş yapıyorlar. Es-sâlihât. Saleha-yeslühu; bir şeyin iyi olması, uygun olması, güzel olması demek. Salih de, güzel olan şey demek. Bunun sonuna tâ-yı nakliye gelmiş, sâlihah olmuştur. O zaman bu sıfat iken, iyi olan şey mânasındayken amel-i salihmânasına isim olmuş. Yani yapılan iyi iş ve icraat demek. Demek ki iyi iş ve icraatı da işleyecek.

İyi iş ve icraat nedir? Bir kere namazdır; beş vakit namaz kılacak... Oruçtur; orucunu tutacak... Zekâttır; malının zekâtını uygun yerlere verecek, Allah'ın bildirdiği yerlere... Parası varsa, hacca gidecek. Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm'de emrettiği olumlu emirleri yapacak. Yasakları da, olumsuz, "Yapmayın" dediği şeyleri de bırakacak. Yalan söylemeyecek, içki içmeyecek, kumar oynamayacak, zina etmeyecek, gıybet etmeyecek, dedikodu yapmayacak. Yani günahların her çeşidinden kaçınacak.

Sâliha, sâlihât diye çoğul oluyor. İyi iş, hayırlı iş, güzel iş, Allah'ın sevdiği güzel icraat. Güzel icraat, kalben olur; hüsnüzan etmek gibi, gönlünden güzel şeyler geçirmek, bir kimseye iyilik yapmak isteği gibi, niyetinin halis olması gibi... Bedenî olur; namaz gibi, hac gibi... Mâlî olur; zekât gibi, sadaka gibi, fıtır gibi, hayır hasenât gibi.

Böyle hem iman edip hem güzel işleri yapanlara Allah neyi verecek?

Enne, bağlaç gibi "ki" mânasına. "Müjdele ki", lehümcennâtin "onlara cennetler var, onlar cennetlere sahip olacaklar."Cennât, cenne edatının muahhar mübtedası.

İsim cümlesinin başına geliyor bu inne ve enne. Lehüm de cârmea'l-mecrur, haber yerine geçiyor. Yani, ennecennâtinlehüm demek ama enne, mübteda muahhar, haber mukaddem gelmiş. "Müjdele ki onlar için cennetler olacak, onlar cennetlere âhirette sahip olacaklar."

Cennet kelimesi, kelimenin kökeni olarak masdarbinâ-i merredir. Cenne, bir şeyi örtmek demek.

Mesela:

Fe lemmâcennealeyhi'l-leylü. "İbrâhimaleyhisselâm'ın üstünü gecenin karanlığı örttüğü zaman, yani gece geldiği zaman, gece onun üstünü karanlığıyla kapladığı zaman..." Burada cenne, örtmek demek. Cennet de bu kökten, örtmek kökünden çıkmış bir kelime; örtüş demek.

Bu cenne, örtmek masdarından, fiilinden çıkan kelimelerde hep böyle gizli, örtülü mânası vardır. Mesela, cin diyoruz, insüvel-cin... Cin kelimesi de bu kökten gelme, o da görünmeyen varlık demek oluyor. Örtülü, göz görmüyor yani. İnsanı görüyorsun karşında; Ahmed gelmiş, Mehmed gelmiş, Hasan gelmiş, Ali gelmiş... Görüyorsun kapıda, karşıdan geliyor. Ama cin, şeytan insanın etrafında dolaşıyor, içine giriyor çıkıyor, görülmüyor. Onun için cin denmiş, görülmeyen varlık demek.

Sonra cinnet kelimesi var. Adam cinnet getirdi. Yani ihtiyarladı, çok üzüldü derken... Cinnet ne demek? Aklın örtülmesi, perdelenmesi yani mecnun olmak, delirmek mânasına. O da bu kökten.

Cennet bir örtüş mânasına, masdarbinâ-i merre. Buradan bir isim olmuş. Araplar içi ağaçlarla, bitkilerle gayet dolu olup, zemini görünmez, iç içe otlar girmiş, ağaçlar kaplamış, bağ ve bahçeye, bostana cennet derler. Onun için böyle ağaçlık yerlere, maddî yerlere de cennet kelimesi kullanılıyor. Mesela Cennetü'l-Muallâ; Mekke'nin kabristanının adı. Mesela, Cennetül-Bâki'; Medine, Bakîu'l-Garkad kabristanının adı.

Yâni böyle örtülü ağaçlıklı bitkili yer demek. İçinde ağaç pek görünmüyor ama, eskiden herhalde Peygamber Efendimiz'inhadîs-i şerîflerine dikkat eden insanlar, kabirlerinin başlarına belki bizim memlekette olduğu gibi ağaçlar dikiyorlardı. Belki bir zamanlar orası da öyle bağ bahçe gibiydi.

Cennet, böylece bağ, bostan, bahçe demekken, âhirettemü'minlerin gideceği dârus-sevap, yani sevaplarının mükâfatı olarak gideceği ebedi saadet yurdunun adı olmuştur. Cennet denilince, cehennemin karşıtı olarak mü'min kulların gideceği yer mânasına gelmiştir.

Bir de oradaki her kişiye birer cennet verilecek. Yani kendilerinin özel cennetleri olacak.

Ennelehümcennâtin. "Onların cennetleri olacak." Yani her kişinin kendisinin bağı bostanı, cennet bahçesi olacak. Ama bir de cehenneme karşı olarak geçen saadet diyarına, Allah'ın lütfuyla kullarını mükafatlandırdığı tarafa da cennet deniliyor.

İman edip salih amel işleyenler bu cennetlere girecek. Pekiyi, iman etse de salih amel işlemese, günah işlese ne olacak?

Onlar da cehennemde milyonlarca sene yanacaklar. Yani, yanmaya razı olmak akıl kârı değil, yanmamaya çalışmak lâzım. Cehenneme hiç düşmemeye çalışmak lâzım. Çünkü bir düşenin oradan çıkması için milyonlarca sene yanması gerekiyor. Onun için doğrudan doğruya cennete girmeye çalışmak, ona göre kendimizi ayarlamak, ona göre iman edip salih ameller işlemek lâzım!

Mü'minlere o kadar büyük cennetler verilecek ki;

Ennelehümcennâtin"Onların, o mü'minlerin orada cennetleri olacak." En aşağı rütbedeki, en aşağı mertebedeki cennetlik kişinin, yani Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:

Cennete en sonuncu giren insan ne zaman girecek? Mü'minlerin en mükemmelleri, Peygamber Efendimiz en başta girecek, ondan sonra enbiyâ, mürselîn, salihîn, mukarrabîn… Onlar girdikten sonra dereceleri üzere şehitler, alimler vs. girecek.

Ondan sonra, salih ameli kötülüklerine galip olanlar girecek. Zerre kadar da olsa hayrı baskın oldu mu, o zaman cennete girecek. Seyyiatı hasenâtından çok olanlar da, cezayı çekmek için mü'min de olsa cehenneme atılacak. Cehenneme atılacak, milyonlarca sene yanacak. Ama sonra, onlar cehennemden çıkıp, tekrar cennete girecekler. İşte o en son cehennemden çıkıp, en son cennete giren kimseden sonra cehennemden çıkarılıp da cennete gidecek kimse kalmayacak. O zaman cehennemin kapıları kapatılacak, mühürlenecek. Böyle çaprazlama kalın şeylerle, kapılar hiç açılmayacak şekilde iptal edilecek. Cehennem ehline de:

"Siz kâfirler burada ebedi kalın bakalım!" denilecek. Ölmek de yok orada, sürekli azap çekecekler.

Mü'minler de cennete girdiği zaman, Allah onlara:

"Ey mü'minler, cennette safa sürün, burada ebedi kalın!" diyecek. Onlar da cennette ebedi kalacaklar.

İşte en son giren de dahil tüm mü'minler çok büyük, çok geniş cennetlere sahip olacaklar. Allah hepimizi doğrudan doğruya, cehenneme düşmeden cennete girenlerden eylesin...

Âyet-i kerîmenin devamında cennetin bazı sıfatları anlatılıyor. Kur'ân-ı Kerîm'de cennetle ilgili, cennetlerle ilgili nice nice âyetler var. Bu ayette de ağzımızın tadı gelsin ve iştahımız, şevkimiz artsın diye cennet anlatılıyor.

Cennâtin. "Öyle cennetler ki..." Cennât, nekre gelmiş, nekreden sonra bir cümle gelirse sıfat cümlesi deniliyor. Yani bu cennetlerin nasıl cennetler olduğunu tavsif eden bir cümlecik başlıyor burada: Tecrîmintahtihe'l-enhâr. "Onların altlarından nehirler akıyor."

Taht, Arapça "alt" demek. Yani taht deyince, tahtihâ deyince, Türkçe'deki ahşap, odun mânasına tahta gibi bir şey anlaşılmasın. Taht, altında demek. Mesela, İstanbul'da toptancı dükkanlarının olduğu bir semtin adı, Tahtakale. Oranın asıl adı, Tahte'l-Kal'ah; yani kalenin alt tarafı, kalenin aşağı tarafındaki mahalle demek. Yoksa tahtadan yapılmış kale demek değil.

Tecrîmintahtihâ. "Onların aşağılarından, yani cennetlerin altlarından nehirler cereyan ediyor, akıyor." Öyle cennetler ki, o kadar geniş ki, o cennetlerin, bahçelerin ağaçlarının altından nehirler akıyor.

Müfessirler bu tahtihâ'dan maksat, tahteeşcârihâ ve tahtegurafihâdemiş. Yani, cennetin o sık ağaçlıklarının ve köşklerinin altından ırmaklar akıyor.

Cennette bunlara öyle köşkler verilecek ki, kimisinin yetmişbin odası olacak. Hepsi müzeyyen, mükellef, dayalı, döşeli odalar. Hepsinde gönlün sevdiği her şey var. O köşklerin aşağılarından, o ağaçların altından ırmaklar akacak, nehirler akacak. Yani küçük derecik değil; güldür güldür nehir adına layık olan şeyler akacak.

Cennetteki nehirlerden neler aktığını ilerideki âyet-i kerîmelerden biliyoruz:

Fîhâenhârunminmâin gayri âsin. "Cennet nehirlerinin bazılarından tertemiz sular akacak." Ve enhârunminlebeninlemyetegayyerta'muhû. "Bazılarından taze ve asla tegayyur etmeyen, tadı bozulmayan, ekşimeyen sütler akacak."

Hani dünyada bir güzel mesire yerini anlatırken; "Aman Efendim manzarası çok güzel, âb u havası çok latîf." deniliyor. Havası çok güzel, suları çok tatlı... "Aman ver bakayım bir bardak su, içeyim!" diyorsun. Suyu bir içiyorsun; "Yâhu bu çok halis, çok güzelmiş, Hamidiye suyu mu, Hünkâr suyu mu, ne suyu bu efendim?" diye soruyorsun.

İstanbul'un çok meşhur suları var. Türkiyemizin Niksar'dan, Toroslar'dan gelme çok güzel suları var. Kar suları süzülmüş, toprağın altında pırıl pırıl çok lezzetli sular. Yani kaba değil, acı değil, tatlı sular. Suyun da güzeli seviliyor, isteniyor. Ve bazen de, hiç bir meşrubat, o suyun verdiği lezzeti insana vermiyor.

Cennette işte öyle tertemiz su nehirleri olacak. Ehl-i cennet bu cennet sularından içecekler, nehirlerinde yıkanacaklar. Sonra süt nehirleri akacak. Enhârunminaselinmusaffâ. Asel, bal demek. Musaffâaselden, sâfîleştirilmiş baldan; yani mumundan, peteğinden süzülmüş, sâfî. "Süzme bal nehirleri de olacak."

Ve enhârunminhamrin lezzetin li'ş-şâribîn "İçenlere çok lezzet veren cennet şarabı akan nehirler..." Cennet şarabı deyince, alkollü içki mânasına değil. Şarap, meşrubat demek. Şerâbentahûrâ... Tahûr, çok temiz demek. Dehirsûresinde böyle, tahûran sıfatıyla tavsif ediliyor:

Ve sakâhümrabbühümşerâbentahûrâ."Rableri onlara tertemiz içecekler içirir."

Öyle bir meşrubat ki, tertemiz… Dünyadaki içkiyi içiyorsun, miden bozuluyor, karaciğerin tahrib oluyor, aklın gidiyor, hastalık geliyor. Sonunda da insan ayyaş, sarhoş oluyor. Aynı zamanda sıhhat bakımından bitkin, perişan oluyor. İyi değil. Ama cennetin şarabı, şerâbentahûrâ... Böyle ırmaklar akacak herkesin cennetteki yerinden.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hadîs-i şerîfte buyurmuş:

Enneenhârehâtecrî fî gayrı ühdûd."Cennetin ırmakları böyle nehir yataklarından filân akma değil, nehrin yatağı olmadan, şarıl şarıl Allah akıtacak."

Kevser şarabını biliyorsunuz. İki tarafında inciden çadırlar, kubbeler olacak; içi boş... Mü'min kullar oralarda kevser şarabını içince şâd olacaklar, memnun ve mesrur olacaklar.

Bir kere cennetlere sahip olacaklar. O cennetlerin artık bitkilerinin, çiçeklerinin, renklerinin, kokularının; o ağaçların, meyvelerinin görünüşünün güzelliğine doyum olmaz.

Avustralya'da Türkiye'de görmediğim çok çeşitli ağaçlar var; tepeden tırnağa çiçek açıyor. Hani bizim leylakların veya erguvanların çiçek açtığı gibi. Böyle çok çeşitli ağaçları getirmişler. İklim de mülâyim, ılıman. Çok güzel çiçekler açıyor.

Artık o cennetin ağaçları, yani mü'minlerin cennetlerinin ağaçlarının güzelliği tariflere sığmaz. Meyveleri tariflere sığmaz, nehirlerin güzelliği tariflere sığmaz. Şöyle ağaçların altında gölgelenmiş, göllenmiş, tertemiz, dibi görünen suları düşünün... Dünyada insanın kendisine mahsus arazisinde böyle bir şeyi olsa, ne kadar sevinir. Bunların hepsi olacak.

Sonra, bundan başka;

Küllemârüzikûminhâminsemeretinrızkâ. "Cennette rızk olarak kendilerine, nimet olarak, ikram olarak, bir meyvedan bir ikram olunduğu zaman…" Salih amel sahibi o mü'minlere 'Buyrun, yiyin efendim!' diye cennette meyve cinsinden bir şeyler nimet olarak ikram olunduğu zaman...

Küllemâ. "O vakit ki…" demek.

Mihrabların üzerine şu âyet-i kerîmeyi yazıyorlar:

KüllemâdehalealeyhâZekeriyye'l-mihrâbe. Genelde burda bırakıyorlar. Bazıları da doğru olarak altını tamamlıyor:

Vecedeindehârızkâ.

Orada ki küllemâ"o vakit ki..." demek.

Mihraptaki küllemâ ile alakalı geçen âyet-i kerîmenin açıklaması da şöyle:

KüllemâdehalealeyhâZekeriyye'l-mihrâbe. Zekeriyyâaleyhisselâm, Meryem Vâlidemizin ibadetgâhına, o ayrı odaya, hiç kimsenin giremediği müstesnâ ibadet yerine, yiyecek filân götürmek için giriyordu. Kapıları kapalı, yüksek bir yer, kimsenin gelemediği bir yer. Meryem Validemiz, Zekeriyyâaleyhisselâm'ın hanımının yeğeni oluyor. Onun yanına giriyordu: "Meryem, kızım, sana yiyeceğini, suyunu getirdim." diyecek ama anahtarla kapıyı açıp içeri girdiği zaman; vecedeindehârızkâne zaman oraya girse, bakıyordu ki Meryem Validemiz'in yanında dünya nimetlerine benzemeyen güzel güzel meyveler, nimetler... O mevsimde oralarda olmayan, türlü türlü rızıklar görüyordu. Ve soruyordu:

Kâleyâmeryemüennâlekihâzâ. "Yâ Meryem, kızım, bunlar sana nerden geliyor? Kâlet hüve minindillâh. "Allah kendi ind-i ilâhîsinden bana ikram olarak gönderiyor." "İnnallâheyerzuku men yeşâübi-gayri hisâb." Allah böyle dilediği, sevdiği kullarını hiç kimsenin hesabına, aklına sığmayacak şekilde, kerâmeten böyle rızıklandırır." deniliyor.

Yâni, Küllemâruzikûminhâminsemeretinrızkâ. "Ordan meyve cinsinden bir şey kendilerine rızık olarak, nimet olarak ikram edildiği zaman;o vakit ki, o ikram edilir. "Kâlû. "Diyecekler ki…" Hâzellezîrüziknâminkabl. "Bu daha önce bize ikram olunan gibi."

Ve ü'tûbihîmüteşâbihâ. "Kendilerine bu müteşâbih olarak gösterilecek." deniliyor.

Alimlerminkablu, yani "daha önceden" sözünde çeşitli açıklamalar yapmışlar. Bazıları: Rüziknâminkablifi'd-dünyâ "Dünyadayken bize verilen meyvelere benziyor bunlar" diye izah etmiş.

Bazıları da şöyle izah etmiş: Mislüllezîkânebi'l-ems. "Daha evvel, dün ikram edilenlere benziyor!" diyecekler ama hiçbir gün bir öncekinin tadında olmayacak. Benzeyecek ama, tadı, lezzeti şahâne farklı olacak. Her seferinde, Allah başka bir lezzet ihsan edecek.

Sayfa Başı