M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 374-2.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm

el-Hamdülillâhirabbilâlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. es-Salâtü ve’s-selâmu alâ şefî’inâ ve şefîi’z zünûbinâ seyyidinâ Muhammedini’l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebihû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn. Fa’lemû eyyühe’l-ihvân fe-inne efdale’l-hadîsi kitâbu’llâh ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid’atün ve külle bid’atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi’n-nâr ve bi’s-senedi’l-muttasili ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem ennehû kâl. Mâ telife mâlün fî berrin ve lâ bahrin illâ bi-men’i’z-zekâti fe-harrizû emvâleküm bi’z-zekâti ve dâvû merdâküm bi’s-sadekati ve’dfeû anküm tavârika’l-belâi bi’d-duâi fe inne’d-duâe yenfeu mimmâ nezele ve mimmâ lem yenzil mâ nezele yekşifuhu ve mâ lem yenzil yahbisühu.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Çok aziz, sevgili ve değerli kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri; Cuma gecesini cümlemiz hakkında hayırlı eylesin. Bizleri dünya ve âhiretin hayırlarına erdirsin. Rızasına varmayı, cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin. Sözlerin en doğrusu ve en güzeli Allah’ın kelâmı Kur’ân-ı Kerîm’dir. İnsanoğlunun, beşerin sözlerinin en güzeli, en tatlısı, en doğrusu hiç şüphe yok ki Eşrefü’l-verâ Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in sözleridir. Çünkü o kendi keyfinden, hevâsından konuşmaz. Allahu Teâlâ hazretlerinin lisanıyla, doğrusuyla sözü güzel, şükrü güzel, hâli güzel, hareketi güzel, her şeyi güzel olan Muhammed-i Mustafâ’dır. Adı güzel, kendi güzel Muhammed sallallahu aleyhi Teâlâ aleyhi ve âlihî ve sahbihi ve men tebihu bi ihsânin ecmaîn.

Bu mübarek, güzel geceyi o güzel Peygamber Efendimiz’in o güzel, mübarek sözlerini okumakla bereketlendirmek, değerlendirmek istiyoruz: Hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına başlamadan önce başta rehberimiz, serverimiz, önderimiz Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin rûh-ı pâkine, bizlerden bu geceden naçizane, muhibbâne, sadıkâne bir hediye-i Kur’âniye olsun diye ve onun âl’ine, ashabına, etbâına, ahbabına, ihvanına, hulafâsına, evliyâullah büyüklerimize; meşayih-i turuk-ı aliyyemizin ervâh-ı tayyibelerine; Ebû Bekir es-Sıddîk ve Aliyyü’l-Murtazâ’yı Efendimiz’den Şeyhimiz Muhammed Zâhid-i Bursevî Efendimiz hazretlerine kadar tarih boyunca yaşamış, irşad vazifesi görmüş mübarek mürşid-i kâmil ve İslâm büyüklerimizin evliyâullah ve salihlerin ruhuna; Ankara’mızın medâr-ı iftihârı olan Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin ve diğer evliyâullahın, alimlerin, şehidlerin, gazilerin, hayır, hasenat sahiplerinin ruhlarına hediye olsun diye ve bu mübarek gecede Allah’ın emirlerinden biri, Allah’ın mescitlerinden bir mescit olan şu güzel binaya âyet, hadis dinlemek için gelmiş olan siz sevgili ve kıymetli kardeşlerimizin âhirete göçmüş bütün müslüman geçmişlerinin ruhuna birer hediye-i Kur’âniye olsun diye; ruhları şâd olsun, kabirleri nur dolsun diye, sürurları, keyifleri artsın, memnun ve mesrur olsunlar diye; bir de Rabbimiz bizi Resûlullah Efendimiz’in yolunda yürütsün, Kur’ân-ı Kerîm’in yolunda yürütsün, bize hakkı hak olarak görüp onun yolunda yürümeyi nasip etsin, bâtılı bâtıl olarak anlayıp görüp bize ondan korunmayı nasip etsin; kendi mescidi içerisinde biz de Allah’ın rızasına erelim diye bir Fâtiha ile üç İhlâs-ı Şerîf okuyup öyle başlayalım.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Membaının, kaynağının, aslının nerede olduğunu merak edenler için okuduğumuz hadîs-i şerîflerin metinleri nerededir, onu belirtelim: Râmûzü’l-ehâdîs kitabımızın Gümüşhanevî Efendimiz hazretlerinin kendi eliyle yazmış olduğu Râmûzü’l-ehâdîs kitabımızın 374. sayfasında ikinci hadîs-i şerîfi okumaktan başlarım. Hadîs-i şerîf, Ubâde radıyallahu anh hazretlerinden rivayet olunmuştur. Allah şefaatine erdirsin. Dikkatle dinleyelim. İbret alalım. Mucebince hareket edelim, amel eyleyelim. Efendimiz’in nasihatlerini başımıza taç edelim, uygulayalım. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; Mâ telife mâlün fî ve lâ bahrin Berrin, "kara, topraklar, ülkeler" demek; bahrin "deniz" demek. Mâ telife mâlün fî ve lâ bahrin. "Karada ve denizde bir mal telef olmaz.

Zekâtın verilmemesinden, o malın sahibi, o malın zekâtını tam vermediğinden mal telef olur. Başka bir sebepten olmaz. Ancak o sebepten olur." Demek ki müslümanlar fukaraya karşı vazifesini zekât verme durumunda olan çok dikkatli ifa edecekler. Malının zekâtını ayıracaklar. Zekâtını fukaraya verecek. Vermekten kaçmayacak. Eğer bir insan zekât verecek durumda da buna rağmen zekât vermiyorsa o insan dinî bakımdan nedir? Cimridir, pintidir. Vahimdir. Neden? Kendisinin olmayan malı yiyor. Başkasının malını kendi malının arasında, kendi cüzdanında tutuyor. Kendi kasasında tutuyor. O fakirlere, onların hakkını vermiyor. İnanmayanlar "Nereden onların hakkı oluyor?" diyebilir.

Ve’l-lezîne fî emvâlihim hakkun ma’lûmun li’s-sâili ve’l-mahrûmi. "Müslümanların mallarında dilencilerin, mahrum insanların, mazlum, müşkül, fakir insanların mâlum bir hakkı var." O mâlum hak nedir? Zekât! Zenginin malında; fakirin Allah tarafından tayin edilmiş bir hakkı var. "Ticaret yaptım, bu malı ben kazandım. Nereden onun hakkı oluyor?" Ticaret yaptın; ama sana müşteri gönderen Allah, sıhhati veren Allah, kazancı nasip eden Allah. Birçok tüccar ziyan ederken seni zengin yapan, kâr ettiren Allah! Fakirin hakkını senin kazancının içine koymuş. Sen onu kazanınca diyeceksin ki; "Bu paranın kırkta biri benim değil; Rabbimin. Ben bunu kazandım. Allah benim elimden kazandırdı. O kazanamayan fukaraya bunu vereceğim." Götürüp vereceksin. Sana ben İstanbul’dan gelirken bir zarfın içinde bir emanet verdim: "Bunun için de şu kadar para var. Ankara’daki filanca kardeşime ver. Şunu posta ile göndermeyeyim. Sen gidiyorsun, posta masrafı olmasın, havale masrafı olmasın; götür ver." dese cebine koyar mısın, yutar mısın o parayı, kendi param sayar mısın, üstüne yatar mısın, olur mu öyle şey?

"Müslümana böyle şeyler yakışmaz hocam! Yapar mıyım, tevbe estağfurullah! Haram yemem. Ben başkasının hakkını, parasını yemem." Hah, senin paranın içinde fakirin hakkı var. İlmihâl kitapları bunu geniş geniş yazmış. Paranın kırkta biri yani yüzde iki buçuğu fukaranın hakkıdır. En aşağı paranın o kadarını içinden çıkaracaksın. 100 milyar lira kazansan veya 1 milyar lira kazansan; o zaman 1 milyar liranın 25 milyon lirasını fukaraya dağıtacaksın. Caka satarak mı dağıtacaksın, başına kaka kaka mı atacaksın? "Al şunu, zekâtı veriyorum sana. Gel, buraya Ahmet Efendi, Mehmet Efendi, al da şunu, çoluk çocuğunla ye diye?.." Minnet ede ede, üze üze mi vereceksin zekâtı? Hayır: "Bu benim malım değil, bu benim param değil." Ona tevazu göstereceksin. Üzmeden vereceksin, kibarca vereceksin. Zarif olarak vereceksin, kalp kırmadan, sessiz, göstermeden vereceksin.

Sağ elinin verdiğini sol elin duymayacak kadar kimse anlamadan vereceksin ki fukaracık üzülmesin ve yüzü kızarmasın. Utanmasın. Öyle vereceksin o parayı. "Vermiyorum, vermiyorum! Bana ne! Ben çalıştım, kazandım. O da çalışsın, kazansın…" İyi ama Allah sıhhati sana verdi. Sen bu sıhhati parayla almadın. Aklı sana verdi. Sen bu aklı parayla almadın. Dükkânın sana anandan, babandan miras geldi… O adam gibi fakir değilsin. Güzel bir yere dükkân açmışsın, kazanacaksın. Onların Allah tarafından geldiğini anlamıyorsun. Pekâlâ, anlamıyor musun? O zaman denizde veya karada bir mal telef olursa şahidi başkasındadır. Kabahat başkasının, malının zekâtını vermiyor! Allah, ne yapıyor? "Sen misin fukaranın hakkını vermeyen! Ben de bunun acısını çıkartırım!" diyor. Acısını çıkartıyor. Otomobil durduğu yerde kaza yapıyor. Çocuğu amansız bir hastalığa düşüyor. Kendisine borcu olan bir kimse parasının üstüne yatıyor. Mal verdiği bir kimse ortadan kayboluyor…

Neden oluyor? Zekâtı vermedi. Zekâtı vermedi de ondan bugün çok sevdiği bir kardeşimin çok sevdiği babası vefat etti, diye duydum. Başsağlığına gittim. Babası çok mübarek bir insan. Allah cümle geçmişlerimize beraber ona şu mübarek günde şu mübarek gecede hususi ikramlarda bulunsun, ruhu şâd olsun. Aksakallı, çok mücahid bir insandı. Allah şefaatine erdirsin. Cennetlik olduğunu tahmin ediyorum. Cennetlik olmasını Mevlâmdan temenni ediyorum. Karşıda bir caminin arsası var. Gittiğimiz evlerinin karşısında bir caminin arsası var. Çok büyük. İki tane çok büyük blok inşası yapılmış. 100 daire, 2 tane blok, 50 ila 100 daire yapılmış caminin arsasına da yaptıran müteahhit camiye bir imam evi vermemiş!

Bir imam evi vermemiş, çok az bir parayla 230 ile 260 milyon bir parayla oradaki inşaata başlamış. Bunlara az bir para verip ondan sonra da; "Ben buraya çok masraf ettim, buranın inşaatını çıkartacağım diye belediyeden çok külfetler çıktı…" falan diyerek yan çizmiş. Başka yerde yan çizemezdi. Arsanın @’ına inşaat yapılırdı. 100 daireden 40 daire, camiye gelirdi. Cami ihya olurdu. Vakıf, dernek ihya olurdu, hayır yapılırdı. Çünkü vakıf, hayır vakfı idi. Adam vermemiş. Şimdi evleri boş duruyormuş! Muhterem kardeşlerim! İbrete bakın. Evler boş duruyormuş. Birkaç daire dolu, ötekiler boş!

Neden? İskân raporu alamamış; belediye ile sıkıntıları, problemleri varmış. Ondanmış, binaları usulüne uygun yapmamış. Zaten hiçbir şeyi usulüne göre yapmamış. Zaten yaptığı işte bir yamukluk var. Hepsi çarpık, hepsi eğri, uğruca, eğrice uğruca… Buğru ne demek? Eski Türkçe’de "hırsız" demek. İskân ruhsatı alınacak falan ama eve girilebiliyor mu? Bu iskân ruhsatını ödememiş. Dinsizin hakkından imansız gelir de, Allah Kur’ân-ı Kerîm’de; Fa’tebirû yâ uli’l-ebsâri. diyor. Ne demek? "İbret alın! Ey gözleri olanlar, bakın da ibret alın! Ey kör olmayanlar, ey gözleri açık olanlar, ibret alma kabiliyeti olanlar; ibret alın!" Sen misin caminin arsasına oturan?

Dinsizin hakkından imansız gelir; ama hepsini yaptıran Allah celle celalüh, Allah! Nedir? Hak kulundan intikamı yine kul ile alır Sonunda kuldan intikam alınacak, bir kula gazap gelmiş. Ne türlü alır? Allah bir kuluna gazap ettiği zaman, yaptığı günahın acısını nasıl çıkartır? Çok çeşitli şekillerde çıkartır. Allah bilir onu. Firavun’u suya gömmüş, boğulmuş. Nemrud’u bir başka türlü helâk etmiş. Ad kavmini bir başka türlü mahvetmiş. Semud kavmini yağmurlarla, sellerle, felakete boğmuş. Lut kavminin altını üstüne getirmiş. Nuh aleyhisselam’ın kavmini tufanla helak etmiş. Azapların ve yok etmenin çeşitleri var. Allah’ın intikam almasının çeşitleri var. Bazen de ne yapar? Yıldırım indirir tepesine haydutun. Yıldırım indirir, şakır şakır. Adam küt aşağıya! Neden? Allah bu sefer yıldırımı tepesine patlattı. Cezasını verdi, bazen de öyle verir. Bazen nasıl verir? Şair demin okuduğum şiirde böyle söylüyor:Hak kulundan intikamını yine kul ile alır. Yani bir kula öteki kulu musallat eder. Onu ona ceza ettirir de öyle alır. Hak kulundan intikâmını yine kul ile alır Bilmeyen ilm-i ledünnü ânı kul yaptı sanır İlm-i ledünnü bilmeyen, yapılan işi o kul yaptı sanır. Yaptıran Allah de. Mübarek, müsebbibü’l-esbâb olan Allah yaptırıyor. Hak kulundan intikâmını yine kul ile alır Bilmeyen ilm-i ledünnü ânı kul yaptı sanır Cümle işler Halık’ındır, kul eliyle işlenir Hakk’ın emri olmayınca sanma bir çöp deprenir Her şey Allah’ın emri ile oluyor. Bazıları işte Ali’nin, Veli’nin, delinin eliyle işlenir bu işler. Sen söyleyene değil, söyletene bak. Vurana değil, vurdurana bak. Sana tebelleş olana değil, onu sana tebelleş edeni anla. Kusurunu anla. Hakkın emri olmasa yaprak bile kıpırdamaz. Bir saman çöpü bile kıpırdamaz.

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah, ne demek? "Bütün güç ve kuvvet Allah’ındır. Üstünde güç, kuvvet yoktur." Bu nedir hocam, nasıl bir inanç bu böyle? Buna gizli tevhid derler. Âşikâr tevhid nedir? Allah birdir demek âşikâre tevhiddir. Lâ ilâhe illallah. "Allah var; şerîki, nazîri yok." Öyle Yunanlılar’ın taptığı gibi bir sürü Tanrı yok. Şarap Tanrısı, aşk Tanrısı, Harp Tanrısı… Tövbe tövbe! Ne manyak bir inanç edinmiş insanlar. Öyle şey olmaz! Bir tane! Lâ ilâhe illallah. Bu nedir? Âşikâre, görünen, bilinen bir şeydir. Peki, Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh nedir? "Güç, kuvvet ancak Allah’tandır. Allah ne dilerse onu yapar." Allah dilemedikçe hiçbir şey olmaz. Bütün güç, kuvvet Allah’tandır. Bu da tevhidin gizlisidir. Esrarlısı, ibretlisidir. Herkesin anlayamadığı şeydir. Ama Allah’ı bilenler, Allah’ın işlerini bilenler anlarlar. Onun neden olduğunu, nereden geldiğini bilirler. Demek ki Allah bazen zalimin zulüm yapmasına müsaade ediyor bazen de bir zaman gelince ondan onu alıyor. Ya bir kul gönderir, ya bir yıldırım gönderir, ya bir felaket gönderir ya bir hastalık gönderir… Bin bir çeşit, sayılamayacak kadar çok çeşitli yollarla intikamını alıyor. İbret dolu, Kur’ân-ı Kerîm. İbret dolu, hikmet dolu! Kur’ân-ı Kerîm’de ibret alınsın diye anlatılmış kıssalar var. Evliyâullahın kıssaları var. "Hocam, kötü bir şey yapınca insanı cezayı çekiyor da bunun bir de iyi tarafı var mı? Varsa müjdele…" İyi tarafı da var. Sen iyi bir şey yaparsan Allah sana onun sevabını, karşılığını, iyiliğini bir yerden gönderir. Hayran kalırsın, sevinirsin. Sevincinden uçarsın. "Allah Allah! Ben küçücük bir iyilik yaptım. Allah bana ne kadar büyük iyilikler yaptı…"

Bizim kardeşimiz üç dairesinden bir tanesini bizim vakfa bağışlamış. Öyle çok zengin bir adam değil zaten, orta hâlli vatandaş. Üç tane dairem olduğu için bir tanesini vakfa bağışlayım, demiş. Bağışlamış. Hanımı bugün anlatıyor, şimdi kendisi bize diyormuş ki; "Bir bereket, bir bolluk… Nereden geldiğini anlayamıyorum…" Nereden geldiğini nasıl anlamayacaksın? Allah veriyor; sen iyilik yaptın, Allah taltif ediyor. Mükâfâtlandırıyor. Çok misalleri var. Sen de dikkat edersen hayatında bunları anlarsın, görürsün. Bir iyilik yap; bak, gör. Bir kötülük yapanın da başına ne geldiğini gör, anla. O zaman imanın kuvvetlenir. Sübhânallah dersin. Hasbünallah dersin. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah dersin… Anlarsın. Demek ki bir insanın malı telef oluyorsa denizde veya karada bir mal telef olmaz. Ancak zekâtın verilmemesinden dolayı olur. Zekât verilmemiştir de ondan dolayı öyle olmuştur. O halde ne yapacağız?

Seve seve, canımız sıkılmadan, cimriliğe tutulmadan, elimiz yumruğumuz sıkılmadan zekâtı vereceğiz. Senin değil ki, ne diye vermiyorsun? Fakirin hakkı o, senin değil ki!.. Niye elini sıkıyorsun? Allah sana kırk bölük zenginlik vermiş. Otuz dokuzu sende kalsın, bir tanesini şu kardeşine ver, diyor. Yahu niye vereyim ki? Bazen küçük çocuğumu da ben de öyle terbiye ettim. Ver eline üç tane şeker, hadi, bakalım. Şu öbür iki tane şeker senin olsun, öbürünü de kardeşine ver. Komşunun çocuğuna ver, arkadaşına ver de o da verildiği zaman karşı tarafın memnun olmasından zevk almayı küçükken öğrensin. "Vermem. Hepsi benim cebime…" Bak, çocuk şimdiden alışıyor. Küçükten kırk tane oyuncak otomobili var. Hemen hepsini topluyor. Karşıdan komşunun çocuğu, misafir eve gelmiş. Bakıyor, bir tanesini almaya kalkıyor; kıyamet kopuyor. Yahu ver bir tanesini o da oynasın. Çocuk elini oynatıp da aradan bir tane aldı mı yaygara, kıyamet… İşte annesine gidiyor, babasına gidiyor, bir sürü şey oluyor. Versene mübarek çocuk! Anne, baba alıştırsın!

Allah bize kırk tane veriyor, bir tanesini fakire vermeye teşvik ediyor. Ver bakalım, diyor. Verirse imtihanı kazanacak, vermezse imtihanı kaybedecek. Zengini böyle imtihan ediyor. Allahu Teâlâ hazretleri onu zengin ettiği gibi, öteki fakiri de zengin etmeye kâdirdir. İsterse doğrudan doğruya ona verir mi, verir. Zengin imtihan oluyor. Aklını başına toplasın, imtihanı kaybetmesin. Nasıl olsa fakirin rızkını Allah yine verecek. O gün için onun defterine yazılmış, neyse onu zaten verecek, bu gecikmez. Çok hoşuma gider, yüzümü güldüren hadîs-i şerîflerden birisidir: "Sen rızkını aradığın gibi, rızkını da karşıdan seni arıyor." diyor Peygamber Efendimiz. Sen de arıyorsun. Sen sabahleyin para kazanayım diye evden çıkıyorsun. Dükkâna, memursa işte bir yere gidiyorsun. Rızkı, o günkü günlük kazancını kazanasın diye rızkın da sana koşarak geliyor. O da sana doğru geliyor. Vasıtayla yerel köy yolundan gidiyoruz. Sürü, koyun sürüsü cıngıl cıngıl, çıngırakları ses çıkartarak ağıla doğru gidiyor. Bu çıngırak seslerini duyan ağılda hapsedilmiş küçük kuzular var. Anneleri ile gönderilmiyormuş. Ot yiyemezler, onlar daha süt emecekler. Ağılda hapsedilmiş. Bu sürü de otlamış, annelerinin memeleri sütten dolmuş. Akşam geliyor. Manzara böyle: Yukarıdaki ağılın kapısını çobanlar açıverdi.

Yokuş yukarı oradan küçük kuzuların bu tarafa doğru bir koşuşu var; o küçük kuzuların o sürüye doğru meleyerek bir koşusu var… Toz duman oldu, ortalık. Acıktı ya, annesini bekliyor. Kuzucuk gündüz aç kaldı. Oruç tuttu, demek. Kuzu aşağı doğru meleyerek bir koşuşu var… Gözlerim yaşardı. Göz yaşartıcı, bir rikkatli manzara! Nasıl seviniyorlar, nasıl koşuyorlar sürünün içine? Hepsi daldı ve sürüdeki koyunların hepsi birbirine benziyor. Tüyleri var, dört ayağı var, kuyruğu var; hepsi birbirine benziyor ama her kuzu annesini buldu. Hepsi annesinin memelerine bir çöktü. Kuzu başkasına benzemez ha! Annesini bulduğu gibi rızkın da seni bulur.

Korkma, kuzu annesini nasıl buluyorsa annesi de kuzusunu nasıl biliyorsa; başka bir kuzu gelse onun memesinden emzirir mi? Emzirmez. Bunu hayvan besleyenler bilir. Başkasının kuzusunu kabul etmez. Kendi kuzusunu bilir, koklar ve yalar. O da annesini bilir. Diz çökerek memesini burnuyla ittire ittire emer. Ağlarsın, karşıdan bakarsın, hem gülersin hem ağlarsın. Sevgili kardeşim! Senin rızkın da seni öyle arıyor. Senin rızkın seni öyle arıyor, sen de onu arıyorsun. Tamam, Allah seni imtihan ediyor. Sana verdiği para onun, fakirin parası. Ona ver. Cebine atma, atarsan sonra acısı bir gün çıkar. Bir yerden çıkar. Allah onun intikamını alır. O halde mallarınızı telef olmaktan korumak istiyorsanız zekât vererek koruyun. Peygamber Efendimiz ne tavsiye ediyor? Malımı hırsız çalmasın, yangın yakmasın. Karadeniz’de gemilerim batmasın. kurtlar kuzularımı yemesin. Borçlular benim alacağımın üstüne yatmasın. Vücuduma hastalık gelmesin. Tarlam yanmasın… Acısı bir yerden çıkmasın diye ne yapacağız?

Peygamber Efendimiz ne tavsiye ediyor? Malın zekâtını vererek malını telef olmaktan korumayı tavsiye ediyor. Malının zekâtını vererek. Ne kadar verilecek? Bunun aşağı hududu, alt hududu, asgarîsi yüzde iki buçuk! Üst hududu nedir? Tamamını vermektir! Ebû Bekir es-Sıddîk malının tamamını vermiş. O sıddîkiyet makamı! Hz. Ömer; yarısını vermiş. Peygamber Efendimiz, Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz’e "Niye tamamını vermiş?" diye soruyor: "Niye hepsini verdin yâ Ebâ Bekir? Çoluk çocuğuna ne bıraktın?" "Çoluk, çocuğuma Allah’ı ve Resûlü bıraktım yâ Resûlallah!" Allah’a inanan insan, sıddîkiyet makamında olan biliyor. Allah’ın Rezzak olduğunu biliyor. Resûlullah’ın gönlünü hoş etmenin ne kadar güzel olduğunu biliyor. Veriyor. Nasıl olsa yine Allah verir, diye veriyor. O sıddîkiyet makamı. En aşağı derecesine hasetlikten kurtulma hududu ne, baraj ne? "Baraj" kelimesini kullanmayacağız: Nehir! Yabancı kelime kullanmayacağız. Uzun zamandır söylemiyordum. Yabancı kelime kullanmamaya karar verdik: bent diyorum! "Baraj" dedim; "baraj" yabancı kelime. Yabancı kelime kullanır da düzeltirsem siliniyor. Silindir gibi ekrandan silinir. Görünen yerden silindir gibi siliniyor, ceza yazmıyor. Ama kullanmaya devam edersem ceza yazıyoruz. Baraj değil, bent! Bu işin bendi, aşağı çizgisi ne? Cimrilikten kurtulma noktası ne? Yüzde iki buçuğunu vermek!

Senede bir, kârının-zararının hesabını yapacaksın; fukara birine iki buçuğunu vereceksin! Ne zaman veriyoruz? İstediğin zaman verirsin. Bir sene geçmesi lazım. Bu geçti mi o zaman verirsin. Kimisi Ramazan da veriyor kimisi başka zaman verebilir. "Mallarınızı zekât vererek koruyun!Tamam, Peygamber Efendimiz’in tavsiyesini kaydettin mi? "Neden hocam İslâm malla, para ile ilgilenmiş?" İslâm’da büyük ibadetlerden biri de zekât vermek! İslâm’ın beş esas, büyük ibadetlerinden biri de zekât vermektir. Her şey parayla yapılıyor. Hayır, hasenat, cami, köprü, çeşme, bakım hastalarının tedavisi, hastaneler, yetimler, dulların, fakirlerin, ihtiyaçları, yoksulların işleri parayla dönüyor da ondan! İnsanlık bunu icap ettiriyor. İslâm, müslüman olmak, Müslümanlık; insanlıktan da yüksektir! Avrupalı, insanlık yapacağım diye şey yapıyor; Afrika’ya gidip hayır yapıyor ama arkasından gidip istila ediyor. Sömürüyor, istismar ediyor. Onun için Müslümanlık insanlıktan da yüksektir. Onun için malımızdan bir miktarını ayıracağız.

Malını korumak istiyor, telef olmasın diye istiyorsa zekâtını verecek. Bir misal daha anlatayım: Bizim ihvanımızdan biri, Kapalıçarşı’da patikçi amca vardı. Patikçi amca; terlik, mesh, bir şeyler yapardı. Patikçi amca öldü. Allah rahmet eylesin. Sohbette kimleri anıyoruz. Allah rahmet eylesin, diyorum. Siz de "Âmin!" diyorsunuz. Bilerek diyorum. Aslında biraz da mahsusçuktan, onlara sizden dua kazandırmak istiyorum. Kapalıçarşı’da yangın çıktı. Yüzlerce dükkân yandı. Harıl harıl, harıl harıl yandı. Kapalıçarşı yangını meşhur. Bunun da dükkânı Kapalıçarşı’da. O yangında gelmişler, bu zaten bizim ihvanımızdan, tezgâhının başına oturur. Hemen patik diker, tadil yapar; yenisini yapar. Dudakları da zikir yapar; eli işte, kalbi Mevlâ’sında. Öyle bir insan; zikirli, namaz vakti yaklaştı mı Bismillâhirrahmânirrahîm der, önlüğünü çıkartır, dükkânını kapatır, kilitler. Dışarıdaki alınacak şeyleri içeri alır. Yakınındaki namazgâha gider. Kapalıçarşının içindeki cemaatle kılar, cemaate müdavim. Beş vakit namazı cemaatle kılar. Müşteri gelirse o sırada müşteri geldiği zaman; "Namazdan sonra!.." der. "Aman hocam, işim acele. Etme eyleme. Vapur kaçacak… Şu terliği bana ver." Namazdan sonra, işin şakası yok. Neden? Namazın vakti geldi mi tamam. Mevla çağırıyor. Cenâb-ı Rabbiül-âlemin; kulunu evine çağırıyor.

Hayye ale’s-selâh ne demek? "Haydin namaza gelin!" demek. Kim çağırıyor? Evin sahibi Allah celle celâlüh "Namaza gelin!" diye bizi namaza çağırıyor. Hayye ale’l-felâh. "Kurtuluşa gelin, kurtulmaya gelin!" Buraya gelen kurtulur, diyor. Buraya gelen Allah’ın misafir olur. Allah’ın ikramına mazhar olur. Allah’ın evinde Allah’ın ikramına mazhar olur… Ne verecek? Allah pasta mı verecek, börek mi verecek, baklava mı verecek, kaymak mı verecek?.. Sevap verecek. Rahmet eder, rahmetini ihsan eder. Rızasına vasıl eder; işini rast getirir, gönlünü nurlandırır, seni sevdiği kulları arasına kabul eder. Cennetiyle cemâliyle müşerref eder. Daha ne istiyorsun? Allah çağırıyor. Onun için; "Şimdi patik vs. yok. Namazdan sonra!.." Ama vapur kaçacak! "Vapur kaçarsa kaçar, ben, namazı kaçıramam." Böyle bir insan! Demişler ki; "Kapalıçarşı’da yangın çıktı. Cayır cayır yanıyormuş." Kapalıçarşı gece yandı. Bunlar gelince haber vermiş: "Kapalıçarşı’da yangın çıktı. Senin de dükkânın yanıyor." Telaşla söylemişler. O da sakin: "Rabbim bilir. Rabbim bilir, kader onun. Dükkân yanarsa yanar ama ben malımın zekâtını verdim." demiş. Bu kadar! Yangının nereden, niçin geleceğini böyle düşünüyor. "Ben malımın zekâtını verdim. Bildiğim kadar hesapladım, malımın zekâtını verdim. Yine de kendisi bilir." demiş. Hani "N’eylerse güzel eyler!" diyor ya dervişler. Allah’ın her şeyine razı, hepsine razı. Ne takdir ederse gönülleri olur. Mevlâ ile kavga mı edecek, darılacak mı?

Hâşâ! Seviyor hepsini! Ey lütfu çok, kahrı güzel Lütfun da hoş, kahrın da hoş diye biliyor. "Mevlâm bilir ama ben malımın zekâtını verdim." demiş. Muhterem kardeşlerim! Vallahi de billahi de ben şu gözümle gördüm. Yangın onun dükkânında durdu. Vallahi yangın onun dükkânında durdu. Bir dükkân daha şu taraf değil, bir dükkân daha öbür taraf değil. Onun dükkânında durdu. Tamir edecek olanlar, tahta perde ile oraya kadar geldiler. Onun dükkânı alışverişte, yanındaki dükkân yandı. Tam onun dükkânının yanında durdu. İbret değil mi bu? İbret alacak insana ibret değil mi bu? Malınızı; zekâtınızı vererek koruyun diyor, Peygamber! Birkaç hadise anlattım. Ankara’dan, İstanbul’dan bazı hatıraları anlattık. Geçmişlerimize rahmet olsun diye kurnazlıkla sizden dua tahsil eyledik. Siz de iyi niyetle "Allah razı olsun." dediniz: Peygamber Efendimiz bir de buyuruyor ki; Ve dâvû merdâküm bi’s-sadekati. "Hastalarınızı da sadaka vererek tedavi ediniz." Sadaka vererek, fukaraya cüzdanınızdan sadaka vererek, gönlünü alarak hastalıkları öyle tedavi edin!

"Bu nasıl tedavi hocam? Burada ben hastaya, fakire para verirken oradaki benim, hastanedeki ağır hastamın ne ilişkisi var?" Yaradan yapıyor! Rezzak! Rabbü’l-âlemîn! Şifayı veren Allah! eş-Şâfî hüvallah! Şifayı veren Allah! eş-Şifâ-i minallah! Onun için sen Allah’ın sevdiği şeyi yapınca ona o şifayı Allah veriyor, sadaka vermiyor. Sadakadan Allah memnun oluyor, Allah şifayı ona veriyor. Mesele o, işin aslı o. Onun için kendimiz de bulunan imkânlarımıza göre; fukaraya, hakikaten muhtaç, hakikaten yardıma müstahak insanları arayıp bularak sadaka vereceğiz. Hayır yapacağız. Ben bir köye gitmiştim. "Orada biraz fakirler varsa şunları dağıtın." dedim. "Çok fakirler var hocam." dediler. Tanıdığım, itibar ettiğim insanlar; "Çok fakirler var hocam. Hatta geçenlerde birinde 100 bin lira verdik, kimsesi yok, ihtiyar, zavallı. Gözleri görmüyor…" dediler.

Böyle bir şeyler söylediler. "100 bin lira için bize ne kadar dualar etti!" dediler. Evet, şehirde 100 bin lira çok büyük para değil. Bir meşrubat, bir sandviç filan, bir yemek parası; ama köyler şehirler gibi değil. Fukaracıklar demek ki, sessiz sedasız, neler çeken insanlar var! Nice nice yoksullar var! Onları arayıp bulmalı, çevrenizden arayıp bulmalısınız, memleketinizden arayıp bulmalısınız. Öncelikle akrabanızı yoklamalısınız, akrabamız ilk sırada! En iyi bildiğiniz insanlardan; "Tamam, o hakikaten fakir." dediklerinizi yoklamalısınız. Demek ki hastaların tedavisinin mânevî yolu neymiş? Sadakaymış. Efendimiz, Peygamber-i zîşânımız lütfuyla, ağzından inci, mercan saçarak elmas, mücevher saçarak buyuruyor ki; Ve’dfeû anküm tavârika’l-belâi bi’d-duâi.. "Belanın gelip çatmasına karşı onları def etmek için dua eyleyiniz; belalar gelmesin diye!" Tavârık, târıka kelimesinin çoğuludur. Târık ve târıka; "gelip kapıyı tak tak çalan" demek. Kapıyı vurmaya derler. Târık, "vuran, kapıya gelen" demek. Ne yapmış oluyor? Aç buyuruyor, kapıyı çalmış oluyor. İnsanın başına çarpmış oluyor. Tarıka da onun gibi, tavârık da belalar gelip insanın kapısına dayanırsa; "Tak, tak, tak; ben geldim, ben belayım, senin başına geldim!" diye insana gelen beladır. Onlardan insan nasıl kurtulacak? Peygamber Efendimiz ne diyor? "Dua edin! Kapınıza gelip başınıza çalan belaları dua ederek başınızdan def edin!" Fe inne’d-duâe yenfeu mimmâ nezele ve mimmâ lem yenzil mâ nezele yekşifuhu ve mâ lem yenzil yahbisühu.

"Çünkü dua kuru bir laftan ibaret değildir. Gelen belaya da faydaları verir, gelmeyen belaya da fayda verir. Duayı kuru bir sözden ibaret sanmayın. Bela kapında durabilir. Sık sık sana gelebilir. Sen Allah’a dua edeceksin. Allah duanı kabul edecek, belayı vermeyecek. Ondan başka yolu var mı? Gelene de gelmeyen belaya da fayda eder. İnen belayı açar, kaldırır. Üstüne çöken belayı kaldırır, dağıtır; belayı giderir. Çöktüyse gelmemiş belayı uzakta tutar, azleder. Orada tutar, hapseder. Bela sana gelmez." Peygamber Efendimiz; "Geleni durdurur, gelmekte olanı da hapseder ve kaldırır, engeller." buyuruyor. Aziz ve muhterem kardeşlerim! Dua ibadettir. Namaz ibadettir, zekât, oruç, hac ibadettir; dua da ibadettir. Onun için dua edip duayı güzel yapmak lazım. Bazı insanlar namaz kılıyor, dua etmeden kalkıp gidiyor. Veya duada aklı başka yerde, gözü başka yerde… Elini açmış; "Perdeyi kapatma, kapıyı açma…" diyor. Ne oluyorsun yahu? Dua ediyorsun, onunla meşgul ol. Aklı başka yerde, etrafına bakıyor falan. Elini yüzüne sürse de önden, kapıdan kaçsam diye bekliyor. Öyle değil, dua ibadettir. İbadeti güzel yapmak lazım. Candan yapmak lazım. Cân u gönlümüzden yapmak lazım. Çok anlatılacak şeyler var. Başımıza gelen dolu dolu çok hikâyeler var. İbretlik ne anlatılacak şeyler var: Bugün bir profesör kardeşimizle tanıştım. Allah razı olsun, Allah selamet versin. Allah doğru yoldan ayırmasın.

Kendisi Alevî, Alevî soyundan yetişmiş; Alevî profesör: "Ben ibadetlerimi tam yapamıyorum ama benim oğlum ibadetlerini tam yapıyor. İbadetlerini tam yapıyor, ondan utanıyorum." diyor. Bizimle beraber namaz kıldı. Elini açmış; "Yâ Rabbi! Ben oğlumdan utanıyorum. Bana da ibadetimi güzel yapmayı nasip eyle…" falan diye dua etmiş. Rabbine güzel kulluk edemediği için içinde eziklik var. Arabaya binince ben de bizim bu kitabı kendisine uzattım: "Bir sayfa çek bakalım." dedim. Bir açtı, orada tam o duasının müjdesi var. Bir dua çıktı, o yaptığı duanın devam ederse onu cennete götüreceğine dair müjde çıktı! Allah Allah! Nasıl yani? Allah kuluna nasıl cevap veriyor? O orada dua etti… Bizim otomobilde hadis kitabından cevabı geldi. "Bak. O duan için!" dedim. O da anladı zaten. Ben de de öyle dua etmiştim, bu hadis ondan karşıma çıktı.

Muhterem kardeşlerim! Çok hikmetlidir! Kâinattaki olaylar çok ibretlidir, sen de olayları dikkatle izle! Kendi başından geçen olayları dikkatle izle, sen de anlarsın Allah’ın hikmetlerini ve ibretlerini anlarsın! Hayran kalırsın, âşık olursun! Başkası niye âşık olmuş, Yunus Emre niye âşık olmuş? Eğer beni öldüreler Külüm göğe savuralar Toprağım anda çağıra Bana seni gerek seni "Yaksalar beni, kül etseler beni, ondan sonra havaya savursalar küllerimi; küllerim bile 'Ben; seni istiyorum, seni istiyorum…’ der." diyor. Yunus öldü diye salâ verirler Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez diyor. Yunus öldü diye salâ verirler Hani minareden teravihe falan salâ veriliyor da ondan sonra;

"Ey cemaat; köyümüzden falanca vefat etti…" filan diye minareden bildiriliyor. Yunus öldü diye salâ verirler. Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez diyor! Allahu ekber! Söze bak. Âşık olan insanlar ölür mü? Ölmez. Aşktan ölmez, diyor. Neden? Ölen hayvan imiş, diyor. O söz de uzun. Bu vaazı bırak, onu anlatmaya geç. O da uzun, oradaki "hayvan" sözünün de çok derin mânaları var. Bırakalım her şey girmesin. Dua insana fayda veriyor. İnsan dua ettiğinin karşılığını görüyor. Ara ara dua ediyor. "Hocam hastam var, kalp ameliyatı olacak. Dört yerinden damar geçecek…" Aman Allah! Ondan sonra doktorlar diyorlar ki; "Biz elimizden geleni yaptık. Kalp bu damarları kabul ederse çalışırsa yaşayacak." Yaşıyor. Neden? Allah duayı kabul ediyor. Hele hele mü’minin mü’min kardeşine duası daha çabuk kabul oluyor. En hızlı kabul olan dua nedir? Müminin mü’min kardeşine yaptığı duadır. Onun için kardeşinize de dua edin! Allah yardımcımız olsun. Allah afiyet versin. Allah belalardan kurtarsın. Allah hidayet eylesin. Allah şaşırtmasın. Allah iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin.

Dua edin, biraz kardeşlerimizi düşünelim. Dünyanın her yerinde kardeşimiz var. Aç, açık, çıplak, mazlum, mağdur; askerler eline makineli tüfekleri almışlar takır takır öldürüyor kardeşlerimizi. Kudüs’ümüzde falanca yerde müslüman kardeşimize hiç olmazsa dua ederek yardım edelim. Mâ celese kavmün yezkürûnallâhe illâ nâdâhüm münâdin mine’s-semâi: kûmû mağfûran leküm. Enes radıyallahu anh’ten hadîs-i şerîf. Bize müjde oluyor, mânasını da söyleyelim: Mâ celese kavmün yezkürûnallâhe illâ nâdâhüm münâdin mine’s-semâi. "Bir grup insan oturup bir yere toplandı mı Allah’ı zikrederek bir yere toplandı mı Allah’ı zikir hâlinde toplu olarak durdu mu, bir grup insan Allah’ı zikretmek için toplandı mı gökten bir melek onlara nida eder." Bir kavim Allah’ı zikreder vaziyette illa oturur oturmaz gökten bir melek onlara nida eder. Bağırır çağırır, nida eder ve der ki;

Kûmû mağfûran leküm. "Hadi, Allah size mağfiret etmiş olarak; Allah’ın mağfiretine ermiş olarak kalkın! Meclisinizden kalkıp dağılırken Allah’ın mağfiretine ermiş olarak mağfur kullar olarak kalkın bakalım!" Kavmün diyor. Buradaki kavm, kavmiyetin kavm’i değildir. Kavm; "bir grup insan" demek. "İnsanlardan, müslümanlardan bir grup" demek. "Allah’ın zikri" ne demek? İnsanlar toplanınca Allah, Allah, Allah, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah mı diyecekler? Evet, bu zikrullahtır. Toplu zikir İslâm’da var mıdır? Vardır. Peygamber Efendimiz’in zamanında olmuş mudur? Olmuştur. Hadîs-i şerîfler de vardır. Tamam, bu zikirdir. Eğer ilmî bir konu müzakere ediyorlarsa o da zikirdir, o da zikrullahtır. Bizim şimdi hadis okuyup dinlememiz de zikrullahtır. Neden? Allah’ın dini konuşuluyor, Allah’ın dini ile ilgili her konuşma zikrullahtır. Kur’an okunuyor. Kur’ân-ı Kerîm’de zikrullahtır. Namaz kılındı, namaz da zikrullahtır. Hem de; zikrullahi ekber, hem de namaz Allah’ın zikridir, bir de namaz çok büyük bir zikirdir! Mürekkep bir zikirdir. Birçok zikirden meydana gelmiş, terkip hâlinde bir zikir tertipidir. Muazzam bir zikir tertibidir. Niye? Allahu ekber zikir.

Sübhâneke allahümme ve bi-hamdik ve Tebâre kesmük ve teâlâ ceddük ve lâ ilâhe gayrük. Sübhanallah da zikirdir. Bismillâhirrahmânirrahîm de zikirdir. Elhamdülillâhi rabbi’l-âlemîn, er-Rahmâni’r-rahîm de zikirdir. Kur’ân-ı Kerîm de zikirdir. Rükû zikir, Sübhâne rabbiye’l-azîm zikir, Sübhâne rabbiye’l âlâ zikir, Semiallâhü limen hamideh, rabbenâ leke’l-hamd zikir, Ettahiyyâtü zikir, Salli-Barik zikir, es-Selâmü aleyküm ve rahmetullah zikir… Namaz tertip hâlinle muazzam bir zikir tertibidir. Tek bir zikir değil, birçok zikirden oluşan zikir grubudur. Namazı kıldık, o zikiri yaptık. Hocamız geçti, tatlı tatlı okudu. Biz de arkasından zikrimizi yaptık. Sünnetleri kıldık, vitrimizi; vacibimizi kıldık. Namaz bitti, zikir için toplanmıştık. Namaz için toplandık. Bitti, tamam. Zikir için toplandık.

İkincisi: Hadisi okuyorum. Hadis de zikir, konuştuğumuz konularda zikir, dinlediğiniz konular da zikir. Bize gökten melekler; "Kalktığınız zaman, giderken mağfiret olunmuş olarak gidin!" diyor, diyecekler demektir. Onun müjdesi bu, o müjde bu! Burada ne var? İlimle işlerine devam etmek, müslümanlar korkmadan gelip dinlerini konuşsunlar diye teşvik var. Devam etmeye teşvik var, camiye teşvik var. "Ben kendim evimde namaz kılarım." Evinde namaz kılarsan camiye giden kardeşinin kazandığı sevapların çoğundan mahrum kalırsın. O daha çok alır. "Ne kadar çok alır hocam?" Evde kılandan mahalle camiine diden, camide kılan yirmi yedi kat daha fazla sevap alır. Cuma namazı kılınan büyük mescide gelmişse elli misli sevap alır. Hadîs-i şerîflerde sevabı böyle! Şimdi siz evinizde namaz kılsaydınız; "Televizyonda maç var, şu maçı kaçırmayayım… Boş ver Es’ad Hoca’nın hadis dersini! Namazı kılacağım. Tamam, canım. Yatsının sünneti de kılınmıyor bazen, farzdan başlayayım, vitr-i vâcibi de sonra kılarım. Allahu ekber!.." Tamam diyor; ama sen bir sevap aldın. 1.Camiye gelen kardeşin elli misli sevap aldı. Camiye gelirken attığı her adımda bir günahı silindi. 2.Allah mükâfatını, hasenesini artırdı, bir derece yükseltti. 3.Camide bulunan bir mübarek kimsenin hürmetine Allahu Teâlâ camide bulunan bütün herkesin namazını kabul eder. Ayırmaz. Falanca kul vardır.

Allah ona kızmıştır. Gündüz şu günahı işledi, bu hatayı işledi. Yalan yere yemin etti. Ticarette biraz kaypaklık yaptı… Allah ona kızıyordu. Camiye geldi, camide namaz kıldı. Allah onun namazını öteki namaz kılanların arasında ayırmaz. Hepsininkini kabul eder, bu garanti vardır. Evde olsa; "Seni yalnız yakaladım. Evde yalnız kalıyorsun, senin namazını kabul etmedim." diyebilir; ama camide topluca kılındığı için ayırmıyor. Ekreme’l-ekremîn olduğundan; "Madem camiye geldin, hadi bakalım. Sana kızıyordum; ama senin namazını da kabul ettim." O garanti! Ondan sonra böyle kalkıp giderken de melekler söz söylüyor: "Ey Allah’ın kulları; toplandığınız da Allah’ı zikrettiniz. Yerinizden kalkmadan Allah mağfiret etmiş kimseler olarak kalkın!" diye nida olunur. Bunu herkes duyar mı? Duymaz. Bunu duymak evliyâların işidir.

Peygamber Efendimiz; bazen etrafındaki meleklerin söylediklerini anlatıyordu da sahabe de görmüyordu, sahâbe-i kirâm da görmüyordu! Cebrail aleyhisselam geldi de Peygamber Efendimiz dedi ki; "Ebû Bekir, Cebrail geldi. Allah’tan sana selam getirdi." Ebû Bekir es-Sıddîk sevincinden ağlıyor. Ama Cebrail’i görmüyor, göremez, duyamaz. Allah duyurursa duyar da duyurmazsa duyamaz; ama böyle bilin ki onun için namaza devam edin! İlme devam edin! Zikre devam edin! Sevapları kazanın! Allah’ın mağfiretine mazhar olun! Bu da bir müjde! Mâ halefe hâlifun billâhi fe edhale fîhâ mislü cenâhi beûdatin illâ kânet nükteten fî kalbihi ilâ yevmi’l-kıyâmeti. Çarşıda alışveriş yaparken yemin etme vs. ilgili bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz bu konuda buyuruyor ki; Mâ halefe hâlifun billâhi. "Bir yemin eden kimse Allah’a yemin etti." Fe edhale fîhâ mislü cenâhi beûdatin. "Bu yemin cümlesinin içine sivrisineğin o ince kanadı kadar bir yalan, hilaf-ı hakikat için soktuysa…" Vallahi, billahi bu mal idare etmez! "Geçen gün birisi buna daha fazla verdi de ona bile vermedim. Olmaz…" dedi.

Yarısından fazlası doğru da sivrisineğin kanadı kadar bir şey ekledi ise ona küçücük bir ilave bile var olduysa; İllâ kânet nükteten fî kalbihi ilâ yevmi’l-kıyâmeti. "Gönlünde; kıyamete kadar siyah bir nokta olarak o kalır. Siyah bir nokta olarak gönlünde o yemininin içine hilaf-ı hakikat olarak, yalan olarak azıcık bir kelime, bir cümle, biraz abartma, biraz eksiltme, biraz çoğaltma, bir yalan, bir şey eklediyse gönlünde kıyamete kadar bir siyah nokta olarak kalır." Muhterem kardeşlerim! Peygamber Efendimiz’in en sevmediği günah neydi? Yalandı! Peygamber Efendimiz çok kızardı. Bugün müslümanlar peynir ekmek gibi yalan söylüyor. Doğru hangi işi var? Hangi sözü var? Her şeyi yalan! Öyle eğri oturuyoruz falan ama doğru konuşalım. Eğri otursak da doğru konuşalım. Müslüman yalan söylüyor. Söylemeyecek. Neden?

"Bir yeminin içine bir sivrisinek kanadı kadar yalan soksa kıyamete kadar gönlünde bir nokta siyah nokta iz kalacağı için!" Peki, her gün beş tane, on tane, yirmi tane, elli tane yalan söylüyorsa bu adamın gönlü ne olur? Simsiyah olur, kapkara olur, zift gibi, katran gibi olur. Duygusuz olur, işlemez, çalışmaz. Adam nursuz olur. Neden? Denileni dinlemiyor. Neden? İnsafsız adam. Niye? Zalim adam. Niye? Çünkü kalbi katran gibi olmuş, kalınlaşmış. Buradan ne çıkartıyoruz? Muhterem kardeşlerim! Mert olalım. Er kişi olalım. Erkek olalım, sağlam olalım. Doğru sözlü olalım. Az konuşalım. Geceleyin Allah celle celâlüh göğün kapılarını açtırırmış. Hadîs-i şerîflerde bildirildiğine göre bize seslenirmiş: "Yok mu benden afv u mağfiret isteyen, haydi istesin; affedeceğim. Yok mu benden bir dileği, isteği, talebi olan, haydi, istesin; vereceğim." buyururmuş Allah! Ne vakte kadar? Mevlâ, kullarına imsak kesilinceye kadar böyle seslenirmiş. Uyuyan, vakti hor hor hor hor geçiriyor.

Kalkıp ibadet eden, isteyen Allah’ın lütuflarına, ikramlarına mazhar oluyor.Tamam, bu açıklamayı yaptık. "O zaman ben de geceleyin kalkayım, ibadet edeyim." diye içinizde bir arzuda doğdu. Hadîs-i şerîfi açıklayalım: İzâ kâme ehadüküm mine’l-leyli fe’sta’ceme’l-kur’âne alâ lisânihi. "Sizden biriniz geceleyin uykusunu bölüp ibadete kalkarsa ama Kur’an okumak diline dolanırsa, zor gelir, ağır gelirse…" Neden? Uykusu var, kafasını toparlayamadı. Tam okuyamıyor. Dalıyor gidiyor. Tam okuyamıyor. "Zorlanırsa, Kur’an okumak, namaz kılmak zoruna giderse…" Fe lem yedri mâ yekûlu fe’l-yensarif fe’l-yadtaci’. "Hadi, kalksın ve gitsin! Yatağına uzansın, uyusun!" Yarım, yamalak, uykulu, şuursuz anlamadan, keyfine, zevkine varmadan olmaz. Dinlen, öyle kalk. İbadetin keyifli olması lazım, zevkli olması, tatlı olması lazım. Ballı, kaymaklı olması lazım. Bu ne yapıyor? Semiallâhü li-men hamideh diyemiyor, dalıyor. Toparlıyor, kaçıncı rekâttaydı bilmiyor. Hadi, git yatağına, yat, uyu, dinlen! Böyle ibadet olmaz. İbadet; zevkli olur, şevkli olur. İstekli olur, dinlenmişken olur. Onun için ne yapmak lazım? "Gece ibadetini kaçırmak istemiyordum hocam. Pazar günü sen vaazda söyledin de ondan kalkmıyorum…" Tamam da akşam erken yat!

Erken yat, televizyon seyretme be adam! Televizyon seyretme, erken yat! Yatsıdan sonra hemen uyu! Dinlenmiş olarak kalk. Biz dün gece saat üçe kadar falan ayaktaydık. Üç buçuğa yaklaştı, yattık. Sabahleyin cami sallanıyordu, bu cami dalgalanıyordu. Neden? Uyku uyumadık; uyku olmayınca, dinlenmeyince tadı olmuyor. Adam dinlenecek, dinlenme zamanında dinlenecek. İbadet zamanında da ibadet yaparken yağlı ballı, tatlı, hoş bir ibadet edecek. Adam kaldırmış elini, diyor ki;"Yâ Rabbi; dün geceki hâller hürmetine bana şöyle nasip et, böyle nasip et…" Ne oldu dün gece hayrola? Kim bilir tesbih çekerken ne tatlı şeyler ile karşılaştı. Kimse beni görecek falan diye utanma çekinme yok, sıkılma yok. Odanda kalkmışsın. Allahu ekber. Uyku alınmış. Gözlerin pırıl pırıl. Dinlenmişsin. Zihnin berrak. Zevkine varıyorsun. Allahu ekber dediğin zaman, Sübhanallah dediğin zaman, rükûa vardığın zaman ibadet böyle olacak; tatlı olacak, dinlenmiş olacaksın. Uykun varsa uyu, dinlen! Ondan sonra ibadet et, demek. Dinimiz böyle zorluklu, meşakkatli değil. Tatlı olacak her şey. Tabii, bunun içinde dirayetli olacağız; plan uygulayacağız. Günlük yaşantımızın, hayatımızın planı olacak. Plan neye göre ayarlanacak? Bir kere genel beş vakte göre ayarlanacak.

O beş vakitte namaz vakitlerine, randevu, çalışma vesaire koymayacaksın: "Mümkün oldukça öğlen ezanı okundu mu camiye geleceğim. Tatlı tatlı öğle namazımı kılacağım. İkindi ezanı okundu mu camiye geleceğim. Tatlı tatlı, huzurlu huzurlu, tesbihlerden çalmadan, rükûdan, secdeden kırpıştırmadan namazı kılacağım. Akşamı kılacağım, yatsıyı kılacağım. Sabahleyin geleceğim. Ferah ferah oturacağım, sabah namazımı kılacağım. Hatmi dinleyeceğim. Evrâd-ı Şerîfe’yi okuyacağım. Güneş doğacak. Ben işrak vaktine yetişeceğim. İşrak namazı kılacağım ki hac ve umre sevabı alacağım. Tadını çıkartacağım…" Program bu, bir kere ana noktalar bu. Ondan sonra; "İşrak namazından sonra öğleye kadar şu arada boşluk var. Öğlen ile ikindi arasında şu kadar boşluk var. İkindi ile akşam arasında şu kadar boşluk var…" Oraları nasıl istersen doldur. Ama ibadetleri mutlaka yapma esasına göre yap, ibadetleri çiğneyip geçme; atlatma! Yapamama esasına göre program yaparsa bir insan yazık eder. Yanlış iş yapmış olur. Şimdi umumiyetle hayatımızın programları, ibadetleri çiğneme esasına göre, öğütme esasına göre, canına okuma esasına göre, cıcığını vıcığını çıkartma esasına göre!

Öğleyin camiye gelemez, ikindi gelemez; sabah gelemez Akşam gelemez, yatsı gelemez! Neden? Şu işi varmış, böyle böyle memuriyeti varmış vesaire vesaire! Ayarlasaydın be adam! Senin ilk vazifen Allah’a güzel kulluk etmek. Camiye geliyor, aklı işte; pabucunu kaptığı gibi kaçıyor. Duasını etmiyor vesaire. Bunlar yanlış planlamalar. İşe göre planlama yapılıyor. İbadetlere göre planlama yapacağız. Gecemizi nasıl planlayacağız? Hemen dinlenip bu güzel vakitleri kaçırmama esasına göre planlayacağız. Sabaha kadar gevezelik yok, vakit harcamak yok. "Hocam; televizyonda falanca programı, futbol maçını da seyredeyim de Muhammet Ali’nin boksunu seyredeyim de ondan sonra da bilmem ne de…" Alimallah sabah namazını bile kaçırırsın. Onu seyredeyim dersin, uykun gelir. Sabahleyin çalar saat zıngır zıngır; başında bir basarsın ona, ondan sonra uyur kalırsın! Neden? Geç yattın, kalkamadın! Programı ibadetlere göre yapın, yapalım!

İzâ kâme ehadüküm yusallî mine’l-leyli fe’l-yestek fe inne ehadüküm izâ karae fî salâtihi vadaa melekün fâhu alâ fîhi ve lâ yahrucu min fîhi şey’ün illâ dehale feme’l-meleki. Hadîs-i şerîf Câbir radıyallâhu anh’ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ne diyor? İzâ kâme ehadüküm yusallî mine’l-leyli fe’l-yestek. "Sizden biriniz namaz kılmak için geceleyin uykusundan kalkarsa dişlerini temizlesin, misvaklasın!" Ağzı tertemiz olacak. Bu ne zaman söylemiş? 1400 yıl önce söylenmiş. Diş macunu yok, diş fırçası yok. Kimsenin temizlikten haberi yok. Temizliğin büyüklerinden haberi yok ki küçük, böyle ağzı temizlemekten haberi olsun. İslâm gelmiş, vücut temizliğini getirmiş. Günde beş defa eli, ayağı, yüzü, yıkamayı getirmiş. Ağzı, burnu temizlemeyi getirmiş. Gusül abdestini getirmiş. Koltuk altı kıllarını, kasık kıllarını kazımayı getirmiş. Her türlü temizliği getirmiş. Pislik yok, koku yok. Çirkinlik yok, çiş yok, kaka yok falan. Her şey ne zaman, nerede? Çölde! Medeniyetin, suyun, imkânlarının çok az olduğu yerde Resûlullah Efendimiz gelmiş, iki cihan güneşi temizliğin her çeşidini getirmiş. Ağzı nasıl olacak? Pırıl pırıl olacak. Ağzı kokmayacak, dişleri sarı olmayacak. İnci tanesi gibi olacak. Mis gibi kokacak ağzı. Çirkin kokmayacak. Bazen, belki rastlamışsınızdır. Birisi sizinle konuşmaya geliyor. Başınızı çevirmek istiyorsunuz. Neden? Ağzı müthiş çirkin kokuyor. Ya sigaradan çirkin kokuyor ya da ağzı kokuyor. Çirkin kokuyor. Yanında durmak istemezsiniz. Ya da taharetlenmiyor vesaire. Başka yerlerden başka çirkin kokular geliyor. İslâm böyle değil. Ağzı bile pırıl pırıl olacak. "Sizden biriniz geceleyin namaz kılmaya kalktığınız zaman misvak kullansın!" Efendimiz izahını yapıyor: "Çünkü sizden biriniz namazında, kıraatinde, Kur’an okumaya başladığı zaman Allahu ekber, Teheccüd namazına durdu. Başladı, okumaya;

Vadaa melekün fâhu alâ fîhi. Biz bunu talebelerimize bilmece gibi "Fîhi ne demek?" diye, şaşırsınlar diye sorarız. Lastikli bir kelime bu: "Bir melek; ağzını bu Kur’an okuyan kişinin ağzına koyar. Geceleyin teheccüde kalkan kişinin, Kur’an okuyan kişinin bir melek ağzını ağzına koyar." Melek ağzını koyuyor. "Kur’an okuyanın ağzına koyar." Ve lâ yahrucu min fîhi şey’ün illâ dehale feme’l-meleki. "Kendi ağzından Kur’an telaffuzu olarak ne çıkarsa meleğin ağzına gider." Ne demek? Melek, ağız pis olursa kokulu olursa rahatsız olacak demek. Meleği taciz etme, ondan çok hayırlar olacak. Sen Kur’an okudukça o melek sana hayran. O bakımdan temiz olacak. Efendimiz’in yanında misvakı dururdu. Yattığı yerde, yastığının yatağının yanında misvakı dururdu. Kalktı mı uykudan biraz uyandı mı hemen misvaklanırdı. Bakıyoruz, şimdi Arabistan’a gittiğimiz zaman misvak çok yaygın! Misvak hepsinin cebinde misvakı var, elinde misvakı var. Birbirlerine misvak ikram ediyorlar. Buyur, buyur, buyur… İşte sünnet bu!

Şimdi filanca dergâha gidiliyormuş, gelenlere sigara ikram ediyorlarmış! Sigara hem sıhhate zararlı hem de ağızda pis koku meydana getiriyor. İkram yapacaksan misvak ikram et! Buyur, herkes ağzını [misvaklasın]. Misvakın içinde ağzın mikroplarını öldüren maddeler var. Çürümeyi engelleyen maddeler var. Diş etleri hastalıklarını engelleyen antiseptik maddeler var, diyor alimler. Diş tabipleri böyle söylüyorlar. O bakımdan misvaklanacak. Ben Suud’da gittiğim yerde misvak kullanan insanlara bakıyorum; dişleri harika, ferah, pırıl pırıl! Bizim dişlerimize bakıyorum, öyle değil. "Biz Türkiye’de diş macunu kullansak olur mu?" Diş macununu doktorlar söyledi. Çok az kullanmak lazımmış. "Hiç birisi standartlara uygun yapılmıyor!" diye Diş Tabipleri Odası’nda toplantısı yapılmış. İlmî konuşmalar yapılmış. Diş macunlarının standartlara, kanunun istediği şartlara uygun olmadığı ve dişleri bozduğu, tahrip ettiği konuşulmuş.

"Kullanılmamalı veya kullanılacaksa mercimek kadar üstüne azıcık konulmalı!" diye tavsiye edilmiş. Misvaklanılsın. Tabii asıl böyle olması lazım. Mesela, karbonat çok güzel. Hani beyaz tuz gibi bir şey var ya, karbonat diyoruz. İnsanın midesine gitse de midesinin asidini söndürür. Orası da faydalı. Karbonata batırıp da dişi fırçalamak daha iyi, hem ucuz. Televizyonda bir sıktır diş macununu; dalgalı, o kadar çok olmayacak zaten. "Mercimek kadar yeter!" diyor. Sağlığa zararlı maddeler var içinde. Onun için kolay tarafını söyleyelim: Bir tuz veya karbonata fırçanızı banarsınız. Fırçanızın domuz kılı olmamasına da dikkat edin! Domuz kılı oluyor. Sert, diye içinden domuz kılı geçiriyorlar. Diş fırçalarını domuz kılı ile yapıyorlar Avrupalılar. Bizimkiler de oradan alıyor. Dikkat edin, kıl olmasın! Çünkü kıl, o hayvanın kılı oluyor. Sentetik olsun, kimyasal şekilde yapılmış olsun. Kıldan olursa kılın içinde bir damar varmış. O damarın içine mikroplar girip yerleştiği için kıl fırça yaygın kanaatin aksine zararlıymış. Sentetik fırçayla dişlerinizi fırçalarsanız fırçalayın ya da misvak kullanın. Efendimiz misvakı çok kullanırdı:

İzâ kâme’r-raculü min meclisihi sümme racea ileyhi fe hüve ehakku bihi. "Bir adam bir toplantıda oturduğu yerden kalkar, bir yere giderse -hani abdest alacak oluyor, lavaboya gitmesi gerekiyor, elini yıkaması gerekiyor…- sonra geri yerine dönerse o yere oturmaya o herkesten daha fazla layıktır." Çünkü onun yeriydi; gitti. İşi vardı, geldi. Tamamladı işini ve geldi, demek oluyor. Suud’da, Hicaz’a gittiğimiz zaman falan görüyoruz: Takkesini çıkartıyor, oraya bırakıyor veya misvağını bırakıyor. Su içecek. Zemzem içecek veya bir şey yapacak, gelecek falan… Herkes de biliyor ki tamam, orası onun yeridir. Doğru, Efendimiz böyle buyurmuş. Adaletli, kendi yerini kaybetmiyor. Yeri kalıyor. Sonra; İzâ kâme’r-raculü ile’s-salâti fe lâ yuğammis ayneyhi.

"Kişi namaza kalkarsa namazda gözlerini yummasın!" Hadîs-i şerîfte Efendimiz böyle buyuruyor. Allahu ekber dedi, namaza durdu. Gözleri yumulu olmasın, gözleri kapalı olmasın. Efendimiz yasaklamış. Ben hatırlıyorum: Bizim fakülteden profesör bazı kimseler vardı, namazda gözünü kapatırdı. Olmaz. Neden olmaz? Gözünü kapattın mı hayallere dalarsın. Gözünün önüne bazı hayaller gelir. Hâlbuki sen namazda Allah’ın huzurundasın! Mekândan münezzeh! Leyse ke-mislihi şey’ü.. Hiç kendisi gibi bir şey olmayan, emsali olmayan, hiçbir şeyin kendisine benzemediği Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurundasın.

Eğer illa bir şey düşünmek istiyorsan Kâbe-i Şerîfe karşında görüyor gibi düşünün! "Şimdi ben tam Kâbe’nin karşısındayım. Altınoluğu görüyorum. Allahu ekber…" Tamam, olur, Kâbe’yi karşında düşünebilirsin; ama göz kapamak olmaz. Allah’ın huzurunda olduğunu bileceksin. Gözün açık olacak, şuurlu olacaksın. Kendini salıvermeyeceksin, ciddi olacaksın. Namazda göz kapatmak mekruhtur, doğru değildir.

Sayfa Başı