M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 28.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm

el-Hamdülillâhi rabbi'l-âlemîne alâ külli hâlin ve fî külli hîn. es-Salâtü ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Seyyidinâ ve senedinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Çok aziz ve değerli kardeşlerim!

Allah hepinizden razı olsun.

Yoldan gelen bir kardeşimizim. Yanımda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadis kitabını getirdim. Hadîs-i şerîf okuyalım, taallüm, tefeyyüz eyleyelim diye ayrıca bu kadar geniş, büyük bir salonda, bu kadar muhteşem bir kalabalık. Tabii güzel bir konferans, iyi bir hazırlık olmalıydı. Tabii ben yolcu olduğum için gariban sınıfındanım. Öyle bir hazırlık yapacak zamanım, hâlim olmadı. Bitmez tükenmez hazine; müslümanın hâlinin, ilim yolunda olan insanın sermayesi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sözleridir. Sözleri, hareketleri, bizim numune-i imtisalimizdir.

Peygamber Efendimiz, başımızın tacıdır. Onun için hadîs-i şerîfleri okuyayım izah edeyim. Benim âciz naçiz sözlerim yerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden birkaç tanesi müzâkere edilmiş olsun. Zaman daha hayırlı, daha bereketli geçmiş olsun. Allah hepinizden razı olsun. Peygamber Efendimiz'in şefaatine nâil eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadîs-i şerîflerinde buyurmuşlar ki;

İzâ erâdallâhu bi-kavmin hayran kessera fukahâehüm ve ekalle cühhâlehüm. Fe izâ tekelleme'l-fakîhu vecede a'vânen ve izâ tekelleme'l-câhilü kuhira.

İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan; halife-i müslimîn, emîrü'l-mü'minîn Hz. Ömer radıyallahu anh'ın mübarek, alim oğlu Abâdile-i Erbaa'dan Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ rivayet eylemiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyorlar ki;

İzâ erâdallâhu bi-kavmin hayran kessera fukahâehüm. "Allahu Teâlâ bir kavmin hayrını murad ederse o kavmin hayrını, felahını, salahını, ilerlemesini, mutlu olmasını murad ederse alimlerini arttırır; çoğaltır. O kavmin içinde dini, imanı bilen, Kuran'ı, hadisi, fıkhı, itikadı bilen, dinin inceliklerini bilen insanları çoğaltır."

Ve ekalle cühhâlehüm. "Cahilleri de azaltır."

Fakih, dini bilen, dinin inceliklerine âgâh olan kişi konuştuğu zaman destek bulur, yardımcı bulur. Kendisini destekleyecek etrafında bir halka, bir çevre bulur. Cahil konuştuğu zaman da susturulur. "Sus, haddini bil; otur kenara!" denilir. Cahilin sözü olmaz. İş biter.

Bunun aksine ve bunun karşısında ikinci durum:

"Allahu Teâlâ bir kavmin kahrını murad ederse -yani o kavmin başına bela gelsin, ceza gelsin, ne bulacaksa bulsun, ne hali varsa görsün gibi; herhalde yine Allahu Teâlâ hazretlerine karşı kulaklarındaki kusurlarından olmalıdır- Allahu Teâlâ hazretleri onların başına bela gelsin, şerre sapsınlar, şer içinde olsunlar dilerse o zaman alimlerini, fakihlerini azaltır. Cahillerini arttırır.

Cahil konuştuğu zaman çeşitli dostlar, yardakçılar, destekçiler bulur. Fakih konuştuğu zaman ezilir, herkes üstüne çullanır, horlanır.

Bu hadîs-i şerîfteki ölçüye göre düşünecek olursak bilmem acaba Allahu Teâlâ hazretleri yeniden bize şu yaşadığımız asırda, şu yaşadığımız mıntıkadaki insanlara ne murad eylemiş?

el-İlmü hayâtü'l-İslâmi. "İlim, İslâm'ın hayatıdır, sebeb-i hayatıdır."

İlim oldu mu İslâm canlanır, yaşar. İlim olmadığı zaman da ölür. Bugün gerçekten çevremize baktığımız zaman bu zamane müslümanlarının hâlini anlamamız mümkün olmuyor.

İstatistiklerden öğreniyoruz ki Türkiye'nin �'u müslüman imiş. Ama cemiyete baktığımız zaman, kalabalıkların arasına girdiğimiz zaman çarşıda, pazarda dolaştığımız zaman Konya'yı bilmiyorum ama İstanbul'da, Ankara'da hele bir Kızılay tarafına gidiverin, İstanbul'da hele bir Kadıköy, Moda tarafına geçiverin. Acaba bu diyar İslâm diyarı mı yoksa Avrupaî devletlerden birisi mi gayrimüslimlerle meskûn bir şehir! Gözümüzü kapatsak, birisi tepeden sizi oraya indirse anlayamazsınız. Ne giyiminden anlarsınız ne tavrından anlarsınız.

İran'a gittik, orada Pakistanlı bir kişi ile tanışmıştık. Güney Afrika'da vazife görüyormuş. Başında kalpak, sakallı bir mübarek insan. Bizim Türkiye'den geldiğimizi anlayınca iltifat buyurdu. Onlar zaten biz ıslah olalım diye iltifat ediyorlar! "Siz aslansınız, ağasınız, paşasınız. Sizin dedeleriniz şöyle kahramandı, böyle iyiydi. Sizi yine başımızda görmek istiyoruz…" Bize iltifat buyurdu, dedi ki; "Benim babam Osmanlı âşığı idi. Osmanlılar'ı anmaya başladı mı gözlerinden de yaşlar da boşalmaya başlardı. 'Ah, o Osmanlı! Hepsi evliyâ, hepsi mübarek insanlar. Onlar kendilerini Allah'ın emrine vakfetmiş insanlar. Onlar hudutlarda İslâm âlemini koruyan kahramanlar. Onlar hayatı düşünmezler, onlar hayatlarını Allah yolunda feda etmişlerdir.'" Savaşmışlardır, şehit olmayı ganimet bilmişlerdir. Babası kasideler yazarmış.

O hava içinde büyümüş o Pakistanlı dedi ki; "Hocam, İstanbul'a geldim. Tüm hayallerim yıkıldı. Ben nasıl bir ülke tasavvur ediyordum? Eminönü'ne bir gittim. Aman Allah'ım! Gazete almak için gazete kulübelerine bir yanaştım. Aman Allah'ım! Neler görüyorum! Bütün hayallerim yıkıldı."

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Türkiye'nin � nasıl müslüman bilmiyorum. Ama yavaş yavaş iki çeşit Müslümanlık tespit etmeye başladım. Sisler gözümün önünde dağıldıkça iki çeşit Müslümanlık var. Bir yirminci yüzyılın zamane Müslümanlığı var. Ayrı bir tip, ayrı bir acayip ucube şekil. Bir de Peygamber Efendimiz'in hadislerinde olan sahâbe-i kirâmın hayatında olan, o Asr-ı Saadet'te olan bir Müslümanlık var. Kitaplarda kalmış, kitaplardan okuyoruz.

Bir sahabe Müslümanlığı var bir de zamane Müslümanlığı var. Birisinin ötekisinden ilgisini anlamak, bulmak mümkün değil. Adam yeni dükkân açmaya niyetlenmiş, Erenköy'de bir dükkân açacak. İyi, güzel açsın. Ne iş yapacak, diye komşuları merak etmiş. Varmışlar yanına ve sormuşlar:

"Meze satacağım, kuruyemiş satacağım, içki satacağım. Burada çok gider." demiş.

"Aman! Hiç gitmez. İçki falan sakın satma burada. Burası hep dolu. Etraftaki apartmanlarda müslüman mütedeyyin kimseler vardır. Sen açma, fenâ olur açarsan. İyi olmaz, fenâ olur." demişler.

"Biz namaza gittik, namazdan geldik. Benim konuştuğum delikanlı bir kimseydi. Dükkânı açarken o arada gelmiş. Önümde dikildi: Siz ne demek istediniz, fenâ olur ne demek? Ne demek fenâ olur, yani siz bizi tehdit mi ediyorsunuz? Biz müslüman değil miyiz?" demiş.

"Tehdit etmedik, tehdit etmek değildi. Sadece günah olur."

"Biz müslüman değil miyiz?"

"Vallahi bilmem ama müslüman içki satmaz."

Müslüman içki satmaz!

"Hocam, bizim mahallede bakkal var, o da satıyor. Hem de camiye de geliyor hem de bakkalın içinde kocaman, eski yazıyla bir levha da asmış: er-Rızku alâllah yazıyor."

er-Rızku alâllah. "Rızkı, sana Allah veriyor. Hiç korkma, elem çekme, hiç merak etme, Allah sana rızkını verecek!" diye yazıyor levha da var.

Soruyorsun:

"İşte, ne yapalım. Müşteri başka türlü gelmiyor. İşte mecbur kalıyorum, bunu satarken ötekisini de alıyor…"

"Bu haram."

"İçmiyorum hocam."

"İçmek de haram, satmak da haram."

Hamalın kasasını taşıması bile haram. Hepsi kıyametlik bir şey. Adam oğlunu imam-hatip okuluna vermiş, Yüksek İslam Enstitüsüne seviyesine kadar okutturmuş. İyi, güzel bir şey. Demek ki mü'min kimse. Ama yol üzerindeki lokantasına içki koymaya karar vermiş.

Çocuk dikilmiş karşısına, demiş ki; "Baba eğer sen bu lokantaya içki koyacaksan Allaha ısmarladık. Ben gidiyorum. Ya evladını tercih et ya içkiyi! O evde ikisi bir arada olmaz."

Hâsılı bakıyorsunuz Mevlânâ hazretleri ile konuşan bir kadın vardı! Konuşuyormuş da Türkçe olarak söylüyormuş. Bizim fakülteye gelmişti. İhtiyar, yanakları allıklı, dudakları rujlu, eteği kısaydı. Fakülteye gelmiş. Dindarmış ve Mevlânâ hazretleri ile konuşacak kadar mâneviyat âleminden, ruh âlemindenmiş. O da müslüman yani. Hem başı açık hem yaşı geçkin hem yüzünü boyamış hem eteği kısa hem de dindar hem de bir ekolün bayağı ileri durumundaymış da başka başka şehirlerde de taraftarları da varmış. Mâşaallah bizim generallerden falan bazı kimseler de kendisine itibar ediyorlarmış. Biz de bazı kimselerden böyle duyduk.

Kadıncağız müslüman, çok iyi müslüman. Otobüse binerken bismillâhirrahmânirrahîm falan diyormuş. Arada senede bir kere Hacı Bayrâm-ı Velî'nin türbesini ziyaret ediyor. Bir başörtüsü örtüyor üstüne, yine müslüman. Hâsılı zaman sana uymazsa sen zamana uy!

Bizim ilâhiyat fakültesinde bir profesör var, şimdi yine var da ben orada yokum. Ben emekli oldum. Biz kurban bayramında münâkaşaya tutuştuk, kapıştık:

"Kurban bayramında, Ramazan bayramında ben arkadaşımın evine bayramını tebrik etmeye gitmişim. O da bana ikram olarak bir kadehçik likör ikram etmiş. İçmeyecek miyim yani?.." diyor.

Tabii içmeyeceksin!

"Ama olur mu? Onun kalbi kırılır mı? Bir kadehçik ne olacak!" İki tane profesör karşıma dikildi. Birisi din tarihinden, bize muvakkaten gelme, sonra gitti. Ötekisi bizim yerli malı. Yani az, diyor.

Bunun azı çoğu olmaz. Bunun zerresi bile haram; sarhoş edecek kadar değil, sarhoş etmese bile haram. Bir şeyin çoğu sarhoş etti mi azı da haramdır.

Müslümanlığı bırakmıyor:

"Yani siz biraz sakal bırakmışsınız. Sert müslümansınız. Bu kadar sertlik iyi değil, bu kadar da zikir yapmayın! Bu kadar koyu Müslümanlık iyi değil…"

Ne olacak?

"Biraz sulandırın!"

Bir Müslümanlık var. Adam kendini daha iyi müslüman sanıyor. Kadın kendisini daha iyi müslüman sayıyor. Allah'ın emri bir tarafta, bu adamların Müslümanlık anlayışı bir tarafta! Hoşgörü, müsamaha, sevgi; her şey sevgi. Her şeyi seveceksin, ne varsa seveceksin.

İslâm'da; el-Hubbu fillah var; geri tarafı yok, öbür tarafı yok.

el-Buğzu fillah, yok.

Buğz olur mu, yakışır mı müslümana? Hiç kızmayacaksın!

Peki, ne olacak?

"Herkesi seveceksin, her şeyi seveceksin…"

Bütün bunlar; cemiyetimizde hem içki satan hem camiye gelen, hem içki şişelerini rafa dizen hem oraya er-Rızku alallah yazan, hem müslüman olan hem başını açan, hem türbe ziyaretine gelen hem kısa etek giyen, hem Mevlânâ ile konuşan hem "Şöyle böyle, namazları ikiye indirsek olmaz mı, haftada bir kılsak olmaz mı?.." diye namazlardan tenzilata kalkan... Böyle bir şey anlayış!

29 Ekim'de isimli meşhur gazetenin basımıydı.

"Eğer Ata'dan korksaydınız başınızı böyle örtmezdiniz. Eğer siz Ata'dan korksaydınız, Atatürk'ten korksaydınız başınızı böyle örtmezdiniz."

Biz Allah'tan korktuğumuz için başımızı örtüyoruz. Bizim hanımımız, bizim bacımız, bizim kardeşimiz Allah'tan korktuğu için başını örtüyor. Allah emretmiş, diye başını örtüyor. O da çıkartmış onun karşısına; hem de bir avukat hanım böyle demiş. Hem de din ve vicdan hürriyeti var. Hiç kimse inancından dolayı kınanmaz. Allahu Teâlâ hazretlerinin karşısına alternatif çıkartıyor. Başka bir alternatif çıkartıyor: Allah'tan korkmak yerine başka şeylerden korkmak!

"Ata'yı sevseydiniz başınızı örtmezdiniz."

Ata'yı sevmek için dinsiz mi olmak lazım? Yani öyle demek istiyor. İyi o zaman sen Ata'yı sevecek insan zor bulursun. Çünkü milletimiz yüzde şu kadarı inanmış. Sen onun karşısına böyle çıkarsan, böylesine bir mantıkla çıkarsan hangi taraftasın, neye hizmet ediyorsun, bu işin sonu nereye varır?

Hatta Ankara'da bir konuşma teklif ettiler. Galiba büyük bir tepki topladı. Benim konuşmalarım birilerini kızdırdı anlaşılan:

"Alimlik bizde böyle değildir, daha başka bir şeydir. Bazen diplomalılar da cahillik eder. Diplomalı cahiller de vardır!.." diye falan söyledim. Sonra herhalde bazı kimseler pek memnun olmadılar. Bazı diplomalılar benim söylediğimden alındılar, gocundular.

Muhterem kardeşlerim!

Bütün bunlar gösteriyor ki:

Konya hariç, İllâ Konya, Konya mâşaallah, Allah razı olsun ve Allah nazardan saklasın. Güzel bir hâli var. Bütün bunlar gösteriyor ki Konya hariç cahiller çoğalmış ve fakihler azalmış. Dikkat ettiğimizde hadîs-i şerîfte "fakih" deniliyor.

Fakih ne demek?

Dinin inceliklerini bilen insan, dinin inceliklerini, ahkâm-ı şer'iyyenin hudutlarını, inceliklerini, detayını tamamıyla bilen, bir konuda meseleye hakkıyla vâkıf olan insan. Yarım yamalak, az bilen değil.

Demek ki bir kavmin Allah iyiliğini murad ederse dini iyi bilen insanları çoğaltır.

Neden?

İstediğini iyi bilen insanlar Allah yolunu gösterirler. Allahu Teâlâ hazretlerinin emirlerine uygun hareket olur. Edebe riayet eden bir toplum olur. Müslümanlar edebe riayet ederler. O zaman o toplum felâh bulur, hayra gider. Giderler. Aksi olduğu zaman o toplum mahva doğru sürüklenir.

Allahu Teâlâ hazretleri, cümlemizi cahillikten korusun, cahillerden korusun. Memleketimizi ve tüm İslâm beldelerini de cahillerin istilasından, fâsıkların, fâcirlerin, zalimlerin, istilasından, kâfirlerin istilasından hıfz eylesin.

Bu hadîs-i şerîften din ilminin kıymetini anlıyoruz. Fıkhın kıymetini anlıyoruz. Ahkâm-ı şer'iyyenin bir toplumun felahı olduğunu, salah ve felâh sebebi olduğunu anlıyoruz.

Onun için Konya'daki kardeşlerime ben seneler önce rica etmiştim ki: "Siz burada bir fıkıh enstitüsü kurun! Devlet eliyle olmasa da halk kendi işi ile, hamiyet duygusu ile bu işi yapabilir. Bir fıkıh enstitüsü kurun ki Konya'nın toprağı münbittir, bereketlidir, güzeldir. Buradan Allah'ın dinini tam bilen ve asra uydurmak için eğip bükmeyen, basının karşısında veya hücumları karşısında gayrimüslimlerin, şunların bunların tahribatı karşısında bir meselede ne yapacağını şaşırmayan, edille-i şer'iyyeyi bilen, ona göre dinin asıl hükmünü söyleyebilecek insanlar yetişsin!"

Elhamdülillah Konya'da büyüğümüz çoktur. Allahu Teâlâ hazretleri onların emarelerini de bize gösteriyor: Hakikaten dini bilen ve ona göre hareket eden insanlar yetişiyor.

Hadîs-i şerîf, bir kavmin hayra ermesi, felahı, salahıyla ilgili bir hadîs-i şerîf:

İzâ erâdallâhu bi-kavmin hayran vellâ aleyhim hulemâehüm ve kadâ beynehüm ulemâühüm ve ceale'l-mâle fî sümehâihim ve izâ erâdallâhu bi-kavmin şerran vellâ aleyhim süfehâehüm ve kadâ beynehüm cühhâlühüm ve ceale'l-mâle fî buhalâihim.

Deylemî'nin kitabından alınmış bir rivayettir. Bu da birinci konunun çerçevesi içindedir.

İzâ erâdallâhu bi-kavmin hayran vellâ aleyhim hulemâehüm. "Allahu Teâlâ hazretleri bir kavmin hayranı murad etti mi, o kavmin felaha ermesini, iyi olmasını, hüsn-i âkıbete mazhar olmasını, mutlu olmasını dünya ve âhireti bakımından iyi durumda olmasını murad etti mi onların üzerine telaşla alelacele hükmetmeyen, halkını seven, onlara zulmetmeyen, onların menfaatlerini koruyan halim selim insanları başlarına getirir." Ve kadâ beynehüm ulemâühüm. "Aralarında mesele çıktığı zaman söz alimlerin olur. Alimler hükmederler. Halk da, o ahali de o hükme uyar."

Tabii alimlerin hükmü rüşd olur ve güzel olur. Toplum hayra gider, haksızlık olmaz, adaletsizlik olmaz.

Ve ceale'l-mâle fî sümehâihim. "Allah celle celâlüh malı da cömertlerine verir."

Tabii bu cömertlik sahibi kimseler de malı ihtiyacı olan kimselere verirler. Fakirleri mahrum bırakmazlar. Sefahate harcamazlar, paralarını gösterişe harcamazlar. Ümmet-i Muhammed onların paralarından istifade eder. Yoksullar, yetimler, dullar, fakirler istifade eder. Toplum güzel bir duruma gelir.

"Eğer Allah bir kavmin şerrini murad ederse cezalandırılmasını, şerre uğramasını isterse onların başına yönetici olarak akılsız, beyinsiz, idraki kıt kimseleri getirir. Hükmetmek cahillerin eline düşer. Onlar; hükmedenler aralarında ihtilaf çıktığı zaman kadı, hâkim durumunda olanlar cahil ve hiçbir şey bilmiyorlar. Kendi reyleriyle veyahut keyifleri ile nefislerinin kendilerine fısıldadığı yanlış istikamette hükmedenler kimseye mallarını ayırmazlar, sarf etmezler. Toplumda hayır işleri gelişmez ve fukarâ bir tarafta inler, zengin bir tarafta onlardan habersiz yaşar. Böyle bir durum olur."

Allahu Teâlâ hazretleri tüm dünya ülkelerinde mü'minlerin başlarına halim insanları getirsin. Zalimleri başından def eylesin, aralarındaki meseleleri çözmek için alimleri hükmedici, karar verici, hâkimlik yapıcı mertebelerde eylesin. Malı da Allah yolunda sarf edebilecek, cömert kimselere ihsan eylesin.

Ni'me'l-mâlü's-sâlih li'r-racüli's-sâlih. "Salih bir kimseye mal ne kadar çok yaraşır."

Çünkü o nereye sarf edeceğini bilir. Birçok hayırlar yapılır. Sanıyorum ki bu koca, muhteşem bina da böyle hayırseverlerin eseri olmuş oluyor. Allah; bina edenlerden, sebep olanlardan, yapanlardan razı olsun. İstifade edenleri de Allah zengin eylesin. Müteakip, ilerideki zamanda onlar da böyle kendinden sonrakilere hayırlar yapsınlar inşaallah.

Bir fıkra ile araya bir dinlenme faslı koymuş olayım. İhtiyar adamcağız beli iki kat, bembeyaz sakallı bir zât fidan dikiyormuş. Fidan dikerken tebdil-i kıyafet eylemiş olan padişah ve veziri yanına gelmişler. Selam vermişler, demişler ki;

"Amca, dede! Sen bu fidanı ne diye dikiyorsun? Sen bu fidanın sanki meyvesini yiyecek misin; meyvesini yiyecek kadar yaşayacak mısın, görecek misin ki bu incecik fidanı buraya dikmişsin?"

İhtiyar belini doğrultmuş, ona bakmış. Tabii tebdil-i kıyafet, kim oldukları belli değil. Demiş ki;

"Evlat, bu iş böyle geldi, böyle gider. Bizden öncekiler diktiler, biz onların diktikleri ağaçların meyvelerini yedik. Biz de dikeceğiz, bizim ağaçlarımızın meyvelerini de bizden sonrakiler yiyecek. Böyle gelir, böyle gider bu iş. Bizden sonrakiler yesinler diye dikiyorum. O da beni memnun eder, mutlu eder."

Padişah vezire demiş ki;

"Biraz ikramda bulun. Bir kese ver." Vezir;

"Dede, çok güzel cevap verdin. Al sen şu keseyi!" demiş. Bir kese eline tutuşturmuş. Adam keseye bakmış, karşısındaki insanlara bakmış.

Biraz düşünmüş, mütebessim. Başını kaldırmış, demiş ki;

"Beyler! -Keseyi göstermiş.- Bakın, siz bu fidan meyve vermez, diyordunuz. Şimdi meyve verdi."

Tabii padişah bu latifeyi yine çok beğenmiş. Vezirine "Birkaç kese daha ver." diye birkaç işaret daha yapmış. Bir kese daha tutuşturmuş eline. Adam bir keseye bakıyor bir ona bakıyor.

Demiş ki;

"Beyler, bakın, başkasının diktiği fidan bir mahsul verir. Benimki iki mahsul verdi."

Onun üzerine padişah demiş ki;

"Sen buna bir kese daha ver. Bir söz söylemeden buradan kaçalım. Alacak elimizden bütün keseleri!" demiş.

İşte bizden öncekiler bize böyle hayır yapar inşaallah. Siz de sizden sonrakiler için hayır yaparsınız. Allah hepinizin ecrini çok eylesin.

Gelelim sayfamızdaki üçüncü hadîs-i şerîfe:

İzâ erâdallâhu bi-kavmin hayran ehdâ ileyhim hediyyete'd-dayfi yenzilü bi-rizkihi ve yertehillü ve kad ğaferallâhu li-ehli'l-menzili.

Misafirle ilgili bir hadîs-i şerîf.

"Allahu Teâlâ hazretleri bir topluluğun, bir kavmin, bir kabilenin, bir ev halkının hayrını murad ettiği zaman onlara bir hediye gönderirmiş."

Bu hediye, "misafir" veyahut "misafir hediyesini" gönderir şeklinde de okuyabiliriz.

Bir hediye gibi olan misafiri gönderir. Misafir Allah'ın hediyesidir.

Hediyyete'd-dayfi yenzilü bi-rizkihi. "Misafir eve geldiği zaman kendi rızkı ile beraber gelir. Allah onun rızkını getirir. Beraber o ev sahibine onun rızkını gönderir." Ve yertehillü ve kad ğaferallâhu li-ehli'l-menzili. "Misafirlik bitip de adam giderken Allah, ev sahibi olan kişileri, evde olanları afv u mağfiret eylemiş olarak gider."

Misafir, ev sahiplerini Allah'ın afv u mağfiretine erdirir, öyle gider. Kendi rızkıyla gelir, ev sahibinin rızkı eksilmez. Günahları alıp götürmüş olur.

Buradan anlıyoruz ki evimize gelen misafire Allah'ın hediyesi gözüyle bakacağız.

Bir başka hadîs-i şerîfte geçiyor, onu da zaman zaman arkadaşlarıma söylerim.

"Mü'minin kapısına gelip bir şey isteyen dilenci bile Allah'ın o mü'mine hediyesidir."

Çünkü hayır kapısına kadar gelmiş oluyor; hayır yapma imkânı, fırsatı kapısına kadar gelmiş oluyor. Onun da bir şey verip o hayrı değerlendirmesi kalıyor.

Bunu neye benzetiyoruz?

Dükkânda "Müşteri velînimetimizdir." sözü vardır, bazı dükkânlarda "Müşteri velînimetimizdir." diye levha vardır, ona benzetiyorum.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi misafir sevenlerden eylesin.

el-Îmânü uryânün ve libâsühu et-takvâ ve zinetühu el-hayâü ve mâluhu el-fikhu ve semeratühu el-amelü.

Hadîs-i şerîf İbn Mes'ûd radıyallahu anh'ten. Sanıyorum genç kardeşlerimize bir düstur olarak karyolaların başucuna yazılacak bir rivayet oluyor.

Bu ifadede buyurmuş oluyor ki;

el-Îmânü uryânün. "İman giyimsizdir, çıplaktır."

Ben Allah'a inanıyorum, âhiret gününe inanıyorum, Kur'an'a inanıyorum vs. Tamam. Bu sadece giyimsiz, çıplak, üryan bir varlıktır. Bunun giyimi;

Ve libâsühu et-takvâ. "İmanın libası, giyimi, elbisesi takvâdır."

Elbise bizi nasıl soğuktan koruyorsa, nasıl bizim avret mahallerimizi nâmahreme göstermekten muhafaza ediyorsa takvâ da insanın imanını öylece korur. Hepimizin takvâ denilen hâlet-i rûhiyeyi, sıfatı mutlaka elde etmemiz gerekiyor.

Allahu Teâlâ hazretleri pek çok âyet-i kerîmede bize takvâyı tavsiye ediyor, takvâ ehli olmamızı emrediyor. Binâenaleyh iyi müslüman olmayı hedefledik. Azmettik. "Ben iyi müslüman olacağım." diyen herkesin, "İyi derviş, halis, kâmil, olgun bir müslüman olacağım." diyen herkesin takvânın ne olduğunu öğrenmesi lazım. Güzel öğrenmesi lazım.

Herhalde biraz da kendine göre incelikleri olmalı ki Hz. Ömer radıyallahu anh Übeyy b. Kâ'b radıyallahu anh'a "Takvâ nedir?" diye o dahi soruyor.

Demek ki sahâbe-i kirâmın güzel huylarından birisi bu rivayette karşımıza geliyor ki onlar ilmi öğrenmek için birbirlerine sormaktan çekinmezlerdi. Hatta rivayetlerden biliyoruz ki sahabenin meşhur, yaşça büyük olanları Hz. Âişe-i Sıddîka validemize gelirlerdi, mesele sorarlardı:

"Ey mü'minlerin anası, yâ ümme'l-mü'minîn! Şu meselede senin kanaatin nedir, şu hususta Peygamber Efendimiz'den bildiğin bir rivayet var mı?.." gibi, gelir kendisine mesele sorarlardı.

Hz. Ömer de radıyallahu anh Peygamber Efendimiz'in has ashabından olduğu muhakkak olan Aşere-i Mübeşşere'den bir kimse olduğu halde soruyor:

"Takvâ nedir?"

Kendisinin istifade edeceği bir cevap bulurum, diye aldığı cevap gözümüzün önüne güzel bir sahne seriyor. Soruyu sormuş ki kendisine;

"Sen dikenli tarlada hiç yürümedin mi?

"Yürüdüm?"

"Diken ayaklarıma batmasın diye dikkat eyledim, eteklerime paçama takılmasın diye eteğimi, paçamı toparladım. Dikkat ederek de yürüdüm. Sakına sakına yürüdüm."

Zaten takvâ demek "sakınmak" demek. Kendisini koruması, insanın günahlardan korunması veyahut Allah'ın cezasına uğraması ya da Allah'ın lütfundan mahrum kalması, sakınması, çekilmesi mânasına geliyor kelime olarak vikâye kökünden geldiği için. Cevabında işte böyle "Dikenli tarlada yürümek gibidir." buyurmuş.

Demek ki biz müslümanlar da şu dünyanın hâlini dikenli tarlaya benzetirsek; günahları dikenlere benzetirsek, haramları günaha benzetirsek; bunlar bize zarar vermesin diye bastığımız yere, attığımız adıma dikkat etmeliyiz. İman ancak böyle korunur. Nasıl elbise insanın yüzünü koruyorsa, çıplak olan imanı koruyan takvâ duygusudur.

Her müslümanın sanıyorum ki en başta öğrenmesi gereken konulardan bir tanesi takvâ konusudur.

Takvâyı bir ders olarak galiba ilkokulda, ortaokulda kuvvetli bir şekilde gençlerimize öğretmeliyiz. "Takvâ şudur. Aman bu takvâ sıfatının senden uçup gitmemesine, senden nesh olunmamasına, sen de onsuz olmana fırsat verme, bunlara dikkat et!.." diye takvâyı öğretmeliyiz; çünkü iman çıplaktır, takvâ onu korur. Örter insanın imanı böyle sağlam olur.

Ve zinetühu el-hayâü. "Hayâ duygusu da imanın ziynetidir, süsüdür."

Bazen insan bir tane ile örtülür. Bir de tezeyyün ister. Mesela kadınları düşünecek olursak yüzükler takıyorlar, gerdanlıklar falan takıyorlar.

Mü'minin libası takvâdır, ziyneti de hayâdır. Mü'min utangaç olacak, utanacak.

Utanma tabii nâhak yerde olmayacak. Hak konusunda utanma olmayacak.

Delikanlıya söylüyorum:

"Hadi, ezan oku."

"Utanıyorum." diyor.

"Aşr-ı şerîf oku."

"Hocam, ömrümde hiç aşır okumadım." diyor. Yüksekokul bitirmiş, utanıyor; olmaz. Hak yolda, hakkın söylenmesinde utanma olmayacak. O zaman onu göğsünü gere gere, alnı açık; kınayanın kınamasından korkmadan söyleyecek.

Kendi başımdan geçmiş bir hâdisedir. İnsanın bazı utangaçlığı kendisini büyükşehirlerde günahlardan koruyan bir şeydir. O yüzden bu "Utanmayı bırak!" falan diye nasihat etmeye lüzum yok.

Birisi kardeşine "Bu kadar utangaç olma!.." diye nasihat ediyordu da Peygamber Efendimiz buyurdu ki; "Onu bırak. Çünkü hayâ imandandır."

Utanma duygusu güzel; ama hak söylenirken, hakkın yapılması bahis konusu iken olduğu zaman utanmamalıyız.

"Kızım, hadi bakalım, başını ört, manto giy, örtün."

"Utanırım arkadaşlarımdan, utanırım."

Utanma burada olmaz.

"Hadi bak, namaz vakti geçiyor. Gel şurada namazı kılıverelim."

"Bu kadar insanın karşısında seccadeyi eline al, bu kadar meydanda toplulukta olur mu?"

Olur. Onlar da görsünler, "Bak. Allah'ın emrini dinliyor, Allah'ın emri yerini bulsun diye hiç sakınmıyor ve çekinmiyor." diyebilmeli.

Utanma güzel; fakat kendini Allah'ın emirlerinin icrasında, farzların ifâsında utanma duygusu ile onları yapmaktan geri kalmamalıyız. Utanma ancak günahların karşısında olmalı. Günahları izlememek duygusuna götürmeli insanı.

Evliyâullahtan bir zatın bu amentü ve iman meselesinde güzel şeyleri var, hoşuma gidiyor. Diyor ki;

"Ey mü'min! Sen meleklere inandım diyorsun."

Tamam. Amentü billâhi ve melâiketihî, hemen ikinci cümle. İkinci kelime, "Meleklerine inandım." diyorsun.

"Fakat yalnız kaldığın zaman, insanların yanında yapmadığın bazı kusurları yapmaktan çekinmiyorsun."

Mesela insanların yanında "Aman yapmayayım, etmeyeyim…" diye kendini tutuyorsun. İnsanlar olmadığı zaman o işi yapıyorsun.

"Nerede kaldı senin meleklere inandığın?"

Eğer meleklere gerçekten inanmış olsaydın meleklerin senin vücudunda müvekkel meleklerin olduğunu, hiç olmazsa hafaza melekleri olduğunu biliyordun! Âzâlarında müvekkel melekler olduğunu biliyordun! Tabii çevrende de birçok melekler, vazifeli melekler vardır. Tabii Allahu Teâlâ hazretlerinin seni gördüğünü biliyordun. O halde insanın halvette de tenhada da yalnız başına iken de hayâ duygusu ile günahlardan korunabilmesi lazım.

İnsan kendisini kontrol ederse, hareketlerini kontrol ederse imanı ile yaptığı işler arasındaki böyle aykırılıkları yavaş yavaş izale edebilir: "Meleklere inanıyorum, o halde yalnızken de günah işlemeyeceğim." Hayâ duygusu orada da meleklerden utanma şeklinde bizi men edecek.

Bir hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki;

Allahu Teâlâ hazretleri hayîdir, Allahu Teâlâ hazretleri hayâ sahibidir. Binâenaleyh müslüman banyoda bile çırılçıplak, soyunmaz. Tamamen soyunmayacak. İşte bunlar gerçek hayâ duygusunun, edep duygusunun müslümanın özel hayatındaki tezahürleri oluyor. Hepimiz, kendimiz hanımımız, çoluk çocuğumuz vs. ile bu hayâ duygusuna sahip olacağız. Çünkü imanın ziynetidir.

Ve mâluhu el-fikhu. "İmanın malı, sermayesi fıkıhtır."

Dinî bilgi, dinî ahkâma aşinalıktır. Bugün çok yaygın bir cehalet içinde olduğunu, halkın büyük çoğunluğunun dinî konularda cahil olduğunu görüyorsunuz.

Nikâha giden hoca efendilerden duyuyorum. "Nikâhı kıyılacak olan şahıs, peygamberinin adını bilmiyor hocam!" diyor. Rahmetli Hacı Bayrâm-ı Velî Camii imamından duymuştum: "Gusülü bilmiyor. Evlenmek için, nikâh kıydırmak için beni çağırıyor; gusül diye bir şeyden haberi yok. Yıkanması gerektiğini, boy abdesti alması gerektiğini bilmiyor." diyor.

Demek ki imamın malı fıkıhtır. Mal bakımından çok yoksul. Onların imanı var, imanı olduğu için hoca çağırmışlar. Hoca çağırmış ama imanı var ama gusül abdestini dahi, onu dahi bilmiyorlar. İçki içiyor, daha başka şeylerden farkına varmadan sakınmayabiliyor. Burada ilmi yaygınlaştırmak hususunda tabii hepimize görev düşüyor. Hepimize emr-i mâruf nehy-i münker vazifesi düşüyor.

Yumuşak yumuşak, tatlı tatlı, güzel nasihat ile öğüt ile çevremizdeki insanları ürkütmeden, kaçırmadan İslâm'ı sevdirecek tarzda anlatmamız gerekiyor.

Ve mâluhu el-fikhu.

Kendimizin de bu mala sahip olmamız gerekiyor. Fıkıh denilen şeye sahip olmamız gerekiyor. Onun için kütüphanelerde çok çeşitli kitaplar vardır. Biliyorum, falanca büyük aliminin yazdığı eser, falanca yerden yapılmış tercüme vs. çok çeşitli kitaplar var. Bunların hepsinden evvel mutlaka bilinmesi gereken ilmihâlini, fıkhını bilmesi lazım. Fıkıh mâlumâtı her şeyin önünde geliyor. Bunu çocuğumuza da akşamları öğretmemiz, intikal ettirmemiz lazım. Çocuğumuz da bilmeli, hanımımız da bilmeli, kızımız da bilmeli.

Ve semeratühu el-amelü. "İmanın semeresi de ameldir."

İnsan, imanının gereği olarak birtakım icraatta bulunacak. Hasan-ı Basrî hazretleri kaddesallahu sırrahü'l-azîz, rahmetullahi aleyh Allah'ın rahmeti üzerine olsun, diyor ki;

"Uygulama olmayınca, amel işlemeyince sadece ilmi, insana fayda vermez."

İlmi de olacak, öğrenecek, bilecek. Bildiğini de uygulayacak. İman da öyle, imanın semeresi sonucu, meyvesi; bildiğini uygulamaktır.

Hasan-ı Basrî hazretleri birkaç merhale sıralıyor.

"İlim fayda vermez, amel olmayınca!"

"Amel de fayda vermez, niyeti güzel olmayınca!"

Niyeti halis olmadığı zaman, güzel olmadığı zaman, Rıza-yı Bârî'ye uygun olmadığı zaman o da fayda vermez.

Bilim uygulamalı, niyeti iyi; fakat sünnete uygun olmadığı zaman yine fayda vermez. O halde biz dönüp dolaşıp yine bid'atlardan kaçınmak, sünnet-i seniyyeye uygun, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in koyduğu esaslara muvafık, Asr-ı Saadet Müslümanlığına tâbi olmak, o tarzda yaşamak meselesine geliyoruz.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Sonuncu hadîs-i şerîfi okuyup huzurunuzdan izin istemek istiyorum.

Hz. Ali radıyallahu anh'ın sözüyle bitireceğim.

Herhalde Deylemî, Hz. Ali radıyallahu anh'ten rivayet etmiş. Hz. Ali Efendimiz de Peygamber Efendimiz'den duyduğunu nakletmiş oluyor:

"Peygamberler

Toplulukları sevk eden komutan gibi, kılavuzlar gibi kimselerdir. Önderlerdir, ümmetleri onlar sevk ederler.

"Din alimleri; dinin inceliklerini asıl bilen alim kişiler, efendilerdir, seyyidlerdir."

Toplumun en önde gelen zümresi onlardır.

"Onlarla oturmak da insanın sevabını arttırıcı, ilmini arttırıcı, takvâsını arttırıcı, ahlâkını düzeltici makbul bir şeydir."

Demek ki fakihlerle insanların bir arada bulunması, onların sohbetinde, meclisinde olması gerekiyor; çünkü fakihler kavimlerin efendileridir, seyyidleridir.

Bu hususta Osmanlı tarihinden bir menkıbe nakledeyim: Fatih Sultan Mehmed zamanında da yaşamış olan, Fatih Sultan Mehmed'in vefatından sonra Sofu Bayazıd denilen bir kimse Beyazıd-ı Velî zamanında da yaşamış olan Hatibzâde Muhyiddin Efendi hakkında bir menkabedir.

Bu zât Denizli'nin Honaz kasabasından İznik'e yerleşmiş bir aileden bir ailedendir. Oradan da Fatih'in kurduğu Sahn-ı Semân'ın yani sekiz büyük medresenin dört büyük meşhur aliminden biri hâline gelmiş. Çok meşhur bir zât, büyük bir zât.

Bayram olmuş, muayede de var. Padişahın Sarayı'nda bayramlaşma var. Yanına iki tane talebesini alıyor, saraya gidiyor. Hatibzâde Muhyiddin Efendi müderris, saraya gidiyor. O zamanın töresi öyleymiş, padişah tahta oturmuş. Vezirler, başta sadrazam olmak üzere geliyorlar, elini öpüyorlar. Padişahın yaşı muhakkak vezirden daha aşağıdır, gençtir ama hürmeti ifade etmenin şekli o zaman bir kavmin âdeti olarak öyle olduğu için gelip padişahın elini öpüyorlar. Padişah olduğu yerde oturuyor. Hepsinin bayram tebrikini kabul ediyor. Bayramlaşanlar kenara çekilip protokoldeki sırasına, bulunması gereken yerde hürmetkâr bir şekilde cübbeleri ile kavuklarıyla duruyorlar. Padişah tahtında oturur vaziyette.

Hatibzâde Muhyiddin Efendi muayede salonun kapısından görününce padişah derhâl ayağa kalkıyor. Tahtından derhâl kalkıyor; çünkü alim geliyor. Kalkıyor ayağa. Ondan sonra Hatibzâde Muhyiddin Efendi salondan giriş yerinden bu tarafa doğru yürürken padişah da ona doğru yürümeye başlıyor. Ve telaki olunca, birbirleri ile karşılaşınca musafaha ediyorlar.

Hatibzâde Muhyiddin Efendi el öpmüyor. Musafaha ediyorlar ve tebrikte bulunuyor. Ondan sonra ayrılıyor. Padişah da hürmetini arz ediyor. "Hocam, zahmet buyurdunuz…" falan diyor. Şimdi Hatibzâde Muhyiddin Efendi'nin talebesi de yanında. Onlar giderken bir tanesi;

"Hatib Muhyiddin hocam; bir şey zihnime takıldı, müsaade ederseniz size sorayım. Siz biliyorsunuz ki padişah, devletin başında olan bir kimsedir. Küffâr ile gazâ ediyor, harbe çıkıyorlar. Düşmanlarla cenk ediyorlar. Toplumu kâfirin tasallutundan koruyorlar. Müslümanlar âsude; ibadetinde, taatinde oluyorlar. Bunlar gazidir, mücahiddir. Töreye uygun olarak acaba elini öpseydiniz, niye öpmediniz?.." deyince diyor ki;

"Rütbetü'l-ilmi ale'r-rüteb. Evladım, ilim rütbesi, rütbelerin en üstünüdür. Bizim onun ayağına bayramını tebrik etmek için gitmemiz ona şeref olarak yeter."

Osmanlı devresinde, saltanatın böyle izzetli olduğu devrede alimin rütbesi! Tabii Allah'tan korkan çok [takvâlı] bir kimse imiş. Takvâ ehli bir babası var. Muhammed isminde bir babası var diye Molla Yegân'ın talebesi, hocasının elini bırakıp da ayağını öpüyor. Babasından o şeyi görmüş.

Molla Yegân, hacca niyetlenmiş, İstanbul'dan hac kafilesi ile yola çıkıyor. Kaç menzil önceden hocasını karşılıyor. Ondan sonra abdest alması için suyunu döktükten, havlusunu tuttuktan sonra elini bırakmış da elini değil, ayağını öpmüş. "Kalk, etme, eyleme…" falan derken ayağını öpmüş. Tabii kendisi de müderris. Ötekisi de hocası diye o hürmeti gösteriyor. O aileden yetişmiş.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Osmanlı'nın, eski ecdadımızın buralara küçük aşiretler hâlinde gelmiş olmasına rağmen ondan sonra yedi asır payidar olan bir devlet kurması [ilme hürmetten]! Tabii hâlâ aslında aynı halk devam ediyor.

Bizim yanlış anlaşılmış bir durum var: Devletler yıkılınca başka şeyler düşünüyoruz. Halbuki devletlerin yıkılması, isimlerinin değişmesi; eski tarihimizde iktidar değişmesi gibi bir şeydir. O parti gitmiş bu parti gelmiş gibi bir şeydir. Halk aynı, devlet aynı; ta kaç bin seneden beri, oralarda hüküm süren insanlar; biri gidiyor, birisi geliyor. Halk aynı, halk, düzen aynı düzen! İşleyiş aynı işleyiş. Osmanlı'nın bu diyarlara mücahid olarak gelmesi, ondan sonra da cihanın dikkatini çeken bir büyük, azametli Devlet-i Aliyye kurmasının birinci temeli ilme verdiği önem, ilme verdiği büyük payedir, alimlere verdiği büyük payedir.

İlk zamanlar alimlerin; padişahların üstünde otoritesi vardır. Tabii ondan sonra bir kuvvet sahibi olan ötekini ezmiş de ezmiş; ama oradan da devletin feri kaçmış ve devlet ters istikamete gitmeye başlamış.

Osmanlı'nın başarısında ulemâya olan izzettin büyük rolü vardır. Osmân-ı Gazî oğlu Orhân-ı Gazî'ye vasiyetinde diyor ki; "Evladım alimlere izzet eyle! Onlara itibar eyle öyle itibar eyle ki başka ülkelerin alimleri senin ülkene gelmeye rağbet eylesin! Burada ilim kıymeti biliniyor diye koşarak gelsinler."

Bugünkü problemlerimizin çoğu yine büyük ölçüde ilimle ilgilidir.

Bahsettiğim hadîs-i şerîflerde konu birliğine dikkat edecek olursanız Allah; bir kavmin hayrını murad etti mi alimlerini çoğaltıyor, cahillerini azaltıyor. O hadîs-i şerîften başladım. Ondan sonraki hadîs-i şerîfler de aynı konuyu takviye ede ede geldi.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Bizim bugünkü felahımız ve salahımız için de; ilme çok sıkı sarılmak, ilme itibar etmek, ilmi önder etmek, alimleri seyyid etmek, efendi etmek, baş tacı etmek, onların sohbetlerine riayet etmek, ilmi öğrenmek ve uygulamak gerekiyor. Bizim reçetemiz, toplumun reçetesi budur. Eğer biz o günkü imanımızı bulamazsak o dedelerimizin canını, malını Allah yolunda gözünü kırpmadan verdiği hâlet-i ruhiyyesini, bir gül bahçesine girercesine kara toprağa girmesi hâlet-i ruhiyyesini;

Cânı cânân dilemiş vermemek olmaz ey dil

Ne nizâ eyleyelim ol ne senindir ne benim

dediği gibi şairin; can benim değil ki Allah yoluna feda olsun diye Allah yoluna verecek. O edep, o hayâ, o takvâ, onun hepsinin kaynağı bizim imanımızdır. Bu iman da kendi başına duramaz. Çıplak hâliyle durmaz. Onun takvâ ile örtülmesi, korunması lazım. Hayâ ile ziynetlenmesi lazım. İlim ile desteklenmesi lazım. Ve o din ilmine göre ilminin hayatını sürmesi lazım. Uygulamaya, hayata intikal etmesi lazım.

Biz böyle yaptığımız zaman Allahu Teâlâ hazretleri tekrar bizi aziz eder. Allahu Teâlâ hazretleri bizi, düştüğümüz şu bataktan kurtarır. Tekrar eski ecdadımıza ihsan ettiği lütufları bizlere de ihsan eder. Eğer biz Allah'ın dininden dönersek;

Yâ eyyühe'l-lezîne âmenû men yertedde minküm an dînihi fe sevfe ye'tillâhu bi-kavmin yuhibbühüm ve yuhibbûnehu. "Bir kavim Allah'ın yolunda hizmet etmekten dönerse, irtidad ederse İslâm'dan gayrı yola giderse İslâm'dan gayrı hayat nizamlarını benimserse o zaman o kavim cehenneme gider." Allah o kavme muhtaç değildir.

Öyle bir kavim cehenneme gider. Allah'ın kavimleri çoktur. Allah'ın dinine hizmet edecek kavimler çoktur.

Bir kavim Allah'ın dinine hizmetten yüz çevirirse Allah kendisini seven, yolunda cihad eden, kendisinin sevdiği kavmi ve halk etmeye kâdirdir. Onlar Allah'ın dinine hizmet eder. Şeref onların kavmine geçer. Allah'ın dinine hizmet etmeyenler mahrum kalırlar. Allah'ın dininden uzaklaşmaktan başka, kendileri hüsrana uğramaktan başka bir şey elde etmezler.

Kırık dökük cümlelerimden çıkartmak istediğim mesaj, size vermek istediğim mesaj şudur:

Aziz ve muhterem gençler! Muhterem misafirler, kıymetli kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin dininin özüne sımsıkı sarılalım. Bazı profesörler bile takvâdan yoksun olduğu için şimdiye kadar ulemâmızın birçoğuna kötü sözler söyleyebiliyor. "Müslümanlık da, Yahudilik de, Hristiyanlık da birdir!" diyebiliyor. "Peygamber Efendimiz'e uymak şart değildir, mecburiyet değildir. Uymadan da olur!" diyebiliyor.

Onun için Allahu Teâlâ hazretleri, bize dinimizin özünü iyi öğrenmeyi nasip eylesin. Evlatlarımıza bu dini güzel öğretebilmeyi, onları İslâm'a güzel arz edebilmeyi, onları İslâm'ın güzel ahlâkı ve fıkhın derin bilgisiyle yetiştirebilmeyi nasip eylesin. Dünya saadeti, izzeti, itibarı ve âhiretteki felahımız buna bağlıdır. Allahu Teâlâ hazretleri, hepimizi bu yolda üstün gayretli eylesin ve üstün başarılı eylesin. Hepimizin sonunu hayır eylesin. Dünyada mutlu ve bahtiyar eylesin. Âhirette cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin.

Bi-hürmeti Esmâihi'l-Hüsnâ ve Habibihi'l-müctebâ ve bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha!

Sayfa Başı