M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bâyezîd-i Bistâmî

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn, Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-cezâ'.

Emmâ ba'd:

Ebû Abdirrahman es-Sülemî hazretlerinin Tabakâtu's-sûfiyye kitabının 72. sayfasına geldik.

Ebû Yezîd-i Bistâmî hazretlerinin faslını, sonuna doğru okuyup bitirmeye gayret edeceğiz.

Bu okumaya başlamazdan önce, evvela Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ruhu için; onun âl'inin, ashâbının, etbâının, ezvâcının, evlâdının ruhları için; mânevî halifeleri mürşidîn-i kirâm, sâdât u meşâyih-i turuk-u aliyyemizin ruhları için; sâir enbiyâ ve mürselîn ve cümle evliyâullahın ve hâsseten kitabı yazan Ebû Abdirrahman es-Sülemî hazretlerinin ruhu için; içindeki bilgileri ona nakleden alimlerin ruhları için; bu beldemizin medâr-ı iftihârı Yûşâ aleyhisselâm'ın, Peygamber Efendimiz'in ashabından olan Ebû Eyyûb el-Ensarî hazretleri ve sâir sahâbe-i kirâmın ruhları için; şu tekkenin bânisi Mustafa Selâmi Efendi hazretlerinin ve civarda bulunan Şeyh Murad hazretlerinin, Haydar Baba hazretlerinin, Abdülehadi'n-Nûrî hazretlerinin ve sâir evliyâullahın ruhları için; uzaktan yakından bu dersleri dinlemeye gelmiş olan siz kardeşlerimizin âhirete göçmüş bütün müslüman geçmişlerinin, sevdiklerinin, yakınlarının, dostlarının ruhları için; ruhları şâd olsun, kabirleri nur dolsun, makamları âlâ olsun, nurları ve sürurları ziyade olsun diye; Rabbimiz bize de hem dünyada rızasına uygun yaşamayı nasip eylesin hem de âhirette hüsn-i âkıbetler ve mükâfatlar ihsan eylesin diye, bir Fâtihâ, üç İhlâs-ı şerîf okuyup onların ruhlarına hediye edip öyle başlayalım.

Müellif, merhum, cennet-mekân Ebû Abdirrahman es-Sülemî diyor ki;

Semi'tü Ebe'l-Fereci'l-Versâniyye, Abde'l-Vâhide'bne Bekrin, yekûlü: Kâle'l-Hasenü'bnü İbrahime'd-Dâmiğâniyyü: Haddesenâ Mûse'bnü Îsâ, kâle: Semi'tü ebî, yekûlü: Semi'tü Ebâ Yezîde yekûlü: Allahümme inneke halakte hâze'l-halka bi-ğayri ilmihim ve kalledtehüm emâneten min gayri irâdetihim; fe in lem tüinhüm femen yuînühüm?

Semi'tü. "Ben duydum."

Kimden?

Ebe'l-Ferec el-Versâniy. Adamın künyesi Ebu'l-Ferec. Versânîy, nereli olduğunu gösteren nisbesi. Abdelvahid, ismi. Abde'l-vâhide'bne Bekr. Bekir de babasının ismi.

Peş peşe bir sürü isim gelince başkası şaşırabilir. Ama biz bu kitabı okuya okuya, artık Arapça'da şahıs isimlerinin tespiti konusunda biraz ihtisas, görgü, bilgi sahibi olmuş olduk. Bu kadar lafın hepsinde bir adam kastediliyor; Ebu'l-Ferec Abdelvâhid b. Bekr el-Versânî.

Demek ki, bir insanın ismi var, babasının ismi var, künyesi var ve bir de nisbesi var. Bunların hepsini sıraladı.

Kimmiş bu şahıs?

Ebu'l-Ferec Abdülvâhid b. Bekr el-Versânî es-Sûfî. Ketebe'l-kesîr. Çok yazı yazmış bir mutasavvıfmış.

Dehale Curcâne senete hamsin ve sittîne ve selâsemie. "365 senesinde, İran'ın Cürcan mıntıkasına geldi." Ve semmaa ve haddese bihâ bi-ahbârin ve ehâdîse ve hikâyât. "Orada tarihî haberleri, hadîs-i şerîfleri ve mutasavvıfâne hikayeleri,kıssaları rivayet etti, başkalarına anlattı."

Tuvuffiye bi'l-Hicaz senete'sneteyni ve seb'îne ve selâsemie. "372 senesinde Hicaz'da vefat etti."

Bundan duymuş müellif, kimden duyduğunu yazıyor. O, yani Versânî, ne demiş?

Yekûlü: Kâle'l-Hasenü'bnü İbrahim ed-Dâmiğâniyyü. "İbrahim oğlu Hasan ed-Damgânî bana dedi ki. Haddesenâ Mûse'bnü Îsâ. "İsa oğlu Musa isimli alim bize rivayet etti." O da dedi ki; Semi'tü ebî, yekûl. "Ben babamdan şöyle dediğini duydum." O da Ebû Yezîd el-Bistâmî'den duymuş. Semi'tü Ebâ Yezîde,yekûlü. En son şahıs, en sonunda; "Ebû Yezîd el-Bistâmî'nin şöyle dediğini duydum." demiş.

Kimin kimden duyup da haberi nereden nereye naklettiğini böylece söylemiş oldu.

Kim bu?

Mûse'bnü Îsâ dediğine göre, yani İsa isimli şahıs, oğlu Musa'ya söylemiş, o da Hasan b. İbrahim ed-Damgânî'ye söylemiş, o da bu Ebu'l-Ferec el-Versânî'ye söylemiş, müellif de ondan duymuş. Kimden, nereden geldiği, her şey belli.

Ne demiş Ebû Yezîd-i Bistâmî hazretleri?

Allahümme. "Ey benim Allah'ım." İnneke halakte hâze'l-halka bi-ğayri ilmihim. "Sen mahlûkâtı onların bilgisi, haberi olmadan yarattın."

Onların bu işte bir ön bilgisi, bir rızası veya iştiraki yok; Sen onları yarattın. Onların bilgisi yokken yaratan Sen'sin.

Ve kalledtehüm emâneten min ğayri irâdetihim. "Kendilerinin istekleri, arzuları olmadığı halde emaneti de onların boyunlarına yükledin."

Âyet-i kerîme var;

İnnâ aradne'l-emânete ale's-semâvâti ve'l-ardi ve'l-cibâli fe-ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakte minhâ ve hamelehe'l-insân.

"Biz emaneti dağlara, göklere, yeryüzüne arz ettik de hepsi kaçındılar, emaneti yüklenmeye cesaret edemediler, ‘Aman aman!' dediler, korktular. Ama insanoğlu yüklendi bu emaneti." deniliyor.

İşte o âyet-i kerîmedeki o emaneti kastederek diyor ki;

"Yâ Rabbi! Sen bu kullarını onların bilgisi olmadan yarattın ve onların rızası ve isteği olmadan emaneti bunların boyunlarına yükledin."

Emanet ne demek?

Kulluk mesuliyeti, sorumluluğu.

Eğer iyi kulluk yaparsa, emaneti, imanını muhafaza ederse cennete gidecek. İmtihanı kaybederse cehenneme gidecek. Yani bir bakıma fırsat, bir bakıma korkulu, tehlikeli bir şey emanet.

Emaneti de onların isteği olmadan onların boynuna yükledin. Bu imtihan dünyasına onları attın, sorumluluk verdin, emanet yükledin.

Fe-in lem tüinhüm fe-men yuînühüm. "Eğer sen bu kullarına yardım etmezsen yâ Rabbi, kim onlara yardım edebilir?"

Yine yardım senden.

Onun için Fâtihâ'da biz ne diyoruz?

İyyâke na'büdü ve iyyâke nestaîn.

"Yâ Rabbi, biz ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım isteriz." diyoruz.

Yardım ancak Allah'tan olur. Allah yardım etmeyi istemezse, cümle cihan halkı yardım etmeye kalksa, yardım edemezler. Allah korutmayacaksa, korumaya kalksalar, koruyamazlar. Cümle cihan halkı öldürmeye kalksa, Allah koruduktan sonra öldüremezler.

Misal; Firavun, Musa aleyhisselâm ve etrafındaki mü'minleri öldürmek istedi, öldüremedi. Kendisi öldü, boğuldu. Nemrut, İbrahim aleyhisselâm'ı öldürmek istedi, ateşe atmak istedi, attı. Ama İbrahim aleyhisselâm kurtuldu.

Allah yardım edecek. İsteğimiz, bilgimiz olmadan yaratmış. İsteğimiz olmadan, sorumluluğu bize sorsaydı; "Böyle bir selâhiyet, sorumluluk, serbestlik, vebal var, alır mısın?" Belki biz istemezdik, "Aman aman!" derdik. Dağlar istememiş, yerler gökler istememiş. Belki biz de "Aman aman yâ Rabbi, korkarım!" derdik.

Ama bizim bilgimiz olmadan, isteğimiz olmadan emaneti yüklemiş, bizi bu dâr-ı imtihan olan dünyaya göndermiş. Hayrı, şerri gösterip hayra uymayı, şerden kaçınmayı tavsiye etmiş, serbest bırakmış. Eğer O yardım etmezse, kim yardım edebilir?

Kimse yardım edemez. Yani, "Yardım et yâ Rabbi! Yardım yine senden!" demek istiyor Bâyezîd-i Bistâmî.

Semi'tü Ebe'l-Haseni Aliyye'bne Muhammedeni'l-Kazvîniyye's-Sûfîyye, yekûlü: Semi'tü Ebe't-Tayyibü'l-Akkiyye, yekûlü: Semi'tü'bne'l-Enbâriyyi, yekûlü: Kâle ba'du telâmizeti Ebî Yezîd: Kâle lî Ebû Yezîd el-Bistâmîyyü: İzâ sâhibeke insânun ve esâe işreteke, fe'dhul aleyhi bi-hüsni ahlâkike yetîbu ayşuk. Ve izâ un'imen aleyke, febde bi-şükrillâhi azze ve celle, fe-innehü'llezî atafe aleyke'l-kulûb. Ve ize'btüliyte fe-esri'i'l-istikâlete; fe-innehü'l-kâdiru alâ keşfihâ dûne sâiri'l-halk.

Burada da başında isim sayıyor, diyor ki;

"Ebu'l-Hasan Ali ibnü'l-Muhammed el-Kazvînî'den duydum."

Müellif bu şahıstan duymuş. Sûfî bu şahıs. O da demiş ki; "İşittim ki."

Kimden işitmiş?

Ebe't-Tayyib el-Akkî.

Ebu't-Tayyib Ahmedü'bnü Mukâtil el-Akkî el-Bağdâdî revâ kıssete mevti'ş-Şiblî an tilmîzihî Bindâre'l-Deynûri. Bu, Bağdatlı, Akkeli bir şahısmış. Aşağıda

dipnotta bilgi veriyor. "Şiblî'nin ölümü ile ilgili bilgileri veren şahıstır." diyor.

Yekûlü: Semi'tü'bne'l-Enbâriyye. O da "‘İbn Enbârî'den duydum.' dedi."

Ebû Bekir Muhammedi'bni Beşari'bni Haseni'bni Beyâni'bni Semâa ibni Ferre ibni Katri'bni Deâmehi'bni Enbâriy mine'l-Enbâr belde alâ Furât.

İbnü'l-Enbârî de, Fırat üzerinde Enbâr şehrinden.

Beynehâ ve beyne Bağdâd, aşratü ferâsîh. "Bağdat ile arasında on fersahlık mesafe var."

Bir fersah, 35 kilometredir. Demek ki bu Enbâr kasabası 350 kilometre kadar mesafesi olan bir kasabaymış.

Ve İbnü'l-Enbârî kâne min a'lemi'n-nâs. "İbnü'l-Enbârî, insanların en bilgililerinden birisiydi. " Bi'n-nahvi ve'l-edeb. "Edebiyatta ve dilbilgisi konusunda İbnü'l-Enbârî çok meşhur bir Arap dilcisi, alimi idi." Ekserühüm hıfzan. "Kafasında çok mahfuzâtı, bilgisi vardı." Deyyinen fâdılen. İbnü'l-Enbârî "Dindardı, faziletli bir kimseydi." Sadûkan hayran. "Doğru sözlüydü, hayırlı bir insandı. " Min ehli's-sünneh. "Ehl-i Sünnet'ten idi." Sannefe kesîran mine'l-kütübi fî ilmi'l-Kur'ân ve garîbi'l-hadîs. "Kur'an ilmi konusunda, hadislerin içinde geçen enteresan, nadir kelimeleri açıklamak konusunda çok kıymetli eserler yazdı. " Ve kânet vilâdetühû fî Recebi ihdâ ve seb'îne ve mieteyn. "271 senesinin Receb'inde doğdu." Ve tuvuffiye leylete'n-nahri min Zilhicce senete semânin ve işrîne ve selâse mie. "328 senesinin Zilhicce ayının leyle-i nahrında vefat etti."

328 – 271; 57 yaşında. Çok yaşamamış, vasat bir ömür sürmüş.

Yevmü'n-nahr, leyleti'n-nahr ne demek?

Kurban gecesinde, çok kıymetli gecede yani. O gecede, bayram gününde vefat etmiş, çok alim, fazıl bir kimseymiş.

Ben bunun bir eseri üzerinde mezuniyet tezi yapmıştım Edebiyat Fakültesi'nde. Çok meşhur bir kimse, kuvvetli bir alim. O nakletmiş.

Kâle ba'du telâmizeti Ebî Yezîd. "Bâyezîd-i Bistâmî'nin talebelerinden birisi bana dedi ki."

Ba'd kelimesi, Arapça bilenler için açıklıyorum bunu; Türkçe'ye "bazı" diye terceme edilmez.

Burada ne diyor?

Kâle ba'du telâmizeti Ebî Yezîd. "Ebû Yezîd'in talebelerinden bazısı bana dedi." diye terceme edilmez. "Birisi" demek bu, bir kişi yani. Ba'd kelimesi Türkçe'ye bazen yanlış terceme ediliyor, bu inceliği bilmiyorlar.

Yani; "Ebû Yezîd'in yetiştirdiği talebelerinden birisi İbnü'l-Enbâri' ye söylemiş."

Kâle lî Ebû Yezîd el-Bistâmîyyü. Demiş ki; "Ebû Yezîd el-Bistâmî bana bizzat şöyle söyledi."

Kendisine söylenen sözü İbnü'l-Enbârî'ye nakletmiş şahıs.

Bayezîd-i Bistamî bu şahsa, talebesine ne demiş?

İzâ sâhibeke insânun. "İnsanın birisi seninle arkadaşlık yaparsa."

Bir yolculukta, bir şehirde, bir mecliste bir araya düşerseniz; bir sohbet, bir ahbaplık, bir arkadaşlık bahis konusu olursa.

Ve esâe işreteke. "Sana karşı vazifelerinde kötü davranırsa."

Arkadaşlığın âdâbına sığmayan, tatsız tuzsuz, çiğ hareketler, sevimsiz işler yaparsa.

Fe'dhul aleyhi bi-hüsni ahlâkike. "Sen güzel ahlâkın ile onun gönlüne gir."

O sana kötülük yapsa bile; arkadaşlık, bir arada bulunma, dostluk, sohbet, seyahat âdâbına sığmayan tarzda bir davranışta bulunmuşsa bile, sen ona güzel ahlâkınla muamele et. Yetîbu ayşuke. "Öyle yaparsan yaşamın güzel, hoş olur."

"Kötüye iyi davranırsan, kötülüğe karşı iyi ahlâk ile mukabele edersen, yaşamın tatlı ve hoş olur, böyle yap." diye emretmiş.

Ve izâ un'imen aleyke. "Sana Allah tarafından bir nimet ihsan olunursa. " Fe'bde bi-şükrillâhi azze ve celle. "İşe Allah'a şükrederek başla." Allah'ın nimetine şükrünü eda et. Fe-innehü'llezî atafe aleyke'l-kulûb. "Çünkü kalpleri sana çeviren Allah'tır."

Burada "un'ime" diye harekelemiş. Ama "un'ime" değil de "en'ame" olsa, "esâe"nin ma'tûfu olarak daha iyi olur. Birinci cümleye bağlı olarak öyle terceme edersek;

"Sana bir insan bir arkadaşlık yapsa bir yerde, bir zamanda, kötü davransa; sen ona güzel ahlâkınla mukabele et, yaşamın tatlı olur."

Ve izâ en'ame aleyke. "Kötü davranmayıp da mültefit davrandıysa, güzel ahbaplık yaptıysa. Yani o arkadaşın hakikaten arkadaşlığın zerafetine sahip, edebini bilen ve fedakâr ve tatlı bir insan, öyle bir güzel davranış yapmışsa." Fe'bde bi-şükrillâhi azze ve celle. "O zaman da Allah'a şükret, Allah'a şükür ile işe başla." Fe-innehü'llezî atafa aleyke'l-kulûb. "Çünkü gönülleri sana celbettiren, sana güzel muamele ettirten Allah'tır."

"O sana güzel muamele ediyor ama ettirten Allah. Onun için Allah'a şükürden başla." diye terceme edersek daha iyi olur. Burada müellif özellikle un'ime diye harekelemiş ama ben onu sevmedim, en'ame diye okursak mâna birinci cümleye daha bağlı oluyor.

Birisi ile arkadaşlık yaptın, sana kötü davranırsa sen iyi davran, yaşamın tatlı olur. Çünkü sen de ona kötü davranırsan kavga gürültü çıkar. Sonunda horoz gibi ikinizin de ibiği kanar. Kavgadan kâr eden olmaz. Kötü davranırsa sen iyi davran, yaşamın tatlı olsun. Ama sana in'am ve ikramda bulunursa, iyi davranırsa, o zaman Allah'a şükret. Çünkü gönülleri sana celbettiren, çeviren, sana mültefit davrandıran, nimet ve ikram ettirten Allah'tır.

Doğru. O zaman mânaya uygun olarak iki cümle birbirine bağlanıyor, daha güzel oluyor.

Ve ize'btüliyte. "Bir belaya, musibete dûçâr olduğun zaman." Fe-esri'i'l-istikâlete. "Allah'tan kusurunun affını dilemekte süratli davran."

Bir belaya, bir musibete mâruz kaldın mı, hemen tevbe ve istiğfar ile Allah'tan af dilemeye giriş. Buna süratli davran.

Fe-innehü'l-kâdiru alâ keşfihâ. "Çünkü belayı kaldırmaya kâdir olan ancak Allah'tır. " Dûne sâiri'l-halk. "Başka halk, insanlar, mahlûkat değil."

"Belayı kaldıracak olan başkası değil, Allah kaldırır. Bir belaya, musibete uğradıysan Allah'a yalvar." diyor.

Güzel nasihatler. Demek ki birisi ile bir arkadaşlık yaparsak, kaderin sevkiyle, hac yolculuğu olur, otel arkadaşlığı olur, askerlik arkadaşlığı olur, okul arkadaşlığı olur. Adam sana kötü davranırsa sen iyi davran, senin yaşamın tatlı olur. Kötülüğe kötülük ile mukabele ettin mi, hayatın tadı kaçar. Adam sana iyi davranırsa Allah'a şükret ki onun gönlünü sana iyi davranmaya çevirten Allah'tır. Bir belaya, musibete uğradığın zaman da hemen Allah'tan özür dilemeye, tevbe ve istiğfar etmeye, yalvarıp yakarmaya süratle giriş. Çünkü o durumu, musibeti üzerinden ancak Allah kaldırabilir, başkası, mahlûkattan herhangi birisi değil.

Çok güzel nasihat.

Semi'tü Abde'l-Vâhidi'bne Bekrin, yekûlü: Semi'tü'l-Kannâde, yekûlü: Kâle Ebû Mûse'd- Deybüliyyü, semi'tü Ebâ Yezîd el-Bistâmîyye, yekûlü: İnne'llâhe yerzukü'l-ibâde'l-halâvete fe-min ecli ferahihim bi-hâ yemneuhum hakâike'l-kurb.

Ne diyor müellif?

Semi'tü. "İşittim."

Kimi işitmiş?

Abdilvâhid b. Bekr'i işitmiş.

Kimdi bu?

İlk paragrafta adı geçen şahıstı.

Neydi nisbesi?

Versânî'ydi. Abdülvâhid ismiydi, babasının ismi Bekir idi.

Kendisinin künyesi neydi?

Ebu'l-Ferec idi.

Neydi bu?

Bir sûfîydi, çok kitaplar yazmış bir kimseydi. İşte ondan duymuş.

O da; Semi'tü Kannâd. "Kannad'tan duydum" diyor.

O da; Yekûlü: Kâle Ebû Mûse'd-Deybüliy. "Ebû Musa ed-Deybulî bana dedi ki." diyor.

Semi'tü Ebâ Yezîd el-Bistâmîyye, yekûlü. "Ben Ebû Yezîd-i Bistâmî'nin, yani -biz Ebû Yezîd demiyoruz, Bâyezîd diyoruz- Bâyezîd-i Bistâmî'nin ‘şöyle dediğini işittim." demiş en son isim.

İnne'llâhe. "Hiç şüphe yok ki Allahu Teâlâ hazretleri." Yerzukü'l-ibâde'l-halâvete.

Yerzukü'l-ibâd da olabilir, yerzukü'l-ubbâd da olabilir. Arapça bilenler için bu açıklamayı yapıyorum. Yazılışı aynı, hareke yok. İbâd da okunur, ubbâd da okunur. İbâd olursa "kullar" demek, ubbâd olursa "âbidler" demek.

"Ubbâda, âbidlere ibadetin tadını vermiştir. Ubbâd diye terceme etsek, okusak daha iyi olacak.

" Fe-min ecli ferahihim bi-hâ. "Bu ibadetin tadıyla hoş olmalarından, ferahlık duymalarından." Yemneuhum hakâike'l-kurb. "Allah'a yakınlık, kurbiyetin hakikatlerini anlamaktan onları men etmiştir."

Ne demek istedi? Dönüp açıklayalım.

İnsanlar vardır, âbidler, zahidler; dünyaya meyletmez, camiye girer, sabahlara kadar ibadet eder, onunla meşgul olur, vesaire. Müslümanların klasifikasyonunda, sıralamasında en aşağı tabakası âbidler tabakası oluyor; ibadet ediyorlar. Ondan sonraki tabaka zahidler tabakası oluyor; dünyaya meyli yok, metelik vermiyor, âhirete rağbeti var. Ondan sonraki tabaka ârifler; mârifetullaha ermiş, gönlü aydın, irfan sahibi, hikmet sahibi kimseler. En yükseği de muhibler, yani âşık-ı sâdıklar, Allah'ın has, hâlis kulları.

Allah âbidlere lezzet vermiştir, yaptıkları ibadetten dolayı, onunla meşgul olup asıl Allah'a yakınlığın hakikatlerini keşfetmek, anlamaktan geri kalmışlardır. Allah onları bundan men etmiştir. Allah'ı tanımak konusunda ibadetin zevkine bile takılmamak lazım. İbadet zevkli de olsa zevksiz de olsa, tatlı da gelse tatsız da gelse, yürümek lazım. Çünkü gaye ibadetin tadı da değil, gaye; Allah'a yakınlaşmak ve yakınlığın esrârını anlamak, O'na âşinâ olmak.

İnsan o ibadetin zevkiyle, halâvetiyle oyalanırsa yoldan kalmış oluyor.

Onu söylüyor, Allahu a'lem. O ibadetten zevk alma duygusu, insana bir noktada ayağına çelme oluyor,
yoluna mâni olmuş oluyor. Ona da takılmayacak, onunla da oyalanmayacak.

Bizim tasavvufta prensibimiz ne?

İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî.

"Yâ Rabbi, muradım, maksadım sensin. Ben senin rızanı istiyorum."

Yani ibadetten tat almak, tat almamak, bunlar mühim değil.

Birisi geliyor; "Hocam, eskiden derviş olduğum ilk günlerde çok tatlı zikir yapıyordum, çok tatlı idi, iyiydi, hoştu. Şimdi hiç tat almıyorum." diyor.

Tat, gaye değil ki! Tat, bazen perde oluyor. Gaye olmadığı gibi, bazen de daha ileri gitmekte perde oluyor. Çünkü tat aldığı zaman ona takılıyor.

"Gözüme bir nur göründü galiba. Hocam rüyamda şöyle gördüm."

Ne oluyorsun ya?.. Gördüysen görmüşsün, ne yapalım, daha ileri git, oyalanma, takılma yani!

Semi'tü Ahmede'bne Aliyyi'bni Ca'fer.

Bu yeni bir şahıs.

Yekûlü: Semi'tül Hasene'bne Alleveyh, yekûlü: Kâle Ebû Yezîd.

Ahmed b. Ali b. Cafer'den duymuş müellif, Ebû Abdirrahman es-Sülemî. O demiş ki; Semi'tü'l-Hasene'bne Alleveyh. "Alleveyh oğlu Hasen'den duydum."

O da, "Ebû Yezîd-i Bistâmî hazretlerinin şöyle dediğini duydum." diyor.

el-Ma'rifetü fî zâti'l-hakkı cehlün ve'l-ilmü fî hakîkati'l-ma'rifeti hayratün ve'l-işâretü mine'l-müşîri şirkün fi'l-işâreti. Ve eb'adü'l-halki mine'llâh, ekseruhüm işâreten ileyhi.

Bir insanın sözlerini anlamak için onun hayatı kadar bu işlerin içine girmiş olmak lazım. Tabii, bazı sözlerini bazı kimseler anlayamayabilir. Çok ağır bir kitap okuyoruz. Tasavvuftan en büyük, en meşhur şahısların hayatını okuyoruz. En nükteli sözlerini okuyoruz. Yani bundan daha ötesi yok. Nükteli, esrarlı ve ilm-i ledünden, mârifetullahtan çok ileri bilgileri okuyoruz.

Onun için tabii anlamakta zorluk çekilebilir.

Diyor ki bu sözünde Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri;

el-Ma'rifetü fî zâti'l-hakkı cehlün. "Hakk'ın zâtı hakkında bilgili olduğunu sanmak cahilliktir."

Hatta itikat kitaplarında yazar ki;

el-Aczü an dereki'l-idrâki. "Allah'ın zâtının mahiyetinin anlaşılmayacağını anlamak, o hususta aczini kavramak." İdrâkü. "Allah'ı kavramaktır."

Çünkü Allah'ın mahiyetini anlamaya beşerin tâkati yetmez. Anlayamayacağını anlamak, Allah'ı anlamaktır.

Ve'l-bahsü an vasfi zâtillâhi işrâkü. "Allah'ın zâtını anlatmaya girişmek de şirktir."

Çünkü O'nu kimse anlatamaz, diller O'nu söyleyemez. Kur'an ne söylemişse, Peygamber Efendimiz hadiste ne söylemişse, o kelimelerle kalırız. Yoksa başka şey söyledin mi, o deryada yanlış yönlere gidebilirsin. Söylemek, konuşmak doğru olmaz.

Onun için, el-Ma'rifetü fî zâti'l-hak. "Allah'ın zâtı, kendisi hakkında bilgi iddiasında bulunmak, ‘biliyorum' demek, ‘benim bilgim var' demek, cahilliktir."

Bilmiyor demek ki. Çünkü bilinmeyen, bilinemeyecek varlık Allah. Gözlerin görmediği, insan aklının mahiyetini anlamaya güç yetiremeyeceği varlık Allah, yaratan.

Leyse ke-mislihî şey'ün. "Onun gibi bir başka varlık yok ki anlatsın, ona benzetsin."

Mesela "Okaliptüs ağacı nasıl?" dedik, hiç görmemiş bir kimseye anlatıyoruz, dün. Dedi ki;

"Yaprakları bizim söğüt ağacına benziyor."

Tabii, insan bildiği bir şeyle tarif eder. Ama Allah'a benzeyen hiç başka bir varlık olmadığı için Allah'ı bir şeyle anlatamayız, anlatmak mümkün olmaz. Onun için "Allah'ın zâtından bahsediyorum." demek, cahilliktir.

Ve'l-ilmü fî hakîkati'l-ma'rifeti hayratün. "Mârifetin, mârifetullahın künhü konusunda tam bilgi sahibi olmak hayrettir."

Dermanı kesilmek, şaşırıp kalmaktır, hayran kalmaktır. İşte odur mârifet. Allah'ın idrak edilemeyeceği ve böyle dermanı kesilip hayretler içinde kalıp "Allah Allah" deyip kalmak, işte odur asıl bilgi, Allah bilgisi.

Ve'l-işâretü mine'l-müşîri şirkün fi'l-işâreti. "'Allah şöyledir.' diye bir işaret, bir tevcih, bir söz söylemek." Şirkün. "Şirktir." Ve eb'adü'l-halki mine'llâh. "İnsanların Allah'tan en uzak olanı."

Kimdir?

Şaşıracaksınız cümlenin bitişinden; Ekseruhüm işâreten ileyhi. "Allah'tan en çok bahsedip laf edendir."

Oyuncak mı bu?! Bilinemeyen şeyler, böyle ne ileri geri konuşuyorsun?!

"En çok konuşan, en uzak insandır."

Bilmiyor da ondan konuşuyor, cahil adam. İnsanların Allah'tan en uzak olanı, Allah hakkında işaretli sözler söyleyen insandır. Susacak, çünkü oradaki ilim hayrettir. Hayran, nâçâr, çaresiz kalmaktır, bîtap düşmektir.

Bazıları var, mesela Alevî dedelerinden, Anadolu'da bazı yerlerde gördüğümüz, böyle ümmî adamlardan; ileri geri neler neler söylüyorlar. Bu Bâyezîd-i Bistâmî, evliyâullahın ne kadar meşhur büyük bir kimsesi.

"Allah'tan insanların en uzak olanı, O'nun hakkında en çok söz söyleyendir." diyor. Cahil de ondan konuşuyor, ötekisi susar.

Musa aleyhisselâm ne dedi?

Rabbi erinî enzur ileyk.

"Yâ Rabbi, cemalini göster, göreyim."

Allahu Teâlâ hazretleri, Musa aleyhisselâm'a;

Kâle len terânî. "Göremezsin!" dedi.

Gözler göremez, akıl idrak edemez. Başka bir varlığa benzemediği için tarifi mümkün değil.

Ne yapacak o zaman?

Yanlış bir şey söylemeyeyim diye edeben susacak. Çünkü söylediği söz Allah'ın hoşuna gitmez. Lambur lumbur, yalan yanlış söylediği söz şirk olur, Allah'ın sevmediği bir şey olur. Susacak, edebini muhafaza edecek yani.

Semi'tü Ebe'l-Hüseyni'l-Fârisiyye, yekûlü: Semi'tü'l-Hasene'bne Alleveyh, yekûlü: Süile Ebû Yezîd. "Ebu'l-Hüseyn el-Fârisî'den işittim." diyor Sülemî. O da Hasan b. Alleveyh'ten -yukarıda ismi geçmişti- işittiğini, şöyle dediğini duymuş. O da diyor ki; Süile Ebû Yezîd. "Bâyezîd-i Bistâmî'ye soru soruldu."

Bi-eyyi şey'in vecedte hâzihi'l-ma'rifete? "Bu kadar irfanı, mârifetullahı ne ile buldun yâ Ebû Yezîd?" Fekâle: Bi-batnin câi'in ve bedenin ârin. "Aç bir mide ve çıplak bir beden ile buldum." diyor.

Ne demek istiyor?

Çok oruç tutarak, dünyaya meyletmeyerek, zâhire rağbet etmeyerek, uzun seneler o konuda sebat ederek, öyle elde etmiş. Böyle cevap vermiş.

Çıplak, her şeyden soyunmuş demek. Demek ki bütün bilgilerden, safsatalardan, filozofların, şunun bunun lafından, gevezeliğinden, hepsinden sıyrılmış; tam teslim olmuş, tam fakir ve yokluk içinde, nefsine hiç meyletmemiş, yemek vermemiş, oruç tutmuş; öyle elde etmiş. Nefsine taviz vererek, zahirini süsleyerek, onun bunun lafına bakarak olmuyor demek ki bu iş.

Ve bi-isnâdihî. "Aynı rivayet zinciri, isnat zinciri ile." Kâle Ebû Yezîd. "Ebû Yezîd şöyle dedi." El-ârifu hemmuhû mâ ye'meluhû ve'z-zâhidü hemmuhû mâ ye'külühû.

Bir tarif yapıyor. Hani yukarıda âbid, zahid, âşık, ârif dedik ya. Diyor ki Bâyezîd-i Bistâmî;

el-Ârifu. "İrfan sahibi, ârif olan sûfî." Hemmuhû."Onun gayreti, isteği, tasası,himmeti. " Mâ ye'meluhû. "Umduğu şeyi elde etmektir."

Ârifin işi, peşine düştüğü şeyi elde etmektir, umduğuna nâil olmaktır.

Ne ümit ediyor?

Allah'ın mârifetine, kurbiyetine, ünsiyetine vâsıl olmayı istiyor. Ârifin himmeti budur. Ama;

Ve'z-zâhidü. "Zahidin." Hemmuhû. "Onun tasası, himmeti, gayreti."

Nedir?

Mâ ye'külühû. "Yediğidir, yediği şeydir."

Neyi yiyeceğim diyedir.

"Ârif, umduğu şeye ulaşmak, gayesine, hedefine varmak için gayret sarf ediyor. Zahid de akşam ne yiyeceğim diye yemek tasasında." diyor.

Ve bi-isnâdihî kâle Ebû Yezîd. "Aynı isnad zinciriyle Ebû Yezîd-i Bistâmî dedi ki." Tûbâ li-men kâne hemmuhû hemmen vâhiden ve lem yeşğal kalbehû bi-mâ reet aynâhu ve semiat üzünâhu.

Bu birinci, yukarıda geçen cümleye biraz destek olacak bir söz.

Tûbâ. "Ne mutlu o kimseye ki, ne hoş o kimse ki." Li-men kâne hemmuhû hemmen vâhide. "Tasası, himmeti, gayreti, uğraşı, tek bir uğraş olana ne mutlu."

Bir tek şeyle uğraşıyor, nedir o?

Mârifetullaha, irfana, Allah'ın rızasına ermek. Ne mutlu böyle tasası tek şey, hedefi tek hedef olan kimseye.

Ve lem yeşğal kalbehû bi-mâ reet aynâhu ve semiat üzünâhu. "Gönlünü, gözünün gördüğü şeylerle, kulağının işittiği şeylerle meşgul etmeyip o tek gayesi için himmet sarf edene ne mutlu."

Demek ki göz ve kulak, aslında bizi meşgul eden, huzurumuzu bozan, gayemizi dağıtan, aklımızı şaşırtan kaynaklar olmuş oluyor. Gözümüzün gördüğüne takılıyoruz. Harama baktıysak günah oluyor. Haram olmayan bir şey olsa merak ediyoruz; "Şu neymiş, bu neymiş…" Aklımız onunla meşgul oluyor, kulağımız duyduğumuz seslerle meşgul oluyor. Hâlbuki asıl gaye bunlar değil.

Ne mutlu gözünün gördüğü, kulağının işittiği ile kalbini meşgul etmeyip himmetini tek bir noktaya teksif edip ona çalışana.

O nedir?

O, Allah'ın rızasını kazanmaktır.

"O tek gayeye yönelebilene ne mutlu!" dedi.

Niyâzî-i Mısrî'nin bir şiiri vardır, güzeldir, uzunca bir şiirdir.

Bir göz ki ânın olmaya ibret nazarında,

Ol sahibinin düşmanıdır, baş üzerinde.

Bir gözde, bakışında ibret alma yoksa, bir göz baktığından ibret alma alışkanlığında değilse; "Bir göz ki ânın olmaya ibret nazarında." Bakışında ibret alma kabiliyeti yoksa, o göz; "Ol sahibinin düşmanıdır, baş üzerinde." sahibinin başı üzerinde düşmanıdır.

Neden?

Bakıyor, ibret almıyor. Günaha bakıyor, adamı günaha sokuyor. Faydası olmayan mâlâyani şeye bakıyor. Adamı Hak'tan meşgul ediyor.

Demek ki "Ne mutlu kalbini gözlerinin gördüğü, kulaklarının işittiği ile meşgul etmeyen, himmetini, gayretini tek noktaya teksif edene." dediği gibi söylemiş oluyor Niyâzî-i Mısrî hazretleri. Uzun şiirdir.

Bir de kulakla ilgili sözü var. Diyor ki; "Bir kulak, işittiklerinden kıssadan hisse çıkartmıyorsa, anlamıyorsa, sen o kulağın deliğine kurşun dök. " "Tıkat onu. O kafada boşuna bir delik." diyor. "Kurşunu eritip dök, tıkansın, işe yaramaz." demek istiyor.

Ve bi-isnâdihî kâle Ebû Yezîde: "Aynı isnad zinciriyle Ebû Yezîd-i Bistâmî dedi ki. " Men arafe'llâhe fe-innehû yezhedü fî külli şey'in yüşğıluhu anhu.

Men arafe'llâh. "Bir kimse Allah'ı bildi mi." Fe-innehû. "O kişi." Yezhedü fî külli şey'in. "Her şeyden müstağni olur, hiçbir şeye aldırmaz duruma gelir." Yüşğıluhû anhu. "Allah'tan kendisini meşgul eden her şeyden müstağni hale gelir."

Bir insan Allah'ı bildi mi, o, Allah bilgisinden, Allah'tan kendisini meşgul eden, alıkoyan her şeyden uzaklaşır, ona metelik vermez, iltifat etmez, yönelmez duruma gelir.

Bu nedendir?

Çünkü Allah bilgisi çok sevimlidir, çok güzeldir, çok yüksektir, çok sevaptır, çok kıymetlidir, tariflere sığmaz lezzete sahiptir. İnsan o tadı tattıktan sonra başka şeyler saman gibi gelir. O hiç tat almaz yani.

Ve bi-isnâdihî kâle. "Aynı rivayet zinciriyle dedi ki râvî." Süile Ebû Yezîde ani's-sünneti ve'l-farîdati. Fekâle: es-Sünnetü terkü'd-dünyâ ve'l-farîdatü es-suhbetü mea'l-Mevlâ; li-enne's-sünnete küllehâ tedullü alâ terki'd-dünyâ ve'l-kitâbü küllühû yedüllü alâ suhbeti'l-Mevlâ. Fe-men tealleme es-sünnete ve'l-farîdate fe-kad kemüle.

Ebû Yezîd-i Bistâmî hazretlerine aynı rivayet zinciriyle şöyle sorulduğu bize geliyor, kimdi râvî? Hasan b. Alleveyh idi. Sormuşlar, demişler ki;

Süile Ebû Yezîde ani's-sünneti ve'l-farîdati. Sünnetten ve farzdan sormuşlar. Sünnet nedir, farz nedir diye sormuşlar Bayezîd-i Bistamî'ye. O da cevap vermiş;

es-Sünnetü terkü'd-dünyâ. "Sünnet, dünyayı terk etmektir." Ve'l-farîdatü. "Farz da." es-Suhbetü mea'l-Mevlâ. "Allah ile sohbet etmektir."

"Allah ile sohbet etmektir."

Dünyayı terk etmek, sünnet; Allah ile sohbet etmek, farzdır.

Li-enne's-sünnete küllehâ tedullü alâ terki'd-dünyâ. "Çünkü sünnet-i seniyyeyi baştan sona insan dikkatle okur, mütalaa ederse, hepsinin hülâsası, sünnetten çıkan sonuç; dünyanın beş para etmediği, dünyaya meyletmemek, âhirete rağbet etmek gerektiğidir. Bu anlaşılır." Ve'l-kitâbü küllühû yedullü alâ suhbeti'l-Mevlâ. "Kur'ân-ı Kerîm'i de insan, iz'an ve irfan ile baştan sona okursa, oradan çıkacak husus da; Allah ile insanın sohbet etmesi, onunla dost olması, onunla beraber olması, onun yanında olması, onunla meşgul olması gerektiğidir." Fe-men tealleme es-sünnete ve'l-farîdate. "Kim bu mânada sünneti ve farzı öğrenirse, bu zihniyete ererse." Fe-kad kemüle. "İşte o, kemal ehli olur."

Dünyayı terk edip işi gücü Mevlâ ile meşgul olmak durumuna gelmişse kâmil insan odur.

Ve bi-isnâdihî kâle Ebû Yezîd. Aynı rivayet zinciriyle Hasan b. Alleveyh duymuş, Ebû Yezîd-i Bistâmî'den. Diyor ki; en-Ni'metü ezeliyyetün, yecübü en yekûne lehâ şükrün ezeliyyün.

en-Ni'metü ezeliyyetün. "Nimet ezelîdir, ezeldendir." Yani, çok evveldendir. Yecübü en yekûne lehâ şükrün ezeliyyün. "Onun şükrünün de ezelde olması, ezelî bir şükür olması lazımdır."

Bu sözün mânası nedir?

Allah mahlûkatı yaratmadan evvel takdir etti, mukadderâtı tesbit etti, "Ol!" dedi, her şey oldu. Ama mukadderâtın planına göre oldu. Bir kula Allah ikram ediyorsa, demek ki ezelde ona ikramı takdir etmiş kendisi de, ondan ediyor.

Niye ezelde ona hayrı takdir etmiş, nimeti takdir etmiş?

Demek ki kulun ezelde Allah'a kulluğu güzelmiş, şükrü tammış da ondan öyle. Hani ruhları yarattığı zaman;

E lestü bi-rabbiküm? "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" buyurdu.

Kâlû belâ. "Evet, Rabbimizsin yâ Rabbi!" dediler.

Allah'ın bu dünyadaki lütufları oraya dayanıyor.

Peygamber Efendimiz daha Hz. Âdem toprakla su arasında, daha yaratılmamış iken Hz. Muhammed-i Mustafâ'sını yaratacağını bilmiyor muydu Allah? İşin nasıl olacağını bilmiyor muydu?

Demek ki ezelden hepsi. "Nimet ezelî, şükür de ezelî olmak gerekir." diyor veya "Öyledir de ondan." diyor.

Biz nimete ermiyorsak ne yapalım? Bu işi bir yerden düzeltmenin imkanı, çaresi var mı?

Var.

Diyor ki Peygamber Efendimiz;

ed-Duâ yerüddü'l-kadâe, ba'de en yübreme.

"Dua Allah'ın mukadderâtını, kesinleşmiş iken değiştirir. Allah duayı kabul eder. Çünkü duayı kabul etmek de O'nun şânındandır."

Mücîbü'd-da'avât'tır. "Duaları kabul edicidir."

O halde ne yapacağız?

Demek ki daima Allah'a yalvaracağız. "Yâ Rabbi! Aman yâ Rabbi!" diyeceğiz.Başka diyeceğimiz bir şey yok.

Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin menâkıbı, sözleri burada tamam oldu.

Allah şefaatine erdirsin.

Allah hepinizden razı olsun.

Fâtihâ-i şerîf mea'l-Besmele.

Sayfa Başı