M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bilgi Çok Önemli!

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillahimineşşeytanirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü lillahi Rabbi'l-âlemîne alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fihi kemâ yuhibbu ve yerdâ ve yenbeğî li-celâli vechihi'l-kerîm. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîne Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men-tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-cezâ. Emmâ ba'd:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yerfe'illahu'llezîne âmenû minküm ve'llezîne ûtü'l-ilme derecâtin vallahu bi-mâ ta'melûne habîr.

Kul hel yestevi'llezîne ya'lemûne ve'llezîne lâ ya'lemûne innemâ yetezekkeru ulü'l-elbâb.

Sadakallahü'l-'azîm.

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Akşamla yatsının arasında, akşam namazını takiben burada bulunduğumuz zamanlarda Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerinden ve Peygamber Efendimiz'in mübarek hadîs-i şerîflerinden seçilmiş konuları belli bir sıra ile anlatarak, bu anlatma, konuşma görevimiz dışında İslâm'ın en önemli meseleleri ile ilgili derli toplu bir manzara sunmak, bir görüntü kazandırmak ve hareketlerimizi bu en önemli prensiplere göre yeniden düzenlememize yardımcı olacak birtakım bilgileri sunmak istiyoruz. En önemli noktalardan birisi olarak âhiretin nazar-ı dikkate alınmasını, dünyaya dalınıp âhiretin unutulmaması gerektiğini anlatmıştık. Bütün mesele, işin can alıcı noktası, ana ayrılma yolu, yolların ayrıldığı ana nokta burası olduğu için oradan başlamıştık.

Biz mü'min kullar, Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığına, birliğine inanmışız, gönderdiği peygambere bağlanmışız. Allah bizi bu imandan, bu yoldan ayırmasın. Resûlünün sünnetine sımsıkı sarılmayı, Kur'ân-ı Kerîm'e uygun bir hayat yaşamayı istiyoruz. Rabbimizin rızasını kazanmayı istiyoruz. Âhiret mükâfatını istiyoruz. Gayemiz fani dünyanın zevkleri ve keyifleri içinde vakit geçirmek, gönül eğlendirmek değil; gönlümüzün eğlencesine ters gelse de, bizi sıkıntılara düşürse de, terlememize sebep olsa da, masraf yapmamıza sebep olsa da, daha başka maddî birtakım sıkıntılara uğrasak da âhireti tercih ettiğimiz için fedakârlık yapmaya hazır olmamız gerektiğini anlatmıştık.

Bu devirde müslümanlar olarak esas itibariyle öyle yapıyoruz. Kendi kazandığımız öz, helal paramızdan Allah rızası için kendi rızamızla para ayırıp zekât veriyoruz. Neden? Allah razı olsun diye. Dinimiz için masraf yapıyoruz. Cebimize para girmiyor; para çıkıyor. Maddî menfaat sağlamıyoruz; maddî kayba uğruyoruz, para veriyoruz. Zekât bu. Sonra Ramazan'da yemek yiyecekken, yemekler ve içmeler helal olduğu halde yemeyi içmeyi terk ediyoruz, bir fedakârlık yapıyoruz. Âhiret için yapıyoruz bunu. Evimizde yiyecek, içecek var, mutfağımız nimetlerle dolu, canımız da istiyor ama Allah rızası için fedakârlık yapıyoruz fedakârlığa alışalım diye.

Bunların daha ötesinde daha zorlu imtihanlar da var. Mesela dedelerimiz bu imtihanlara uğramışlar. Allah yolunda malımızı verdiğimiz gibi gerekirse canımızı da verebiliyoruz. Halbuki bizim dışımızdaki insanların ana gayesi dünyada yaşamaktır, hem de şöyle iyi bir tarzda yaşamaktır. Tüm çalışmalar ona göre yönlendirilmiş, tanzim edilmiştir. Nasıl yaşarız, nasıl daha, çok daha sıhhatli, daha uzun, daha keyifli yaşarız… Niye? Bütün bu hayat türleri başkaları tarafından böyle kurulmuşken bakıyorsunuz müslüman canını bile feda ediyor, malını dahi feda edebiliyor.

Demek ki esas itibariyle gerçek Müslümanlık âdetâ fedakârlık demek. Âhireti düşünüp dünyevî birtakım zevklerden ve hazlardan fedakârlıkta bulunmak demek. İşte bu şuura biz de gerçek müslüman olmak için sahip olmalıyız, âhireti tercih etmeliyiz, fedakârlıklara razı olmalıyız, Allah rızası için birtakım şeylerden vazgeçmeye alışmalıyız diye bu ana prensibi ilk dersimizde, ilk konuşmamızda onu ortaya koyduk. Bizi öteki insanlardan ayıran ana fark bu. Biz mü'miniz, âhiret hesabı yaparız; onlar mü'min değil, hiçbir şeye inanmıyorlar. Kimisi Allah'a da inanmıyor, âhirete de inanmıyor. Bütün maksatları, bütün gayeleri bu dünyada gününü gün etmek. Bu Yunan felsefesinden beri, Roma felsefesinden beri, eski çağlardan beri bazı insanların tercihi öyle ama biz mü'minlerin tercihi de böyle. Bu ana farkı ortaya koyduk ki biz de Allah'ın mü'min kulu olmak istiyorsak buna hazır olalım. İman bu. Gerçek iman âhiret için fedakârlık, Allah rızasını kazanmaya çalışmak, bunun için birtakım keyfinden, zevkinden, rahatından, parasından fedakârlıklarda bulunmak. Müslümanlık bu demek oluyor. Bunu anlatıyoruz.

İkinci önemli adım iyi Müslüman olmak için zihniyetimizde büyük değişiklikler yapacak prensipler ortaya koymaya, kadınlar ve erkekler olarak, dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım… Ama siz Avustralya müslümanlarısınız, siz burada toplanmış müslümanlarsınız, ana prensipleri elde edelim diye. Tamam, ana hedefimiz Allah'ın rızası, âhiret. Bunu birinci madde olarak kaydettik. Şunu biliyoruz ki ikinci esas; İslâm'ı öğrenmek için gayret sarf etmek.

Neden?

Çünkü Allah peygamberlerini İslâm'ı öğretmek için gönderdi. Hz. Âdem atamızdan, Nuh aleyhisselam'dan, adını saydığı, Kur'ân-ı Kerîm'de bildirdiği peygamberlerden, bize bildirmediği nice peygamberlerden, en son peygamber, âhir zaman nebisi Muhammed-i Mustafâ'ya kadar bütün peygamberlerin ana vazifesi ne? İnsanların kendi akıllarıyla bilemeyecekleri, bulamayacakları, ilahi gerçekleri, manevi gerçekleri onlara hatırlatmak, ikaz etmek.

Peygamber Efendimiz'i anlatan Kur'ân-ı Kerîm âyetlerini incelediğimiz zaman [Peygamber Efendimiz'in] ana iki vasfını ne olarak görüyoruz?

Beşîran ve nezîran.

Allah yolunda giderseniz cennet var, âhiret saadeti var, huzur var, mutluluk var; nezîran, Allah yolunda gitmezseniz, âsi olursanız, günahkar olursanız, kötü bir insan olursanız ceza var, mutsuzluk var, cehennemde cayır cayır yanmak var. Bu iki şeyi bildirmek ve cehenneme gitmemek için, cenneti elde etmek için neler yapmak gerektiğini öğretmek için gelmiş peygamberler. Peygamberlere gelen mesajlar unutulmasın diye Allah kitap indirmiş, kitaplar da olmayan diğer insanların bilgilenmesini sağlıyor.

Onun için bizlerin de, yani siz Avustralya'da yaşayan müslümanların, biz Türkiye'de yaşayan müslümanların insan olarak dünyadaki bütün müslümanların en önemli iki meselesi bilgi kazanmak, İslâm'ı öğrenmek, imanı öğrenmek, ilahi gerçekleri öğrenmek. Çünkü insanların çoğu bunu bilmiyor. Yani büyük bir çoğunluğu. Mesela dünya üzerinde biliniyor ki dünya nüfusunun beşte biri müslüman. Dünyada iki milyar insan müslüman deniliyor. Bu müslümanların hepsi de şuurlu değil ama beşte dördü de zaten gerçeklerden habersiz, Allah'ı doğru tanımıyor. Mesela bir kardeşimizle samimi samimi oturduk, konuştuk. Anasından babasından gördüğü, bildiği yetişme tarzı, öğreti itibariyle nedir filan diye Hz. Ali'ye tapıyorlarmış. Hz. Ali'yi tanrı olarak düşünüyorlar. Ne kadar yanlış! Peki Hz. Ali'den önce durum nasıldı, onu nasıl izah ediyorlar diyorum. Hz. Ali belli zamanda dünyaya geldi, belli bir zamanda dünyadan gitti. Ne kadar saçma bir düşünce tarzı olabiliyor.

Mesela Hintliler. Müslümanlarla kavga ediyorlar, mücadeleler çıkıyor, şu kadar müslüman kavgada şehit oluyor falan. Buzağıya tapıyorlar. Buzağı, inek, öküz, ne ise ona tapıyorlar yani. Bu hayvanın nasıl bir hayvan olduğunu biz biliyoruz, anatomisini biliyoruz. Boynuzu var, kuyruğu var, çenesi var, derisi var… Derisini kesip kösele yapıyoruz. Öyle şey olur mu? Buna tapınılır mı yani? Tapınıyor. Dünya üzerinde hala güneşe tapınanlar var. Mesela Japonlar güneşe tapıyor, imparatorlarına "güneşin oğlu" diyorlar. Çeşitli şeylere tapanlar var.

Demek ki insanların bilgilendirilmesi önemli. İslâm'ı bilmeyenlerin İslâm üzerinde bilgilendirilmesi; İslâm'ı bilenlerin de, müslüman olmuş olanların da kendi dinlerini doğru tanıması. Pek çok kimse dinini tanımıyor. Ben ilahiyat fakültesinde hocayım, karşımda da dinler tarihi hocası var. Kendisi Avrupa'da tahsil görmüş, İngilizcesi mükemmel, Almanya'ya Avusturya'ya gitti. Ailesinde dini iyi bilen bir kimsesi yok. Bana diyor ki; "Ben Kurban Bayramı'nda bir arkadaşımın yanına gittim mesela." diyor. İlahiyat profesörü bu, ilahiyatta tarih profesörü yani. Yani din konusu değil ama ilahiyatta profesör olmuş. Diyor ki; "Ben arkadaşımın evine gittim. Orada arkadaşım bana bir kadeh likör ikram etti. Yani evine gittim, misafire ikramda bulunulur ya. Şimdi ben bu ikramı içmeyecek miyim?" diyor. "Tabi içmeyeceksin!" dedim. Onu yani bana sanki beni ikna edebilecekmiş gibi misal veriyor. Bayram gününde gitmiş, likör ikram etmişler. "Bunu da mı içmeyeceğim ben?" Evet, onu da içmeyeceksin! Hepsi haram. Şişesi de haram, şişesinin damlası da haram. Yalaması bile haram! Hepsi haram. Bu haramın azı çoğu olmaz. "Efendim bir kadeh şu kadar, sarhoş etmeyecek miktar." Sarhoş etmese bile haram. Çünkü yasaklandı mı satması bile haram, taşıması bile haram. Şuradan, fabrikanın deposundan alıp taşıyıcı kamyona yüklemesi bile haram. Bilmiyor. Profesör olmuş, haberi yok. İslâmî bakımdan haberi yok. Âyeti bilmiyor, hadisi bilmiyor.

Demek ki bilgi çok önemli! Hem gayri müslimler için önemli; İslâm'ı bilsinler, gerçekleri anlasınlar, cehennemde yanmasınlar diye, âhiretleri mahvolmasın diye hem de bizler için önemli, İslâm'ı doğru bilelim, yaşayalım diye. Çünkü birçok insan "Benim kalbim temiz, Allah affeder" diye günahlara dalıyor, ibadetleri yaparken geri durabiliyor. Onun kendisine nasıl belalar açacağını, ne cezalara uğrayacağının farkında değil. Ama Avusturya polisinin gümrükten şunu geçirirse şu kadar ceza yazacağını biliyor da, ondan korkuyor, ona karşı tedbir alıyor da asıl nimeti Allah'ın vereceği ondan kat kat daha fazla, büyük olan ceza için hiçbir endişesi yok. O henüz daha gelmediği için, kendisi inanmadığı için, eli ayağı filan yanmadığı için, cezayı görmediği için ondan hiç korkmuyor. Demek ki bilgi lazım.

Bilginin önemi hakkında çok âyetler var da, âyetle başlamış olmak için, âyet gerekli olduğundan birinci âyet-i kerîmeyi okuyayım.

Yerfe'illahu'llezîne âmenû minküm ve'llezîne ûtü'l-ilme derecâtin. "Allahu Teâlâ hazretleri sizden iman edip de kendisine ilim verilmiş olanlara, yani kendisi iman etmiş ve dini öğrenmiş, marifetullaha ermiş, mânevî gerçekleri, ilâhî hakikatleri öğrenmiş böyle kimseleri Allah yükseltir, yüceltir, mânevî, yüksek mertebelere çıkartır." Vallahu bi-mâ ta'melûne habîr. "Allahu Teâlâ hazretleri her ne işlerseniz işlediğiniz işleri, icraatları hakkıyla haberdardır, bilir" Kaydediyor. Olmadan önce de bilir ne yapacağınızı, olduktan sonra da tespit ediliyor, âhirette hesabı görülmek üzere kayda geçiriliyor. "Allah ilim erbabının derecesini yükseltmiştir. Mânevî derecesini yükseltmiştir, maddî bakımdan onu şereflerin en yüksek payesine yükseltmiştir." diye bu hadîs-i şerîfle ârifin kıymetini bildirir. Bu âyet yeter Allah onların derecesini yükseltiyor diye.

Derecelerin en yükseği nedir İslâm'da?

Generallik midir, mareşallik midir, devlet başkanlığı mıdır, valilik midir, başkomutanlık mıdır?

İslâm'da derecelerin en yükseği, rütbetü'l-'ilmi a'le'r-ruteb, ilim. İlmi ne kadar çoksa Allah'ın seveceği cinsten, marifetullah cinsinden, irfan cinsinden, ilâhî hakikatler yönünden ilmi ne kadar yüksekse derecesi de o kadar kıymetlidir, o kadar yüksektir. Diğer âyet-i kerîme:

Kul hel yestevi'llezîne ya'lemûne ve'llezîne lâ ya'lemûne innemâ yetezekkeru ulü'l-elbâb.

"Ey Resûlüm! Sen bu çevrendeki seni dinleyen, sana muhatap olan insanlara söyle: Hiç bilenlerle bilmeyenler müsâvi olur mu? Elbette bilenler kat kat daha üstündür. Ancak Allah'ın emirlerinden istifade edip gerçekleri hatırlayan, takınması gereken tavrını takınıp edebine [riâyet eden] ancak ilim sahibidir." Bilenler çok daha üstündür, ancak onlar Allah'ın bu âyetlerinin, ikazlarının, mânasının kıymetini anlarlar.

İnnemâ yahşa'llâhe min-ibâdihi'l-ulemâü.

"Allah'tan ancak hakkı ile alim kulları korkar." gibi çeşitli âyet-i kerîmelerde ilim erbabının ne kadar yüksek olduğunu Kur'ân-ı Kerîm bildiriyor.

Gelelim hadîs-i şerîflerden bu hususta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ilim hakkındaki sözlerine. Tirmizî'nin ve Ahmed b. Hanbel'in beyan ettiğine göre Efendimiz şöyle bir tasvir yapmış:

İnneme'd-dünyâ li-erba'ati nefer. "Bu dünya dört cins insan içindir." Dünyadaki insanları şöyle bir sınıflandırmaya tâbi tutacak olursan dört çeşit insanla karşı karşıya gelirsin demek. Abdin razakahu'llâhu mâlen ve ilmen fe-hüve yettekî fîhi Rabbehû ve yasilu fîhi rahimehû ve ya'lemu lillâhi fîhi hakkan fe-hâzâ bi-efdali'l-menâzili.

Bütün insanları dört tip insan olarak tasnif ediyor. Birincisi; abdün, "bir kuldur ki", razakahu'llâhu mâlen ve ilmen. "Allah bu insana mal da vermiştir, ilim irfan da vermiştir." Hem zengin hem de mânevî hakikatleri bilen bir kimse. Fe-hüve yettekî fîhi Rabbehu. "Bu sahip olduğu malda başkalarının hakkı olduğunu biliyor, kendisinin bildiği ilim, irfan, mânevî hakikatleri başkasına söylemesi gerektiğini biliyor bu adam, sahip olduğu şeylerin kendisine ne gibi görevler yüklediğinin farkında." Ve yasilu fîhi rahimehu. "Ve akrabasına zenginliğinden istifade ettiriyor, ziyaret ediyor, para veriyor, destek oluyor, elinden tutuyor, kolluyor, gözetiyor." Ve ya'lemu lillâhi fîhi hakkan. "Allah için onlar hakkında hak neyse ona göre, hak üzere muamele ediyor. Yerine göre ilmini icra ederek yaşıyor." Fe-hüve bi-efdali'l-menâzili. "İşte bu tipte bir insan insanların en yüksek mertebede olanıdır." Allah hem ilim vermiş hem mal, zenginlik vermiş. Aklı yerinde, fikri yerinde, durumu yerinde, parası pulu da var. Hem parasıyla etrafa yardımcı oluyor hem de ilmi ile Allah rızası için, hak olan şey ne ise onu yapıyor. İnsanların en üstünü budur. Çünkü her yönden faydalı. Bir tarafıyla cahil değil, diğer taraftan da zengin iyi olduğundan kimsenin sırtından geçinmiyor. Parası pulu var, bilakis başkalarına faydalı oluyor. Her yönünden faydalı olduğu için en yüksek insan budur. İkincisi:

Ve abdin razakahu'llâhu ilmen ve lem yerzukhu mâlen fe-hüve sâdıku'n-niyyeti yekûlu: Lev enne lî mâlen le-alimtü bi-ameli fülânin fe-hüve bi-niyyetihî fe-ecrühümâ sevâün. İkinci çeşit insanı anlatıyor Efendimiz. İlmin ne kadar büyük olduğunu şu hadîs-i şerîften anlayabilirsiniz. İkinci tip adam: Razakahu'llâhu ilmen ve lem yerzukhu mâlen. "Allah bu insana iman vermiş, irfan vermiş, manevi bilgileri var, dini biliyor bu insan ama parası yok. Fakir, yoksul. Elinde bir şeyi yok bu adamcağızın. Ama fe-hüve sâdıku'n-niyyeti, niyeti sağlam, iyi niyetli yani. Niyeti iyi, doğru.

Yekûlu. "Diyor ki…" Lev enne lî mâlen le-amiltü bi-ameli fülânin. "Ah! Benim param olsa ben de şu kardeşim gibi, o zengin kardeşim gibi ben de bu paramla şu hayırları yapardım, şu hayırları yapardım, bu paramla neler yapardım! Fakirleri doyururdum, okul açardım, İslâm'a yardımcı olurdum, cihada para verirdim…" Böyle iyi niyetle temenni ediyor. Ama elinde avucunda bir şey yok, parasız bir adam. İlmi var, neyin sevaplı olduğunu biliyor, İslâm'ı biliyor fakat parası yok. neler yapması gerektiğini "ah para olacaktı onları yapardım, bunları yapardım" diye içinden sadece temenni ediyor. Ortada bir şey yok muhterem kardeşlerim. Bir şey yok ama Peygamber Efendimiz ne buyuruyor:

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki; Fe-hüve bi-niyyetihi. "Öteki malı ve parası olan, zenginliği olan insanın niyetiyle," fe-ecruhümâ sevâün. "o niyete sahip olması dolayısıyla aynı sevabı alıyor, ecirleri aynı oluyor."

Allah'ın büyüklüğüne bakın! Bir insan İslâm'da yoksul olsa ecri az olmuyor. "Param olsa şunları yaparım." deyince Allah yapmış gibi sevap veriyor. Dinin büyüklüğüne bakın! Ama öteki insan bundan daha üstün.

Neden?

Çünkü ötekisi temennide kalmıyor, birçok insana faydası fiilen dokunuyor. Fiilen dokunduğu için o daha üstün. Bir de başka bir hadîs-i şerîften biliyoruz ki muhterem kardeşlerim; Peygamber Efendimiz'in şöyle bir sözü var, hatırınızda kalsın. Sporla uğraşan kardeşlerim de bu sözümden memnun olacaklar.

El-mü'minu'l-kaviyyü. "Kuvvetli müslüman, -kavî ne demek biliyorsunuz- daha hayırlıdır." Ve ehabbu ila'llâhi. "Ve Allah'a daha sevgilidir." Mine'l-mü'mini'd-da'îfi. "Zayıf bir müslümandan. Kavî müslüman, kuvvetli, güçlü, pazulu, sportmen, pehlivan müslüman zayıf müslümandan Allah indinde hem daha hayırlıdır hem daha sevgilidir. Allah kuvvetli müslümanı daha çok seviyor." Ve fî küllin hayrun. Ama Efendimiz hemen arkasından anti parantez ikazı da yine yapıyor. Ve fi-külli hayrın. "Ve hepsinde hayır var." Hepsinde hayır var ama kuvvetli müslüman zayıf müslümandan daha hayırlıdır.

Neden?

Kuvvetli müslüman kuvvetiyle İslâm'a yardım eder. Zayıf müslüman bir şey yapamaz, ezilir. Ama kuvvetli müslüman ezdirmez, yardım eder, savunur, kurtarır, zalimin tepesine çıkar, mazlumu onun elinden kurtarır. O bakımdan üstündür. Bak hepsi hayırlıdır. Efendimiz anti parantez söylüyor, hepsi hayırlıdır ama kuvvetli müslüman hem daha hayırlıdır hem daha sevgilidir.

Onun içinde ne olmamız lazım?

Kuvvetli müslüman olmamız lazım, sıhhatli müslüman olmamız lazım, zengin müslüman olmamız lazım. Haramdan değil, helalden kazanacağız. Vücudunu yıpratmayacaksın. Sigara iç babam iç! İçerisi kurum bağlıyor, kanser oluyor, 40-50 yaşında saçlar dökülüyor, kurtarılamıyor vesaire. Allah saklasın. Egzersizi zayıflattı... Sıhhatli olacak, sportmen olacak, bahadır olacak, kahraman olacak, zengin olacak, her yönden bilim bakımından kuvvetli olacak, İslâm'a onların faydası olacak. Böyle olacak. Bakın bilmiyorum nasıl bir müslüman düşlüyorsunuz, idealinizde gerçek, hakiki müslüman nasıldır diye kendi kendinize düşündüğünüz zaman ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama hadîs-i şerîflerde böyle bildiriyor.

Bu hadîs-i şerîfte de zengin müslüman, zengin ve bilgili müslüman en üsttedir, en yüksek mertebede. Ama fakir bilgili müslüman da niyetinden dolayı zengin kadar ecir alıyor. Demek ki kalbimiz sâfî olsa, kalbimiz temiz olsa, şu kalbimizin temizliğinden durduğumuz yerde sevap kazanırız. İslâm'ın güzelliğine bak!

Benim de param olsaydı ben de bir çeşme yaptırırdım. Benim de param olsaydı ben de bir köprü yaptırırdım bizim köyün orada. Benim de param olsaydı bir cami de ben yaptırırdım. Benim de param olsa bir Kur'an kursu da ben yaptırırdım. Benim de param olsaydı bir koca üniversite de ben kurdururdum. İhsan Doğramacı en bilgili, üniversite giriş imtihanında dereceye girmiş olanları bedava hukukta okutuyor kendi şeyinde. En zenginleri kendisine çekip de kendi âmâline hizmet etsin diye çalışıyor. Ah! Benim de o kadar param olsaydı, hissem olsaydı, şu kadar milyonlarım olsaydı, Musul'dan kayınpederimden sadrazamdan, bilmem paşadan gelen paralarım olsaydı ben de bir özel üniversite kurardım, ben de o zenginliklerle ne hayırlı talebe yetiştirirdim, ne güzel gençleri müslüman yetiştirirdim…" Olduğun yerde temenni ediyorsun. "Al sana onun ecri!" Allah veriyor.

Neden?

Allah niyete göre verir. Çünkü zaten zenginliği de veren Allah, her şeyi de yaratan Allah. Senin bu iyi niyetini seviyor, senin iyi niyetinden dolayı veriyor.

Üçüncü tip insan; ve abdin razakahu'llâhu mâlen ve lem yerzukhu ilmen fe-hüve yahbitu fî mâlihî bi-ğayri ilmin lâ yettekî fîhi Rabbehû ve lâ yasilu fîhi rahimehu ve lâ ya'lemu lillâhi fîhi hakkan fe-hâzâ bi-ahbesi'l-menâzili. Üçüncü tip adama Allah para vermiş, mal vermiş ama ilim, irfan, din, iman vermemiş. Bu gibi şeylerden hiç haberi yok, tarakta bezi yok. Ne yapıyor? Yahbitü fî mâlihî bi-ğayri ilm. "Malında hiç ilme, irfana, imana sığmayacak tasarruflarla nice haksız işler yapıyor." Ve lâ yettekî fîhi Rabbehû. "Bu malının üzerinde Allah'tan korkmuyor, birtakım görevleri olduğunu düşünmüyor, yapması gereken sorumluluklar olduğunu düşünmüyor, har vurup harman savuruyor. Zekâtını vermiyor, hayrını sadakasını vermiyor." Ve lâ yasilu fîhi rahimehu. "Akrabasına sıla-i rahim yapmıyor, koruyup, kollayıp gözetmiyor." Ve lâ ya'lemu lillâhi fîhi hakkan. "Ve bu malının üzerinde Allah'ın razı olacağı, hak olan, Allah'ın hakkı olan birtakım ikramı yapmıyor." Fe-hâzâ bi-ahbesi'l-menâzili. "Bu da insanoğullarının dört çeşidinin en habis olanı, en aşağı mertebede olanı."

Neden?

İlmi yok. Birinci adamın ilmi ve parası var, imine uygun hayırlı işler yapıyor, en yüksek mertebede, bu herifin de –izin verirseniz buna herif diyorum- parası var, zenginliği var ama hiç ilmi, imanı, irfanı yok, bu da hiç Allah'ın emrine uygun hareket etmiyor. Bu en aşağı mertebede. İlmi yok, ilmi olmadığı için malını da güzel kullanmıyor. Ötekinin ilmi var, ilmi olduğu için malını Allah yolunda kullanmasını biliyor. O en yüksek mertebede, bu en habis diyor. Ahbesi'l-menâzili. En habis mertebede, derecede. Habis hem aşağı demek hem de pis demek. Habâset pislik yani, pis bir mertebede.

Dördüncüyü merak ediyorsunuz şimdi biliyorum. Haslet çıktı ortaya. Allah birisine malı verdi, parayı verdi, ilim irfanı da verdi; o Allah yolunda harcıyor, sevapları kazanıyor, en yüksek. Ötekisinin ilmi var, parası yok; o da niyetiyle sevap kazanıyor. Üçüncünün malı var, niyeti bozuk, iki tane var, o günahlı yollarda harcıyor parasını; en habis mertebede Acaba dördüncü kim, merak ediyorsunuz. Ben de merak edin diye bastırıyorum zaten.

Ve abdin lem yerzukhu'llâhu mâlen ve lâ ilmen. Dördüncüsü de "Allah'ın kendisine ne mal vermiş ne ilim irfan nasip etmiş olduğu kimse. Yani ilmi de yok parası da yok. Hem meteliksiz hem de kafası boş, hiçbir şeyden haberi yok."

Fe-hüve yekûlu. "Şimdi bu herif diyor ki…" Lev enne lî mâlen. "Ah bir param olsa…" Le-amiltü fîhi bi-ameli fülânin. " 'Şu adam gibi yapardım. Param olsaydı kızlar tutardım, gazinolara giderdim, barlarda oynar, onları oynatırdım, alınlarına para basardım, içki şişelerinden şu kadar içerdim. Bizim paramız yok ki olsa bizde böyle günümüzü nasıl gün ederdik nasıl felekten [gün çalardık.]' diye böyle durduğu yerden temenni ediyor. Öteki kötü adamın, ilmi olmayan malı olan insanın böyle Allah'ın rızasına aykırı yollarda, günah yollarda para harcamasına imreniyor, 'param olsa ben de öyle yapardım' diyor." Fe-vizruhümâ sevâ'ün. "Her ikisinin de günahı müsavidir."

"Ama hocam birisi habaseti işledi, günahı işledi o hiç işlemedi, durduğu yerden temenni ediyor." Temennisinden günaha giriyor. Parası yok. Parası olmadığı için günah işleyemiyor. Olsa yapacak. "Param olsa yapacağım" diyor, durduğu yerden günaha giriyor.

Onun için müslümanın bundan ibret alması lazım. Diline bile, gözüne bile sahip olması lazım. Diliyle bile olmadık şeyi söylememesi lazım. Çünkü durduğu yerden günaha giriyor. Güzel şeyi söylerse de durduğu yerde sevap kazanıyor. Onun için niyetini temiz tutması lazım. Sözüne, kalbine sahip olması lazım. Ama bu hadîs-i şerîften şunu çok net olarak anlıyoruz ki ilim sahibi olan insan en yüksek mertebede oluyor.

İlimle ilgili uzun bir hadîs-i şerîfi Muaz b. Cebel radıyallahu anh'ten İbn Abdilberr kitabına kaydetmiş. Onu okuyacağım. Cümle cümle, her bir cümlesi bir vecize, duvara asılacak kadar önemli. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki…

Sizlere ve bizlere ve tavsiyesi. Efendimiz belki bugün burada size konuşuyor. Siz bu devirde olmasaydınız da zaman tünelinden şöyle kaysaydınız 620'li, 610 küsurlu yıllara, Peygamber Efendimiz'in devrinde olsaydınız, size nasip olsaydı, orada o konuşmaları dinleseydiniz can kulağıyla dinleyecektiniz. Ezberlemişler, naklediyorlar. Nasıl dinlemişler? Böyle sırf kulak kesilmişler. Başlarında kuş konsa uçmazmış, ürkmezmiş. Efendimiz'i öyle hareketsiz, öyle candan dinlerlermiş. Hayran, mest, zevk ve şevk içinde böyle Efendimiz'i dinlerlermiş. Ve o kuvvetle dinledikleri için gönüllerine nakşedilmiş ve bize hadis olarak rivâyet ediyorlar size bize. Ben de size naklediyorum. Siz şimdi kendinizi o zamanlarda farz edin Resûlullah bize şu nasihatleri yapıyor diye ona göre dinleyin yani. Söz Resûlullah'ın sözü.

Ne buyurmuş Efendimiz?

Ta'allemu'l-ilm. "İlim öğrenin, ilme çalışın." Fe-inne ta'allümehû lillâhi haşyetün. "Çünkü Allah için ilim öğrenilmesi haşyettir." Allah'tan korkmak, haşyetullah, yüksek bir mevkidir. O mevki verilir, o sıfat sana gelir.

Ve talebehû ibâdetün. "Ve ilimde talebe olmak, onu elde etmek için çalışmak, koşturmak ibadettir." Namaz ne? İbadet. Oruç ne? İbadet. Zekât ne? İbadet. Hac ne? İbadet. İlim öğrenmek ne? O da ibadet. O da onlar gibi ibadet. Efendimiz söylüyor. Ve talebehû ibâdetün.

Ve müzâkiretühû tesbîhun. Hoca karşıya geçmiş, asistanlar şurada, talebeler şurada. Öğrenci: "Hocam şurasını anlayamadık, şurasını açıklar mısınız?" diyor, müzakere ediliyor. İlmin müzakeresi nedir? Tesbîhun. Eline tespih almış da lâ ilâhe illallah, sübhânallah, elhamdülillah diyormuş gibi sevaptır. Müzakeresi tespihtir. Öğrenilmesi ibadettir.

Ve'l-bahsü anhu cihâdün. "İlmi elde etmek için araştırma cihattır." Cihadın bahsi gelecek, onu da anlatacağım size, cihadın ne olduğunu, müslümanlar yine iyi bilmiyorlar. İlim bir cihattır. Ve ta'lîmehû li-men lâ ya'lemuhû sadakatün. "Bilmeyen kimseye o ilmi öğretmek alimin sadakasıdır. Sadakadır, yani para vermekten kıymetlidir. Alimin bilmeyene ilmi öğretmesi onun sadakasıdır, sadaka yerine geçer, o sevabı kazandırır." Ve bezlehû li-ehlihî kurbetün. "Ehil olan insanlara ilmi öğretmek bol bol vermek kurbandır, Allah'a yakınlık vesilesidir." Nasıl Allah'a yakın olmak için kurban kesiyoruz, Allah rızası için şeyi feda ediyoruz; Allah'a yakın olma vesilesidir. Onu öğretme hususu öyle. Bezletmek; yani saçmak, bol vermek.

Mesela öyle devirler olmuş ki Türkiye'de… Sanıyorum Arap kardeşlerimiz ile dilimiz uygun olsa onların da devirlerini incelersek. Nasır devrinde ne oldu? Kaddafi zamanında Mısır'da ne oldu? Hafız Esed zamanında Suriye'de ne oldu? Saddam zamanında Suriye'de ne oluyor?" filan diye sorsak onlar da dertlenip bilecekler.

İlim adamlarına ilmi öğrettirmemişler. Ama öyle kahraman insanlar çıkmış ki yine durmamış. Bizim Abdülaziz Hocamız camide talebeler, müritler etrafında, duvarlara polis telsizi koyup dinliyorlar, etrafını kuşatmışlar. "Hocam polisler geliyor!" devam ediyor. Diyor ki;

"Biz Allah'tan gayrıdan korkmaktan korkarız. Bir Allah'tan korkarız, başka bir şeyden korkmayız. Eğer Allah'tan gayrı herhangi bir şahıstan, hükümetten, polisten, kanundan, cezadan, ölümden vesaireden korkarsak o tabi saf müslümanlığa yakışmayan bir şey olduğu için- öyle bir duruma düşmekten dekorkarız. Allah'ın huzuruna çıkıyorum diye titreriz, sadece Allah'tan korkarız. Allah'tan gayrıdan korkmaktan korkarız." demiş korkan bir talebesine. O da oturduğu yerden "Korkma, biz Allah'tan gayrısından korkmayız" diyor, anlatmaya yaptığı şeyi yapmaya devam ediyor.

Birisi anlatıyor, Hüsrev Efendi diye Fatih Camii'nde ders verirdi. Her şey yasak; Kur'ân-ı Kerîmler toplattırılıyor, camiler kapatılıyor, depo yapılıyor vesaire "Hocam sana geceleyin gelebiliriz." diyene "Gece gel." dermiş, evde ders verirmiş. Gündüz gelebiliriz; gündüz. "Şu vakitte gel, bu vakitte gelme" demezmiş. Ne zaman, hangi insan "öğrenmek istiyorum hocam, size geleyim mi?" derse, hangi zamanı müsaitse; gecenin ikisi, üçü dördü, beşi, yedisi, sabahı, akşamı… her zaman ilim öğretmiş. Ve Fatih Camii'nde ilim öğretmeye devam etti. Birçok kimse onun halkasından geçti. Çünkü bezluhû, ilim saçmak, onu böyle saçmak kurbiyettir. Onu araştırmak cihattır, birine öğretmesi kurbiyettir.

İlim öğrenmeye ve öğretmeye niye bu kadar mertebe verilmiş, niye bu kadar sevaplar verilmiş, Efendimiz izah ediyor. Li-ennehû. "Çünkü ilim…" Me'âlimu'l-halâli ve'l-harâmi. "Çünkü ilim, haramı ve helali öğrenme yeridir. Hangi şey günah, hangi şey helal, hangi şey haram ilimle öğrenilecek. Yoksa başka türlü bilemez doğrusunu eğrisini."

Ve menâru sebîli'l-cenneti. "Cennet ehlinin yolunun minaresidir, kandilidir, işaret yeridir." Yani böyle ışık yanan yerler, yüksek yerler,"ha şu tarafa doğru gideceğiz, yol bu taraftan" diye yolu bulmak için birer vesile oluyor. Me'âlim de öyle. Yani "Şu dağdan geçince şöyle turlayacaksın, gideceğin yere oradan gideceksin." diye yolların bilinme yerleri. "Cennet şehrinin yollarının minaresidir." Işık yakılan, yani fener gibi, deniz feneri nasıl böyle şöyle orada kayalık var, buradan dönülecek diye bilinmeye vesile oluyor öyledir.

Ve'l-ünsü fi'l-vahşeti. "Bu ilim, insan tek başına kaldığı zaman, hiç kimsenin olmadığı bir yerde bulunduğu zaman, bu ilim insanın yoldaşıdır." Kitabın varsa alırsın, okursun, hiç yalnızlık çekmezsin, canın sıkılmaz, of demezsin, pof demezsin, kahveye gitmeye kalkmazsın, oyun oynamaya [kalkmazsın?]. Çünkü ilim enistir, yani ünsiyet eden, insanla arkadaş olan bir şeydir.

Ve's-sâhibu fi'l-vahdeti. "Gurbette insana yol arkadaşıdır." Kitabı alıyorsun, hiç tanıdık kimse olmasın; o şehre gittin, bu memlekete gittin, okursun. O ilim ne güzel arkadaşıdır. Efendimiz şöyle bildiriyor: Ve's-sâhibu fi'l-ğurbeti. "Diyâr-ı gurbette arkadaştır."

Ve'l-muhaddisü fi'l-halveti. "Yalnız olan yerde tek insana söz söyleyen, onu meşgul eden, ona bir şey kazandıran bir varlıktır.

Ve'd-delîlü ale's-serrâi ve'd-darrâi. İnsana sürur veren, hayırlı, güzel şeyler ile zarar veren, şerli, fena şeyler ile kılavuzluk edip belirten bir şeydir. Yani şu şöyledir, düşünme, bu böyle fenadır bunu yapma diye bunun kılavuzudur.

Ve's-silâhu ale'l-a'dâi. "Düşmanlara karşı silahtır." Düşmanlara neden yenildik, hadîs-i şerîfte çıkıyor karşımıza. İlmi bıraktık, düşmana karşı silahımız zayıf olduğu için, ilimde geri kaldığımız için yenildik. Düşmana karşı da silahtır.

Ve'd-dînü inde'l-ecillâi. "Samimi dostların arasında da insanın itibarıdır, süsüdür, nimetidir." Yerfe'u'llâhu bihî akvâmen. "Allah bu ilme sahip olan kişileri, kavimleri, toplumları bu ilim derecesinde yükseltir, yüce insanlar yapar." Fe-yec'alühüm fi'l-hayri kâdeten. "Ve bu insanları hayır yolunda komutanlar, yöneticiler haline getirir.

Ve eimmeten tuktebesü âsâruhüm. "Peşinden gidilen önderler haline getirir." Ve yuktedâ bi-fi'âlihim. "Yaptıkları işlere uyulan, örnek insanlar haline getirir." Ve yüntehâ ilâ re'yihim. "Fikrine müracaat edilen insanlar haline getirir."

Bizim ecdadımızı düşünelim. Orta Asya'da göçebe iken, İslâm'a girdikten sonra arasından ümmetin en büyük alimleri yetişmiş. İmâm Buhârîler, Abdullah b. Mübarekler, İmâm Tirmizîler, İmâm Nesefîler, İmâm Serahsîler…

İmâm ne demek? Mahalle camiinin İmâmı mı?

Hayır. O ilmin önderi demek, yani o ilmin en yüksek derecesine ulaşmış insanlar demek. İmâm Buhârî derken İmâmlık yapmış insan mânasında değil. Hadis ilminin önderi demek, en önde giden, bayrak tutan demek. Öyle insanlar yetiştirmiş. Ne yetiştirmiş? Daha önce ne olduğunu bilmediğimiz insanlar İslâm'a girdikten sonra önderler haline gelmişler. Böyle oldu diye Efendimiz zaten bu hadîs-i şerîfi söylüyor.

Terğabu'l-melâiketü fî hilletihim. "Melekler bu insanların dostu olmaya rağbet ederler. 'Ah şu alimin dostu olacağız' diye melekler onunla samimi dost olmaya rağbet ederler. Gelir ona yoldaş olurlar." Ve bi-ecnihatihâ temsehuhüm. "Onlara kanatlarını sürterler. Melekler kanatlarını onlara sürterler." Efendimiz bildiriyor. Görmeyen gözler görmez de Efendimiz böyle bildiriyor. Melek insana kanadını sürtünce ne olur, dost olunca ne olur? Tabii onu erbabı bilecek.

Yestağfiru lehüm külle ratbin ve yâbisin. "Kuru ve yaş yeryüzünde ne kadar varlık varsa hepsi o alime tevbe ve istiğfar ediverirler. 'Yâ Rabbi! Bu alim kuluna yüksek derece ver. Bunun kusuru varsa affet yâ Rabbi! Bunu bağışla yâ Rabbi!' diye yeryüzündeki bütün varlıklar ona dua ederler."

Hatte'l-hîtânü fi'l-bahri ve hevâmmuhû. "Denizin balıkları… Çeşit çeşit balık düşün. Ne kadar balık varsa hepsi…" Ve sibâ'u't-tayri ve en'âmuhû. "Köylerin, dağların kurtları, çakalları, diğer canlı varlıkları, develeri… Yani denizdeki varlıklar, karadaki varlıklar, hepsi onun için tevbe ve istiğfar eder."

Li-enne'l-ilme hayâtü'l-kulûbi. "Çünkü ilim gönüllerin canlılığının sebebidir, can damarıdır, can kaynağıdır." Gönüller ilimle canlanır, ilim olmadığında ölür. İlim olmayan gönül ölür. Adam ayakta gezer ama hayat yok, adamda mânevî hayat yok. Hiçbir kıymeti olmaz. Hayâtü'l-kulûbi mine'l-cehli. "Cahillikten kurtulup gönüllerin hayat bulmasına sebep olur."

Ve misbâhu'l-ebsâri mine'z-zulmi. "Karanlıklarda gözlerin nuru olup karanlıkları gösterir." Yebluğu bi'l-ilmi menâzile'l-ahyâri. "İlim sahibi bir kimse, basit bir kul, en hayırlı insanlar mertebesine yükselir." Ve'd-derecete'l-ulyâ fi'd-dünyâ ve'l-âhireti. "Hem dünyada hem âhirette en yüksek mertebeyi bulur."

Ve't-tefekkürü fîhi ya'dilu bi's-sıyâmi. "İlim konusunda düşünmek, 'Acaba bu şeyin mânası nedir, acaba şu ne mânaya geliyor?' diye tefekkür etmek oruca bedeldir." Çünkü orada bir zorlanma oluyor. Ve müdâresetühû bi'l-kıyâmi. "Karşılıklı ders olarak öğretilmesi, öğrenilmesi, gece uyku uyumayıp sabahlara kadar ibadet etmeye bedeldir." Bihî tûselü'l-erhâm. "Bununla rahimler sıla olunur, sıla-i rahîm olunur." Ve yu'rafu'l-halâlü mine'l-harâmi. "Bununla neyin helal neyin haram olduğu çizgisi anlaşılır."

Ve hüve imâmü'l-amel. "İlim icraatın İmâmıdır." Yani icraat ilme tâbidir. Nasıl cemaat İmâma tâbi ise icraat da ilme tâbidir. İmâm ilimdir, icraat onun arkasından gelir. Ve'l-'amelü tâbi'uhu. "İcraat, ameli ise ona tâbidir." Yülhemühü's-sü'edâe ve yuhramuhu'l-eşkıyâi. "Bu ilmi Allah bahtiyar kullarına, dünya ve âhiretin said kullarına, mutlu kullarına ihsan eder; şakî kulları bundan mahrum olur." diyor.

Bu kadar cümleden bu kadar vecizden anlıyoruz ki; ilim ne kadar yüksek, ne kadar ibretlik bir vasıf! İslâm dini ilme hiçbir dinin, hiçbir inanç sisteminin, hiçbir felsefî sistemin vermediği önemi vermiş.

Böyle olunca ne olmuş?

Çölün okuma yazma bilmeyen bedevisi, üç kıtaya hâkim imparatorluk kurmuş. Hem de yarım asır içinde! Peygamber Efendimiz 632'de ölüyor, arkasından iki sene Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz halifelik yapıyor. Ondan sonra Hz. Ömer Efendimiz'in halifeliği sırasında, yani 634'te Hz. Ebû Bekir vefat ediyor. 634'ten sonra Hz. Ömer başa geçince İslâm orduları İran'ı deviriyorlar, Adana'ya geliyorlar, Kafkasya'ya çıkıyorlar, Mısır'ı fethediyorlar, Afrika'ya ilerliyorlar, Orta Asya'ya gidiyorlar, şey yani devam etsin diye. Bu kadar kısa bir zamanda…

Ama nasıl insanlar?

Peygamber Efendimiz Medîne-i Münevvere'de ilk defa peygamberlik vazifesini yapmaya başladığı zamanlarda, çarşıda pazarda okuma yazma bilen insanların sayısı 20'den aşağı. O kadar az! Bir şehrin ahalisi… Mesela sonuç olarak 120 bin sahabe olduğu bildiriliyor. Veda haccında aşağı yukarı o kadar insanın toplandığını biliyoruz. Miktarın tamamını Allah bilir. Ama 20'den aşağı okuma yazma bilen var. Yani eline kâğıt geçse tersini düzünü bilemiyor. Elifi görse mertek sanar deniliyor ya bizde, bir şeyden haberi olmayan insanlar… Peygamber Efendimiz hem herkesin okuma, yazma, ilim irfan öğrenmesini teşvik ediyor hem de kendi hanımlarını da teşvik ediyor. Bakın biz şimdi bir taraftan size anlatıyoruz, bir taraftan ilgili kardeşlerimiz, hanımlarda falanca salonda toplansınlar, aynı şeyi onlar da seyretsinler diye tedbir alıyorlar.

Neden?

Peygamber Efendimiz'in mescidinde önde erkekler, arkada çocuklar, en arkada kadınlar namaz kılarlardı. Sabah namazı, öğlen namazı, ikindi namazı, akşam namazı, yatsı namazı hepsine gelirlerdi. Tesettüre riâyet etmek şartıyla, şartlarına uymak esasını hiç çiğnemeden hepsi ilim öğrenmeye rağbet ederlerdi, sorarlardı.

Ve bu yüzden Peygamber Efendimiz'in zevcelerinden Hz.Aişe anamız, alimlerin arasına girdi. Sahâbe-i kirâmın diğer alimleri arasına girdi. Raviler rivâyet ediyorlar ki; Vallahi diye yemin edere söylüyorlar: "Nice yaşlı sahabenin Hz. Aişe anamız genç bir kızdı, ona gelip ilmî mesele sorduğunu gözlerimle gördüm." diyor. Yani o kadar güzel, o kadar yüce meseleler biliyordu ki. Mesela bugün değme insanın içinden çıkamadığı mirasın taksimi, bölünmesi meseleleri, paydalar, paylar, taksimler, üçte birler, üçte ikiler falan, yedide üçler bilmem ne… bunlar gibi ince hesapları da biliyor. Arap o zaman hesap bilmiyor, okuma yazma bilmiyor, ferâizi bilirmiş.

Hz Aişe anamız ilm-i ferâizi bilirmiş.

Yeğeni soruyor, kız kardeşinin çocuğu: "Teyzeciğim, canım sana kurban olsun! Sen tefsiri biliyorsun şaşmıyorum, hadis ilmini biliyorsun şaşmıyorum, fıkıh ilmini biliyorsun şaşmıyorum; şu tıbbı nereden öğrendin?" diye soruyor. Hz. Aişe anamız tıbbı da çok iyi bilirdi.

İslâm insan hayatında, insan toplumunda, insanlık tarihinde nasıl bir değişiklik meydana getirdi ve bugünkü ana faktörü, sebebi ne?

İlim. İlme verdiği değer, alime verdiği değer.

Görüyorsunuz, tarihin methi, ilimin methi efsane gibi. O kadar büyük kelimelerle methediyor.

Peygamber Efendimiz'in sözlerini size naklettik. Bu sözlere rağmen kim niye hala cahil kalıyor? Niye Ümmet-i Muhammed cahil kalmış? Niye en üst sırada değiller? Niye ilme çalışmıyorlar? Niye hala Kur'an bilmeyen müslümanlar var? Niye hala Kur'ân-ı Kerîm'i okumasını da bilmiyor, mânasını da bilmiyor, fıkhı da bilmiyor, haramı da bilmiyor, helali de bilmiyor, hadisi de bilmiyor, şeriatı da bilmiyor, hiçbir şeyden haberi yok? Niye İslâm'ın ana prensiplerini öğrenip Allah'ın istediği bir sapasağlam İslâm toplumu meydana gelmiyor?

İlim olmadığından. O bakımdan İmâm-ı Gazâlî'nin İhyâ-yı Ulûmi'd-dîn kitabına başlayalım. 40 kitaptan meydana gelmiş bir settir o, 40 fasiküllük bir kitaptır o İmâm Gazâlî'nin İhyâ'sı. 40 küçük kitaptan meydana gelmiştir. Küçük kitap dediğim, bugünkü bizim Tasavvufi Ahlak gibi birer kitap olacak 40 kitaptan meydana gelmiştir İmâm Gazâlî'nin İhyâ'sı. Birinci kitabı kitâbü'l-ilm'dir. İlk önce ilmin, alimin, ve sairenin faziletini anlatıyor.

Ben ilahiyat fakültesinde profesörken bana sordular: "Ya bu talebelerden istediğimiz verimi alamıyoruz. İlahiyat fakültesine geliyorlar, okuyorlar, mezun oluyorlar, istediğimiz verimi alamıyoruz ve istediğimiz canlılıkta iman kuvveti çıkmıyor." İmâm hatip talebeleri için de aynı şeyi söylüyorlar. "Mesela namaz kılmayıp kaytarıyor, cumaya gelmekten kaçıyor. [Ama] İmâm hatip talebesi, niye kaçıyor?" filan. Ben dedim ki onlara; ilk olarak fakülteye geldikleri sene İmâm Gazâlî'nin İhyâ'yı Ulûm'unun kitâbü'l-ilm'ini öğretmek lazım. İlmin ne kadar sevaplı olduğunu, ne kadar iyi bir şey olduğunu, Allah'ın alime ne kadar yüksek mertebe verdiğini, ilmin ne kadar insanı, insan toplumunu mutlu ettiğini orada görmeli, ciddiyetini anlamalı. Ondan sonra tabii ona göre aşk ile şevk ile çalışacak.

Geceleri uyumamışlar, mum ışığında bu dizeleri bize bırakmışlar. Mum ışığında yüzlerce cilt eser yazmışlar. İmâm Suyûti'nin öyle kısa bir hayatı var ki! Kısacık bir hayat. Ama 500 küsur eser yazmış adam. Mübarek adam, büyük adam. Kısacık bir ömürde 500 küsur eser yazmış.

İmâm Gazâlî çok mu uzun bir ömür mü sürmüş?

Hayır. Hayret edilecek şey, 50 küsur yaşına kadar yaşamış. Ama muazzam eserler vermiş, Avrupalılar onun eserlerini okuyorlar. Felsefenin, filozofları yerin dibine batıracak kadar iyi biliyor. Kusurlarını ortaya seriyor, tenkidini yapıyor. Avrupalı insanlar bugün filozoflarının nerelerinin kusurlu olduklarını tespit etmek için İmâm Gazâlî'yi tercüme etmişler, okuyorlar. Biz daha tanımıyoruz İmâm Gazâlî'yi. Daha birçok eserleri Türkçe'ye tercüme edilmemiş.

Orta Çağ'ın muazzam büyük alimleri yetişmiş. Amerikalı bir profesör -kendi Kanadalı bir yazar olabilir, şu anda tereddüt geldi içime- diyor ki; "Sizin İslâm âlemi tarih boyunca ilim sahasında büyük dahiler yetiştirdi. Düz insan değil de dahi. Yani olağanüstü meziyetleri olan, çok da güzel insanlar yetiştirdi, bunları okuyun." diyor. Adam Amerika'da veya Kanada'da müslüman olmuş, bizim müslümanlara diyor ki; "Ya sizin içinizden dahiler yetişmiş, o dahilerin eserlerini okuyun!" diyor. Bence şunu anlatıyor, "Ben de okuyorum" diyor. "Ben de büyük alimleri yani İspanya'da, İspanya İslâm âleminden, oranın en büyük alimlerinden İmâm Şâfiî'yi okuyorum." diyor. İmâm ne demek? "Önder" demek, cami İmâmı mânasına değil. Onu okuyorum ve istifade ediyorum diyor.

Kim büyükmüş, kim küçükmüş bizim haberimiz yok. Filanca film artistini biliyor, Brezilya'nın takımının 11'ini tıkır tıkır sayıyor, olimpiyatlarda filan kimsenin karşı tarafın kaç tane gol attığını biliyor, ama İslâm aleminin yetiştirdiği dahilerden haberi yok.

Onun için ben size bugün ikinci ders olarak neyi anlatıyorum burada?

İlmin önemini anlatıyorum. Birincide âhiretin önemini anlattım. Âhirette yanmayın, dünyanızı boş yere geçirmeyin, melekü'l-mevt yakanıza yapıştığı zaman: "Aman bana biraz daha müsaade et! Ben biraz daha yaşayım da bundan sonraki ömrümde Allah'ın istediği gibi bir kul olayım." demenin fayda vermeyeceğini biliyorsunuz. Hayatınızı şimdiden tanzim edin, âhirete göre hazırlanın dedikten sonra size ne diyorum?

İki hadîs-i şerîf okudum. Diyorum ki; Aman ilmin kıymetini bilin! Alime Allah'ın verdiği değeri görün. İlmin sevabını anlayın. İlim yolundaki müzakerenin, dersin, çalışmanın, koşuşmanın ne kadar üstün olduğunu anlayın, buna çalışın. Ve şu cahillikten kurtulalım. Genel olarak müslümanlar, cahillikten kurtulalım ve yeniden yeni bir hamle yapalım. Bu pasiflikten kurtulalım, yeniden bir şevk ile 10 sene şöyle bir hazırlanma devresi koyalım. Ama onuncu senenin sonunda artık İslâm âlemi dünyanın büyük alimlerini yine vermeye başlasın. Yine müslümanlar büyük alim olmaya başlasın. Şu anda highschoola giden çocuklarınız o zaman birer alim olarak ortaya çıksın. Size 10 sene müsaade. Siz olmadınız, yaşlandınız, saçınız sakalınız ağardı ama hiç olmazsa çocuklarınızı öyle yetiştirin ve şu cahillikten kurtulalım.

İslâm alemi kurtulacaksa kendi yoluna bağlı, İslâm'a seven, alim insanların önderliğinde kurtulacak, onlar yol gösterecekler. Ötekiler hizmette onlara destek verecekler ve müslümanlar ilerleyecek, güçlenecek, kurtulacak. Kendisi kurtulacak, insanlığı kurtaracak. İnsanlığı

…55:44lardan

istismardan kurtaracak, çarpışmaktan urtaracak, birbirini öldürmesinden, boğazlamasından, istismar etmesinden kurtaracak.

Fadlü'l-âlimi ale'l-âbidi ke-fadlî alâ ednâküm.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki;

İnne'llâhe ve melâiketehû ve ehle's-semavâti ve'l-aradîne hatte'n-nemlete fî cuhrihâ ve hatte'l-hûte le-yusallûne alâ muallimi'n-nâsi'l-hayra. Ravâhu't-Tirmizî ve kâle hadîsün hasenün.

Bu hadîs-i şerîfi, hadis alimi, büyük alim İmâm Tirmizî rivâyet etmiş ve hasen hadis buyurmuş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den Ebû Umâme radıyallahu anh'ın rivâyet ettiğine göre buyurdu ki; "Alimin âbid üzerindeki üstünlüğü, benim peygamber olarak sizden en aşağı mertebedeki insana olan üstünlüğüm kadardır.

Alim, bilgili kimse demek, âbid ibadet eden kimse demek. Yani camiye giriyor, sabahtan öğlene, öğlenden akşama; geceleyin uyumuyor namaz kılıyor,tespih çekiyor, Kur'an okuyor, yani ibadetle meşgul oluyor. Sevap kazanıyor mu? Elbette kazanıyor. Sevgili kul mu? Elbette sevgili kul. Ama alim ne yapıyor? Alim, kitabını açmış yazıyor, okuyor, mütalaa ediyor filan. O da bunları yapıyor.

Hangisi üstün?

Alim üstün.

Ne kadar üstün?

Peygamber Efendimiz ümmetten sıradan bir müslümandan ne kadar daha miktar üstte ise -Hz. Peygamber bu! Ne kadar üstünse- alim o âbidden o kadar daha üstün, mertebe o kadar fazla!

Onun için ilmi öğreneceğiz. Bunu dedikten sonra devam etmiş. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki; İnne'llâh. "Hiç şüphe yok ki Allah Teâlâ hazretleri." Ve melâiketehû. "Ve O'nun, Allah'ın melekleri." Ve ehle's-semavâti ve'l-aradîn. "Göklerde ve yerde bulunan tüm varlıklar, ahaliler." Hatte'n-nemletü fî cuhrihâ. "Hatta o kadar ki yuvasındaki karıncalar." Ve hatte'l-hûte. "Denizdeki balıklar." Yusallûne alâ muallimi'n-nâse'l-hayr. "İnsanlara hakkı, ilmi, imanı, hayrı, irfanı öğreten kimselere dua ederler. Allah da, melekleri de, yerlerde ve göklerde şekilleri olan cümle varlıklar, bildiğimiz bilmediğimiz sayamayacağımız, tanımamız mümkün olmayan, görünen görünmeyen bütün varlıklar, hatta yuvasındaki karıncalar, hatta denizdeki balıklar bile insanlara hayrı öğreten kimselere dua ederler, onların hayrını murat ederler." diye bildiriyor.

Bu cemaat-i tebliğ denilen kardeşlerimiz de -Allah razı olsun- mesela onlar da sizin gibi mesleği olan insanlar. Birisi şoförüm dedi, birisi şu işi yapıyorum, birisi öteki işi yapıyorum dedi. Kimisi tüccar kimisi esnaf, işini bırakmış, Avustralya'ya gelmiş bu camiye gelmiş, tabi bir hizmet yapmak istiyor. Kolayına kaçıyor. İlk önce buraya geliyor, siz zaten müslümansınız. Diyor ki; "Biz size misafir olduk, biz muhacir gibiyiz, siz de ensar gibi olun. Medine'nin ensarı muhacirleri nasıl desteklediyse siz de bizi destekleyin, burada biraz faaliyet yapalım, sevap kazanalım." diyor. Güzel yani, ben beğeniyorum.

İslâm'ı yaymak için terk-i diyar ediyor. İslam öyle yayılmış diye buralara kadar geliyor. Siz burada varsınız buraya geliyor. Zaten siz doğru yola ulaşmış insanlara geliyor gibi oluyor ama sizin yapmadığınız bir şeyi yapıyor o kardeşlerimiz; müslümanın olmadığı diyarlara da gidiyor. Rusya'ya da, Eskimoların arasına da, Kanada'ya da, Afrika'ya da, Japonya'ya da gidiyor. Ama mütevazi bir yere gidiyor, lüks otellerde yaşamıyor.

Mescitte yatmışlar, sabahleyin burada namaz kılarken hepsi öksürüyordu. Buranın akşam biraz sertti havası. Gittiği yerden de birisini koparıncaya kadar; "Aman bize destek ol, klıvuz ol, Hadi arabası olan yok mu? Bir yere gidelim, İslâm'ı anlatalım" filan diye de yapışkan maşallah. Yapışıyorlar, böyle çekmeye çalışıyorlar. Bir kişiyi kazansa ne olur biliyor musunuz?

O insanın ömrü boyunca işlediği bütün sevaplar o kazanan kimseye yazılır, ötekilerden eksilmeden muhterem kardeşlerim! Hiçbir şey eksilmeden. Onun için siz de aynen bu sevapları kazanın diye ben istiyorum.

Gidin, akrabanıza yapışın. Siz de yapışkan olun biraz. Yakasına yapışın, yanağından öpün…

Biri namazdan önce bana "Müsaade edin, namazdan sonra biraz konuşalım." dedi. Ben de namazdan sonra Mehmet Ali hocaya dedim ki; "Bak bu konuşmak istiyor" filan. Mehmet Ali hoca da dedi ki; "Hocamız bu gün bir konuşma yapacak." Yani benim konuşma yapacağımı söyledi. Ben konuşmadan vazgeçebilirdim, onlar konuşsun, gönlü olsun. Çünkü onları teşvik etmek de bize lazım. Onlar bizim kardeşlerimiz, böyle bir şeye girişmişler, güzel, siz de katılın.

"Bizim dersimiz var" diye cevap verince adamcağız hemen geldi, benim yanağımı öptü, alnımı öptü, gözümü öptü filan. Madem öyle pekâlâ, gönlümü almaya çalışıyor yani. Sizin dersinize mani olmak istemiyorum diye yumuşasın, kızmasın ters bir şey olmasın diye öptü.

Niye bu gayreti gösteriyor.?

Bir insanı doğru yola çektiği zaman ömrü boyunca onun kazandığı sevaplar onun defterine yazılacak. Bu adam ölecek, ihtiyar. Allah uzun ömür versin. o işleri çok yapsınlar. Ölecek ama yeni Avustralya'dan genç birisini müslüman etmişse o yaşıyor, namaz kıldıkça bunun kabrine sevap yağacak, nur yağacak. Oruç tuttukça nur yağacak. İslâm'ı yaşadıkça nur yağacak.

Burada ben evvelki gelişlerimde uzun boylu, böyle battaniyeye sarılmış bir arkadaş gördüm. Uzun boylu, sarışın, kınalı sakallı, mavi gözlü, babayiğit bir kimse. Arapça ismini sordum. "İsmim Ekrem." dedi. "Hangi ülkedensin?" dedim. "Avustralyalıyım ben, İngiliz'im, İngiliz asıllıyım. Müslüman oldum." dedi. Mark imiş ismi. Mark ismini değiştirmiş, Ekrem adını almış. Şimdi bugün sordum. "Şu anda Pakistan'da veya oralarda bir yerde, bir aya kadar gelecek." dediler. Şimdi o müslüman oldu. Onu kim müslüman ettiyse, o ne yaptıysa oralarda, gezildikçe tabii tesiri de olur. Türkiye'ye de gelse ben onu bizim camide konuştururum. Niye? "Adam Avustralya'dan müslüman olmuş kardeşimiz, buraya gelmiş. Utanın, siz oturduğunuz yerden bir şey yapmıyorsunuz." demeye getirdim. Onun sözünün tesiri olur, Amerika'ya gittiği zaman tesiri olur, başka yere gittiği zaman tesiri olur.

Onun için muhterem kardeşlerim, eğer Allah'ın indinde sevgili kulu olmak istiyorsak, dinimizin gelişmesini, yükselmesini, istiyorsak, kendimiz dünya ve âhiretin çok büyük kârlarına ermek istiyorsak, ilim öğreneceğiz ve öğreteceğiz. Öğreneceğiz ilmimizi, irfanımızı, mânevî ilahi hakikatlerini; ondan sonra da onu başkalarına da öğretmeye gayret edeceğiz. Yol varsa bu, en sevaplı yol, en kârlı yol, en iyi ticaret bu. Bunu yaparsak kısa zamanda inşallah İslam büyük gelişme gösterir. Bak ne diyor: "İlk defa gittiğimiz bir yerde, Amerika'ya ilk gittiğimiz zaman 15 kişiydik." diye anlatıyor.

"Amerika'da bir sürü gruplar var." diyor. "Rusya'ya gittik, Rusya'dan beş kişilik ilim heyeti geldi bize. Dediler ki; 'Arkamızda 100 kişi var onlar da arkadan gelecek.' dediler." diyor. Çalışmayı Allah boş bırakmıyor. Bir çalışma yapıldı mı arkasından bir sonuç geliyor, siz de Allah'ın dinine yardımcı olun.

Biz de Allah'ın yolunda çalışıp ilim öğrenerek yaşamak… Ve başkalarına öğretmek için de böyle sebat ederek çalışarak… Uzağa gidemezseniz çoluğunuza çocuğunuza öğretin. Çocuğunuz evden kaçmasın yeter. Yani bizim arkadaşlarımız şimdi diyorlar ki: "Başkasına öğretmekten vazgeçtik, çoluk çocuğumuz elden kaçmasın. Balık gibi yani…

Ben askerdeyken şu kadarcık bir balık tuttu arkadaş. Attık toprağın üstüne, topraklandı balık. Kocaman, bu kadar balık! Sımsıkı tuttum, suyun içinden toprağa silkeleyeyim derken nasıl sıyrıldıysa balık kaçtı gitti, mahcup olduk. Adam zahmetle tuttu, ben toprağını yıkayacağım derken balığı elden kaçırdım.

Çocuk elden kaçıyor, balık gibi kaçıyor, yağ gibi aradan kayıp gidiyor. Onun için çocuğunuza sahip olun, arkadaşınıza sahip olun, komşunuza sahip olun, müslüman kardeşlerinize sahip olun, başka insanları doğru yola çekmeye çalışın ama ilim öğrenelim. En yüksek yol bu ve ilimde ilerleleyelim.

Allahu Teâlâ hazretleri tevfikini refik eylesin. Salih ameller işlemeye cümlemizi, cümlenizi muvaffak eylesin. Dinimize en güzel tarzda hizmet etmeyi nasip eylesin. İnsanların bozulduğu, şaşırdığı, sapıttığı şu asırda Peygamber Efendimiz'in yolunda yürümeyi nasip eylesin, sünnetini ihya etmeyi nasip eylesin. Ümmetine faydalı olmayı nasip eylesin. Böylece yüzlerce şehit sevabı kazanmayı nasip eylesin. Huzur-i Rabbi'l-izzete yüzü ak, alnı açık, sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmayı, cennetiyle, cemaliyle müşerref olmayı ihsan eylesin.

Bi-hürmet-i esmâihi'l-hüsnâ ve Habîbihi'l-Müctebâ ve bir hürmeti esrârı sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı