M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (227)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: Nefis terbiyesi nasıl olacak?

Coşkun; "[Esad Coşan Hocamız] onun tekniğini anlatacak." filan demişti. Tabii bu böyle lafla olacak bir şey değildir. Yani anlatırım; ama yine anlaşılmaz. Çünkü koyun kaval dinler gibi dinler, insanlar. Yani sözlerin altında yatan mânaları hissetmesi için bayağı bir eğitimden geçmesi lazımdır. Halvetlerde diz çökmesi lazımdır. Zaman harcaması lazımdır. Tefekkür etmesi lazımdır. Tesbih çekmesi lazımdır. Öyle lafla filan olmaz. Onun için çok güzel bir söz var, hafif mizah yollu ama çok güzel:

Dervişlik olaydı tâc ile hırka

Alırdık biz dahî otuza kırka

Bir pazarlık ederdik, otuza veya kırka veya elliye biz de alırdık. "Ver şuradan yarım kilo dervişlik. 250 gram daha ilave et, tadı da fenâ değilmiş. Hadi bir de şu renginden ver…" filan diye biz de alırdık. Böyle alınan satılan bir şey değildir. Ciddi bir eğitim işidir. Allah sevmedikten sonra da olmaz. Allah sevmedikten sonra Allah sevmediği insanlara hidayet vermediği için gönlünün kilitleri de açılmaz. Günahta ısrar ederken olmaz. Onun için halvete giriyor insan. Halvete giriyor.

40 günde insanın bünyesi değişir. Helâl lokma yiyor. Haramdan uzak duruyor. İbadet ediyor. Ondan sonra Allahu Teâlâ hazretlerinin duasını kabul ettiği insan oluyor. Çünkü; "Bir insan bir haram lokma yerse 40 sabah namazı kabul olmaz!" diye hadis var. Demek ki namazı kabul olmaz. Duası kabul olmaz. Uğraş babam, uğraş. Haram lokmayla beslendiği için yola gelmiyor. Şimdi ben bazı insanlara bakıyorum. Doğru düzgün giderken yamuk yamuk gitmeye başlıyor. Bakıyorum, haram lokmanın tesiri. Dairesinde rüşvet aldı. Hediye diye aldı. Şöyle yaptı, böyle yaptı. Haram lokma girdi, boğazından. Bak; ne dervişlik kaldı ne sevgi ne kardeşlik kaldı ne insaf kaldı ne din kaldı…

Neden?

Haram lokmanın tesiri!

Halvetlerde diz çökmeyince, gayret sarf etmeyince kolay da olmuyor. Onun için uzun bir çalışma lazım. Ama bu çalışmanın bir baş tarafı, evveli, bir girişi var. İnşaallah onu da yaparsınız.

Soru: Ders tarifini lütfeder misiniz?

Ben o kadarını hepinize genel olarak verebilirim. Ders tarifi denilen şey bir kimsenin tasavvuf yoluna girişinin belgelenmesidir. Ahitnâmesinin, ahdinin alınması, beyatının yapılması demektir. Bunun için tabii evvela bilerek bilmeyerek yaptığımız cümle hatalarımıza, günahlarımıza buyurun; beraberce bir tevbe edelim.

Estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah el-Azîm el-Kerîm er-Rahîm ellezî lâ ilâhe illâ hû el-Hayye'l-Kayyûme ve etûbü ileyh. Ve es'elühü't-tevbete ve'l-mağfirete ve'l-hidâyete lenâ innehû hüve't-tevvâbü'r-rahîm. Tevbete abdin zâlimin li-nefsihî lâ yemlikü li-nefsihî mevten ve lâ hayâten ve lâ nüşûrâ.

Allahümme ente rabbî lâ ilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve va'dike mesteta'tü eûzübike min şerrî mâ sana'tü ebûü leke bi-ni'metike aleyye ve ebûü bi-zenbî fağfirlî fe innehû lâ yağfirü'z-zünûbe illâ ente.

Yâ Rabbi! Bilerek bilmeyerek yaptığımız suçları, hataları, günahları, kabahatleri affeyle! Çok pişmanız. Çok perişanız. Çok mahcubuz. Dergâhına geldik. Boynumuzu büktük. Yüzümüz kızarıyor. Affet yâ Rabbi! Mağfiret eyle bizleri yâ Rabbi! Bundan sonraki ömrümüzde günahlara bulaştırma yâ Rabbi! Yolunda dâim, zikrinde kâim eyle. Geçmiş günahlarımızdan bizi pâk eyle. Bundan sonraki ömrümüzde bize o tevfîkât-ı samedâniyyeni refîk eyle yâ Rabbi!..

Üzerinizde kul hakları varsa onları ödeyeceksiniz. Çünkü kul hakkı tevbe demekle silinmez. Tevbe ettik, yalvardık. Gözümüz hafifçe yaşardı. Ola ki Rabbimiz tevbemizi kabul eder. Affoluruz. Ama kul hakları silinmez. Üzerinizde kimin hakkı varsa kimin kalemini aldıysanız, kimin defterini aldıysanız verin.

Benim öyle arkadaşlarım var ki "Bu kitabı ne yapacaksın?" dedi, aldı benim elimden vermiyor.

"Yahu ver, bana lazım."

"Sen ne yapacaksın bu kitabı?" diyor.

Keşfü'z-zünûn, zeyilleriyle beraber dört ciltlik Keşfü'z-zünûn! "Bu sana yaramaz." dedi, çıktı. Yahu yaramaz olur mu? Bak, çırpınıyorum. Her zaman bana lazım. Vermiyor.

Bir tanesine verdim bir kitabımı. Allah rahmet eylesin, helâl ettim. Hoş olsun. Ondan sonra; "Benim şu kitabımı ver. Bak, elim ayağım bağlanıyor. Lazım bana." dedim. "Sen bana kitap vermedin." dedi, çıktı.

Yani mahsustan, bir daha istemeyeyim diye kestirip atıyor. Vermedi. Olmaz. İnsan kimin hakkını aldıysa kimin malını aldıysa verecek. Alınmazsa verilmezse âhirette alınır. Bu dünyada alınmayan hak, âhirette alınır. O zaman insanın sevabını alırlar. İnsan müşkül duruma düşer.

Hiçbir kulun hakkını üzerinize geçirmemeye çalışın. Üzerinizdeki hakları ödeyin. Dünyadayken ödenir. Yüzünüzü kızartırsınız, gidersiniz. "Affet kardeşim. Senin bana hakkın geçti, ödeyeyim… Para istersen para, hizmet istersen hizmet… Param yok. Meteliksiz bir delikanlıyım. İstersen 10 gün, 20 gün, bir ay sana ırgatlık yapayım. Hizmetinde çalışayım ama şu borcu âhirete bırakma!" diye kimsenin üzerinde borcunuzu bırakmayın.

Hiç kimsenin hakkına tenezzül etmeyin. Haram olan paraya, başkasının hakkı olan bir şeye de dönüp bakmayın bile. Allah bizi helâlleriyle besler ve yaşatır. Haramlarına lüzum yok. Haramlarına hiç tenezzül etmeyin. Zulüm, gasp, böyle bu gibi şeylerle bir şey elde ederseniz olmaz.

Peygamber Efendimiz; "Bir insan haram bir mal iktisap ederse bunun hayrını, bereketini görmez. Hiç hayrını, bereketini görmez." diyor. Ya kanser olur ya bindiği Mercedes kaza yapar. Ya çocuğu ölür ya karısı kendisine hıyanet eder. Ya şöyle olur ya böyle olur… İlle o mal hayırsız mal olduğu için cezasını çeker. Tasadduk etse kabul olunmaz. Tasadduk etmese yanında kalsa âhiret yolunda azığı olur, yol azığı olur. Vermedi ya, yanında duruyor ya; "Cehennemde, cehennem yolculuğunda azığı olur." diyor Peygamber Efendimiz.

Haram çok fenâdır. Haram çok fenâdır, haramdan çok uzak durun. Dervişliğin aslı esası da helâl lokmadır. Gerisi laftır. Haram lokma yiyip dururken adam Grand tuvalet kravat, araba, mal, mülk… Duymuş tasavvufun kıymetini; Mevlânâ'ya hayran, Yunus'u seviyor… Bizim de şeyh olduğumuzu duymuş. Geliyor, bizden şey yapacak. Ama bu haramla olmaz ki! Ne yapsan olmaz. Çatlasan olmaz, patlasan olmaz. Haramlardan kurtulacaksın. Tüm haramlardan kurtulmaya dikkat edin. Tüm günahlardan sıyrılmaya dikkat edin.

Üzerinizde namaz, oruç, ibadet borcu varsa onları da ödeyin! Bunlar ödenmediği zaman âhirette çok ceza çekersiniz. Yanarsınız, namaz kılmadığınız için, bir vakit için 80 bin yıl yanarsınız. Cayır cayır yanarsınız. Şimdi kılın!Kaçırmışsınız bir kabahat; bari kazasını ihmal etmeyin, kaza edin. Namaz borcu kalmasın. Oruç borcu kalmasın. İbadet borcu üzerinizde kalmasın.

Devamlı abdestli gezin. Sadece namaz kılacağınız zaman abdest almayın. Her dâim abdestli olun. Şeytan yanınıza sokulamaz. Sanki bir manyetik saha meydana gelmiş gibi oluyor. Yanınıza yaklaşamaz şeytan. Şeytan yanınıza yaklaşamayınca da günahlardan uzak durursunuz. Denenmiş bir şeydir. Abdestsiz olduğunuz zaman şeytan bir gelir yanınıza:

"Şu günahı işle!"

"Yahu etme eyleme. İşlemeyeyim. Günah. Biliyorum. Hoca söyledi, kitap yazdı, âyet var, hadis var…"

"Yok yok, bunu yap."

"Yapmayayım yapmayayım."

"Hayır, yap yap…"

Yaptırtır.

Neden?

Abdestsiz!

Mehmet Akif'in bir şiiri var. İçki içen ayyaş bir kimseye tevbe ettirmiş. Ayyaş, meyhanenin olduğu sokağa giriyor. Kalbi küt küt atıyor. Meyhanenin sevgisi, içkinin hasreti içini dağlamış.

"İçeri gireyim mi girmeyeyim mi? Mehmet Akif'e de söz vermiştim. Sözümde durayım mı durmayayım mı?"

Kapıya yanaştıkça heyecanı artıyor. İçinden bir ses diyor ki;

"Hadi aslanım, sen erkeksin, mertsin. Verdiğin sözde durursun, girme şuraya. Tevbe ettin ya; işte yürü, geç!"

Oradan geçiyor. İçerde mücadele devam ediyor.

"Geçtim ama orası ne kadar tatlıydı. İşte girseydim içseydim, arkadaşlar da var."

"Yok yok, yoluna devam et."

Sokağa yine biraz daha yürüyor, biraz daha yürüyor. Her anda biraz, bir mücadele, mücadele. Mehmet Akif mizah yoluyla alay ediyor. Sokağın sonunda;

"Aferin, tamam. Sen meyhaneye girmemeyi başardın. Gel şimdi sana mükâfat olarak bir kadeh rakı ısmarlayayım." diyor.

Hadi, tekrar geriye dönüyor. Meyhaneye giriyor.

Neden?

İnsan kendini tutamaz.

Muhterem kardeşlerim!

İnsan günaha alıştı mı sigarayı bırakamıyor. Şu kadarcık, bir parmak boyundaki şeye tuşla mağlup, hepsi! Yani sigara tiryakilerinin hepsi bir incecik 10-12 cm boyunda, bazıları filtreli oluyor, daha fiyakalı, uzun oluyor. 12 cm boyunda kâğıtla çevrelenmiş, içine tütün tıkılmış şeye tuşla mağlup. Böyle karşı karşıya geldiler mi o küçücük kâğıt parçası bunlara bir numara yapıyor. Küt, tuş. O kadar.

Yahu içme!

"İçme!" diyen hocalara kızıyorlar. Ben kazara bir kere İslâm mecmuasında sigara içilmesin diye bir yazı yazdım. Doksan yerden, kırk tane alim adamdan yazı geldi: "Yani sen sigaraya ne çatıyorsun?.."

Ne kadar avukatı varmış. Ne kadar seveni varmış. Hem de ne kadar mesnetli mesnetsiz dinî şeyler söylüyorlar. Biraz da itham edenler oldu:

"Yani sen sigara içmiyorsun diye sigara içen şahısları itham edici şey yapıyorsun. Biraz enaniyet olmuyor mu?.." filan. Bak, nereden tutturuyor. Tam bana geçecek yoldan, tesir edecek yoldan sözler söylüyor.

Yahu bu insanların bu kadar şeyine acaba boşuna mı sataştım, filan diye ben de tereddüt ettim. Elhamdülillah, rüyada takviye gördük de rahat ettik. Kim ne derse desin artık, ondan sonra şey yapmıyorum.

Adam sigarasını hüp çekiyor. Camın kenarına koyuyor.Başında sarığı, cübbesi. Allahu ekber. Kalın sesiyle mihrapta namazı kılıyor. Ondan sonra sigara orada duruyor.

"Hocam; bu sakalla, bu cübbeyle, bu imamlıkla bu şey…"

"Karışmayın benim sigarama!"

Kimse karışamaz. Alimallah. Haddine mi düşmüş. Kimse karışamıyor. Biz uzaktan bir karıştık. Her yerden böyle mektup yağıyor, gümbür gümbür. Bereket versin Allah bize kimseden korkmama şeyini vermiş, aldırdığımız yok.

Sigaraya yeniliyor insan. Yani sigaradan vazgeçemiyor. En küçük bir alışkanlığından vazgeçemiyor. Öyle kardeşler var, öyle dervişler var. Kutbü'l-aktâb evliyâullahın hizmetinde bulunmuş. Hocası "Yapma şunu!" demiş, hâlâ vazgeçememiş. Mizah huyundan vazgeçememiş. Ona buna takılma huyundan vazgeçememiş. Küfür huyundan vazgeçememiş. Ağız bozukluğundan vazgeçememiş. Sohbette karşı tarafın lafını kesmeme huyundan vazgeçememiş. Her şeye karışma huyundan vazgeçememiş.

Soruyorum:

"Şu mesele nasıldır?"

Fırt, bu buradan cevap veriyor. Fesubhânallah! Ona bir ters ters bakıyorum. Bu sefer buna soruyorum. Fırt buradan yine cevap veriyor. Yine bakıyorum. Yahu sana söylemedik, bundan istiyoruz, bununla ilgili bir mesele. Fırt, yine o cevabı veriyor. Alışmış, kudurmuştan beter. Bu da kaç tane şeyh görmüş derviş. Derviş ama devirmiş. Öğrenememiş. Allah affetsin. Kınayınca insanın başına da gelirmiş. Kınamak için söylemiyoruz. İsim zikretmiyoruz. Nefis böyledir. Nefis böyledir. Abdestli gezin de şeytan sizi kandırmasın. Böyle hatalara düşmeyin.

Hatanın küçüğü olmaz. Günahın küçüğü olmaz, diyor. Evliyâullahtan birisi öyle diyor. Günahın küçüğü olmaz.

Neden?

Kime karşı yapıyorsun günahı?

Allah'a karşı!

O da büyüktür o zaman. Küçük de olsa büyüktür.

"Efendim sigara mekruh; ne olurmuş içsem?"

Mekruhât değil mi? Bizim kardeşlerimiz kitap yazmışlar. Özet çıkartmışlar: "Mübahlara pek yanaşma!" diyor. Benim içim razı olmadı. Mübah demek; serbest olan şey demek. Ona bile yanaştırmıyor evliyâullah. Sevaplı işlerle meşgul olmak varken müstehap olan şeylerle meşgul olmak varken mübahların derecesine bile indirtmemeye çalışıyor. Adam "mekruh, kerahât-i tahrîme ile mekruh ne olurmuş?.." diyor. Günahın küçüğü büyüğü olmaz ki! Bu adam böyle demiş ama öteki bazı yerlerde de vermişler fetvayı: Sigara haramdır, demişler. Sıhhate zarar verdiği için, muzır olduğu için haramdır. İsraf olduğu için haramdır. Duhân olduğu için yanan şey, yanık şey haram olduğundan haramdır diye fetva verenler var. Bir tanesi de "Sigaranın zararı yoktur." diye 30 sayfa müdafaanâme yazmış. Boşuna gayret. Yani boşuna gayret. Onun için kötü huyların küçüğünü büyüğünü büyük belleyip hepsiyle mücadele etmek lazım.

Devamlı abdestli gezin! Abdestsiz olmayın ki şeytan sizi kandırmasın. O bir çaredir. Çarelerden bir çare devamlı abdestli gezmek.

Her gün zikir vazifenizi yapın! Zikirle aşina olun. Boş vakitlerinizi zikirle ihyâ edin. Zikirsiz insan olmayın. Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de;

Ve lâ yezkurûnallâhe illâ kalîlen.

diye münâfıkları Allah'ı az zikretmekle ayıplıyor. "Ne kadar kötü insanlar ki Allah'ı ne kadar az anıyorlar!" diye münâfıkları böyle zemmediyor. O bakımdan siz Allah'ın zikriyle ünsiyet peyda edin. Kişi sevdiği şeyi anar. Hayaline girer. Gece uykuda çocuk sayıklar. Anası, babası başında "Yahu bizim oğlan neyin, kimin ismini söylüyor? O kim?" diye isminin söylenmesinden sabahleyin sorar:

Geceleyin rüyada birisinin ismini çok tekrar ediyor.

Sevdiğini tekrar eder insan. Sevdiğinin ismini her zaman tekrar eder. Onun için zikirden uzak durmayın.

Zikrin usûlü vardır! Devamlı abdestli olacaksınız. Abdestli olarak kıbleye doğru oturursunuz. Evvela gözlerinizi de yumarsanız. Göz yumunca insan konsantre olur. Karatedeki konsantrasyon gibi.

Evvela 25 defa estağfirullah dersiniz.

Sonra bir Fâtiha, üç İhlâs-ı Şerîf okuyup pirlerimize, şeyhlerimize bağışlarsınız.

Benim beş tarikate bağlılığım vardır. Siz de bize bağlandığınız zaman bu beş tarikatla ilgili oluyorsunuz. Bahâeddin-i Nakşibend Efendimiz'in Nakşibendî tarikatına bağlıyız. Abdulkâdir-i Geylânî hazretlerinin Kadirî tarikatına da bağlıyız, elimiz var. Şehâbeddîn-i Sühreverdî hazretlerinin o meşhur Avârif sahibi, büyük şeriatçı, büyük alim, fâzıl, kâmil zâtın Sühreverdî tarikatına bağlıyız. Moğollarla cihad ederken şehid düşen Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin Kübrevîyye tarikatına bağlıyız. Ondan sonra o Peygamber Efendimiz'in sülalesinden Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin mensup olduğu Çeşdî tarikatına bağlıyız. Siz de bunlara bağlı oluyorsunuz. Hepsine dua edersiniz. Ruhlarına Fâtiha gönderirsiniz. Allah ulaştırır. Onların himmet ve teveccühlerine sizleri nâil eder. Siz ona hediye edince o da size dost olur. O da sizin rüyanıza gelir. Hayatın başka tarafları olduğunu anlarsınız. Mâneviyatla, hani Ali Rıza Demircan Hoca güzel, kendisine mahsus, kalın, gür sesiyle söyledi: İnsanın mâzîdeki büyüklerle de ilgi kurması mümkündür, dedi. Abdulkâdir-i Geylânî hazretleriyle de görüşebilir. Görüşür. Hakikaten görüşür. Gelirler.

Bir arkadaşım diyor ki; "Eyüp Sultan Camii'nde falanca şahsı kötü durumda gördüm. Karısı açık saçık. Kot pantolon giymiş. Yan yana… Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin Camii'nin, türbesinin yanında kötü bir durumda görünce yüreğim şey yaptı. Evliyâullahın izinden, peygamberler [sünnetinde] bütün letâifim [güzelliklerle] dopdolu. Gittim yanlarına, konuştum…"

Ağlatmış adamları, tevbe ettirmiş. Öyle giderse öyle mâneviyatlı giderse büyüklerin himmetiyle sözü de tesirli olur. Tabii bunları bilen bilir de bilmeyen "Acaba ne demek istedi?" filan diye düşünür. Bazı şeyleri de bilmeyin, merak edin; araştırın!

Evet, böylece onların ruhlarına Fâtihalar hediye ettikten sonra İhlâslar hediye ettikten sonra gözünüzü yumarsınız, ölümü düşünürsünüz.

Ölümü düşünmek râbıta-yı mevttir, râbıta-yı mevt denilen şeydir. Sevaptır, hadîs-i şerîfte vardır. Islah olmaya vesiledir. Nefsin terbiye edilmesine vesiledir. Bir gün nasıl olsa öleceksiniz, şimdiden düşünün. Ölmeden evvel düşünün de tedbiri ölmeden evvel alın. Öldükten sonra düşünmenin ve pişman olmanın faydası yoktur. O bakımdan râbıta-yı mevt yapacaksınız. Ölüm düşüncesi, bu tasavvufta bir çalışmadır. Gözünüzü kapatacaksınız. Nasıl vefat ettiğinizi, sizi nasıl yıkadıklarını, nasıl kefenlediklerini, nasıl namazınızı kıldıklarını, nasıl kabre gömdüklerini, nasıl Münker ve Nekir'in gelip sorgu sual ettiğini vs. böyle sahne sahne düşüneceksiniz. Sonra nasıl kabirden kalktığınızı, mahşer yerinde nasıl bekleştiğinizi, mahkeme-i kübrânın nasıl kurulduğunu, hesapların nasıl görüldüğünü, ehl-i cennetin cennete nasıl sevinerek gittiğini, ehl-i cehennemin nasıl cehenneme atılıp cayır cayır yandığını, bunları düşüneceksiniz Diyeceksiniz ki; "Ey nefis, ey benim nefs-i emmârem! Aklını başına topla. Hayatın kıymetini bil. Bu ömür fırt diye birdenbire geçer. Hazırlık yapamazsın. Ecel gelir. Vaden yeter. Geri dönüşün olmaz. Cenneti kazanmak için şimdiden gayrete gel. Cehenneme düşmemek için günahları, haramları bırak. Allah'ın yoluna gir. Allah'ın sevdiği kul olarak yaşa!.." Nefsinize nasihat edersiniz. Bu bir vazifedir. Tarikatımızda buna râbıta-yı mevt derler. Yani ölümle rabıta kurmak, ölümü düşünmek vazifesi. Nefsin ıslahı için en güzel vasıtalardan biridir. Çünkü bazı insanlar geliyor diyor ki; "Hocam, hakikaten günahlara pişmanım ama bırakamıyorum." Bırakamaz insan. Bırakabilmesi için ilaçlar lazım.

İlaçların birisi ölümü düşünme ilacıdır.

İkincisi zikrullahı, evliyâullah büyüklerimizle beraber yaptığımızı düşünürsünüz. Beni karşınızda düşünürsünüz. Hâlid-i Bağdâdî Hocamız'ı düşünürsünüz. Şöyle bir mübarek mecliste o evliyâullah karşınızda, siz de o mübarek mecliste oturmuşsunuz. Gönlünüzü gönlümüze bağlarsınız. Gelecek olan feyz-i ilâhîye muntazır olursunuz. O gönül âleminden, kalp âleminden o bağlılık kurulduğu zaman kişi büyük füyuzât görür. Büyük hayırlara nâil olur. Hakikaten içi dışı nurlanır. Yaptığı ibadetin tadını da duyar faidesini de görür. Bu bir sevgi bağlantısıdır. Tarikatta insanın sevgisi, bağlantısı olmadan itirazı çok olduğu zaman, tereddütleri, karmaşık hâlleri çok olduğu zaman ilerleyemez. Sıdk ile sevgi ile kardeşliği tam anlayıp kavrayıp güzel bağlanan kısa zamanda terakki eder. Bir hafta içinde olgunlaşır gider. Ötekisi kırk yıl tekkede bekler durur; hâlâ pişmez, hâlâ olmaz.

Bir kaz aldım ben karıdan

Boynu da uzun borudan

Kırk abdal kanın kurutan

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz

dediği gibi; kaynatırsın kaynatırsın; kart kaz gibi bir türlü pişmez eti. Bir türlü yola gelmez. O bağlılığının zayıflığındandır.

"Hocam, size rabıta yapamıyorum…"

Yapamazsın, çünkü sevgi bağın eksik. Kusurun var. Kusurun var da ondandır. İşte o sevgi bağı ne kadar kuvvetli olursa o bağlantı kurulduğu zaman da mâneviyat âleminin kapıları açılır. İnsan hayırlara erer.

Soru: Bazı kimseler rabıtayı tenkit ediyor.

Eder.Çünkü;

el-İnsânu adüvvün limâ cehilehû. "İnsan bilmediği şeyin düşmanıdır."

Be adam, sen rabıtanın ne olduğunu biliyor musun?

Bilmiyor. Geçenlerde şeyi okudum, bayağı hürmet ediyordum. Abdulfettah Ebû Gudde. Bayağı bir alim. İhvânü'l-müslimîn'den filan, güzel eserler yazıyor. Bizim Faruk Beşer de bazı eserlerini tercüme etmiş. Adam hem de "Şeyhim." diyor. Zahidü'l-Kevserî hazretlerinden de biraz bir şey yapmış. Vallahi haberi yok, bazı şeylerden haberi yok! Okudum. Haberi yok. Böyle kitap okumakla olacak bir şey değil. O terbiyeyi görmeyince gönül gözü açılmayınca insanın bir şeyden haberi olmaz. O da inkâr eder.

"Tasavvufa lüzum yok, şeyhe lüzum yok, rabıtaya lüzum yok… O şirktir, bu şirktir…"

Neden?

Haberi yok adamın! Bilmediği şeyden dem vuruyor. Bilmediği şeye düşman olduğundan, haberi olmadığından!

"Bu adamlar toplanıyorlar bir evde, hû çekiyorlar!.."

Peki, ne olur hû çekerse?

"Ellerinde tesbihler, başlarında takkeler!.."

Peki, ne olur yani?

Milletin ödü patlıyor! Derviş deyince, zikir deyince Hürriyet gazetesi; "Şu adamlar toplandı, hû çekti!" dedi mi tamam, leke olarak yeter. Bir damga. Bu adamlar böyle dedi, bitiyor iş. Bilmediği için böyle oluyor. Halbuki zikir Allah'ın emridir. Rabıta da bir sevgi bağıdır. Kişinin sevgi bağıyla birisini sevmesi gayet normaldir. Hocasını sevmesi daha normaldir.Evliyâullahı sevmesi en normal şey, en güzel şeydir. Çünkü salih insanların sevgisi, kişi sevdiğiyle beraber olacağı için insana fayda sağlar.

Bunun şirk neresinde be mübarek adam?

Allah ıslah etsin. Araplar; Allahu yehdîk. "Allah sana hidayet versin." derler. Bakarlar, biraz laf anlamıyorsa bir insan Allahu yehdîk derler. Sırtını okşar: "Ne diyelim? Allah sana hidayet versin."

Râbıta-yı mürşidi güzel yaparsanız siz de görürsünüz. Görünce anlarsınız. Göremezseniz siz de olmuyor filan diye tepinirsiniz belki. O da sizin kendi kusurunuzdandır.

Hâlbuki diyelim ki insanın kendisi Adanalı, anneciğini düşünüyor, gözünü kapatmış.

Yasak mı?

Babasını düşünüyor: "Acaba babacığım ne yapıyor? İhtiyar hâliyle ben okuyayım filan diye bana para gönderiyor…"

Düşünmek yasak mı? Sevmek yasak mı? Gözünü kapattığı zaman hayal kurmak yasak mı?.. Ne var bunda?

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in gözünün önünden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hayali hiç gitmezmiş de oturup kalkmasını şaşırırmış. Ayağını uzatamıyor. Resûlullah Efendimiz'in hayali karşısında, ayağını uzatamıyor. O, sıddîkiyet hâlidir.

Sen ona ne çatıyorsun?

Lütfullah kardeşimiz vardı, camcı: "Yemeğimizi yedik, odadan kapıyı açtım dışarı çıkacağım. Sofanın ışığı kapalı. Hop, karşımda [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız." diyor. [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız o zaman sağ ama o evde değil. Camide, İskenderpaşa'da. Fakat; "Kapıyı açtım, karşımda [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız. O bana bakıyor, ben ona bakıyorum. Sırtımdan aşağı bir soğuk ter boşandı." diyor. Korkulacak bir şey değil ama olağanüstü bir şey olduğu için; "Buram buram ter döküldü. O bana bakarken ben ona bakarken kayboldu gitti." diyor.

Bu nedir?

Bu tasavvufî bir hâldir.

Şemseddîn-i Sivâsî hazretleri bir duvara dayanmış. Şöyle bir durmuş. Yanındaki talebesi diyor ki;

"Hocam ne oluyor?"

"Evlad, buna insilah derler." diyor. İnsanın ruhu kendi bedeninden ayrılıp tayy-i mekân vs. yoluyla başka yerlere gittiği zaman beden idaresiz kalınca böyle olur, diye [açıklama] yapmış. Bilmeyen bilmez. Tatmayan hiç bilmez.

Bari bilmeyen bilmediği şeyi konuşmasa da akıllar karışmasa değil mi?

Bilen bildiğini konuşsa, bilmeyen bilmediği konuda sussa; ama enaniyet var. Profesör olmuş adam, unvan sahibi olmuş. İlle bilmediği şey hakkında da bir şey söyleyecek. Olmaz böyle şey.

"Hocam, İktibas dergisinde, orada size bir taş var." dediler. Aldım. Hiçbir şey yok. Bizim Milliyet gazetesinde kurduğumuz, kuracağımız şûra ile ilgili hayali bir yazı var. "Toplantı yaptılar da şu maddelerde kararlaştırdılar. Gönenli Mehmed Hocaefendi…" Çoktandır görmedim, birkaç senedir görmedim belki. Veyahut hiç olmazsa 6-7 ay görmedim. Hiç olmazsa o haberin olduğu zamanda filan hiç görüşmemiştik. Hayali bir yazı!

Şimdi onu esas almış.

İn câeküm fâsikun bi-nebein fe tebeyyenû.

Size fâsıkın birisi bir haber getirirse araştırın, demiyor mu Kur'an? Niye sen ona uymuyorsun?

Uymamış. Milliyet gazetesinin haberini, uydurma haberini esas olarak almış. Altına da bir âyet almış. Âyeti tam alsa iş anlaşılacak. Tam almıyor. Çıt, yarısından kesiyor. Bektaşî huyudur o. Yani;

Lâ takrabü's-salâte.

Bektaşî babasına sormuşlar: Niye namaz kılmıyorsun?

Demiş ki; "Kur'ân-ı Kerîm'de 'Namaza yaklaşma!' diyor Allah. Onun için yaklaşmıyorum."

"Getir Kur'an'ı, Kur'ân-ı Kerîm öyle demez. Nerede?" demişler.

Açmışlar, önüne. Çevirmiş sayfaları.

"İşte burada!"

Lâ takrabü's-salâte.

Elini üzerine koymuş.

Lâ takrabü's-salâte. "Namaza yaklaşma!"

Çek elini oradan be adam! Çekmiş:

Lâ takrabu's-salâte ve entüm sükerâ.

"Sarhoşken namaza yaklaşma!" diyor Allah. "Hiç namaz kılma!" demiyor ki! Birçok yerde "Namaz kıl!" diyor. "Sarhoşken namaza yaklaşma!" diyor.

Bu da tutmuş, Şuarâ sûresinin son âyetini almış. Son âyetlerinde buyuruluyor ki;

Ve'ş-şuarâü yettebiuhümü'l-ğâvûni. "Şairlere taşkın, azgın, sapık insanlar uyarlar."

Arabistan'da hani şu İmrü'l-Kayslar vs. filan var.

Neden?

Adam bir kadını, çocuk sahibi bir kadını kandırmış. Bir taraftan çocuğu emzirirken bir taraftan kendisiyle nasıl haltlar karıştırdığını şiirine işlemiş. Peygamber Efendimiz; "Cehenneme gidecek şairler kafilesinin önderidir İmrü'l-Kays!" diyor. Cehenneme sevk edicileridir, diyor. Öyle alçak bir insan!

Peygamber Efendimiz'e hicvedenler, Peygamber Efendimizi, İslâm'ı kötüleyenler hakkında âyet inmiş:

Ve'ş-şuarâü yettebiuhümü'l-ğâvuni. "Şairlere gelince onlara azgın, sapık, dinsiz, imansız, pespaye insanlar tâbi olurlar." E lem tera ennehüm fî külli vâdin yehîmûni. "Görmez misin bu şairleri?"

Ne kadar saçma sapan yollarda, konularda yazarlar; çizerler. Uyduruk uyduruk şeyler. Yalan yanlış hayaller ile vakit geçirirler.

Şair, bizim şairden birisi ne diyor?

Ger derse Fuzûlî ki güzellerde vefâ var

Aldanma ki şâir sözü elbette yalandır

"Şairin sözü mutlaka yalan olur." diyor ya Fuzûlî, şimdi âyet-i kerîmede de "Görmez misin nice nice konularda böyle ileri geri konuşurlar!" buyuruluyor.

Ve ennehüm yekûlûne mâ lâ yef'alûne. "Yapmadıkları şeyleri söylerler." filan diyor.

"Yapmadıkları şeyleri söylerler!" diye oradan almış.

Kimler?

Dinsiz şairler!

Yani oradan bize doğrudan doğruya bir cevap yazmıyor, yazamıyor. Söylenen sözlerde bir şey yok ama ille bizim söylediğimize bir kulp takacak.

Biz, "Müslümanlar birleşmelidir, meşveret yapmalıdır, şûraları olmalıdır. Kur'an'ın emridir bu!" demişiz. Hoşuna gitmiyor, ille bir yerden bir taktıracak ya; ne desin, ne desin?

Şairlere ait âyet-i kerîmeyi yorumsuz olarak altına yazmış ki;

"Yapmadıkları şeyleri söylerler!"

Biz o değiliz ki! Biz Kur'ân-ı Kerîm'in emrini söylüyoruz. Elhamdülillah. Allahu Teâlâ hazretleri bizi bu güzel imandan, bu nurlu yoldan, bu irfandan ayırmasın, mahrum bırakmasın. Gafil ve cahil eylemesin.

Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha!

Sayfa Başı