M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Zünnûn el-Mısrî

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'l-lâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirin ve tâci ruûsinâ ve tabîbi kulûbinâ ve üsvetini'l-haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-cezâ.

Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Ebû Abdirrahman es-Sülemî kaddesallâhu sırrahu'l-azîz'in Tabakâtu's-sûfiyye isimli tasavvufî eserini yani mutasavvıfların hayatlarını, mübarek sözlerini, nasihatlerini ihtiva eden kitabını burada okumaya başlamıştık.

Zünnûn el-Mısrî hazretlerinin menâkıbını takip etmekteydik. Geçen hafta onun bir şiirine kadar menâkıbını okuduk geldik. Saîd b. Osman diyor ki:

Enşedenî Zünnûn. "Zünnûn hazretleri bana şu şiiri inşad eyledi."

Şiir uzun. Dokuz beyitlik bir şiir. Ana konusu Allahu Teâlâ hazretlerine karşı duyduğu sevgi, bağlılık ve bu duygunun bütün vücudunu tesiri altına aldığına dair beyitler. Okuyalım, izah edelim.

Emûtu ve mâ mâtet ileyke sabâbetî

Ve lâ kaddaytü min sıdkı hubbike evtâri.

Münâye el-münâ küllü'l-münâ ente lî münen

Ve ente'l-ğınâ küllü'l-ğınâ inde iktârî.

Ve ente medâ sü'lî ve gâyetü rağbetî

Ve mevdıu âmâlî ve meknûnü idmârî.

Tahammele kalbiye fîke mâlâ ebüssühû

Ve in tâle sukmî fîke ev tâle ıdrâri.

Ve beyne dulû'î minke mâ leke kad bedâ

Ve lem yebdü bâdîhi li-ehlin ve lâ câri.

Ve bi-minke fi'l-ahşâi dâi muhâmiru

Fe-kad hedde minni'r-rukne ve'nbesse isrârî.

Eleste delîle'r-rakbi in hümü tahayyerû

Ve munkize men eşfâ alâ curufin hârî.

Enerte'l-hüdâ li'l-mühtedîne ve lem yekün

Mine'n-nûri fî eydîhim uşre mi'şâri.

Fe-nelnî bi-afvi minke ahyâ bi-kurbihî

Eğisnî bi-yüsrin minke yatrudu i'sârî.

Şiir bu. Şiirin izahını yapalım. Şiirin güzeli güzeldir, kötüsü kötüdür. Şairler hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de bir sure bile vardır; Şuarâ sûresi. Şairlerin İslâm'a zarar vermek için duygularını sanatını kullananları olduğu gibi, İslâm'a saldıranlara karşı İslâm'ı, Peygamber Efendimiz'i ve müslümanların hasep ve neseplerini koruyan hamiyet sahibi şairler de olmuştur.

Sahabe-i kirâmdan şairler zuhur etmiştir. Meşhurlarının isimlerini sıralayalım: Hassan b. Sâbit radıyallahu anh, Ka'b b. Malik el-Ensârî radıyallahu anh. Peygamber Efendimiz'in aleyhinde şiir yazdığı için, kâfirliğinden dolayı ölüm hükmü çıktığı kulağına gelince başka çare olmadığını anlayıp Resûlullah'ın huzuruna gizlice sokulup onun huzurunda bânet suâdu kasidesini okuyarak Efendimiz'in affına hatta iltifatına mazhar olan Ka'b b. Züheyr radıyallahu anh gibi şairler vardır.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şiir dinlemiştir ama kendisi şiir söylememiştir. Çünkü Peygamber Efendimiz şair değildir, peygamberdir. Sözleri şiir değildir, Kur'ân-ı Kerîm'dir. Vahy-i gayr-i metluv, hadîs-i şerîftir. Şairlerden sanılmasın diye şiir söylememiştir. Çünkü şânı, şerefi şiir söylemekten daha yüksektir. Onun için Fuzûlî Türkçe dîvanının başında diyor ki:

Şiir bir süstür, ziynettir ama bizim gibi nâkıslar içindir.

Sen süsten, ziynetten münezzeh ve yüksek ve ondan berî ve âlî olan zât-ı celîlsin.

Şiir bir zîverdir amma biz kimi nâkıslara

Ol ki zîverdir, ânı muhtâc-ı zîver kılmamış.

O Peygamber süse muhtaç değil, peygamberliğiyle, ahlâkıyla hâli ile, şânı şerefi ile, vazifesi ile, yaptığı asil muazzam işler ile şiire muhtaç değildir. Ama Peygamber Efendimiz bir güzel sanat olarak şiiri takdir eylemiş, teşvik eylemiştir.

Bir keresinde bir nasihat îrad eyledi, o nasihat üzerine birisi kalktı dedi ki:

"Yâ Resûlallah! Ben bu nasihatinizi şiir haline getireyim mi?"

"Getir." dedi Efendimiz.

O mübarek, geceleyin çalıştı, çabaladı ve Efendimiz'in nasihatini bir şiir haline getirdi, huzur-u âlîsine geldi;

"Hazırladım yâ Resûlallah! İsterseniz o şiiri okuyayım." dedi ve kalktı şiiri okudu.

Mânâ Peygamber Efendimiz'den, şiir haline dökülmesi o şair tarafından. Peygamber Efendimiz okuttu, dinledi ve gözyaşı döktü.

Efendimiz, Medine-i Münevvere'ye varırken Medine ahalisi damların üstünden şiirler okuyarak sevgilerini gösterdi.

Şiir sözün duyguyla yüklü çeşididir. Sanatlı ve duygusal yönü yüksek olan çeşididir, onun için insan coştu mu şairleşir, duyguları coştu mu şiiriyet hâsıl olur, Batılıların lirizm dediği hal hâsıl olur.

Nitekim [Mehmed Zahid] Hocamız'ın arkadaşı, bir ara makamın postnişini olan Abdülaziz-i Kazânî Hocamız halvetteyken bir gün şeyhi yanına gelmiş;

"Evladım Abdülaziz bugün nasılsın? Mânevî hâlin nasıl?" diye sorduğu zaman;

"Efendim o kadar coşmuş durumdayım ki içimde, on binlerce mısra, şiir; zihnimde doluyor, taşıyor, çalkalanıyor." demiş.

Her tarafım şiir şiir şiir...

"Geçecek evladım." demiş hocası, ertesi gün tekrar gitmiş, sormuş.

"Abdülaziz evladım bugün nasılsın?"

"Efendim hakikaten o şiirlerin hepsi zihnimden gitti, sadece Allah'ın varlığını ve birliğini anlatan bir mısra kaldı." diye ifade etmiş.

Coşkun duyguların, güzel kalıplar içinde anlatılması oluyor. Duygu güzel, çünkü coşarak söylenmiş bir duygu; dinlendiği zaman coşku uyandırır. Duygusal yönü kuvvetli, bir de muhassenât-ı şi'riyye, vezin, kafiye, edebî sanatlar gibi lafız süsleriyle de söz güzelleşince hakikaten insanlara tesiri daha fazla olur.

Bakarsın Yunus'un bir ilâhisi bir insanın hayatını değiştirmesine, tevbe etmesine sebep olur. Bir ilâhidir ama o sözler hoşa gider, ışık tutar ve insanın yola gelmesine, tevbe etmesine, hak yolu bulmasına sebep olur.

Zünnûn hazretleri bu şiiri, bilmiyorum kendisi mi tanzim etti, yoksa çok beğendiği için ezberledi de yakınlarına bu güzel duyguları sadece nakil mi etti, bilmiyoruz. Ama sözün gelişinden eşhedenî Zünnûn diyor. Bu konuyu incelemiş, kitabı neşretmiş olan nâşir bir dipnot düşüp de, "Bu falanca şairindir, oradan ezberlemiş de nakletmiş." gibi bir söz de söylemiyor. Belki Zünnûn hazretleri kendisi yazmış ve okumuş olabilir; içindeki mânâ da bu ihtimali kuvvetlendiriyor.

Gelelim mânasına. Diyor ki;

Emûtu ve mâ mâtet ileyke sabâbetî.

"Ben ölüyorum ama sana karşı sevgim ve özlemim hâlâ ölmedi."

Ben yaşadım, ihtiyarladım, hayatım geçti, ölüm noktasına geldim ama sana karşı sevgim, özlemim ölmedi.

Ve lâ kaddaytü min sıdkı hubbike evtâri.

"Ve daha, sana olan hâlisâne sevgimin muradına nâil olmadım."

Seviyorum, sevgiden bir muradım var, hâlâ o muradıma eremeden ölüyorum. Sevgimin muradını yerine getirmek, ona nâil olmaktan yana bir şey elde edemeden ve sevgi ve özlemim capcanlıyken ölüyorum.

Münâye el-münâ küllü'l-münâ ente lî münen

Ve ente'l-ğınâ küllü'l-ğınâ inde iktârî.

"Ey benim emelim, ümidim! Bütün ümidim, tek emelim sensin." Ve ente'l-ğınâ "ve asıl zenginlik sensin," küllü'l-ğınâ bütün zenginlik inde iktârî "benim yoksulluğumun yanında bütün zenginlik sensin."

Muktir parası pulu, hiçbir şeyi olmayan demek; iktar fakir olmak, yoksul olmak demek.

"Yoksulluğumda tüm zenginlik sensin, sen zenginliksin, sen benim emelimsin."

Ve ente medâ sü'lî ve gâyetü rağbetî

"Sen benim dileğimin hududusun, encâmısın ve rağbetimin gayesisin."

Ve mevdıu âmâlî ve meknûnü idmârî.

"Ve emellerimin mahallisin, içimde sakladığım şeylerin gizlisisin."

Tahammele kalbiye fîke mâ lâ ebüssühû

"Kalbim senin hakkında dağıtamadığım yükler yüklendi."

Ve in tâle sukmî fîke ev tâle ıdrâri.

"Senin yolundaki, sana karşı olan hastalığım uzamasına rağmen bu hastalıktan çektiğim zarar uzamasına rağmen kalbim dağıtamadığım aşk dertleriyle yüklü olarak yaşadım."

Ve bi-minke fi'l-ahşâi dâi muhâmiru

"Ve içimde senden müzmin hastalıklar belirdi. Deva kabul etmez hastalıklar hâsıl oldu."

Fe-kad hedde minni'r-rukne ve'nbesse isrârî.

"Ve benim temellerimi yıktı; duvarlar, temeller yıkılınca gizlediğim, saklı olan sırlarım yayıldı."

Bu Fuzûlî'nin hastalığı gibi bir hastalık; aşk hastalığı, muhabbetullah hastalığı. Sevginin fazlalığından insanın sıhhatini kaybetmesi, her şeyini kaybetmesi gece gündüz sırf sevgiliyi düşünme hâli. Bir hastalık ama tatlı bir hastalık. Bir hastalık ama; "Allah bu hastalıktan sıhhat ve şifa vermesin." diye dua edilen bir hastalık, makbul olan bir şey.

Eleste delîle'r-rakbi in hümü tahayyerû

"Kafile şaşırıp darmadağın dağıldığı zaman çölde giderken kılavuzu sen değil misin?"

Ve munkize men eşfâ alâ curufin hârî.

"Ve bir ateşin, uçurumun kenarına kadar gelmiş insanı kurtaran sen değil misin? Çölde kaybolanın kılavuzu sen değil misin?"

Enerte'l-hüdâ li'l-mühtedîne ve lem yekün

"Doğru yolu bulmak isteyenlere sen doğru yolu aydınlattın, gösterdin, ışıttın."

Mine'n-nûri fî eydîhim uşre mi'şâri.

"Ve o doğru yolu bulmak isteyenlerin ellerinde bunun onda birinin onda biri bile yokken sen onlara yollarını aydınlattın."

Yâ Rabbi! Ellerinde imkânları yokken doğru yolu bulmak ve ermek isteyenlerin yollarını sen aydınlattın.

Fe-nelnî bi-afvi minke ahyâ bi-kurbihî

"O halde bana senin cânibinden,taraf-ı ilâhiyenden affını ver, affına beni mazhar eyle ki o affının, affetmenin civarında dirileyim, canlanayım, yaşayayım."

Eğisnî bi-yüsrin minke yatrudu i'sârî.

"Sen bana bir kolaylık ihsan ederek yardım eyle ki yatrudu i'sârî bu verdiğin kolaylık bendeki zorlukları def etsin, üzerimde zorluk kalmasın."

"Önümüzdeki hafta bu şiir okunacak." dedim. Bu eser kendisinde olan kardeşlerimiz vardı, Arapça bilen kardeşlerimiz vardı. Dedim ki; "Bu şiiri okuduktan sonra sizin de içinizde bir şeyler coşuyorsa bu şiiri aynı vezinle, aynı kafiyeyle Türkçeleştirmeyi bir deneyin."

[Mehmed Zahid] Hocamız da bize bazı şiirleri yazmamızı emretmişti. Nitekim Ebû Bekir es-Sıddîk hazretlerinin kasidesini aynı vezin ve aynı kafiyeyle tercüme etmiştik.

Ayrıca Farsça bir silsile manzumesi vardı, bana dedi ki; "Farsça olarak bunun sonuna bir beyit daha ekler misin?" Yani kendisinin ismini Nakşibendî tarikatinin silsilesinin arkasına aynı vezinle, aynı kafiyeyle yine Farsça bir beyitle eklememi teklif etti. Ben de o Farsça şiirin en sonuna Farsça bir beyit ekledim, kendisine okudum. Ama Evrad kitabının sonuna, o son beyti yazdırmadı. Oraya kadar yazdırdı da tevazudan kendi ismini ihtiva eden, benim hazırladığım kısmı yazdırmadı.

Kardeşlerimiz bu şiiri, 9 beyitlik bu ilâhî aşkı terennüm eden bu ilâhiyi, Türkçe'ye çevirebilirler mi acaba?

Bir müsabaka konusu; yapabiliriz derse onu da, Zünnân kaddesallahu sırrahu'l-aziz'in âşıkâne, ilâhî aşkı terennüm eden gazelinin Türkçeleştirilmişi olarak burada okuruz.

Yine aynı râvî, Zünnûn hazretlerinin şöyle dediğini duyduğunu da naklediyor. Hep râvîler var, söylenen sözler havadan değil. Kim söylemiş, kimden gelmiş belli.

Le-in medettü yediye ileyke dâiyen,

Le-tâlemâ kefeytenî sâhiyen.

E-aktau minke recâî bimâ amilet yedâye?

Hasbî min süâlî ilmüke bi-hâlî.

Birisi çalışmış, görüyor musunuz? Aferin! Okuyalım, bakalım nasıl? Önce bir mânasını çalışmış, aferin! Ondan sonra da şiir haline geçiyorum.

Ölüyorum ama sevgim sana karşı dipdiri,

Hâlbuki ben aşk yolunda kalmış idim çok geri.

"İstediğim derecede sevginden payımı alabilmiş değildim." öyle ifade etmiş.

Umudumsun, umutsun sen umutların umudu,

Ben fakirin zenginliği zenginliğin öz yurdu.

Güzel, aferin!

Arzumun sen en son haddi, gayelere nihayet

Tek bilensin, emellerim saklayan sır emanet.

Kalbim taşır türlü sırrı bi-lâ ifşâ an-bean,

Çok bile sürse belalar artsa da zarar ziyan,

Günahlarla uzaklaştım senin ulvî kapından,

Amma sana zâhir olan gizli eşten yakından.

Derdim dahi senden gelir işlemiş ta kalbime,

Tutar dalım hiç kalmadı sırrım sığmaz içime.

Değil misin şaşıranın, kaybolanın rehberi?

Uçuruma düşeceğin tutan kolu, eteği.

Hidâyete erenlere hidâyeti mülk ettin,

Ellerinde hiç nur yoktu bütün nuru sen verdin.

Çevresinde yaşanacak affı bana bahşeyle,

Zorlukları giderecek kolaylıklar lutfeyle.

Aceleye geldi diyor, çok güzel yapmış, Allah razı olsun!

Zünnûn hazretlerinin sözünün Arapça'sını okumuştuk.

Ve in mededtü yediye ileyke dâiyen. "Yâ Rabbi! Eğer ben elimi sana dua ederek uzatırsam, uzattıysam, yani elimi göğe kaldırdıysam…" le-tâlemâ kefeytenî sâhiyen "nice zaman, uzun zaman benim istediğim şeyleri bana bahş ediyorsun. Sehvettiğim, hata ettiğim halde sen bana bahşediyorsun."

"Ben sana layık kulluk yapamasam da elimi sana uzattım mı yâ Rabbi! Çok kere hata işlemiş olmama rağmen sen benim duamı kabul ediyorsun. Makbul kulun olmadığım halde; suçlu, eksikli, kusurlu bir kulun olduğum halde yine sen hâcetlerimi revâ, istediğimi ihsân ediyorsun."

E-aktau minke recâyi. "Senden ümidimi keser miyim yâ Rabbi!" Bi-mâ amilet yedâye "ellerimin işlediği suçlardan dolayı." Hasbî min süâlî ilmüke bi-hâlî. "Ben böyle hata ederken bile duamı kabul ediyorsun."

"Yâ Rabbi! Bunu gördükten sonra senden ümidimi keser miyim?"

Kesmez çünkü hata ettiği zaman bile duasını kabul ettiğini görüyor. Hiç ümidini keser mi? Kesmez.

Bu, âyet-i kerîmenin gereğidir biliyorsunuz, bilmeyenler de duymuş olsun; Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruluyor ki;

Kul yâ ibâdiye'l-lezîne esrafû alâ enfüsihim lâ-taknetû min-rahmeti'l-lâh. "Ey habîbim! O mü'minlere müjdele, söyle ki; Ey Allah'ın kulları! Nefislerine israf etmiş, günah işlemiş, nefislerine zulmetmiş olan kullarım " lâ-taknatû min-rahmeti'l-lâh, "günah işledim diye Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe düşmeyiniz."

"Allah sizi artık affetmeyecek, mahvolacaksınız, kahrolacaksınız." diye bir ümitsizliğe düşmeyiniz.

İnna'l-lâhe yağfiru'z-zünûbe cemîan. "Hiç şüphe yok ki Rabbu'l-âlemîn günahları toptan affeder. " İnnehû hüve'l-ğafûrun rahîm. "Çünkü o çok mağfiret edici, çok merhamet edicidir. " Rahmeti çok engindir, günahları çok da olsa toptan affeder, diye âyet-i kerîme var, onun için Allah celle celâlüh hazretlerinin rahmetinden ümit kesmek haramdır. İçki içmek, faiz yemek, hırsızlık yapmak haram, bir de Allah'tan ümit kesmek de böyle günah, bunun gibi haram.

Ümit kesmek yok; "Allah beni affetmez, affetmeyecek, mahvoldum, bittim, çaresiz bir durumdayım."

Böyle bir şey yok, kul hatasını anladığı, boynunu büktüğü, tevbe ettiği zaman Rabbü'l-âlemîn affeder.

Çok söylenen bir dörtlük, bir kıta var. Konya'daki Mevlânâ türbesinin duvarına asılmış, herkes Mevlânâ söylemiş sanıyor; hâlbuki o kıta Mevlânâ'dan önce yaşayan bir İranlı şairindir.

Bâzâ! Bâzâ! Her ân çi hesti bâzâ

Ger kâfîr u gebr u bût-perestî bâzâ

İn dergeh-i mâ, dergeh-i novmîdî nîst

Sad bâr eger tövbe-şikestî bâzâ.

"Dön gel, dön gel! Her ne olursan ol, o yanlış yolu bırak dön gel!"

Bâz âmeden, vazgeçip gelmek demek; "gene gel" değil de, "dön bırak gel" mânasına, "rucû et" mânasına geliyor.

"Kâfir de olsan, putperest de olsan, ateşperest de olsan bırak o yanlış yolu, dön bu hak yola gel."

Ger kafir u gebr u putperesti "puta tapıcı da olsan, bâzâ vazgeç dön gel. " İn dergeh-i mâ "bizim şu ilâhî dergâhımız", Allah celle celâlüh hazretlerinin dergâh-ı izzeti dergeh-i nevmîdî nist "ümitsizlik dergâhı değildir."

Sad bâr eger tövbe şikestî bâzâ. "Zayıflık gösterip günaha kayıp da tevbeni yüz defa bozmuş da olsan…"

Sad bâr eger tövbe şikesti bâzâ. "Yine dön yine gel, Allah yine kabul eder."

Kul tevbe ederken ne yapacak?

Günahına pişman olacak,bir daha hiç günah işlememeye azm ü cezm ü kast edecek. Niyeti etmemekti ama yine hata etti, yine ayağı sürçtü, kaydı, yine pişman oldu, yine yüzü karardı; yine tevbe eder, Allah yine kabul eder. Ama günahta devam ederken tevbe eden kimse; "Allah'la alay ediyor." demektir. Onun günahı çok büyüktür.

Günahı bırakacak, bir; günaha pişmanlık duyacak, iki; bir daha işlememeye azm ü cezm ü kasd u karar edecek, ahd u peymân edecek, üç.

"Yapmayacağım yâ Rabbi!"

"Tamam mı, sahiden mi, gerçekten mi?"

"Gerçekten yâ Rabbi!"

O niyetle, yapmamak niyetiyle tevbe edecek ama yine ayağı kayarsa; "Söz vermiştim ama yine yaptım, benden adam olmaz; ne köy olur ne kasaba, tüh bana, yazık bana!"

Tevbe eder, dönerse Allah yine affeder. Çünkü niyeti yapmamaktı ama ayağı kaydı, bir kaza oldu, bir hata daha yaptı. Hiç bir insan araba kullanırken kaza yapmak istemez ama takur tukur, vuruşan vuruşana, çizen çizene, kıran kırana. Hatalar oluyor. İstemeden oldu mu Allah affeder ama bile bile ısrarla yaparsa o zaman Allah sevmiyor.

Günahta ısrar ederken, günahı bırakmaya niyeti yokken tevbe etmek, ke'l-müstehzii bi-rabbihî. "Rabbiyle istihza etmek, alay etmek" demek gibi olur.

Muhterem kardeşlerim!

Demek ki bir müjdeli durum var; bir insan ne kadar günahkâr olsa Allah affedebilir. Eski devirlerde, eski ümmetlerden bir adam 99 tane insanı öldürmüş, nihayet 100. bir insanı da öldürmüş oluyor. Allah'ın onu yine de affettiğini hadîs-i şerîflerden öğreniyoruz. Pişman olmuş, çare aramış; "Acaba Allah beni affeder mi?" diye yollara düşmüş, gözyaşları dökmüş ve Allah onu yine affediyor. Onun için burada da aynı mânayı güzel bir ifadeyle söylemiş.

Metinlerin Arapçalarını niçin okuyoruz?

Çünkü Arapçaları konuyu şiir gibi ifade eder, çok güzel. Okudukça görüyoruz Zünnûn'un ve diğer büyüklerimizin ifadeleri çok güzel, atasözü gibi. Bu şiirinde aynı mânayı işlemiş. Diyor ki;

"Çok kere dua ederek elimi sana kaldırdığım zaman görüyorum ki ben hata etmiş olduğum halde sen yine benim ihtiyaçlarımı karşılıyorsun. Bu durumda günahlarım var diye senden ümit keser miyim hiç, kesmem yâ Rabbi!"

Allah'tan ümit kesilmeyeceğini gösteren bir söz, tabii bu durum âyete uygun.

Ama bu zât-ı muhteremin böyle söylemesi tevazuundandır. Kim bilir mübarek Allah yolunda yürümeye ne kadar gayretlidir, ne kadar dikkatlidir, titizdir. Bizim hiç aklımıza hayalimize gelmeyecek kadar gece ibadette, gündüz zikirdedir, hayırda hasenâttadır da yine tevazuundan kendisini kusurlu, hatalı görüyordur. Büyüklerimizin bu sözleri, "Günaha battım, öldüm, mahvoldum." demesi, ya geceleyin teheccüd namazına kalkamadığındandır, ya 12 rekat kılıyorken iki rekat kılmıştır, ondan sonra yatmıştır, çok hasta olduğundan tahammül edememiştir, vesaire. Tevazuundan dolayı orada kendisini çok suçlu hisseder.

Bundan sonraki rivayet de, yine aynı rivayet zinciriyle… "Aynı rivayetle Zünnûn'un şöyle dediği rivayet ediliyor."

Küllü müddeın mahcûbün bi-da'vâhü an-şühûdi'l-hakki li-enne'l-hakka şâhidün li-ehli'l-hakkı li-enna'l-lâhe hüve'l-hakku ve-kavlühü'l-hakku; ve lâ-yahtâcü en-yüddeâ izâ kâne'l-hakku şâhiden lehû fe-emmâ izâ kâne ğâiben fe-hiyneizin yeddeî ve innemâ tekaa'd-da'vâ li'l-mahcûbîne.

Burada bu sözleriyle bir ince mânayı ifade etmiş.

Zünnûn hazretleri diyor ki;

Küllü müddeın mahcûbun bi-da'vâhu an-şuhûdi'l-hakki. "Her palavracı, iddiacı, övünücü, böbürlenici, hakkı müşâhededen bu palavracılığı, iddiacılığı, övünmesi, böbürlenmesi dolayısıyla perdelenmiştir."

Her böbürlenici müddei deniliyor. Böbürlenip "Ben şöyleyim, ben böyleyim." diye mâneviyattan yana kendisinde olmayan bir şeyi var gösterip sadece kuru bir iddiada bulunanlara müddei derler. Biz buna Türkçe böbürlenici diyebiliriz. Her böbürlenici hakkı müşahededen bu böbürlenmesi dolayısıyla perdelenmiştir.

Sen misin böbürlenen? Allah ona perdeleri kapatmıştır; gözleri hakkı hakikati müşâhede edemez.

Neden?

İddiacı, gösterişçi, böbürlenici, kendisinde olmayan hâli varmış gibi etrafa satmaya çalışıyor; onun için bu edepsizliğinden dolayı perdeler iner, hakkın müşâhedesi ona nasip olmaz.

Li-enne'l-hakka şâhidün li-ehli'l-hakkı. "Çünkü hak hakikat ehli, hakka kendisi şâhittir."

Hakikatin kendisi, ehl-i hakka şâhittir.

Ehl-i hakkın şâhidi kimdir?

Hakkın kendisidir. Buradaki hak sözü hem Cenâb-ı Hak mânasına hem de o olaydaki gerçek mânasına gelir. Onun şahidi o haktır. Hak ehli olduğu için hak onun şahididir.

Li-enna'l-lâhe hüve'l-hakku arkasından açıklayarak devam ediyor; "Allah hakkın ta kendisidir."

Cenâb-ı Hak diyoruz.

Niye Allah'ın ismi haktır?

Çok ismi var, Gaffâr ismi var, Settâr, Rahmân, Rahîm ismi var. Bir ismi de Hak. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri vehim ve hayal değildir; haktır.

Kuru bir söz ya da bir anlayış, bir sezgi veya insanların zihninden uydurduğu tahayyül ettiği bir zihinsel varlık değildir. Komünistlerin iddia ettikleri gibi burjuvazinin ortaya çıkardığı bir şey değildir; haktır, gerçektir. Bir gerçekliği vardır, zihinsel uydurma değildir. O bakımdan Allah'ın isimlerinden birisi de el-Melikü'l-Hakku'l-Mübîn bir ismi de Hak'tır. Cenâb-ı Hak, Allahu Teâlâ Hak'tır.

Fe-kavlühü'l-Hakku, "sözü de haktır, gerçektir." Ve lâ yehtâcü en-yüddeâ izâ kâne'l-hakku şâhiden lehû. "Ve Hak O'nun şahidi iken böbürlenmeye, iddia ile ortaya atılmaya muhtaç değildir."

Allah haktır, sözü haktır; hak O'na şahit olduğu için dâva, iddia, palavra ile, böbürlenmekle teyide ihtiyacı yoktur.

Fe-emmâ izâ kâne gâiben "ama kişi şahit değil de, müşâhit değil, perdeler açılıp gerçekleri gören kimse değil de, gâib, perdeli, uzak ise" fe-hiyneizin yeddeî "o zaman iddia eder, böbürlenir, o zaman olmayan şeyi var gibi gösterir." Ve innemâ takau'd-da'vâ li'l-mahcûbîn. "Böylece iddiacılık, böbürlenme ancak perdeli insanlarda olur."

Hakkı müşâhede eden insan, dâvaya lüzum görmez. Birisi "Havada uçtum, denizleri geçtim, öyle yaptım, böyle yaptım, ben şuyum, ben buyum." diye iddia ediyor mu, tamam. Bir şey yok ki iddia ortaya koyuyor. Bu işleri hakikaten yapan insan, kenarda kıs kıs güler. Sesini çıkarmaz, başını eğer. Hiçbir şey yapmayan böbürlenir, atar tutar. Hakikaten olan lüzum görmez; Allahu a'lem bunu anlatıyor.

Onun için bir başka büyüğümüz diyor ki; "Bu mâneviyat yolunda, tasavvuf yolunda, mârifetullah yolunda, Allah'ın rızasına erme yolunda, insan bir iddiacı oldu mu yani müddeî oldu mu, dâvacı, palavracı, böbürlenici oldu mu, o iddia ettiği hal ve makam ona ebediyen haram olur. Bir daha o makama ulaşamaz. Çünkü yalan yere, olmadığı halde o makama sahipmiş gibi söyledi, iddia etti, palavracılık yaptı, onun için ona ebediyen haram olur."

Onun için kişinin susması lazım. Hele hele sahip olmadığı makamlardan, hallerden hiç dem vurmaması lazım, kendisini öyle imiş gibi göstermeye kalkıp da milleti aldatmaması lazım. Milleti aldatmıyor kendisi aldanıyor çünkü Allah böylelerini ebediyen mahrum bırakıyor.

Ve bihî kâle Zünnûn. "Yine aynı râvî yoluyla Zünnûn hazretlerinin bir başka sözü de nakledilmiş: " Men enise bi'l-halkı fe-kadi'stemkene min bisâti'l-ferâineti ve men ğuyyibe an mülâhazati nefsihî fe-kadi'stemkene mine'l-ihlâs ve men kâne hazzuhû fi'l-eşyâi hüve lâ-yübâlî mâ- fâtehû mimmâ hüve dûnehû.

Zünnûn hazretleri diyor ki: Men enise bi'l-halkı "insanlarla, halk ile, mâsivâ ile, Allah'tan gayrı şeylerle ünsiyet eden, düşen kalkan, ona gönül bağlayan, onunla beraber olan, " fe-kadi'stemkene min bisâti'l-ferâineti "firavunlar yaygısına oturmuş demektir."

Bir insan otursun diye çölde, dağda, ovada, çimende, bahçede, bağda bir örtü yayarlar; hasırsa hasır, şilteyse şilte bir şeyin üstüne oturur. Mahlûkat ile, insanlar ile, mâsivâ ile ünsiyet eden firavunların bisâtına, yaygısına oturmuş demektir.

"Halk ile ünsiyet eden firavun gibidir." demektir.

Ve men ğuyyibe an-mülâhazati nefsihî fe-kadi'stemkene mine'l-ihlâs. "Nefsini mülâhazadan geçen, onu hiç zihnine takmayan kimse ihlâs makamına ulaşmış, oraya yerleşmiş demektir."

Demek ki insan halkla düşüp kalkmaktan kaçınacak, mâneviyat yolunda nefsini mülâhazadan uzak duracak. Kendi nefsini görmeyecek, kendisinde bir varlık ve benlik görmeyecek; "Ben şöyleyim, böyleyim, galiba ilerliyorum, yükseliyorum, yakında uçacağım." diyerek nefsine bir pay çıkarma durumu içinde olmayacak. Bundan geçerse o zaman ihlâs makamına oturur.

Ve men kâne hazzuhû fi'l-eşyâi hüve. "Etrafındaki varlıklar içinde, nasibi ‘hüve' olan,

‘O' olan yani ‘Allah' olan kimse," lâ yübâlî mâ fâtehû mimmâ hüve dûnehû, "Allah'tan gayrı olan şeylerden neyi kaybetse aldırmaz."

Kaybettiği şeyler ona mühim gelmez, önemsemez. Çünkü gayesi hüvedir, gayesi Allah'tır.

Gayesi Allah olan bir kimse, Allah'tan başka bir şeyi kaybedince üzülmez.

Mal gitmiş; giderse gitsin, gayesi o değil ki. Çoluk çocuk şöyle olmuş, böyle olmuş; olursa olsun, gayesi o değil ki. Karadeniz'de gemileri batmış; batarsa batsın, gayesi Karadeniz'in gemileri değil ki. Gayesi hüve yani Allah; gayesi Allah olan, hüve olan kimse hüveden gayri, O'ndan başka bir şeyi kaybedince üzülmez. Hüveyi kaybederse üzülür, gayesi o, ötekiler değil.

"Mâsivâya müptela olmayan, bütün himmetini Allah'ın bilgisine, Allah'ın rızasını kazanmaya, Allah'ı tanımaya, bilmeye sevk etmiş olan bir kimse başka bir şeye aldırmaz, başka kimse onu yıkamaz, başka bir olay onu üzemez."

Üzülüyorsa, yıkılıyorsa, morali bozuluyorsa olmaz.

Bazıları geliyor;

"Hocam moralim bozuldu."

Müslümanın morali bozulmaz; Allah'a kul olan, Allah'a dost olan bir kimseye, hiç kimse bir şey yapamaz. Allah yaptırmaz, hem yapsa da o aldırmaz. Yaşatırsa, "Allah yaşatıyor" diye yaşar, ölüm vakti gelirse "Demek ki vâdem yetmiş, ecelim gelmiş, öleceğim." der, razı olur. Her halde, Allah'ı düşünür.

İnsanlarla ünsiyet etmemek meselesini herhalde biraz açıklamamız lazım.

Derviş olduk o zaman cemiyetten kaçacak mıyız?

Bir müddet, bir zaman, bir şeyi elde edinceye kadar, kaçmak da gerekiyor. "Kişi refîkinden azar." diyoruz, bu herkesin bildiği bir hakikat.

Bir öğrenci Anadolu'dan geldi, yüksek tahsil yapacak, burada bir yurda girdi. Kötü arkadaşlar edindi mi ne olur?

Sapar, kişi refîkinden azar. Kötü arkadaşsa, "Gel bu akşam bara gidelim, gazinoya gidelim, sinemada çok güzel film varmış, arkadaşlarla futbol oynayacağız sen de santrfor ol."

Derken ne olur?

O arkadaşın hevâ ve hevesi bunu da saptırır. İnsan böylece Allah ehli olmayan, Allah dostu olmayan başka insanlarla ünsiyet ettiği zaman kötülüğe bir kapı açmış olur.

Akşam bey eve geldi, yemek yedi, sonra almış paltoyu gidiyor. Hanım soruyor;

"Efendi nereye gidiyorsun?"

"Kahveye gideceğim."

"Gel biraz evde otur, çoluk çocuğun işi, gücü var; biraz onlarla ilgilen."

"Canım sıkılıyor, dayanamıyorum, duramıyorum, patladım."

Cumartesi-pazar oldu mu evde duramıyor. İnsanlarla düşüp kalkmaya, kahveye, arkadaşa alışmış, avcılar kulübüne vesaireye alışmış, onsuz yapamıyor.

Bu alışkanlıklar, bağlılıklar insanı helâk eder. İnsanlar ile ünsiyeti kendisine âdet edinmiş olan kimse, firavunlar yaygısına oturmuş demektir. Yani firavunlar gibi hata edecek, hakkı bulamayacak demektir.

İbrahim Hakkı-i Erzurûmî hazretleri kâmil bir insan olmak için yapılacak şeyleri sıralarken diyor ki, bir; taklîl-i taâm, yemeği azaltacak.

Panzehir'in son sayısında bir yazı yazdım, kalemime öyle geldi. "Oturuyor, yarım ekmek yiyor, bir ekmek yiyor, kebap yiyor. Çocuk güçlü kuvvetli, karnı doydu mu zaptı zor olur. Nefsi azdı mı sakinleştirmesi zor olur."

Onun için taklîl-i taâm yemeği azaltacak, bir.

İki, taklîl-i menâm, uykuyu azaltacak. Sekiz saat, on saat, on iki saat uyuyor. Uyuyunca nefis kuvvetleniyor. Yemeği yedi yattı uyudu, yemeği yedi yattı uyudu, bostan kavunu gibi büyür. Onun için onu da azaltmak lazım.

Sonra taklîl-i kelâm, lambur lumbur, ileri geri, çok da konuşmaması gerekiyor. Çok konuşmak da zarar veriyor.

Az yemek yiyecek, az uyuyacak, az konuşacak.

Az konuşmak çok tefekkürü getirir. İnsan az konuşunca içine dönük zenginleştirme çalışmasına devam eder.

Taklîl-i taâm, taklîl-i menâm, taklîl-i kelâm, uzlet-i enâm. Uzlet-i enâm, halktan ayrılmak demek.

Her gün kahveye alışmış bir insan ilim adamı olamaz, her gün sinemaya, her gün arkadaşlarla buluşmaya, bir programa alışmış insan, Kur'an'ı öğrenemez, ilim öğrenemez, ibadet yapamaz. Çünkü her anında eğlendirecek, oyalayacak bir şey bulur, bu böyle devam eder durur. Onun için kâmil bir insan veyahut bir derviş olmak istiyorsa, bir şeyhe teslim olmuş, eğitimini tamamlamak istiyorsa, şeyhi ona; "Az yemek ye, az uyu, çok tefekkür eyle ama çok konuşma. Arkadaşlarından, bozuk çevreden sıyrıl; tenha bir yere gir, Rabbin ile baş başa kal, günahlarını hatırla, gözyaşı dök, dua et, münâcât eyle, yalvar yakar." diyecek. Kâmil insan olmanın yolu böylece açılacak. Onun için bu prensipleri koymuşlar. Birisi de, insanlarla olan ünsiyetini, ülfetini azaltmak. Tabii kâmil insan olma yapmaya vakit bulabilmek için. Bu çalışmaları yaptıktan sonra insa tekrar halkın arasına dönebilir. Eğitimini tamamlamış bir insan halkın arasına tekrar dönebilir.

Ne sebeple?

Onları irşat etmek, doğru yola çağırmak, onlara hakkı söylemek, i'lây-ı kelimetullah için yine o çalışmalar olabilir ama artık kendisinin gönül gözü açılmıştır, Allahu Teâlâ hazretlerine bağlılığı tamamdır. O zaman olabilir.

Dükkân sahibinin, bakkalın "Müşteri velinimetimdir." dediği gibi müslümanın da, mürşidin de, çalışacak insanın da muhatabı öteki insanlardır. Onlar üzerinde çalışacak, onları doğru yola çekecek de sevap kazanacak. İslâm ümmeti böyle gelişecek. Peygamber Efendimiz'in etrafındaki insanlar küçük bir grupken, kırk kişi kadarken, gittikçe çoğaldılar, binleri, yüz binleri buldular, sonra o yüz binler Suudi Arabistan'ın şu anda hâkim olduğu topraklarda küçük bir bölgedeyken, Arabistan'ın her tarafına dağıldılar, Suriye'ye, Irak'a yayıldılar, İran'a, Mısır'a geçtiler, Afrika'ya dağıldılar, dünyaya yayıldılar.

Neden?

İnsanları hak yola çekmek için. İslâm ümmetinin sayısı yüz milyonlara geldi, milyarlara geldi.

Biz de bu çalışmaları iyi yapmalıyız.

Nasıl sahabe-i kirâmın her birisi "Asıl vazifem Allah'ın dinine hizmet etmektir." diyerek, İslâm'ın selameti için, fütühât için, i'lây-ı kelimettullâh için, cihad için, gaza için, yerlerinde durmayıp dağıldılarsa, Medine-i Münevvere gibi bir yerden; Ebû Eyyûb el-Ensârî radıyallahu anh hazretleri İstanbul'a Eyüb'e geldiğine göre, Türkistan'a, Afrika'ya gittiklerine göre, biz de aynı şekilde çalışma yapmak zorundayız. Hepiniz bulunduğunuz muhitte bu çalışmaları yapmalısınız ki İslâm ümmeti bir milyarken bunu katlasın, rakamı büyüsün. Hakiki has müslümanlar şu kadarken, günden güne onların adedi artsın diye bir çalışma yapmak gerekiyor.

Yusuf b.Hüseyin rivayet etmiş. Yekûlü: Semi'tü Zennûne yekûlü.Zünnûn hazretlerinin şöyle söylediğini işittim;

es-Sıdku seyfullâhi fî ardıhî, mâ vüdıa alâ şey'in illâ kata'ahû. Sıdk, doğruluk demek. "Doğruluk huyu, ahlâkı, doğruluk vasfı," seyfullâhi fî ardıhî "yeryüzünde Allah'ın bir kılıcıdır." Mâ vüdıa alâ şey'in illâ kata'ahû. "Doğruluk Allah'ın bir kılıcıdır ki neye vurursa keser koparır."

"Doğruluk her müşkülü halleder." gibi bir mâna. İnsan doğru sözlü oldu mu, her müşkül iş hallolur veyahut insan dosdoğru oldu mu meseleyi hall ü fasletmesi kolay olur. Doğru dürüst insandır; bir o tarafı bir bu tarafı dinler, şıp keser atar.

"Sen haklısın, sen haksızsın, sen şuna şu kadar ver, sen tevbe et, sen özür dile."

Biri bir kırba süt getirmiş, ötekisi bir oğlak getirmiş. Hani rüşvetçi hâkim, oğlak getirenin lehine hükmetmiş. Ötekisi diyor ki;

"Hâkim bey süt ne oldu?"

"Oğlak içti." diyor.

Öyle olmaz; gelen hediyenin cinsine göre hüküm oldu mu, o zaman hiç bir şey hallolmaz, her şey mahvolur.

Adalet; hâkimiyetin, hüküm sürmenin, devlet olmanın temelidir. O oldu mu her şey temelli ve sağlam olur, olmadığı zaman da her şey mahv u perîşan olur.

Doğruluk bir kaç şeydedir:

Bir, sözde doğruluk. İnsanın sözünün sadık olmasıdır.

İkincisi, kalpte doğruluk. Düşüncelerinin, niyetinin sadık olması...Buna "sözü sadık olmak" diyoruz. İkincisine "özü sadık olmak" "içi, nefsi, kalbi doğru olmak" diyoruz. Kimsenin aleyhinde bir şey düşünmemek…

Bir zât-ı muhterem at almaya gitmiş ama atları çok iyi tanıyan bir süvari. Sormuş;

"Bu at kaça?"

Demiş ki;

"500 dinar."

Atı incelemiş, adalelerine, yaşına, dişine, cinsine bakmış. Demiş ki;

"Senin bu atın sekiz 100 dinar eder. Ama ben 600 verebilirim."

Sonra biraz daha incelemiş "Hatta 900 eder ben sana eğer uygun görürsen 800 verebilirim." demiş. Adam;

"Peki, al senin."

800 dinar vermiş. Adam hâlâ inanamıyor, hâlâ şaşkın, demiş ki;

"Yahu! Ben kendi rızam ile bu atı sana 500'e satacakken alıcı olduğun halde niye kendin fiyatını arttırdın?"

Demiş ki;

"Resûlullah ile biz ahd etmiştik; hiçbir kimseyi kandırmamak, hiçbir kimseye haksızlık etmemek üzere sözleşmiştik. Ben atlardan anlarım; sen bunun hakiki kıymetini bilmiyorsun, bu at rahat rahat 900 dinar ederdi, onun için söyledim."

İşte bu, özde doğruluk. Hakiki, içte olan doğruluk. Zaten sözde olan doğruluk da o içte olan doğruluktan sonra olur.

İnsanın içi yamuk oldu mu, sözü de, gözü de yamuk olmaya başlar. Gözü de, dili de sağa sola kaymaya, bulaşmaya başlar. Allah bizi özde, sözde, her yolda ve her işte doğruluktan ayırmasın.

en-Necâtü fi's-sıdki. "Kurtuluş doğruluktadır."

İnsan doğru oldu mu, dünyada da âhirette de halâs olur, necat bulur. Yalancı yanlışçı oldu mu, hain zalim oldu mu, haksızlık ve gadr, yanlış ve yanıltma yapan kişi oldu mu o zaman dünyada da âhirette de pişman olur, perişan olur.

Ve bi-isnâdihî kâle Zünnûn. "Aynı râvî, aynı rivayet zinciriyle nakletmiş. Zünnûn hazretleri şöyle buyurmuş;" men tezeyyene bi-amelihî kânet hasenâtühû seyyiât.

Kısa bir söz, tabii doğru. Belki doğru demek bile edebe uygun olmaz çünkü bir işin doğruluğunu da anlamak için bir seviye lazım. Mücevherin kıymetini kuyumcu bilir. Buyurmuş ki;

"Yaptığı hasenâtını süs edinen, onunla süslenen veya süsleyen kimsenin hasenâtı seyyiât haline gelir."

İşlediği ameli süsleyen, beğendirmeye çalışan bir kimse.

Süslemek niçin yapılır?

Beğendirmek için yapılır.

Namaz kılıyor beğendirmek için. "Allahu Ekber" diyor, duruşuna dikkat ediyor, rükûsuna dikkat ediyor. Camide böyle yapıyor da evde yapmıyor.

Neden?

Camide başka insanlar var, ayıplarlar diye korkuyor. Evde iki dakikada dört rekât kılarken, camide dört rekâtı dört dakikada ancak tamamlıyor. İnsanlara karşı süslü, gösterişli ve özenerek yapıyor.

Amelini böyle süsleyen ve ameliyle süslenen bir kimsenin yaptığı iş iyi bir iş bile olsa kötülük olmuş olur, kötülük haline dönüşür.

Neden?

Riya ile yapılan işleri Allah kabul etmez de ondan. Namaz kılıyordu, tekbirine, kıraatine, rükûuna, secdesine dikkat etti ama bunu âdeti olduğundan yapmadı, gösteriş için yaptı, süslemek için yaptı. O zaman o namazdan sevap alamaz çünkü riya ile yapılan ibadeti Allah kabul etmiyor. Hatta riya için yaptığından günah olur. Onun için amelimizi başkasına süslemeye, süslü göstermeye ihtiyacımız yok. Allah'ın beğeneceği tarzda yapmaya gayret edelim. Yalnızken de, birileriyle beraberken de, her halükârda Allah görüyor diye, Allah'a beğendirmeye çalışalım. İnsan, kullara beğendirmeye çalıştı mı, iyi işleri bile kötü iş haline gelir.

Neden?

Riya ile yapılmış olur, onun için Allah sevmez.

Semi'tu Ahmede'bne Aliyyi'bni Ca'fer yekûl. "Bu râvîden rivayet edilmiş ki;" semi'tü Fârisen yekûl. "Fâris'i duydum ki şöyle diyordu." Semi'tü Yûsufi'bni Hüseyin yekûl. "O da Yusuf b. Hüseyin'in şöyle dediğini duydum demiş;" yekûlü semi'tü Zennûne yekûl. "Son râvî de Zünnûn hazretlerinin şöyle söylediğini işitmiş."

Ne söylemiş Zünnun hazretleri kaddesallahu sırrahû?

Bi-evveli kademin tatlubühû tüdrikühû ve tecidühû.

Bu çok büyük bir müjde...

"O'nu isteyerek O'nu ister bir haldeyken attığın ilk adımda tüdrikühû ona ulaşırsın ve tecidühû ve O'nu bulursun."

O dediği Allah; Allah celle celalüh.

Sen gerçekten Allah'ı mı istiyorsun, niyetin samimi mi?

"Daha çok adım atacağım da ulaşacağım." diye bir şey yok, attığın birinci adımda ulaşırsın. "İlk adımda ulaşır, ilk adımda O'nu bulur ve O'na erersin." diyor.

Çok mühim bir söz…

Demek ki insanın niyeti hâlis, isteği samimi, katıksız oldu mu;
evet tasavvufun bir yolu vardır, eğitimin bir zamanı vardır, ama niyeti hâlis kişi daha ilk adımında O'nu bulmuştur, cennetlik olmuştur. Tabii zamanla tecrübesi artacak, bilgisi artacak.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine bir bedevî geldi, dedi ki;

"Yâ Resûlallah! İslâm nedir, bana bir anlat. Onu yapayım başka bir şey yapmayayım."

Dedi ki;

"Namaz kılacaksın, oruç tutacaksın, zekât vereceksin vesaire."

"Tamam, bunları yaparım başka bir şey yapmam. Hadi es-selâmü aleyküm." dedi, ayrıldı. Peygamber Efendimiz buyurdu ki;

"Cennetlik bir kimse görmek isteyen baksın."

Neden?

Çünkü isteği samimi. O yüzden ilk adımda maksat hâsıl oldu. Bu bize büyük bir müjdedir.

Biz bu yola adım atmış mıyız?

Allah'ın yolunda ilk adımı ihlâsla atmışsak ki O'na ermiş, O'nu bulmuş gibi oluyoruz, elhamdülillah! Şimdi artık O'nu kaybetme tehlikesi başlıyor. Bulunca elden kaçırma tehlikesi başlıyor. O halde bizim düşüneceğimiz husus;

"Aman kaybetmeyeyim, kaçırmayayım, düşmeyeyim."

Her halde dikkat etmek gerekiyor.

Allah hepinizden razı olsun. Dünya ve âhiretin hayırlarına cümlenizi, cümlemizi erdirsin. İki cihanda cümlemizi bahtiyar eylesin. Ömrümüzü rızasına uygun, hayırlı, verimli, ecirli, olumlu geçirmeyi nasip eylesin. Ümmet-i Muhammed'e faydalı olmamızı nasip eylesin. Cennetiyle cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin.

Bi-hürmeti esrârı sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı