M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İbrahim b. Edhem -2

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'l-lâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirin ve tâci ruûsinâ ve tabîbi kulûbinâ ve üsvetini'l-haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-cezâ.

Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Burada Ebû Abdirrahman es-Sülemî isimli meşhur alim ve sûfî ve Tabakatü's-sûfiyye isimli eserle beraber daha nice kıymetli eserler yazmış olan bir müellifin tasavvufla ilgili büyüklerin hayatlarını anlatan kitabını okuyorduk. İsmi Tabakatü's-sufiyye.

Sûfîlerin asır asır, ömür ömür, tabaka tabaka hayatlarını anlatmış, 10 tabaka halinde kendi zamanına kadar gelenleri, her tabakadan da 10 isim bularak 100 tane büyük zâtın hayatını ve hayatıyla ilgili bazı bilgileri, hadis rivayet etmişse numune olarak rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfi ondan sonra da mübarek sözlerinden bir kısmını numune olarak veriyordu. Bunlardan okuduk. Sıra İbrahim b. Edhem hazretlerine geldi.

Geçen hafta onun hadis de rivayet ettiğini ve rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfin izahını yapan kısımları da okuduk. Enteresan bir noktaya geldi demiştim. Bir daha hatırlatalım.

İbrahim b. Edhem hazretlerinin künyesi Ebû İshak. Belh şehrinden, Mevlânâ'dan önce yaşamış ama Mevlânâ'nın geldiği şehirdendi. Hükümdar evlatlarından. Yani ecdadı hükümdar olan bir kimse olarak burada zikredilmişti. Nasıl babadan, dededen kalma sarayı, hükümdarlığı ve saltanatı terk edip de sûfî olduğunu ne hallere geldiğini kısmen ilk rivayetlerde okumuştuk. Şimdi sıra ondan sonraki asıl kendisinin ağzından dinleyeceğimiz bir kısma geldi. Önemli.

Bu kısma başlamadan önce muhakkak ki bir işe besmele ile başlamak lazım. Allah adıyla başlamak lazım. Başlanmazsa o işten hayır gelmez. Hamd ü senâ ile salât u selâm ile büyüklere dualar ile başlamak lazım.

Sonra, biz burada oturmuşuz, gönlümüzce, zevkimizce mânevî bir zevk ve neşe içinde bir şeyler öğreniyoruz, dinliyoruz, anlatıyoruz.

Bunların sebebi nedir?

Allah'ın lütfudur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'dir. Bize İslâm'ı öğretmiş müslüman olmuşuz. İslâm üzere kardeş olmuşuz, Kur'ân-ı Kerîm bizi kardeş eylemiş.

Sonra, bu beldeleri büyüklerimiz fethetmişler, bize yâdigâr bırakmışlar hepsine borcumuz var.

Bu eserleri yazanlara da borçluyuz. Bu eser olmasaydı, bu bilgileri kimse yazmasaydı, biz de bilmezdik.

Onun için dersimize başlamadan önce başta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in rûh-i pâkine hediye olsun diye, onun bütün âl'inin, ashabının, etbâının ruhlarına ve hassaten Peygamber Efendimiz'in mânevî varisleri, mânevî âlemin sultanları, Ümmet-i Muhammed'in mürşidleri sâdât ve meşayıh-ı turuk-ı aliyyemizin cümlesinin ruhları için ki bu hayatlarını okuduğumuz kimseler de bunun içine girerler. Ebû Bekir es-Sıddîk ve Ali-i Murtazâ'dan Hocamız Muhammed Zahid-i Bursevî'ye kadar silsilelerimize mensup mürşidlerimizin, sâdâtımızın, pîrlerimizin ruhlarına, bu beldeyi fethetmiş olan Fatih Sultan Muhammed Hân cennet-mekânın ve mübarek ordusu mensuplarının ruhlarına, ashâb-ı kirâm deyince zikretmiş olduk ama hassaten Fatih Sultan Mehmed Hân'dan önce buralara gelip de Hz. Muaviye'nin oğlu zamanında onunla beraber gelip de burada cihat eylemiş şehit düşmüş ve beldemizin medâr-ı iftihârı olarak bu topraklara defnedilmiş olan –sahâbe-i kirâm var; Halid b. Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî ve sair sahâbe-i kirâmın ruhlarına; Yûşâ aleyhisselam'ın burada olduğu keşfen bildirilmiş, onun ve cümle enbiyâ ve mürselînin ruhlarına; şu güzel bina, hakikaten görenlerin hayran kaldığı, içinde oturduğumuz, namaz kıldığımız şu sevimli kültür âbidesini bina etmiş olan Selami Mustafa Efendi'nin ve burada irşat hizmeti ile meşgul olmuş olan kendisinin ve halifelerinin ve bu civarda medfun bulunan çok meşhur, kıymetli evliyâullahın; Abdü'l-Ehad-ı Nûrî hazretleri gibi ve sair çok kıymetli zâtların, sâlihlerin, evliyâullahın ruhlarına ve uzaktan yakından; sizler de, biliyorum, başka şehirlerden gelenlerinizi de görüyorum. Lutfedip geldiniz. Sizlerin de âhirete göçmüş olan annelerinizin, babalarınızın, dedelerinizin, ninelerinizin ta geriye kadar müslüman ecdâd ve ceddâd ve akrabâ-yı taallukâtınızın ruhlarına ve kitabı telif eylemiş olan Ebû Abdirrahman es-Sülemî hazretlerinin ruhuna ve bu rivayetleri ona da rivayet etmiş olan kimselerin ruhlarına, hasılı Allah'ın lütfu geniş, hazinesi sonsuz; bütün bizden önceki mü'minîn ü mü'minât ve müslimîn ü müslimâta dereceleri üzere Rabbimiz büyük büyük ikramlarda bulunsun duamız bereketiyle. Dereceleri daha da yüksek olsun. Rahatları, kabir istirahatları daha da ziyade olsun, mânevî ikramâta ve ihsanâta ve Allahu Teâlâ hazretlerinin yeni yeni rahmetlerine mazhar olsunlar, ruhları şâd olsun diye ve biz yaşayan mü'minler de Rabbimiz'in sevdiği kullar olalım, sevdiği şekilde yaşayalım, Allahu Teâlâ hazretleri bizi dünyada da âhirette de afiyet, saadet, selamet ehli eylesin, iki cihanda aziz ve bahtiyar olalım diye hatta bizden sonraki evlatlarımız, nesillerimiz, zürriyetlerimiz Allahu Teâlâ hazretlerinin sevdiği salih mü'min-i kâmil kullar olsunlar diye, Allahu Teâlâ hazretleri beldelerimizi ve diğer müslüman kardeşlerimizin diyarlarını her çeşit maddî mânevî semavi, arazî afetlerden, felaketlerden, musibetlerden, fitnelerden, belalardan, zalimlerin, fasıkların, facirlerin, müşriklerin, münafıkların tasallutundan, galebesinden, istilasından, düşmanların cevrinden, zulmünden korusun, istilaya uğramış yerleri de en yakın zamanda kurtarsın ve onların kurtulduğunu şu gözlerimize göstersin diye; Karadağ'daki, Bosma-Hersek'teki, Seylan'daki daha adını bilmediğimiz haberi bize gelmeyen yerlerdeki zalimlere karşı Rabbimiz kardeşlerimizi korusun, zalimler def olsunlar, kahrolsunlar, mahvolsunlar, Ümmet-i Muhammed aziz olsun diye 1 Fâtiha 11 İhlâs-ı şerîf okuyalım.

Allahu Teâlâ hazretleri Mâlikü'l-Mülk'tür, Ekber'dir. Yani en büyük Allah'tır. Mülkün sahibidir, duaları kabul edicidir. Evet elimizde silah yok, hudutlar müsait değil, vasıtalar müsait değil, silahımızı alıp onların yardımına koşamıyoruz ama boynumuz bükük duamız vardır. Onlara dua edelim, Allah dualarımızı kabul eder. Âmennâ ve saddaknâ. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de;

Ve kâle rabbiküm ud'ûnî estecib leküm. "Bana dua edin, ben karşılıksız koymam, karşılığını veririm." Buyurmuş. Vaadi vardır, vaadi haktır. 1 Fâtiha 11 İhlâs-ı şerîf okuyalım aşk ile şevk ile gözyaşı ile. Rabbimiz bizi dünya ve âhiret için istediklerimize nâil eylesin, koktuklarımızdan emin eylesin.

Müellif merhum uzun bir rivayeti alıyor buraya, diyor ki:

Semi'tü ebe'l-Abbâs. "Ebû Abbas isimli kişiden ben duydum ki."

Muhammede'bne'l-Hasani'bni'l-Haşşâb'tır. Bir şahsın isminde beş-altı tane unsur olabiliyor. Kendi adı, künyesi, lakabı, babasının adı, memleketi, hatta mesleği vesairesi olabiliyor.

Ebu'l-Abbâs künyesidir. Muhammed ismidir. el-Hasan babasının adıdır. Haşşâb da lakabıdır. Belki nisbesi de aşağıda gelecek. Diyor ki;

Muhammedü'bnü'l-Hasani'bni'l-Saidi'bni'l-Haşşâb, Ebu'l-Abbâs el-Mahzûmî es-Sûfî.

Kâne kad nezele Neysâbûr. "Nisabur şehrine inmişti." Sümme harece ilâ Mekkete. "Bu zât-ı muhterem Nisabur'a yerleşmişti ama oradan da çıktı, Mekke-i Mükerreme'ye gitti." Fetuvuffiye bihâ. "Mekke-i Mükerreme'de vefat etti."

Bir insan orada vefat etmişse, bir kere, güzel bir işaret, yani nasip olmuş o mübarek diyara gitmiş.

Kâle anhu ba'duhum. "Bazıları –isimlerini saymış- "el-Bağdâdî, Bağdatlı" demişler. el-Ma'ruf bi-İbni'l-Haşşâb. "Haşşaboğlu diye tanınmıştır." diye söylemişler.

Kâne min azrafi men kadime Neysâbûra mine'l-Bağdadiyyîn. "Nisabur'a Bağdat'tan gidip yerleşmiş olan insanların en zariflerinden idi." Ve ekmelühüm aklen ve dînen. "Aklı, diyaneti ve dindarlığı en olgun olan kişiydi."

Bağdat İslâm âleminin kalbi. Nisabur daha Doğu'da, İran'dan ötelerde. Ahali oralara doğru yayılıyor; ülke fethediliyor, İslâm âlemi genişliyor, muhtelif yerlere de çeşitli sebeplerle insanlar göç ediyorlar. İlim, tâlim, irşat, cihat için gidebiliyorlar.

Bu Bağdat'tan, yani merkezden kalkıp da oralara gitmenin çeşitli sebepleri olabilir. "İşte bu gidenlerin içinde aklı ve diyaneti en olgun olan, ve ekserahüm ta'zîmen li-sünneti, Peygamber Efendimiz'in sünnetine en çok riayetkâr olanlardan, hürmet edenlerden, yani sağlam müslümanlardan idi." Ve taassuben lehâ. "Sünnete sarılmakta bayağı bir sıkılık, taassup göstermiş olanlardandı."

Dehale bilâde Horasân. "Horasan beldelerine gitti." Ve ekâme bihâ sinîn. "Oralarda senelerce yaşadı." Semia'l-hadîse'l-kesîr. "Çok hadîs-i şerîf duydu." Veya Semmea'l-hadîse'l-kesîr "Çok hadis başkalarına anlattı, rivayet etti." Sümme hacce. "Sonra döndü Mekke'ye haccetmeye, haccetti." Ve câvera bi-Mekke. "Mekke'de mücavir oldu, yani yerleşti."

Mâni yok o zaman; "Hadi bakalım müddet doldu, vize tamam, çık dışarı!" diyen yok. İsteyen istediği yere gidiyor; Şark'tan Garb'a, Güney'den Kuzey'e, ilim, irfan, ibadet, taat için herkes ne yapıyorsa yapabiliyor.

Ne güzel günlermiş! Sonradan sûnî sûnî bölünmelerle ne kadar acı durumlara gelinmiş!

Ve mâte bihâ. "Mekke-i Mükerreme'de öldü." Senete ihdâ ve sittîne ve selâse mie. "Hicrî 361 senesinde vefat etti."

Miladî hangi seneye denk gelir?

Bunu bulmak için 361'i 36'ya böleceğiz. Çünkü 36 senede bir sene fark ediyor, onu düşeceğiz, yani 9 sene. 361'den 9'u çıkarırsak 352 kalır. Bunun üzerine 622'yi ekleyeceğiz, yani aşağı yukarı miladî 974 yıllarında filan Mekke-i Mükerreme'de ölmüş.

Bundan duymuş müellif, yani bu kitabı yazan Ebû Abdirrahman es-Sülemî bu zâtın rivayetini bize naklediyor.

Kâle: Haddesenâ Ebû Hasen Aliyyü'bnü Muhammedi'bni Ahmede'l-Mısrî.

O da bu zâttan duymuş.

Kâle: Haddesenî Ebû Saîd Ahmedü'bnü Îse'l-Harrâz. O da "Şu şahıs bana nakletti." diyor. Kâle haddesenâ İbrahimi'bnü Beşşâr. O da şu şahıstan duyduğunu söylüyor.

Kâle: Sahibtü İbrahime'bne Edheme bi'ş-Şâm. "Şam'da İbrahim b. Edhem'le sohbet ettim, arkadaşlık ettim."

Sahibe; bir müddet onun arkadaşlığında bulundum; yan yana bulunduk, tanışırız, onunla ahbaplığımız oldu demek.

Bu en son râvi, yani İbrahim'übnü Beşşâr, İbrahim b. Edhem'le bir müddet ahbaplık etmiş. İki İbrahim, ikisi de adaş.

Ene ve Ebû Yûsuf el-Ğassûlî ve Ebû Abdillah es-Sincârî. " Ahbaplığımızın dairesi içinde ben vardım, Ebû Yûsuf el-Ğassûlî vardı, Ebû Abdillah es-Sincarî vardı, şöyle iyi bir ahbap grubuyduk, samimiydik." demek istiyor.

Fe-kultü yâ Ebâ İshak. "Dedim ki; ‘Ey İshak'ın babası.'"

Kim bu?

İbrahim b. Edhem.

Niye "Ey İbrahim!" demiyor?

Çünkü isimle hitap etmek yerine, birbirini sayan insanlar künyesiyle hitap ederler. Künye biraz daha ciddiyet ve saygı ifade ediyor. İsim biraz daha onu küçük görmek veya samimiyet ifade ediyor. Ama birbirlerini sevdikleri için gene kibar bir tarzda hitap edecekler birbirlerine. Onun için "Ebâ İshak" diyor. Yani maksat İbrahim b. Edhem. İbrahim b. Edhem'in künyesi Ebû İshak olduğu için öyle diyor.

Niye Ebû İshak da biz "Ebâ İshak" diyoruz?

Çünkü "yâ" gelince, o zaman mürekkeb münâda mansub olur. Mesela Resûlullah'tır da "Yâ Resûlallah" deriz. Yani "yâ" geldiği zaman böyle değişiyor. "Yâ Ebâ İshak" demiş ona.

Habbirnî an bed'i emrike keyfe kân. "Senin bu işin nasıl başladı, bana bir anlat nasıl oldu bu işin?"

Mâcerânı, hayat hikâyeni, nasıl olduğunu bir anlat." diye teklif etmiş arkadaşı. Duyuyor; eskiden sarayları varmış, zenginmiş, Belh'teymiş, padişahzâdeymiş, padişah oğlu padişahmış, bırakmış. Soruyor. İyi ki sormuş çünkü bu rivayeti bize kadar gelmiş, kendi ağzından İbrahim b. Edhem'i öğreneceğiz.

Kâle. "O da anlatmaya başlamış." Kâne ebî min mülûki Horasân. "Babam Horasan meliklerinden bir melik idi." Horasan çok geniş bir bölge, küçük küçük beylikler, devletçikler halinde idare ediliyor. Bir hükümdar çıkar da hepsini derleyip toparlarsa büyük bir devlet olur ama gene öyle bir dış tesir yoksa zor. Küçük küçük Bir zamanlar Anadolu beylikleri vardı ya; Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Germiyanoğulları, Osmanoğulları, Karamanoğulları gibi. Yani o koca bölgede babası hükümdarlardan bir hükümdar imiş.

Ve küntü şâbben. "Ben de bir genç idim." Fe-rakibtü ile's-sayd. "Avlanmak için bineğime bindim." Fe-haractü yevmen alâ dâbbetin lî. "Bir bineğim üzerinde bir gün çıktım saraydan." Ve maiye kelbün. "Yanımda bir de köpek vardı." Av için herhalde. Fe-esertü erneben. "Bir tavşanın peşine düştüm." Ev sa'leben. "Veyahut bir tilkinin."

Yani duyan unutmuş olabilir; tavşan mı dedi, tilki mi dedi.

Fe-beyne ene atlubuhû. "Ben onun peşinde, avlayayım diye onu takip etmekteyken." İz hetefe bî hâtifun lâ erâhu. "Birden gaipten, seslenenin kim olduğunu görmediğim birisi bana seslendi." Fe-kâle: Yâ İbrâhim! Burada "Yâ Ebâ İshak!" demiyor, "Yâ İbrahim!" diyor.

Demek ki daha yüksek makamdan bir kimse. Ya melek, ya başka bir şey.

"Ey İbrahim!" E li-hâzâ hulikte? "Sen bu işin için mi yaratıldın?"

Yaratılışının gayesi bu mu?

Em bi-hâzâ umirte? "Yoksa âyetle hadisle, şeriatte bu mu emrediliyor sana?" Fe-fezi'tü. "Korktum bu ikazdan."

"Yâ İbrahim!" diye ismiyle hitap ediyor. Hitap eden ortada yok. Kulağına bir ses geliyor, hem de ciddi bir soru soruyor;

"Bunun için mi yaratıldın sen? Allah sana bunu mu emretti? Böyle yap diye mi emrolunmuşsun ki yapıyorsun bunu?"

Fe-fezi'tü. "Korktum, yüreğim ağzıma geldi, heyecanlandım." Ve vakaftü. "Durdum." Sümme udtü. "Sonra yeniden döndüm." Fe-rakadtü's-sâniyete. "İkinci defa avın peşine düştüm."

Bir tereddüt etmiş ama sonra da gene işin peşine takılmış.

Fe-feale bi-misli zâlike. "Tekrar bana aynı muamele oldu."

Gene gaipten bir ses, gene bu sorular. Selâse merrât. Üç defa olmuş. Demek ki insan bir şeyden hemen akıllanmıyor; "Acaba yanlış mı duydum? Kulağıma mı öyle geldi? Öyle mi sandım?" Tereddüt eder. Üç defa olmuş, üç seferinde de aynı şekilde bu şeyleri duymuş.

Sümme hetefe bî hâtifun min karabûsi's-serc. "Sonra eğerimin topuzundan -atın üstünde eğer, semer var- onun kıvrımından üst tarafında, tutunacak yerinden bir ses geldi."

Ağacın arkasına saklanmış, ağacın üstüne çıkmış bir adam değil, yakınından geliyor. Ama bu sefer ses semerden, eğerin tutulma yerinden geliyor.

Vallâhi mâ li-hâzâ hulikte. "Yemin olsun Allah'a ki bu iş için yaratılmadın!"

Semeri konuşuyor. Semerinden ses geliyor. Velâ bi-hâzâ umirte. "Sana bu iş de emredilmiş değil."

Kâle: Fe-nezeltü. "Bineğimden indim. " Fe-sâdeftü râiyen li-ebî. "Babamın bir çobanına rastladım o sırada." Yera'l-ğaneme. "Bu genç koyun güdüyordu." Fe-ehaztü cübbetehû es-sûfe. "Onun yünden olan cübbesini ben aldım." Fe-lebistühâ. "Onu giydim." Ve defa'tü ileyhi'l-feres. "Bindiğim atı ona verdim." Ve mâ kâne maiye. "Yanımda neler varsa, silah, elbise, hepsini verdim, yün elbiseyi giydim." Ve teveccehtü ilâ Mekke. "Mekke'ye yöneldim." Fe-beynemâ ene fi'l-bâdiyeti. "Ben böyle bu seyahat esnasında çölde giderken…"

-Hep çöl. İslâm âleminin hep kaderi. Anadolu'nun ortası, İran'ın ortası çöl. Horasan'da şehirlerden çıktın mı, öbür tarafları çöl. Pakistan, bakıyorsun Karaçi çöl. Dünyanın güzel yerlerini öyle sanıyorum ki kâfirler almışlar, işe yaramayan kıyı kenar kısımlarını bize mi bırakmışlar, diye insanın hatırına geliyor. - Yani çöllerden geçerek bu tarafa geçiyor, Doğu'dan Mekke'ye doğru, Batı'ya doğru.

İzâ ene bi-raculin yesîr. "Bir de ne göreyim, bir adamla karşılaştım. Orta halli görünüşlü, mütevazı, bir özelliği olmayan bir kimseyle karşılaştım." Leyse meahu inâun. "Yanında kap kacak yok, tulum yok ki buradan su içiyor diyelim."

Matara, tulum yok. O zamanın su taşıma aletleri, bir şey yok. Ellerini kollarını sallayarak o çöllerde gezilmez; torbasız, yiyeceksiz, içeceksiz o çöller geçilmez. Çünkü su, çeşme yok. Çöl saatlerce sürer. "Dikkatimi çekti." demek istiyor yani. "Baktım ki hiçbir şeyi yok; kabı, testisi, ibriği yok." Ve lâ zâdun. "Yol azığı da yok."

İçecek nereden sağlıyor? Yiyecek nereden sağlıyor?

Adamın elinde bir şey yok.

Felemmâ emsâ. "Akşamlayınca, hava kararıp akşam bastırınca." Ve salle'l-mağribe. "Akşam namazını kılınca." Harreke şefeteyhi. "O adam iki dudağını kımıldattı."

Demek ki dua etmiş. Akşam namazını kıldıktan sonra iki dudağını kıpırdattı, bir şeyler söyledi, mırıldandı demek istiyor.

Bi-kelâmin lem efhemhü. "Anlamadığım bir dil ile dudaklarını kıpırdattı, bir şeyler söyledi."

Fe-izâ ene bi-inâin fîhi taamun. "Bir de ne göreyim, o dua üzerine birdenbire ortaya içinde yemek olan bir kap geldi." Ve inâin fîhi şarâbun. "İçinde meşrubat olan bir kap da geldi." Şarap, üzüm suyu mânasına değil, içecek meşrubat demek. Fe-ekeltü ve şeribtü. "Yedim, içtim." Ve küntü meahu alâ hâzâ eyyâmen. "Yanında seyahat ederken günlerce bu halde seyahat ettim."

Yanlarında bir şey yok, akşam olunca dua ediyor; bir içecek, bir yiyecek geliyor.

Ve allemenî ism'allâhi'l-a'zam. "Bu kişi bana İsm-i Âzam'ı öğretti."

İsm-i Âzam nedir?

Allahu Teâlâ hazretlerinin bir ismidir ki onunla dua edildiği zaman Allah dua edenin duasını mutlaka kabul eder. Gizli bir şey İsm-i Âzam. O şahıs, onunla dua edenin duası mutlaka kabul olunur, istediği şey olur diye bildirilmiş olan İsm-i Âzam'ı İbrahim b. Edhem'e öğretmiş, sonra kaybolmuş.

Sümme ğâbe annî. Ve bakiytü vahdî. "Badiyede kendi halimle kaldım."

Günlerce seyahat ettiler, şimdi bu kendi haliyle kaldı.

Fe-beynemâ. "Ben böyle devam ederken." Zâte yevmin. "Günün birinde." Müstevhişun mine'l-vahde. "Yalnızlıktan da biraz içime korku ve çekinme hali gelmişken." Deavtullâhe bihî. "O öğrettiği İsm-i Âzam'la Allah'a dua ettim."

Yalnızlıktan da biraz bir korku geldi içine; tabi karanlığı var, aydınlığı var, yolun tehlikelileri var, taşlığı var, ağaçlığı var. Dua etmiş.

Fe-izâ ene bi-şahsin âhizin bi-huczetî. "Bir de ne göreyim, birdenbire karşımda bir şahıs benim elbisemin bir tarafını tutmuş." Ve kâle: Sel tu'tah? "Ona diyor ki; ‘Hadi ne isteyeceksen iste, istediğin sana verilecek.'" Fera'anî kavluhû. "Onun bu sözü ona bir ürperti, korku vermiş." Fe-kâle: Lâ rav'a aleyke! "Korkma! Çekinme!" Gördüğü şeyden dehşete düşmüş. Ve lâ be'se aleyke! "Bir beis yoktur." "Benden korkmana lüzum yok, çekinmene lüzum yok, bir mahzur da yok. İsteyebilirsin. Haydi iste." dedi.

Ene ehûke el-Hızır. "Ben senin kardeşin Hızır'ım." İnne ehî Dâvude allemeke'smallâhi'l-â'zam. "Kardeşim Davud sana İsm-i Âzam'ı öğretti."

İlk şahsın Davud aleyhisselâm, ikinci şahsın da Hızır aleyhisselâm olduğunu anlıyoruz. Fe-lâ ted'u bihî alâ ehadin beyneke ve beynehû şahna'. "Sakın bu İsm-i Âzam'ı öğrendim diye, bunu seninle aranda kızgınlık, düşmanlık olan kimse aleyhinde dua olarak kullanma."

Kendi şahsi kızgınlığın nefretin dolayısıyla sakın bunu kullanma.

Fe-tuhlikehu helâke'd-dünyâ ve'l-âhireti. "Karşındaki adamın hem dünyasını hem âhiretini mahvedersin."

Çünkü öyle kuvvetli bir dua, öyle dozajı yüksek ki adamın dünyası da âhireti de gider. Sakın birisinin aleyhinde kullanma.

Velâkin üd'ullâhe en yüşeccia bihî cübneke. "Fakat bu İsm-i Âzam'ı madem öğrendin, bununla Allah senin korkaklığını gidersin, sana cesaret versin diye dua et." Ve yukavviye bihî da'feke. "Zayıflığını gidersin, seni kuvvetlendirsin diye dua et." Ve yü'nise bihî vahşeteke. "Tek başına olmandan içine bir sıkıntı geldiği zaman sana bir ünsiyet hâsıl olsun diye dua et. " Ve yüceddide bihî fî külli saatin rağbeteke. "Her saat her an senin rağbetini yenilesin, tazelesin diye, Allah'a olan şevkin, kulluk rağbetin, iştiyakın artsın diye dua et." Sümme'nsarafe ve terekenî. "Sonra bu da kalktı gitti ve beni o halimle bıraktı."

Demek ki İbrahim b. Edhem yolda Davud aleyhisselâm ile karşılaşmış. O tenhada kenarda akşam namazı kıldıktan sonra dua edip bilmediği dille bir yiyecek, bir içecek kabı getiren o imiş. Bu da yalnız kaldıktan sonra İsm-i Âzam'ı okuyunca karşısına Hızır aleyhisselâm gelmiş.

Hızır aleyhisselâm; "İste ama şunları şunları iste, birisinin aleyhinde öğrendiğin İsm-i Âzam'ı kullanma." diye tavsiye etmiş oluyor.

Bu zâta bu ikram nereden geldi?

Allah sevmiş, seçmiş. Tam o yolda da değil, o yola girmesi için de ikazı gene Allah yapıyor. "Sen bu iş için yaratılmadın, böyle bir şey sana emrolunmadı." diye ikazı da yapan Allahu Teâlâ hazretleri. Demek ki kalbinde bir temizlik, soyunda bir asalet, anasında babasında, dedesinde bir güzellik var ki Allah buna nasip etmiş.

Yalnız, İmam Gazzâlî hazretleri diyor ki; "Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti umumi iner de, durumu müsait olanlar istifade eder, durumu müsait olmayanlar, kabı ters olanlar o rahmetten faydalanamaz. " Yağmur yağarken kabını ters koyarsan içine bir şey dökülmez, birikmez; kabı düzgün koyulmuş olanlara, nisan yağmuru, bereketli yağmur gelir demek istiyor.

Hakikaten herkes biraz da kendi hayatından düşünürse; kendisinin gördüğü rüya vardır, işittiği vaaz vardır, okuduğu kitap vardır, kendisine Allah bir yerden bir vasıta ile bir nasihat ulaştırmıştır. Onu tutup ona göre hareket eden tamam, ona göre hareket etmeyen de, yani ikaza aldırmamış, değerlendirmemiş, fırsatı kaçırmış oluyor diye düşünüyorum.

Her hâlükârda -yine düşündüğüm bir başka şey daha var ki- Allahu Teala hazretleri duaları kabul edici olduğundan, "Ya Rabbi! Bende sevmediğin ne varsa, benim üzerimden onları al; bana sevdiğin halleri, huyları, sıfatları nasip et. Beni sevdiğin kulların arasına dahil eyle." diye insan dua ederse, duada devam ederse, Allah inşaallah hepimizi iyiler zümresine katar. Allah'ın lütf u ihsanı, ikramı çoktur. Hatasını bilen, istiğfar ve tevbe edene, af dileyene mağfiret eder, affeder, isteyene istediğini verir, kişiyi muradına erdirir. Lütfu çoktur, rahmeti geniştir.

Bundan sonra bir başka rivayet zinciriyle uzun bir rivayet daha geliyor.

Semi'tü Muhammede'bne'l-Hasani'l-Bağdâdî. Bu deminki râvi olmalı. Semi'tü Aliyye'bne Muhammede'bne Ahmed el-Mısrî, yekûlü: Semi'tü Ahmede'bni Îsa el-Harrâz. Kâle: haddesenî ğayrü vâhidin min ashabinâ. Râvi diyor ki; "Bize arkadaşlarımızdan birden fazla râvi rivayet etmiştir ki o râvilerden bir tanesi;" minhüm Saîdü'bnü Ca'ferini'l-Varrâku ve Hârunu'l-Edhemiyyu ve Usmâne't-Temmâr."

Bunların isimlerini sayıyor.

Kâlû: Haddesenâ Usmânü'bnü Umâre. Bu şahıs onlara rivayet etmiş. Kâle: Haddesenî İbrahimi'bnu Edhem. O en son şahsı söylemiş, o da geriye doğru onlara nakletmiş asırlar boyu. An raculin min ehli İskenderiyye. İskenderiye'den bir adamdan İbrahim b. Edhem nakletmiş.

Bu sefer rivayet eden İbrahim b. Edhem, İskenderiyeli birisinden naklediyor.

Kâle: Lakîtuhû bi'l-İskenderiyye. "Bu şahsı ben İskenderiye'de gördüm, onunla orada karşılaştım." diyor İbrahim b. Edhem. Fekâle lî. "O karşılaştığım zât bana dedi ki." Men ente yâ ğulâm? "Ey delikanlı, ey yavru, ey çocuk sen kimsin?" Kultü: Şâbbun min ehli Horâsân. "'Horasan ahalisinden bir delikanlıyım, bir gencim.' diye cevap verdim." Kâle: Mâ hamaleke ale'l-hurûci mine'd-dünya? " O bana sordu ki; ‘Seni dünyayı terk etmeye, dünyadan vazgeçmeye, dünyalıktan sıyrılıp çıkmaya ne sebep oldu? Seni bu yola ne sevk etti? Neden sarayları, zenginlikleri, saltanatı, nimetleri bıraktın da bu dervişlerin yoluna, bu sûfilik yoluna girdin?' diye sordu."

Kultü: Zühden fîhâ ve recâen li-sevâbillâhi teâlâ. "'Dünyaya karşı zühdümden, dünyaya değer kıymet vermediğimden ve Allahu Teâlâ hazretlerinin sevabını kazanmak arzusundan dolayı böyle yaptım.' dedim."

Mâlum dünyaya karşı zühd duyguları içinde olmak, dünyaya değer vermemek, dünyayı değersiz görmek, dünyanın küçük olması dervişliğin bir şartıdır,Efendimiz'in tavsiyesidir. Çünkü dünya sevgisi bütün hataların başıdır. Esas olan, dünyanın boşluğunu, fâniliğini, bir hiç olduğunu anlamaktır; âhirete rağbet etmektir. İşin aslı faslı, tamamı, temeli budur. Ama insan zengin olabilir, ama insan halife olabilir; şöyle olur, böyle olur; dünyaya metelik vermeyecek, bilecek ki asıl olan âhirettir. Peygamber Efendimiz;

"Zühd, helalin haram kılınması değildir fakat elinde olanla olmayanın aynı olmasıdır, olmadığında Allah verecek diye güvenmendir." diyor.

Fekâle: İnne'l-abde lâ yetimmü recâuhû li-sevâbillâhi teâlâ hattâ yahmile nefsehû ale's-sabr. "Dedi ki; ‘Kulun Allahu Teâlâ hazretlerinin sevabını kazanmayı umması, nefsini sabra alıştırmadıkça, sabrın altına sokmadıkça mümkün olmaz.'"

"Sabır lazım evlat." demiş oluyor.

Fekâle: Raculün mimmen kâne meahû. "Onun yanında bir başkası daha var, ben onu tanımıyorum, o lafa karıştı bu sefer."

"Evladım sabır etmek şarttır bu yolda." gibi söz söyleyenin yanındaki;

Ve eyyü şey'ini's-sabru? "Sabır ne?"

Maksat ikisi konuşup buna öğretmek herhalde ki sabır neymiş diye soruyor.

Fe-kâle: İnne ednâ menâzili's-sabri en yerûde'l-abdu nefsehû ale'htimâli mekârihi'l-enfüs. "Sabrın en aşağı mertebesi; kişinin nefsini, öteki insanların bucak bucak kaçtığı, nefislerine zor gelen şeylerin altına sokmasıdır. Herkesin yapamadığı meşakkatli işleri yapmasıdır."

Sabrın en aşağısı budur.

Kâle kultü: Sümme meh? İbrahim b. Edhem anlıyor vaziyeti, "Sonra nedir?" Sabrın en aşağısı buysa, yukarıya sayılmasını istiyor, "Sonra bundan sonra ne gelir?" diye soruyor.

Kâle: İzâ kâne muhtemilen li'l-mekârihi evrasallâhu kalbehû nûran. "Nefislere acı, zor, meşakkatli gelen şeylere, kendisi o yüklerin altına girdi de onları yüklenebildi mi bir derviş, bir sûfi; o sabırdan dolayı Allah onun kalbine bir nur bahşeder, kalbinde bir nur hasıl olur."

Kultü ve mâ zâlike nûr? İbrahim b. Edhem soruyor; "Nedir bu nur? Bu nurun aslı esası, mahiyeti ne ola?"

Kitap burada bizi epeyce derin meselelerin içine soktu.

Kâle: Sirâcun yekûnü fî kalbihî. "Bu nur o kişinin gönlünde olan bir kandildir." Yüferriku bihî beyne'l-hakkı ve'l-bâtıl. "Bunun sayesinde hakkı batılı ayırt eder, eğriyi doğrudan ayırır."

Şu yanlış bu doğru, bu iyi bu kötü, fark eder.

Ve'n-nâsihâ ve'l-müteşâbih. "Hatta kalbinde bu nur olan kimsenin, Kur'ân-ı Kerîm'in ve ahkâm-ı şer'iyyenin önce gelen sonra gelen ahkâmını, nâsihini mensuhunu ve herkesin akıl erdiremediği, ancak ilimde rüsuh sahibi insanların kavrayabildiği müteşabihlerini, yani akıllara biraz ağır, zor gelen şeylerini anlama kabiliyeti gelir."

Kur'ân-ı Kerîm'de, Âl-i İmrân'ın başında bir âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;

Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri iki kısımdır.

Minhü âyâtün mühkemât. "Bir kısmı muhkem âyetlerdir."

Sapasağlam, mânası aşikâr, "Namaz kıl", "Zekât ver" gibi herkesin duyduğu zaman anladığı âyetlerdir.

Hünne ümmü'l-kitâb. "Kitabın özü esası, temeli bunlardır."

Ekseriyetle bu muhkem âyetlerle, şeriat-i garra çizgileriyle, ana hatlarıyla belli olmuştur.

Ve uharu müteşâbihât. "Bir de herkesin akıl edemediği, kavrayamadığı, esrarengiz âyetler vardır."

Mânasını, "Allah Allah, burada Allah ne demek istiyor, acaba muradı nedir ki?" diye insanların merak edip de mânasını çözemedikleri de vardır. Bunlara müteşabih âyet derler.

Fe-emmellezîne fî kulûbihim zeyğun fe-yettebiûne mâ teşâbehe minhu. "Kalplerinde eğrilik olanlar, gelirler bu mânasının kavranması zor olan âyetleri dillerine dolayıp onlara tâbi olurlar, yoldan raydan çıkarlar, başkalarını çıkartırlar, akıllarının ermediği, mânasını anlayamadıkları şeylerin içinde ileri geri konuşurlar."

Ve'r-râsihûne fi'l-ilm. "Ama ilimde sağlam, rüsuh sahibi, kaliteli, derin olanlar…" Yekûlûne amennâ bihî. "'Biz bu âyetlere iman ettik.'" Küllün min indi rabbinâ. "'Hepsi Rabbimiz tarafından indirilmiştir.' derler."

"'Vardır bir hikmeti, belki ben anlayamam ama ilerideki asırlara hitap ediyordur. Belki başka ârif kullarına hitap ediyordur.' diye iman eder."

Ama içine dalıp da ileri geri konuşup dinî bakımdan hatalı duruma düşmez. Hakiki alimler böyle çekinir, ötekiler, kalplerinde hastalık olanlar dalarlar.

Bazısı müteşabih âyetlerin karşısında duruyor. Yani "Ne demek elif lâm mîm? Ne demek kâf hâ yâ ayn sâd?" Mesela bazı âyetler var. İşte burada diyor ki; "İnsanın gönlünde bu nur hâsıl oldu mu, nâsih âyetleri, nâsih ahkâmı, müteşabih âyetleri anlama kabiliyeti gelir. Çünkü hakkı batıldan da ayırdı diyor, Allah o nuru veriyor, ondan sonra öteki esrarı da onunla anlaması mümkün oluyor.

Kultü hâzihî sıfâtu evliyâi Rabbi'l-âlemîn. Onun üzerine İbrahim b. Edhem demiş ki; "Bu, âlemlerin rabbi Allah'ın evliyâsının vasfıdır.

"Müteşabih âyetleri anlamak, hakkı batıldan ayırmak, eşyanın iç yüzünü, perde arkasını, batılı anlamak, evliyâullah işidir." deyince, cevap veren şahıs diyor ki;

Kâle: Estağfirullâh. "Tevbe yâ Rabbi, estağfirullah." Sadaka Îse'bnü Meryem aleyhisselâm. "Meryem'in oğlu İsa aleyhisselâm doğru söylemiştir." Hîne kâle: Lâ tadau'l-hikmete inde ğayri ehlihâ. "'Hikmeti, anlamayacak, liyakatsiz insanlara söylemeyin.' diye söylerken ne güzel söylemiş, fe-subhanallah."

Onun bu sözüne karşılık böyle söylüyor.

Fe-tudayyiûhâ. "Sonra bunu, verilen hikmetin mânasını, ehemmiyetini kavrayamaz, sözü olmadık yerde zayi ederler, harcarlar." Ve lâ temneûhâ ehlehâ. "Hikmeti ehlinden de esirgemeyin, vermezlik etmeyin, onlara verin." Fe-tazlimûhâ. "Vermezseniz onlara zulmetmiş olursunuz."

Hikmeti, anlayışlı, kavrayışlı, hazmedebilecek insana verin; hazmedemeyecek insana vermeyin. Hazmedemeyecek olan onu ziyan eder, ona yazık eder. Hazmedecek olandan da esirgemeyin. Bu sefer "Niye esirgedin? Bu layıktı buna, zavallıyı mahrum ettin. Bu sefer o kimseye zulüm etmiş oldun." diye Hz. İsa aleyhisselâm'dan böyle bir rivayet var. "İlmi nâehile vermeyin, ilme yazık edersiniz. Ehlinden esirgemeyin, o zâta yazık edersiniz." diyor.

İlim herkese verilmez ama ehlinden de esirgenmez. "Bu, evliyâullahın sıfatıdır." Deyince;

"Fe-subhanallah, amma anlayışsızmışsın, işte biz zaten evliyâullahı anlatıyoruz." demek istiyor.

İlmi nâehile vermemek lazım, sen de daha ehil misin yoksa diye, İbrahim b. Edhem'e yavaşça abasının altından sopasını gösteriyor. Büyüklerin yanında insanın sözüne işine çok dikkat etmesi lazım. Sinirleniveriyorlar bakın. Anlayacaksın tamam işte, sana evliyâullahlığı anlatıyor, zaten ikisi birbirlerine soru sorarak seni evliyâ yapmaya gelmiş. Sana sabretmek lazım. Herkesin yapamadığı şeyi yapmak lazım. "İnsanın o zaman kalbinde bir nur olur, o nur sayesinde hakkı batıldan ayırır." diyorlar.

Fe-basbastu ileyhi. "Yalvarmış yakarmış."

Basbasa-tabasbus, yani "Affet, hata ettim, kusura bakma." diye epeyce bir dil dökmek zorunda kalmış. "Fe-subhanallah, estağfirullâh." deyince, yalvarmış biraz.

Ve talabtu ileyhi. "Ve affetmesini diledim." Ve talebe maiye ashâbuhû ileyhi.

Yanındaki insanlar da "Hadi affet." filan diye aracılık yapmışlar. Bir "Evliyâullahın sıfatıdır." dedi diye bayağı bir varta geçirdi. Kendisi yalvarıyor "Affet." diyor, etrafındakiler de "Hadi bu genci affet." diyor, "Bir daha yapmaz." gibilerden onlar da İbrahim b. Edhem için ona talepte bulunuyorlar.

Fe-kâle: İnde zâlike. "Bunun üzerine dedi ki." Ya ğulâm. "Ey çocuk, ey evlat, ey yavru."

Gulam köle ya da çocuk demek.

İyyâke izâ sahibte'l-ahyâra ev hâdeste'l-ebrâra en tuğzibehüm aleyke. "Hayırlı insanlarla bir arada bulunduğun zaman, onların meclislerine geldiğin zaman veyahut Allah'ın iyi kullarıyla konuştuğun zaman onları kızdırmaktan çok sakın." demiş.

"Edebe riayet et, bak bu sefer seni affettim ama bu sana ders olsun, Allah'ın iyi kullarını kızdırmamaya gayret et." demiş, nasihat etmiş.

Fe-innallâhe yağdabu li-ğadabihim.

Neden?

"Çünkü onların kızgınlığından dolayı Allah da kızar."

Çünkü Allah evliyâsını kızdırana kızar, evliyâsının gönlünü hoş edeni sever.

Men âzâ lî veliyyen, fe-kad âzentühü bi'l-muharebe. "Benim evliyâmdan birisini ezalandıran birine ben savaş açarım." diyor Allahu Teâlâ hazretleri hadîs-i kudsîde.

Allah, sevgili kulu gazaplandı mı, onu kim gazaplandırmış kızdırmışsa, o kızdırana kızar. Çünkü sevgili kulu, bunu seviyor. "Vay sen benim evliyâmdan bir sevgili kulumu kızdırdın!" diye gazap eder.

Onun için sen iyilerle, hayırlılarla sohbet ettiğin, meclislerine geldiğin, onlarla konuştuğun zaman onları kızdırmamaya dikkat et.

Ve yerdâ li-ridâhüm. "Onlar razı olunca Allah da razı olur."

Kızınca Allah da kızar, razı olunca Allah da razı olur.

Ve zâlike enne'l-hukemâe hümü'l-ulemâ. "Çünkü hikmet sahibi insanlar alimlerdir, âyetlerde bahsedilen alim dediğimiz kimselerdir." Ve hümü'r-râdûn anillâhi azze ve celle. "Onlar Allah'tan razı, kaderine razı olan kimselerdir." İzâ sahıta'n- nâsu. "İnsanlar Allah'ın kaderine âsî geldiği, kabul etmediği zaman, bunlar razı gelenlerdir." Ve hüm cülesâu'llâhi ğaden. "Onlar yarın Allahu Teâlâ hazretlerinin huzur-u ilâhîsinde onun meclisine erecek, o şerefe nâil olacak kimselerdir." Ba'de'n-nebiyyîne ve's-sıddîkîn. "Bunlar, peygamberlerden ve sıddıklardan sonra o şerefe, huzur-u ilâhîye erme şerefine ereceklerdir."

Onun için "Onları kızdırma." diye ikaz ediyor. Hâlbuki bize göre çok hafif bir şey söyledi ama dilini tutmasını bilecek insan, sözüne ihtimam edecek.

Yâ ğulâm! İhfaz annî va'kıl. "Şimdi benim söyleyeceklerimi ezberle, aklına iyice yerleştir." Vahtemil. "Bu vazifeleri yüklen." Ve lâ ta'cel. "Acele de etme. Sözlerimi dinlerken de fazla telaş ve acele gösterme." Fe-inne't-teenniye meahu'l-hilmi ve'l-hayâu. Ve inne's-sefehe meahu'l-hurku ve'ş-şu'mu. "Çünkü sakin ve teenni ile hareket etmenin yanında halim selimlik ve utanmak vardır. Halimlik ve hayâ duygusu olur ve böyle şuursuz ve beyinsizce, aptalca hareketin yanında da insan hurk ve şuursuzluk, hayâ perdesinde yırtıklık olur. Onun için teenni ile hareket et, yavaş yavaş dinle." diye nasihat ediyor.

Kâle: Fe-selet aynâye. Bu sözler üzerine İbrahim b. Edhem hazretlerinin gözlerinden yaşlar boşanmış, "Gözlerim yaşardı, ağlamaya başladım." demek istiyor. Ve kultü. "Ve dedim ki." Vallâhi mâ hamelenî alâ mufâragati ebeveyye ve'l-hurûci min mâlî illâ hubbu'l-esereti lillâh. "Yemin olsun ki anam ve babamdan ayrılmaya ve malımdan mülkümden vazgeçmeye beni Allah'ın yoluna girme arzusundan başka bir şey sevk etmemiştir. Bu yolu sevdiğimden ben bütün imkânları teptim, anamdan babamdan ayrıldım, maldan mülkten geçtim." diye ağlayarak böyle söylemiş.

Ve mea zâlike ez-zühdü fi'd-dünyâ. "Dünyaya da metelik vermeme duygusu içimde var, dünyayı gözüm görmüyor." Ve'r-rağbetü fî civârillâhi teâlâ. "Allah'ın huzurundaki, cennetindeki nimetlere de rağbetim var, dünyaya metelik vermiyorum, ondan böyle bıraktım." diye ağlamış. Fekâle: İyyâke ve'l-buhle. O mübarek gene devam ediyor nasihate. "Sakın cimri olma." Kultü: Ve me'l-buhlu? "Sordum ki, nedir bahillikten, cimrilikten kastın?" Fe-kâle: Emme'l-buhlu inde ehli'd-dünyâ. "Ehl-i dünyanın nazarında bahillik, cimrilik." Fe-hüve en yekûne'r-raculü bahîlen bi-mâlihî. "Adamın malını vermekte cimrilik etmesidir."

Ehl-i dünyanın yanında cimrilik deyince anlaşılan; parası, pulu, malı var, vermiyor. Cimrilik bu.

Ve emmellezî inde ehli'l-âhireti. "Ama âhiret ehli, evliyâullah nazarındaki bahillik, cimrilik." Hüvellezî yebhalü bi-nefsihî anillâhi teâlâ. "İnsanın Allah'a ibadet etmekten tembelleşmesi, cimrileşmesi; nefsini Allah yoluna vermekten cimrilik etmesidir." Ötekisi malını, berikisi nefsini Allah'ın hizmetine verecek, nefsini feda etmeye razı olacak. Öyle yapmıyorsa cimridir.

Dünya ehli nazarında cimri, bahil, malını vermeyen demek. Âhiret ehli nazarında cimri, canını vermeyen demek. Canını bu hizmete tahsis etmeyen, vermek gerektiği zaman vermeyen demek. Yani canını verecek gibi olacak diye tarif etmiş.

Elâ ve inne'l-abde izâ câde bi-nefsihî lillâhi. "Bak, gözünü aç, dikkat et ki; kul Allah için nefsini feda etmeyi, nefsini cömertçe sunmayı güzel yaptığı zaman." Ûrise kalbuhû el-hüda ve't-tukâ. "Onun gönlüne hidayet ve takvâ gelir." Ve ûtiye's-sekînete ve'l-vakar. "Kendisine sekinet ve vakar ihsan olunur, sakin vakur bir insan haline gelir." Ve'l-ilme'r-râcih ve'l-akle'l-kâmil. "Tercih edici bir ilim ve kâmil bir akıl kendisine ihsan olunur."

kendisine ilim, akıl, sekinet, vakar, takvâ, hidayet verilir.

Canını verecek bir cömertlik gösterdiği zaman insan;

Ve mea zâlike. "Bununla beraber." Tuftehu lehü ebvâbu's-semâ'. "Onun için semanın kapıları açılır." Ve hüve yenzuru ilâ ebvâbihâ bi-kalbihî keyfe tuftehu. "O gönlüyle, semanın kapıları açılıyor diye o kapıların nasıl açıldığına bakar, seyreder." Ve in kâne fî tarîki'd-dünyâ matrûhan. "Eğer dünya yolunda atılmış bile olsa, gönlüyle semanın kapılarının açıldığını seyreder."

Dünyalıkla bile meşgul oluyorsa, nefsini bu cömertliklerle Allah yoluna verebilmişse, yine mâneviyatı açık olur, gönül gözü açık olur.

Mesela Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz zengindi. Osman-ı Zinnûreyn Efendimiz zengindi. Dünyalık bu işe ille mâni değil. Ama gönlünden o cömertlik olduğu zaman, artık şunlar şunlar kendisine verilir ve gökyüzüne bakar, göğün kapılarının açıldığını görür, isterse dünyalığın içine atılmış, gark olmuş bile olsa, demek istiyor Allahu a'lem.

Fe-kâle lehû raculün min ashâbihî. "Bu nasihatleri veren kimseye, onun yanındaki arkadaşlarından birisi dedi ki;" Idribhu fe-evci'hu. "Döv şu çocuğu ve acıt, canını yak." Fe-innâ nerâhu ğulâmen kad vuffika li-vilâyetillâhi teâlâ. "Çünkü biz onu Allah'ın evliyâlığına layık, muvaffak olacak bir kimse olarak gördük. Vur ve acıt."

Fe-subhanallah.. Böyle demiş.

Kâle: Fe-taaccebe'ş-şeyhu min kavli ashâbihî. "Nasihat veren şahıs, arkadaşlarının ‘Döv şunu ve canını yak.' demesine şaşırdı." Kad vuffika li-vilâyetillâhi teâlâ. "‘Allah'ın evliyâlığına muvaffak kılınmıştır, ihsan kılınmıştır.' sözüne hayret etti ve şaşırdı."

Fe-kâle lî: Yâ ğulâm! "Bana dedi ki." diyor İbrahim b. Edhem. "Ey evlat, ey çocuk." Emmâ inneke se-teshabu'l- ahyâr. "Sen çok hayırlı insanların meclislerine gireceksin, onlarla tanışacaksın." Fe-kün lehüm ardan yataûna aleyke. "Sen onların meclisine varacaksın, o hayırlı evliyâların meclisine gireceksin ama sen onlar için çiğnedikleri toprak ol, üstünden basıp geçseler bile, o kadar mütevazı ol." Ve in darabûke ve şetemûke taradûke. "Seni dövseler de, sana sövseler de, seni kovsalar da." Ve esme'ûke'l-kabih. "Ağır söz söyleseler de, sen hayırlı kimselerle ahbap olacaksın, meclislerine gireceksin, onlarla konuşmaların olacak."

Eğer onlar seni dövseler de, sövseler de, kovsalar da, kötü söz söyleseler de sen onlara toprak ol, seni çiğnesinler. "Karşılık verme" demek istiyor.

Fe-izâ fealû bike zâlike. "Bunları sana yaptıkları zaman o evliyâullah; dövüp, sövüp, şunu bunu yaptıkları zaman." Fe-fekkir fî nefsike min eyne ûtiyte. "Bunlar sana yaptıkları zaman kendi kendine düşün ki sen nereden getirildin? Bu sana nereden geliyor?"

Yani dövseler de Allah yaptırtıyor, kader, Allah'ın takdiri, oradan oluyor diye düşün.

Fe-inneke izâ fealte zâlike yüeyyidûke'llâhu bi-nasrihî. "Böyle düşünür böyle yaparsan, Allah seni nusretiyle teyid, takviye eder." Fe-yukbilü kulûbehüm aleyke. "Onların kalplerini sana döndürür, sana teveccüh ettirir."

Va'lem enne'l-abde izâ kalâhu'l-ahyâr. "Şunu da bil ki; hayırlı evliyâullah kimseler bir kula darılırlarsa." Ve'ctenebe suhbetehu'l-veriûn. "Takvâ ehli insanlar da onunla sohbet etmekten ictinab ederler." Ve ebğadahu'z-zâhidûn. "Zahidler de ona buğz ederler."

En yüksek evliyâ artık öyle bir şey yaptı mı o zaman ötekiler de sırayla kesiliyorlar.

Fe-inne zâlike isti'tâbun mina'llâhi teâlâ. "İşte bu da Allah'ın öyle bir istitabıdır, cezasıdır."

Onlara karşı mütevazı olacak. Olmazsa eğer, hayırlıları darıltırsa bir insan, başı derde girecek.

Sayfa Başı