M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Yaradılış Gayemiz

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Çok değerli kardeşlerim, sözlerime Allahu Teâlâ hazretlerinin adıyla başlar, sizi Allahu Teâlâ hazretlerinin Resûlünün bize öğrettiği selâmıyla selâmlarım. Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu.

Bizi yaratan, yaşatan, sayısız lütuflara, nimetlerine mazhar eyleyen Allahu Teâlâ hazretlerine sonsuz hamd ü senâlar olsun. Bize Allahu Teâlâ hazretlerinin rızası yollarını öğreten Allah'ın en sevgili kulu, gerçek elçisi ve bizim numûne-i imtisalîmiz, örneğimiz, rehberimiz, Muhammed Mustafâ hazretlerine ve onun mübarek âline ve ashabına ve cihan durdukça ona tâbi olup onun izinden gidecek olan cümle etbâına, ahbabına salât ü selâm ve dualarımızı arz ederim.

Muhterem kardeşlerim. Konuşulacak binbir mesele içinden, şu hususu sayılı günlerin, dakikaların, saniyelerin geçtiği ömrümüzde, en faydalılarını seçmeliyiz. Bize en çok yararı dokunacak olanları arayıp bulmalıyız.

Onun için en önemli soruyu soruyorum. Bu dünya neden yaratıldı? Neden Allahu Teâlâ hazretleri bizi bu dünyaya gönderdi? Neden gönderdikten bir müddet sonra da buradan bizi alıyor. Göçüp gidiyoruz. Bu gelmenin, gitmenin sebebi ne? Bu hayatın özü ve hakikati ne? Mânası ne? Bu hayatta en önemli olan, kaçırmamamız gereken püf noktası, bamteli neresi?

Hiç şüphesiz ki bu hayat biteceği zaman, çünkü bizden öncekiler de gitti peygamberler de hükümdarlar da padişahlar da her şeyi gördüler, gittiler. Gideceğimiz anda "bu ömrü yanlış geçirmişim, hay Allah olmadı, yanlış oldu, tamamen yanılmışım, beceremedim, başaramadım, ters yolu tutturmuşum" dememek, en önemlisi bu. Çünkü hayat cd değil ki geriye döndürüp tekrar dinlemek mümkün olsun. Tekrar yaşamak mümkün olsun. Bir kere yaşadıktan sonra geriye dönüşü olmayan tek yönlü bir akış.

Benim demin sorduğum soruların cevabında büyük alimimiz kendisiyle iftihar ettiğimiz Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri ve onun gibi binlerce alimler, abidler, bilginler, din büyükleri onun diliyle öğrendi, hepsine tercüman oldu çünkü. İki alemin yaratılmasında yani dünya ve âhiret, ve alemin insanoğluyla doldurulmasından maksad-ı aslî yani asıl gaye, temeldeki özlem, asıl ilâhî maksad mârifet-i Mevlâ'dır, diyor. Kullarının Allahu Teâlâ hazretlerinin bilmeleri, bulmacayı çözmeleri, bilmeceyi doğru olarak cevaplandırmaları. İşin özü, aslı budur.

Biliyorsunuz İbrahim Hakkı Erzurumî, Tefvîznâme'yi yazmış.

Hak şerleri hayreyler

Zannetme ki gayreyler

Ârif anı seyreyler

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler.

Galiba bizim hocamızın da hemşehrisi oluyor. Böyle anlatmış. Yani asıl gayemiz Allahu Teâlâ hazretlerini bilmek oluyor. Allahu Teâlâ hazretleri bir âyet-i kerîmede şöyle buyuruyor. Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ben insanları ve cinleri başka bir şey için yaratmadım. Ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. Bzim buraya gelmemizden, burada çalışmamızdan, meşguliyetlerimizden, mesleklerimizden, gecelerimizin gündüzlerimizin geçmesinden, değerlerimizin olmasından maksat Allah'a güzelce kulluk yapalım. Kulluğumuzu başarılı bir şekilde yapalım. Ve ömrümüzü böyle geçirelim. Tebâreke sûresinde buyuruyor ki Allahu Teâlâ hazretleri:

Sizi, ölümü, hayatı icat edip de dünyaya gönderen Allahu Teâlâ hazretleri ne için yapmış bunu? Ölümü ve hayatı yarattı, sizin hanginiz kendisine daha güzel kulluk edeceksiniz, onu bildirmek için. Allah'ı bilmek ve ona güzel kulluk etmektir.

Allahu Teâlâ hazretlerinin Esmâü'l-hüsnâ'sı için de bir hadîs-i şerîfte Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den ve daha başka âlimlerden bildirildiğine göre; "Allah'ın 99 tane ismi vardır ki onları sayan cennete girer veya ihata eden veya ezberleyen veya manasına âşinâ olan veya onu içine sindiren cennete girer." Tabii doksan dokuz Esmâ' nın üzerinde daha çok esmâsı vardır Allahu Teâlâ hazretlerinin. Ama bunları bilen, bildi mi o maksada ulaşıyor.

Bu isimlerin içinde Allahu Teâlâ hazretlerinin bir ismi Nûr. Allahu Teâlâ hazretlerinin nûru. Bir ismi Zâhir. Zâhir hepimizin bildiği gibi âşikâre demek, görünen demek. Allahu Teâlâ hazretleri karanlıklarda değildir ki görülmesin. Nurlu ve zâhirdir. Ve Mübîn'dir, âşikârdır, görünücüdür. Ve uzakta değildir, sarihtir, yakındır.

Bir keresinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in huzurunda tekbiri yüksek sesle, fazlaca bağırarak almışlar sahâbe-i kirâm. Peygamber Efendimiz buyurdular ki:

Kendinize gelin, kendinize çeki düzen verin, sakin olun. Çünkü siz duymayan veya uzakta olan bir zâta, Allah'a dua ediyorsunuz. O bize yakındır. Fısıldasanız, gönlünüzden geçse bile duyar, demiş Peygamber Efendimiz. Benim hayret ettiğim bir nokta var değerli kardeşlerim. Hepimiz nâmına hayret ettiğim bir nokta.

Allahu Teâlâ hazretleri Zâhir iken, Nûr iken, Mübîn iken biz niye bu kadar uzağız? Biz niye bu konuya yabancıyız? Biz niye bu konuya bu kadar yayayız? Biz niye bu kadar cahiliz? Evet Allah bize bir akıl vermiş, bizden başka hemcinslerimize de vermiş. Kâh bizler kâh onlar çalışarak şu dünyada bir hayli büyük işler peydah etmişiz. Havalarda uçuyoruz, denizlerde geziyoruz. Deniz altlarında araştırmalar yapıyoruz. Fezalara füzeler fırlatıyoruz. Aya ayak basmışız. Uzaya doğru yolculuk yapmaktayız.

Kelebekler var, küçük küçük aletler var, bir insanın kendi gücüyle yapamayacağı birçok şeyi aletlere yaptırtıyoruz. Aklımız var, zekâmız var fakat bu aklı, bu zekayı en önemli meseleye yöneltip yormuyoruz. O meseleyle ilgilenmiyoruz. O meselenin üstüne eğilmiyoruz. Keza ona dikkatli bir şekilde baksak Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığını, delillerini, emareleri, izleri göreceğiz.

Biliyorsunuz polis bir cinayeti bazen bir saç teli ile aydınlatır. Katilin tırnağının kenarına sıkışmış; maktulün, öldürülenin tırnağının kenarına sıkışmış bir saç teli bazen bir mikroskop incelemesi vesaire katilin bulunmasına sebep oluyor bir tel. Bazen bir parmak izi, bazen bir pabuç çamuru bir şeyin ispatına yarıyor, bir insanı ipe götürüyor. O kadar kesin gerçeklerin bulunmasına yardımcı oluyor.

Biz de kâinâta, çevremize baktığımız zaman delilleri görmeli ve delilleri kullanmasını, değerlendirmesini bilmeli ve onun sonucuna göre Rabbimize kulluğumuzu güzel yapmalıyız. Çevremize baktığımız zaman iyi, son derece bilgin, fizikçi, kimyacı, matematikçi alim insanlar bizim gibi sade vatandaşlar da sizler gibi mesleği başka olan kimseler de birçok ipuçları bulabilir, birçok emareler bulabilir. Birçok şeyler sezebilir, anlayabilir. Ama ben size birkaç tane çok dikkat çekici olan şeyleri söyleyeyim.

Biliyorsunuz ki Allah bizim dünyamızı güneşin etrafında döndürüyor. Ama daire şeklinde döndürmüyor yani güneş tam ortada bizde güneşe aynı mesafedeyiz, o tarzda dönmüyor. Güneş'e kâh yaklaşıyoruz kâh uzaklaşıyoruz. Yani elips şeklinde. Uzunlamasına bastırılmış bir tarzda ve güneş yine tam ortada değil, elipsin odaklarından birinde. Yani bir köşeye yakın, bir tarafa uzak. Dünya, Güneş'e yaklaştığı zaman durum başka türlü oluyor, uzaklaştığı zaman durum başka türlü oluyor. Bu; o kadar muntazam bir şekilde hesaplanmış ki bu mesafeler değişse dünya üzerindeki hayatın tadı kaçacak.

Sonra daire şeklinde dönmediği gibi Dünya Güneş'in etrafında böyle dik olarak da dönmüyor. Şöyle yamuk olarak dönüyor. Dönme düzleminde 60 küsur derece eğim yapacak şekilde dönüyor. Tam dik olarak 90 derece değil. Böyle meyilli döndüğü için de dünyada mevsimler meydana geliyor. Türkiye'de kış, Avustralya'da yaz. Biz uçağa biniyoruz kar yağarken, buraya geliyoruz gömlek bile fazla geliyor. Kâh burasını Allahu Teâlâ hazretleri ısıtıyor, kâh öbür taraf ısıtıyor. O meyilden dolayı dünyanın bazı yerleri buz tutmuyor. Ve Dünya'nın her tarafı hayata faydalı olacak bir tarzda güneşten istifade ediyor.

Demek ki meyili bir hesapla verilmiş. Dönüşü bir hesapla kesilmiş. Sonra kendi etrafında dönüşü var. Kendi etrafında dönmesinden gece gündüz meydana gelmiş.

Devamlı güneş tepende ne olursun? Hayat ne olur? Bitkiler ne olur? Mahvolur. Ama bir gece var, bir gündüz var. Ben şöyle anlatıyorum bazen. Arkada genç küçük yavrular da var. Hani çocuklar geceleyin anneleriyle babalarıyla uyku uyumak istemezler ama elektriği söndürdün mü mecburen çocuk uyur. Karanlıkta kaldı mı çocuk uyur. Allahu Teâlâ hazretleri de kullarım istirahat etsinler de dinlene dinlene yaşasınlar diye elektriği bazen söndürüyor ki insanlar geceleri dinlensin.

Burada istirahat için yaptığını belirtiyor Allahu Teâlâ hazretleri. Yani bir sebebe dayalı olarak.

Kimya okuyan kardeşlerimiz çok iyi bilirler. Kimyada maddelerin halleri vardır. Katı, sıvı, gaz. Katı bir maddeyi ısıtırsanız erir. Onun istediği bir sıcaklık vardır, hepsinin bir erime derecesi vardır. O erime derecesi geldiği zaman erir, demir bile erir. Sonra daha fazla ısıtırsanız erimiş olan şey kaynamaya başlar. Bu sefer hava yoluyla gaz olur. Katı iken sıvı olur, sıvı iken gaz olur ve tabii her seferinde moleküllerin arasındaki mesafe biraz daha açıldığı için yani kesareti azaldığından katı hali en ağırdır. Sıvı hali biraz daha hafiftir. Gaz hali en hafiftir. Buna mukabil ters tarafa doğru gidecek olursak bir gazı belli kimyevi dönmesi için şartları hazırlarsınız havayı sıvı hâle getirmek mümkündür.

Şu teneffüs ettiğimiz havayı laboratuvarda sıvı hâle getirirler, sıvı hava. Biraz daha toparlarsak katı hâle geliyor. Ve katı halin sıvı halinden daha ağır olduğunu genel bir kâide olarak görüyoruz. Fakat suyun katı hali nedir? Buz. Suyun 3 halini biliyoruz buz, su, buhar. Suyun katı hâli, sıvı hâlinden daha hafif. Onun için suyun üstüne bir buz parçası atarsanız buzdolabından çıkartıp veya başka bir yerden, üstünde yüzer yani dibe batmaz.

"Hocam bunda ne var, bunu niye anlatıyorsun, hep bildiğimiz şeyleri ne diye böyle bize hatırlatıyorsun?" Bunda çok büyük bir ipucu var, delil var, biz şimdi mercekle böyle arıyoruz. Delil arıyoruz, çok büyük bir ipucu var.

Allahu Teâlâ hazretleri hayatın ana maddesi olan suyu bu özellikle yaratmak sureti ile dünya üzerinde hayatı korumuş kardeşlerim. Eğer mevsimler olmasaydı, gece olmasaydı, gündüz olmasaydı, demin saydığım bir sürü şey olmasaydı ve suyun bu özelliği olmasaydı, kış geldiği zaman, soğuk olduğu zaman, su donunca denizin dibine gidecekti. Nerede birikmiş suyla karşılaştığı zaman donacaktır. Donan dibe gidecektir, donan dibe gidecektir, donan dibe gidecektir. Bu sefer okyanusun on bin metre midir derinliği on beş bin metre midir kaç kilometre kalınlığında bir buz kaplayacaktır, dünyamızın etrafını ve o buzun içinde, o suyun içindeki varlıkların hepsi donacaklardı. Bir kış mevsimi geçti de şöyle ilkbahar geldi mi hayattan eser kalmayacaktı. Bütün bitkiler de donmuş, bütün balıklar ölmüş, bütün canlılar bitmiş duruma gelecektir.

Demek ki bütün kâinatın, her şeyin, suyun, hatta ağırlığının ve diğer mevsimin şartlarını hepsini hesaplayan son derece bilgili, son derece sanatkâr, son derece güçlü, eşsiz, emsalsiz bir bilgi ve akıl sahibi, bir varlık var. Bunu bütün bilim adamları kabul ediyor. Kâinatta bir düzen ve bu düzenin düzenleyen intizamlı bir yönetici ve varlıkların belli bir istikamete muntazam bir tarzda sürülüp götürüldüğü tespit edilmiş durumda.

Mesela Ordinaryüs Profesör Akif Önder bu konuda bir kitap yazmış "Din Bakımından Ahlâk" diye. Bu kitapta bizim tespit ettiğimize göre, bilim adamlarını kastediyor yani, kendisi de ordinaryüs profesör olduğu için şu kâinattaki bütün varlıkları şöyle belli bir intizam içinde, belli bir gayeye muntazaman bir görünümle şuur ve güç kuvvet var, diyor.

Demek ki çevremize dikkatli baktığımız zaman birçok deliller bulabiliriz. Öyle uzaklara gitmeden bir iki misal daha vermek istedim. Biliyorsunuz Avustralya'da gördükçe hayranlık duyuyoruz, güzel şeyler düşünüyoruz. Çeşit çeşit meyveler var, çeşit çeşit bitkiler var. Bunlar nerede yapılıyor? Bitkilerde yapılıyor. Bitki dediğimiz varlıkların ana mahiyeti nedir? Toprakta kökleri var veyahut suda kökleri var. Köklerinden suyu alıyor ve suyun içinde erimiş maddeleri alıyor. Sonra güneş ışını ile onlar üzerinde işlem yapıyor. Ve ağacın, bitkinin üzerinde gördüğünüz her şey öyle meydana geliyor. Elma, yaprak yapıyor. Odun, yaprak yapıyor. Diğer yapraklar, yaprak yapıyor. Yaprağın içinde bir klorofil hücresi şöyle mikroskopla baktığınız zaman küçük küçük tuğla taneleri gibi varlıklardan meydana geldiğini görüyorsunuz.

Küçücük bir bitki hücresi kökten aldığı suyla, güneşten aldığı ışığını kullanarak şeker yapıyor, tatlı yapıyor, ekşi yapıyor, vesaire vesaire yapıyor ki bir toplu iğnenin başı kadar küçücük bir hücre bunu yapıyor. Bir toplu iğnenin ucu kadar olan bir hücre neler yapıyor.

Eğer bugün teknoloji, ilim ve fen hücrenin yapabildiğini yapabilse buyursun. Yapabilse dünyanın ekonomisi her şeyi altüst olacak. Ancak ısıtacaksın, süzdüreceksin, kaynatacaksın, ilaçlayacaksın. Ondan sonra şöyle edeceksin, böyle edeceksin, şekerler eriyecek. Veyahut daha başka şeyler. Sadece güneş ışığıyla hücrelerle bağı birleştirerek yapamıyoruz, yani biz insanlar yapamıyoruz. Gözümüzün önünde meydana gelen hadiseyi taklit edemiyoruz. Ama bir hücre bu kadar büyük işleri başarıyor, demek ki kâinatta eşsiz bir nizam var, engin bir nizam var. İnceledikçe insanın hayranlığı artıyor.

Avustralya'da bir ağaç adından bahsettiler. 180 metre oluyormuş, bilmiyorum görenleriniz var mı? Herhalde bu ekvatora yakın kısımlardadır. Amerika'da varmış bunlara benzer bir ağaç, 220 metreye kadar boyu oluyormuş. 220 metre çok büyük bir rakamdır. Üç katlı bir binanın boyu 6-7 metredir, sekiz 220 metre olunca 70-80 katı mı oluyor? Doksan katlı mı oluyor? Koca bir bitki olmuş oluyor. Muazzam, muhteşem bir gökdelen olmuş oluyor böyle bir tarif. Allah da böyle yaratmış, dersiniz.

Bunu dersiniz ama eğer bir ziraatçı olsanız, arazinizde su olmasa, kuyu kazsanız, o kuyudan o suyu çıkartmak için akla karayı seçersiniz. Belli bir mesafeden sonra her tulumbacı da su çekemez. Çıkmaz su, ondan sonra şamandıralı tulumba kullanacaksınız. O suyun yüzeyinde dururken asıl dış kuvvet ile suyu kaldıracak. Yukarıya çıkartacak. Onun 20-25 metre ya da 30 metre gücü vardır.

Ondan sonrasında kademe yapmak lazım, ikinci bir motor takmak lazım, onla çıkartmak lazım. Fakat 220 metre boyundaki ağacın tepesine yeşilliği sağlayan su nereden geliyor? Nasıl geliyor? Yani çok büyük bir zafer. Çok büyük, çok harika icraatlar var. Suyun altında, kaç bin metre aşağıda yaşayan balıklar var muhterem kardeşlerim. Bu balıklar yaşıyorlar orada ama insanoğlu aşağısını incelemek için bir küre yapsa, aşağı sarkıtsa belli bir derinlikten sonra denizin tazyikinden çatır çatır kırılıyor. Ama Allah o kadar derinliklerde o balıkları yaşatıyor.

Muhterem kardeşlerim kısaca söylemek gerekirse insan etrafını bilimsel bir merakla, ilgiyle incelerse her şeyde Allah'ın varlığını, büyüklüğünü, sanatını, suretini görebilir.

Arap şairlerinden birisi onun için. Neye baksam o Allah'ın varlığının bir delil vardır. Onun bir delilini gösteriyor.

Şu kâinatın sayfalarını çevir. Etrafı dikkatli incele, bir kitabı okurmuş gibi kâinata bak. Göreceksin ki bunlar sana Allah tarafından gönderilmiş, sana iman etmeyi ihtar ediyor.

Muhterem kardeşlerim akıl ve mantık, ilim ve irfan, insanı mü'min olmaya sevk eder. Gerçekten de biz Allah'ın mü'min kulları olarak etrafı bu gözle seyrettiğimiz zaman, hikmetlerini incelediğimiz zaman biz de biliyoruz ki; Allah'ın varlığından, birliğinden o kadar faniyiz ki; çünkü Allah zalimden intikamını alıyor, gözünün önünde onu cezalandırıyor. Gördün mü bak Allah nasıl intikam alıyor, Allah nasıl mahvetti onu.

Bak sonunda, nasıl perişan oldu Allah'ın hikmetine bak diyoruz, anlıyoruz. Sonra geceleyin sıkışıyoruz, işimizde sıkışıyoruz, başımıza bir üzüntü geliyor, sıkışıyoruz. Sonra elimizi kaldırıyoruz, istiyoruz, Allah bize veriyor. İstiyorum, istediğimi veriyor.

Biliyoruz ki Allahu Teâlâ hazretleri duaları kabul edicidir, istediğimizi ihsan ediyor. Adaletle hükmediyor ve adaletini gösteriyor. Şu önümüzdeki Ay, Güneş, insan vücudu hepsi Allah'ın varlığını gösteriyor. Demin ismini zikrettiğim o meşhur Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri büyük bir alim. Zamanına göre olağanüstü ileri gitmiş çok büyük bir âlim. Onun yaşadığı dönemlerde Dünya'nın Güneş etrafında döndüğünü bilmezler. O diyor ki; "Dünya Güneş etrafında döner." o kadar uzak mesafelerde pırıltılı o kadar büyük bir varlığın o kadar kısa zamanda O kadar büyük bir mesafeyi alması akıl işi değil, görünüşe aldanmamalı diyor.

Bugünün kıymetini kâinattaki hızın sınırlı olduğunu bilen insanlar anlarlar hakikaten, adil biri. Bir de kitabına Marifetname ismini koymuş. Belki bazılarınızın kütüphanesinde kitabı vardır İbrahim Hakkı hazretlerinin Marifetname'si. Bu diyor ki; Allah'ı bilmeye gitmek için insan çevresini incelemeli. Tabiatı, gökleri, yıldızları, ayı, güneşi, dünyayı, yeryüzünü, yerin tabakalarını, bunları öğrenmek lazım diyor. Yani bir ilim adamı olarak, din adamı olarak daha doğrusu. Daha da ötesi bir tarikat şeyhi olarak diyor ki bunları bilmeniz lazım, gök ilmini bilmek lazım.

Kitabının bir bölümünü ilm-i heyete ayırmış, bir bölümünü astrolojiye ayırmış. Ondan sonra tabiatı bilmek lazım, yeryüzünü bilmek lazım, diyor. Bir bölümünü jeolojiye ayırmış. Kıtaları, iklimleri vesaire anlatıyor. Sonra insan vücuduna iyi incelerse insan oradan deliller çıkartır, diyor. İnsan vücudunu anlatmaya geçiyor.

İbni Sinâ'dan ve diğer İslâm tabiplerinin yapmış olduğu çok güzel araştırmalardan güzel faydalanarak onu anlatıyor. Ondan sonra ruhu, insan nefsini, onun mahiyetini anlatmaya geçiyor, oradan tasavvufa geçiyor. Ve tasavvufu da insanı Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığını ayan beyan sezen, hisseden ârif bir kimse hâline getiren bilim olarak ifade ediyor. Bir mü'min İslâm aliminin meseleye bakış tarzı bu. Meseleye böyle bakmadığı zaman kuru bir ilmin, maddî bir ilmin sana çok fayda vermediğini de bendeniz âcizane kendi muhitimde çok görüyorum.

Yani ilim her zaman gerçekleri göstermeye yeterli olmuyor. İlim adamları arasında da çeşitli konularda çekişmeler oluyor, ihtilaflar oluyor. Doktorların bir tanesi diyor ki vitaminler vücudumuza çok lüzumludur, faydalıdır. A vitamini, B vitamini, C vitamini, D vitamini... Biri üste çıkıyor diyor ki; vitaminlerin hepsi zararlıdır. Birisi çıkıyor; aşı yapalım çocuklara faydalıdır. Seneler sonra anlaşılıyor aşı zararlı. Aşı yapmaya gelirlerdi, öcü görmüş gibi korkardık.

Şimdi son senelerde anlaşıldı ki zararlıymış. Bizzat kendisi verem yapmaya sebep oluyormuş ama bir devlet politikası olarak bir müddet kullanıldı. Zararı sonradan ortaya çıktı. Tedavi edilen bir sürü hastalık var. Şu takvim meselelerinde bakıyorsunuz şu şöyle olacak, bu böyle olacak Arapların hesabı başka bizim hesap başka. Onlar takvimi Şaban'ı şu günde başlatıyor, bizim takvim bu günde başlatıyor. Bilim adamları arasında da ihtilaflar oluyor.

Teknik üniversitede bir profesör varmış. Kubbe basıncını sıfıra indirecek bir formül bulmuş. Kubbe basıncı demek şu: Betondan yuvarlak bir kubbe yapıyorsunuz. Bu kubbe yapılan bütün kubbeler gibi duvarlara tazyik yapar yani duvarları ittirmek ister. Bu tazyiki kubbenin şeklini öyle bir özel eğri, meyil bulmuş ki bu meyili içinde sıfıra indirmiş profesör.

Amerikalılar ilan ettiler. Uzaya şu gün füze fırlatacağız, diye. Fırladı gözlerinin önünde, televizyonlarda seyrederken patladı. Hata yapmak istemezlerdi ama patladı, öyle oldu. Daha önceden de bu asrın başında Almanlar da zeplin yapmışlardı. Yani havada ilk uçma tecrübeleri, uçaklar filan yoktu o zaman. 300 kişi alacak kadar bir hava gemisi yaptılar, hafif gazla çalışan. Şişirilmiş bir metal, uzun, içinde lokantası bilmem nesi olan, en seçkin yolcular bindiler. Almanya'dan bindiler balona. Okyanusu geçtiler havadan, tam New York'a gidiyorlardı. Bir patladı balon, içindeki helyum gazı yanıcı olduğu için bir patladı, herkesin gözü önünde yukarıda. Mahvoldu, ondan sonra da balonla hava seyahati olmadı, başka çareler aradılar, uçakları falan buldular.

Demek ki böyle kazalar olabiliyor. Hatta Abdülhamid'in babası eczacıymış. O şaka yoluyla levha asmış eczanesine. "Ne ararsan bulunur, derde devadan gayrı." İlaç satıyor. Ne ararsan bulunur, her şey var. Derde devadan gayrı, nasıl bir şeyle geçer bilmiyorum diye. İlmin böyle tabii eksikleri, ihtilafları, kusurları var. İlmi bununla küçümsemiyoruz ama ilim her şeyi tam olarak halletmiyor, onu anlatmak istiyoruz.

İlim gelişiyor, bugünün ilmi dünkü ilime ekleniyor, yarının ilmi bugünkü ilmi ilerletecek. Devamlı bir gelişme halinde. Eskiden bize ilkokulda öyle okuturlardı, ışık doğru yol boyunca yayılır. Biz de inandık. Neden? Fizik kitaplarında öyle yazıyor çünkü. Fizik kitabı yazdıktan sonra artık itiraz edilir mi, bitti. Fizik kitabına itiraz edilmez. Işık doğru yol boyunca yayılır diye bize öğrettiler öğrettiler. Biz de etrafa fiyaka sattık ortaokuldayken. Köye filan gittiğimiz zaman hep böyle yaptık. Ama lise ikinci sınıfa geldik, ışık dalga hareketiymiş, difüzyon olayı varmış. Meğer doğru yol boyunca yayılmazmış, bazen köşeyi de dönermiş, yani o zaman anladık ki iş başka türlü. Newton'a göre artım çekim kanunu bir şey. Einstein'a göre daha başka bir şey. O daha genel olarak çeviriyor kitleleri. İtmesini çekmesini falan daha başka formüllere bağlayarak anlatıyor. Yani ilim gelişiyor, ilimde de ihtilaflar olabiliyor.

Sosyal ilimlere gelince, mânevî ilimlere gelince, yani felsefî ilimler, içtimaî ilimler, inanca ait konular bu gibi şeylere gelince bu hatalar daha da fazla. Yani betonarme hesabında matematikte formülde hata yaparsa sosyal meselelerin zaten ispatı kolay değil. Laboratuvara alınması kolay değil, deneylerinin tekrar tekrar yapılması kolay değil. Onun için sosyal ilimlerde hata çok daha fazla oluyor.

Din ilmine gelince; Hz. Âdem'den kardeşlerimiz olan insanların çoğu çuvallıyor. Yani koca koca deryalar geçip de böyle bir kaşık suda boğulmak diye bir söz vardır bizim dilimizde. Adam uzaya füze gönderiyor. Japonya, imparatoru tanrının oğlu sanıyor. Ayıkla pirincin taşını. Japonya sana ne oldu, o kadar bilgi toplumu iken imparator güneşin oğluymuş. Sübhanallah güneşin oğlu olmuş olsa sen şimdiye çoktan buhar olmuştun. Yanıp gitmiştin, bunu bilmez mi Japonya. Bilir.

Hintlilere göre inek tanrıdır. Hâşâ, sümme hâşâ. Hindular da öyleymiş. Onların birtakım tanrıları var, çeşit çeşit. Yunanlılar'dan mı esinlendiler, ilham aldılar, ne yaptılarsa. Bir şu tanrıları var, bir bu tanrıları var. Bir tanrıları da öküz, inek.

Hatta buzağı yapmışlar. Musa aleyhisselâmın kavmi de firavundan kurtuluyorlar, denizi geçiyorlar, sahil-i selâmetle çıkıyorlar. Musa aleyhisselâm'ın kerametlerini görüyorlar. Musa aleyhisselâm Tur Dağı'na vahiy indiği zaman arkadan Sâmirî diyor ki; "altınları, gümüşleri eritelim, bir buzağı yapalım." o da buzağı yapıyor. Bir yeri delik, öbür tarafı bilmem ne, böyle bir böğürme sesi çıkartıyor.

Firavundan kaçmış kavim bunu yapıyor. Ne kadar büyük şaşkınlık. O peygamber gelir gelmez tabii sinirinden ne yapacağını şaşırıyor. Harun aleyhisselâmın sakalına yapışmış. Sakalını sinirden sımsıkı tutmuş. Allah'ın varlığı birliği nasıl satıyorlar, sen bunların başlarında vekilken nasıl böyle bir şey yaptılar, diye kızıyor. Harun aleyhisselâm Hz. Musa'ya, "Ey anamın oğlu, şu saçımı sakalımı çekiştirip durma. Bu adamlar beni neredeyse öldüreceklerdi. Benim sözümü dinlemediler. Dostu düşmanı bize güldürme, bırak şu sakalımı." diyor Musa aleyhisselâm'ın sinirlenmesi sırasında.

Akıl almaz bir şey bizim için, akıl almaz çünkü müslüman olarak gerçekleri görmüşüz. Öküze tapmışlar. O zaman tapmışlar, şimdi Hintliler tapıyor. Müslümanlara hücum ediyorlar, "bizim tapındığımız inekleri niye kesiyorsunuz." Caddenin bir tarafından öbür tarafında inek geçerken bütün arabalar duruyor. İnek geçecek.

Amerika'da bir kitap; meşhur bir alim yazmış bir sürü inanç var. Tabii oraya dünyanın muhtelif yerlerinden çeşitli kavimler gittiği için çeşitli inançlar olabilir denilebilir. Öyle değil, kendi içlerinde de birçok çeşit var. Rahibin birisi çıktı, ben size şöyle yapacağım, böyle yapacağım, dedi insanların hepsini aldı götürdü. Meksika taraflarında bir yerde, bir ormanda, Güney Amerika'da hepsi toptan intihar ettiler din namına. Yani ne kadar yanlış yollarda olabiliyor insanlar, onu göstermek için söylüyorum.

Amerika teknikte ilerlemiş ama inanç bakımından böyle, Japonya inanç bakımından böyle. Çin, Hint artık bir hal. Demek ki Avrupa'da da doğru düzgün bir dindarlık yok, % 85'i ateist olmuşlar. Felsefî ekoller insanları kurtarıcı olmaktan çok uzak. Her birisi bir önceki filozofa çapraz olarak gidiyorlar. Felsefe tarihi okuyan adam fıttırıyor. Ne yapacağını şaşırıyor. Sokrat'ın dediği mi doğru, Eflatun'un dediği mi doğru? Hak mı doğru söylemiş, filozof mu doğru söylemiş? Şu şöyle, bu böyle derken herhalde bunlar birbirleriyle çekiştiklerine göre hiçbiri doğru değil galiba, diyor, hepsini inkâr ediyor. Kendisini boşlukta buluyor.

Moral bakımından bunaltmak istemiyorum. Yalnız şu noktaya dikkatinizi çekmek isterim ki muhterem kardeşlerim, dünya hayatındaki kullandığımız âlet edevâtlar dünyevî bilimlerde hata yapılırsa nihayet bir zarar olur. Yani otomobilin hatalı gezmesinden bir kaza olur. Elektrik fişinin yanlış takılmasından, yanlış volta oturtulmasından, ayarlanmamasından bobin yanar. Yanlış bir yere bir şey yaparsan eline elektrik çarpar, yangın çıkar, ev yanabilir ahşapsa. Bina hesapları yanlış yapılmışsa bakarsın çöker. Betonarme yapılacağında bina çöker. Tedavi olacaksa adam iyi, iyi olacaksa fena olur.

Adamın birisi bir doktora gitmiş, bir tedavi görmüş, daha kötü olmuş. Öteki doktora gitmiş, daha beter olmuş. Birisi kocakarı ilacı söylemiş, onu yapmış, daha beter olmuş. Daha başka bir kimseye gitmiş, daha beter olmuş. Bana bir kağıt getirin demiş, getirmişler. Ben ölünce benim kabir taşıma şöyle yazın, öleceğimi biliyor, besbelli oldu. "İyi idi, daha iyi olayım derken öldü." yazın benim kabrime de insanlara ibret olsun, demiş.

Dünya hayatındaki tıpta, teknikte bir hata olsa insan şok olsa ölür. Çok olsa ölüm ne demek yani işin bütün püf noktası hayat değil mi? Hayır. İşin bütün sonucu hayat değil. Bize göre hayat hiçbir şey. Hayat bize göre sıfıra yakın, küçük bir değerde, çünkü ebedî hayat var. Âhiret var, ebedî hayatın yanında dünya hayatının rakamı seksen olsa ne olacak yüz sene olsa ne olacak, bir şey ifade etmez. Çünkü hangi yüksek rakam olursa olsun bir rakamın sonunda öldüğün zaman sonuç sıfır. 120 bölü sonsuz, sıfır diyoruz. Neden? Yani sonsuz küçük parçaya böldüğün zaman sıfır olur, neyi bölersen sıfır olur.

Onun için nispet ettiğin zaman onu buna, dünya hayatı, âhirete nispet edecekse, âhiretin nazarında sıfır. O bakımdan mühim olan âhiretin kaybolmamasıdır. Kaldı ki âhiret ilimlerinde gerçekleri bulmak da çok daha fazla zor oluyor. O halde muhterem kardeşlerim, insan âhiret ilminde hata ettiği zaman ebedî hayatı çökecek. O da başka bir şeye benzemediğinden, demek istiyorum ki; insanları bu yanlışlıklara düşmeyecek şeyler neyse onları konuşalım, onların üzerinde duralım. Asıl önemli olan bu.

Bendeniz âcizane üniversitede uzun süreler hocalık yapmış, sonra oradan genç yaşında emekli olmuş bir kimse olarak, dinî kitaplardan okuduğuma göre, dinin doğrultusundaki hükümden söyleyebilirim ki; muhterem kardeşlerim, din konusundaki gerçekleri bulmanın şartı edep ve tevazudur. Allah zalimlere, edepsizlere, fâsıklara, kâfirlere, hidayetini vermiyor. Belirtmiş açıkça Kur'ân-ı Kerîm'de. mesela Peygamber Efendimiz'in ne kadar sevgili kulu olduğu belli.

Ey Resûl'üm boşuna çırpınma, sen istediğini doğru yola çekemezsin, buyurmuş. Allah dilediğini doğru yola çekerse çeker, çekmezse çekmez. Yani insanlara tebliğini yap sen, bildir. Hidayet, senin vazifen değil, senin üzerinde değil Allah dilediğine hidayet eder, diyor. Allah'ın dilediğine hidayet etmesi, layık olmayanlara bu hakları vermemesi demek. Çünkü hidayeti buldu mu insan hem dünya mutluluğunu elde etmiş oluyor hem de âhiretin sonsuz ebedî saadetini elde etmiş oluyor. Allah onu kâfire vermiyor, biliyoruz kâfire vermediğini. Fâsıka da vermiyor.

Zalime de vermiyor.

Demek ki fitne fücuru bırakacak, zulmü bırakacak, boynunu bükecek. İnsan hata edebilir, günah işlemiş olabilir, bir zamanlar içkici olabilir, ayyaş olabilir, esrar kullanmış olabilir, adam öldürmüş olabilir. Ama hatasını anlar, boynunu büker, tevazu gösterirse affolabilir. Allah'tan ümidi kesmek yok bizim dinimizde. Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

"Ey günah işleyip nefislerine zulmetmiş, kendi başlarını derde sokmuş, belaya uğramış, zamanla çökmüş olan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah günahların hepsini bağışlar." buyuruyor. Onun için Allah'ın rahmetinden ümit kesmek haramdır. Allahu Teâlâ hazretleri bütün günahları affedeceğini vaat ettiği halde fâsıka, zalime hidayet etmeyeceğim, diye bildirdiği için fısk u fücuru, zulmü bırakmamız lazım. Yani doğru yolu bulmanın mânevî temel şartı boynunu bükmek ve Allahu Teâlâ hazretlerinin karşısında kulluk edebini takınmak, suçunu itiraf etmek.

Âcizâne ve nâcizâne yaptığım çalışmalarda gördüğüm şu ki; kul ne zaman hatasını anlarsa, ne zaman boynunu bükerse, ne zaman gözyaşı dökerse, ne zaman Rabbine her türlü hatasıyla, samimi kalple irtica ederse o zaman çok büyük rahmete mazhar olur. En büyük rahmete o zaman mazhar oluyor.

Demek ki edebimizi takınmalıyız, iyi niyetli olmalıyız. Mütevazı olmalıyız. Biliyorsunuz Hz. Âdem atamız, dedemiz, insanoğlunun babası, hepimizin babası Hz Âdem Cennette bir sözü dinlememiş, cezaya uğramış. Şeytan da dinlememiş, o da bir cezaya uğramış. Âdem aleyhisselâm affoluyor, peygamber oluyor. Şeytan ebediyen mel'un kalıyor. Neden? Birisi kibrine devam ediyor. Ötekisi gözyaşı döküyor, pişmanlıkla Allahu Teâlâ hazretlerine yana yakıla özür diliyor, affını istiyor. Şeytan ki kibrinden dolayı her şeyden mahrum kalıyor. İnsan yanlış yolda olsa iyi niyetli olsa Allah ona doğru yolu gösterir.

Benim hayat tecrübelerimle, kendi şahsi bilgilerimde, binlerce misallerle denemişim, böyle olduğunu ben çok iyi biliyorum. Size de hatırlatırım ki, siz de kendi hayatınızı şöyle bir inceleyin. Kendi hayatınızda böyle, buna benzer hadiseler göreceksiniz. Allah size gıyabında yaptığınız hatayı göstermiştir, kıyametin koptuğunu göstermiştir. Bu işten vazgeçip "yarın kalkınca inşaallah bu işi bırakayım" dedirtmiştir.

Yani gerçekleri insana Allah çeşitli vesilelerle gösteriyor muhterem kardeşlerim. Ama insan gördükten sonra yapmıyor. Gördükten sonra da yapmayınca cezaya uğruyor. Bu konuda bir misalle devam etmek istiyorum. Nijeryalı bir kabile reisinin oğlu varmış. İsmi Fanon. Hakkında kitap yazılmış. Ve Türkçe'ye de tercüme edilmiştir. Bu Nijeryalı Fanon zeki bir çocuk kabile reisinin de oğlu olduğu için önem vermişler hıristiyan teşkilatları. Bunu almışlar, eğitmişler. Papaz Okulu'na sokmuşlar, orada okumuş, papaz olmuş. Pastör derecesine yükselmiş ülkede ve kendisi mahallî dilleri, kabile dillerini bildiği için Nijerya'da Hıristiyanlığı öğretmek ve yaymak için çalışmaya başlamış. Ama canla başla çalışıyor, sevgi ile çalışıyor. Aşk ile çalışıyor.

İnsanları hak bildiği yola davet etmek için gecesini gündüzüne katarak uğraşıyor her gün. Ve eğitim esnasında kendisine öğretildiğine göre Müslümanlık yanlış bir yol. Hıristiyanlık'tan sapma, bozuk inançlı bir yol. Böyle diyor kendisi. Hz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e de büyük bir düşmanlık besliyor. İlk rekabet çıkartmış. Birçok insanı kandırıp arkasına 1 milyara yakın insanı tutuyor. Fakat kendi kalbi temiz, Allah'ın dinine hizmet edeceğim, diye çalışıyor.

Şimdi bu şahsın hayatı önemli. Bir gece rüya görüyor. Rüyasında bakıyor ki mübarek insanlar var. O mübarek insanlar ayağa kalkıyor, çok daha mübarek bir insanın etrafında pervane gibi dönüyorlar. Kim bu, diyor rüyada. Bu müslümanların peygamberi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, diyorlar. Rüyada hayran kalıyor cemâline Peygamber Efendimiz'in. Uyanıyor, gördüğü rüyadan canı sıkılıyor. "Ben nasıl olur da böyle bir rüya görebilirim, nasıl olur da öyle bir insana sevgi duyabilirim." filan diye kızıyor kendisine. Ben bozuluyor muyum, ne oluyorum diyor. Fakat ona benzer veyahut aynen o rüyayı bir daha görüyor. Gene kızıyor kendisine. Bir başka gece bir daha görünce, o gece Peygamber Efendimiz rüyasında:

"Fanon müslüman ol. Bak senin Müslümanlığın şu şahsın eliyle olacak. Şu şahsa iyi davran, onun ismi İbrahim İnan." diye isim söylemiş Peygamber Efendimiz. Bu şahsın adı İbrahim İnan'dır. Sakallı bir adam göstermiş. Uyanınca İbrahim İnan adını yazıyor kağıda. Nijerya'daki çalışmaları esnasında soruyor burada İbrahim İnan diye bir tanıdığınız kimse var mı? Gittiği yerlere soruyor, yok. Civar köylere veya şehirlere gittiği zaman çalışmaları esnasında oralara soruyor yok. Burada soruyor, yok.

Nihayet bir ülkenin bir şehrine gidiyor. Orada indiği zaman, şehre geldiği zaman papazlara vesaire soruyor İbrahim İnan diye bildiğiniz birisi var mı? Var diyorlar. Ama o müslümanların bir şeyhidir, diyorlar. Olsun, diyor. Ne yapacaksın onu, diyorlar. Adını duydum da, nerede diyor. Şehrin şu semtinde. O tarikat şeyhidir, diyorlar. Peki, diyor işlerini bitirdikten sonra bir taksiye atlıyor, dosdoğru İbrahim İnan Bey'in yanına gidiyor.

Huzuruna geliyor, bakıyor ki rüyada kendisine ne kadar zaman önce rüyada gösterilen şahıs. Ve o İbrahim İnan da o rüyayı bildiğine dair birkaç latife ediyor. Kendi de o rüyayı bildiğini göstermiş oluyor yani. O da orada müslüman oluyor, Talha, müslüman oluyor. Ve ondan sonra da hem kendisinin müslüman oluşunu anlatıyor çevreye hem de ondan sonra artık var gücüyle İslâm'ın hak din olduğunu anlatmaya başlıyor çevresindeki insanlara.

Bu hadiseyi Bedir Yayınevi'nin neşr etmiş olduğu bir kitapta okudum. Onu okuduktan sonra tecrübemi teyit ettim.

Hamır niçin müslüman oldu? İyi niyetli olduğu için. İyi niyetli, Allah'ın dinine hizmet etmek istediğinden ama doğru yolu şurası sandığından ama kalbi temiz olduğundan Allah ona doğruyu rüyada gösterdi. Yani benim değerlendirmem böyle. İnsanın kalbi temiz olduğu zaman Allah gösteriyor.

Bizim bir mebus arkadaşımız vardı. Doktorasını İngiltere'de yaptı. Hatta bir İngiliz hanımla da evlendi. Müslüman oldu İngiliz hanım da. Beş vakit namazında, başörtülü, güzel bir hanımdır. Allah selâmet versin çocukları da İmam Hatip okuluna gidiyorlar. Yani hakiki müslüman insanlar. Onun bir arkadaşı İngiltere'de dinleri incelemiş. Kendi bulunduğu dini beğenmemiş, başkasını beğenmemiş, başkasını beğenmemiş. Konuşmuş, danışmış akla mantığa uymuyor diye.

Sonunda demişler ki; sen madem böyle akla mantığa uygun bir din istiyorsun Hindistan'da Budizm akıl, mantık dinidir. Sen git Budist ol.O da Hindistan'a gitmek üzere İngiltere'deki emlakını satıyor. Hepsini paraya döndürüyor. Sağlam araba alıyor. Ailesini arabaya koyuyor. Ve Hindistan'a gitmek üzere yola çıkıyor. Hindistan'a gidecek Budist olacak, doğru din budur diye. Türkiye'ye gelmiş Türkiye'de üç defa rüyasında "hak din İslam'dır, müslüman ol." diye kendisine söylemişler. Türkiye'de müslüman oluyor. Bu benim söylediğim kardeşimi tanıyorlar. Türkiye'de müslüman oluyor. Bu da zamanımızdan bir misal. Yani insan iyi niyetli oldu mu Allah kendisine doğruyu gösteriyor.

Siz kendiniz de gerçeği bulmak için herhangi bir konuda tecrübe sahasına müracaat edebilirsiniz. Zaten biliyorsunuz dinimizde istişare sünnet, istihare de Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği bir şey. Şaşırdınız mı, hayır. İnsan istihare yapar, istiharede Allah bir şey gösterir diye. Zaten kitaplarımızdan biliyoruz muhterem kardeşlerim.

Sözlerimin bu mantıkî örgüsü içerisinde çok noktaya geldim. Gerçeği insan bulacak ki ebedî saadete ersin dünyada. Asıl vazifemiz Allah'a kulluk etmek, hakiki sağlam inançlı olmak, hidayet üzere olmak. Ve bunu da felsefe sağlayamıyor, kuru bilim olduğu zaman ilimler yeterli olmuyor. Öteki dinlerin hepsine bakıyoruz, şöyle böyle. İncelendiği zaman insan bir noktaya varacaktır. Ben bu hususta şu şöyledir demiyorum, inceleyin diyorum. Kimseye bir şey demiyorum. Herkes incelesin, inceledikten sonra sonucuna tâbi olsun. Ama kalbini temiz tutsun, edebini bozmasın, boynunu büksün, "Ya Rabb'im bana gerçeği göster." desin. İncelesin. Nereye giderse gitsin, beni ilgilendirmez. Benim menfaatim yok bu işten. Menfaatim belki bu usulü ona öğretmek olabilir. Kendisi incelesin.

Biliyorsunuz Fransız profesör Morris Bükey Fransız İlimler Akademisi üyesiymiş. Tıp profesörü kendisi. Bilime göre Tevrat İncil ve Kur'an diye bir çeşit araştıma yapmış kendisi. Kendisi bilim adamı, profesör. Tevrat'ı, İncil'i ve Kur'an'ı bilim yönünde incelemeyi kararlaştırmış. Hıristiyan asılında. Tevrat'ı incelemiş. Kendisinin o zaman ki ilim bilgilerine göre, o zamanki dediğim, yaşıyor Morris Bükey'le görüştük biz İstanbul'da kendimiz. Tanıştım kendisiyle, görüştüm. Tevrat'ı inceliyor.

Tevrat'ta mesela Tekvin Bâbı var. Kâinatın Yaratılışı bâbı var. Kâinat yaratılalı 600 bilmem kaç sene oldu diye başlıyor. Daha başında adam diyor ki: Bu kadar sene değil. İlmen biliyoruz ki o kadar sene önceden dünya vardı, ondan önceki senelerde de vardı; oradan başlıyor. Ondan sonra başka itirazlar çıkıyor, bakıyor ki bu kitap içinde gerçeğe uymayan noktalar var. Bu, Morris Bükey'in kendi tespiti. Kitap kendilerinin kitabı, daha henüz müslüman olmuş değil. İncil'i inceliyor. İncil'de de aynı itirazları, ona benzer şeyleri buluyor. Bu sefer rakip bir dinin kitabı olarak Kur'ân-ı Kerîm'i incelemeye başlıyor. Rakip din, çünkü kendisi henüz müslüman değil.

İnceliyor, inceliyor ve Kur'ân-ı Kerîm'in bütün muhtevasını, içinde ifade edilen bilgileri ilme uygun buluyor. Sonra toplantı yapmış. Kendi bilim adamı arkadaşlarını toplamış diyor ki; "Siz diyorsunuz ki; Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem.. Eğer o kaynaktan aldıysa alınan şeyin de elbette hatalı olması lâzım. Hâlbuki bu doğru. Şimdi bu neyi gösterir?" Soruyor kendi çevresindeki bilim adamlarına. Yani Bilimler Akademisi'ndeki arkadaşlarına soruyor. Bu neyi gösterir? Bu, bunu burdan almadığını gösterir. Doğru kaynaktan aldığını gösterir, diyor ve bunun doğru olduğunu gösterir. Bunun yanlışlığı da İncil'in bozulmuş olduğunu gösterir, diyor.

Zaten Kur'ân-ı Kerîm de hak kitaptır ama bozulmuş, diyor.

Hak kitap olduğunu biz kabul ediyoruz, Hz. İsa aleyhisselâm, peygamberimiz. Peygamberlerden bir peygamberimiz. Hz Musa aleyhisselâm peygamberimiz. Hz. İbrahim aleyhisselâm, peygamberimiz. Çoğumuzun küçük kardeşinin adı İbrahim'dir. Neden İbrahim adını koymuş? Bizim Peygamberimiz olduğu için. Yani hiç yadırgamayız biz. Hepsini peygamber tanırız, bizim sözümüzdür o, bizim sesimizdir o. Bizim tercümemiz olduğu için ama bu benim iddiam olabilir. Çünkü ben müslümanım.

Fakat Morris Bükey bunu söylerken biraz farklı. Çünkü kendisi bir hıristiyan olarak inceliyor. Ve vardığı sonuçları bir kitap halinde yazmış.

Türkiye'de benim talebelerimden Profesör Murat Yıldırım tercüme de etti. Türkçe'ye de neşretti, yayınlattı. Gerçekler böyle tetkikler sonunda anlaşılabilir muhterem kardeşlerim. Fakat gerçeklerin zaruriyeti başka bir şeydir, anlaşılması başka bir şey, kabul edilmesi başka bir şey oluyor. Gerçeklerin insanlar arasında yaygınlaşmasının, herkes tarafından benimsenmemesinin sebeplerinden birisi cahilliktir. Ona bir şey demiyorum. Sonra yarım ilim. Meseleyi tam bilmiyor, yanlış biliyor, yalan biliyor.

O zaman bizim büyükler çok güzel söylemişler. Yarım doktor candan eder, yarım hoca dinden eder demişler. Yarım olur mu dinden imandan çıkartır insanı. Yarım ilim tabii yanlış gösteriyor gerçekleri, çarpıtıyor. Ters gösteriyor o mâni oluyor. Sonra taassup. Tutturmuş bir şey. Fenerbahçe, Beşiktaş takımı tutar gibi bilmem ne. Küçüklüğünde Beşiktaş takımını tutmuş. Tutmaz olaydın, hep yeniliyor. Bırakamıyor Beşiktaş'ı. Yenilse de Kara Kartal yenilmese de Kara Kartal. Bırakamıyor bir türlü. Neden? Taassup, yani bir çeşit ona bağlanmak, bırakamamak. Mantık yok. Galatasaray birinci gelse de yine Beşiktaş'ı tutuyorum. Fenerbahçe bir gelse de yine Beşiktaş'ı tutuyorum. Neden. Bir kere gönül vermişim, olmuş bir kere. "Sevmiş bulundum bir kere derde ne çare" dediği gibi şairin.

Din konusunda böyle olmaz. Taassup olduğu zaman olmaz. Taassup karışıyor. Fenerbahçe, Beşiktaş takımını tutar gibi tutuyorlar. Ondan oluyor. Bir de kalın kafalılıktan oluyor. Kalın kafalıyı torna ile inceltmek mümkün değildir. Onun o kalın kafası olmuyor. Sinek mesela sabahleyin uçar camın üstünde. Camın öbür tarafına geçecek, çünkü camın varlığını görmüyor. Cam şeffaf olduğu için. Burnunu sürte sürte, sürte sürte camda uçar. Yukarıya kadar gider, tamam, yoksa buraya kadar çıkacak yer yok. Oradan aşağıya doğru iner. Orada da yok.

Gene yukarıya çıkar, yine aşağıya iner. Ta ki güneşten artık vücudu kuruyup bacaklarından takat gelinceye kadar sinek orada uçar. Onun kafasını nasıl olduğunu bilmiyorum ama insanlar kalın kafalı oldukları için bir türlü değişmiyorlar. Bir çıkış yolu aramıyorlar. Buradan çıkılmıyor, deyip başka bir tarafa dönmüyorlar. Gerçi kamuoyuna mâni olan şeylerin mânevî bakımdan biz müslümanlar olarak kaynağı biz biliyoruz. Dinî konuda gerçeği kavramaya mâni şeytandır. Şeytan aldatmak amacında olduğu için müsaadeyi de almış, çalışma ruhsatını almış. Ruhsatlı çalışıyor.

Bırak da kullarını aldatayım, diye müsaade almış.

Peki, kıyamet günü kopuncaya kadar müsaaden var. Müsaade var ama vesvese veriyor. Kulağın arkasından vesvese veriyor. Dinlerse dinler, dinlemezse dinlemez insanoğlu ama bir kaynak şeytan, bunu biliyoruz mânevî olarak. Bu, nefsi de kışkırtıyor. İnsanın nefsi şeytanla birlik olup geldiklerini kabul etmiyor. İnat meydana geliyor, inadına gerçeği görse bile kabul etmeden kenarda da durabiliyor. Gerçekleri kabul etmiyor. Onun için Allah tabii cahillikten, taassuptan, şeytanla nefisten bizleri korusun.

Bir de gerçekleri kabul etmeye mâni kötü huylar var. Mesela kibir, mesela hased. Mesela Cenâb-ı Hak'tan değil, halktan korkmak gibi falan. Bu yüzden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki; kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez. Diyorlar ki; "Yâ Resûlallah, insan güzel giyinmeyi sever, güzel yemeyi sever, bu da kibir midir?" Bu da kibirse onu da bırakalım yani. Mütevazi giyinelim. Hayır, kibir gerçeği kabul etmemek demek. Gerçeği öğrendiği zaman kabul etmiyor, kibrinden kabul etmiyor. Kibir, ucb kendini beğenmek ve kıskanmak. Mesela şeytanın bizimle uğraşması hasetinden, kıskançlığından.

Kâfirlerin uğraşması İslâm'ın gerçek din olduğunu bildikleri halde hasetlikten. Peygamber Efendimiz'in hak peygamber olduğunu anladılar. Zamanında bunu seyredip gördüler, fakat inanmadılar. Kendi içlerinden gelmesini bekliyorlardı peygamberin. Gelmeyince haset ettiler. Bir de Allah'tan korkmuyor insanlar, halktan korkuyorlar. Nemrut'tan korkuyor, firavundan korkuyor, onun akıl sağlığına inanıyor. İbrahim aleyhisselâm gibi merdâne, küfrün karşısına çıkıp da tek başına kalsa bile gerçeği söyleyebilecek bir babayiğitliği herkes gösteremiyor. Gösteremeyince elden gelen düğün bayram, deyip millet nereye giderse oraya gidiyor.

Bizim yirmi birinci yüzyılda müslümanların yani Türkiyeli müslümanların da yaygın felsefesi birçoklarının da bu. "Zaman sana uymazsa sen zamana uy." Nereden çıkarmışlarsa bu kaideyi çıkarmışlar. Her şey serbest. Olur mu? Öyle bir şey yok dinimizde, böyle bir kaide yok. Zamana uymakmış. Allah'ın farzlarını çiğneyerek, hadisleri çiğneyerek zamana uymak diye bir şey yok. Allah'ın emirlerini tutmak diye bir şey var. İşte böyle halktan korkarlar.

Ebû Talip'e Peygamber Efendimiz ne kadar yalvardı. "Amca sen bana çok iyilik yaptın. Senin çok hayrını gördüm. Benim hak peygamber olduğumu şöyle dilinle söyleyiver de ben sana âhirette şefaat edeyim amcacığım. Etme, eyleme ölüm yatağında." diye çok yalvardı Ebû Talib amcasına. Diyor ki; "Yeğenim biliyorum, söylersin, doğrusun ama şimdi ben bunu söylersem Ebû Talip ölümden korktu da imana geldi." diye arkamdan dedikodu yaparlar diyor. Demiyor, halktan korkuyor. Halktan korkulur mu? De Rahman'ın dediğini, halk ne derse desin. İman etmiyor, cehenneme gidecek.

O bakımdan zamane kızları mesela; kızım büyüdün bak, gelinlik kız oldun başını örtsene, tesettüre riayet etsene. "Arkadaşların arasında utanırım." Dışarıda açık gezmekten utanmıyorlar, günah işlemekten utanmıyorlar. Sokakta erkek omzuna elini atmış, dolaşıyorlar, utanmıyor. Plajlar da geziyor, utanmıyorlar. Sen Allah'ın yolunda gitmekten niye utanıyorsun? Niye korkuyorsun? Niye çekiniyorsun? O cesareti gösteremiyorlar. Halktan korktuğu için böyle olmaması lazım insanın. Yani Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını düşünüp biraz cesur olması lazım. Çıkış yapabilecek güçte olması lazım.

Gerçeği kabul etmenin engellerinden birisi de muhterem kardeşlerim menfaattir. Mesela Firavun Musa aleyhisselâm'ın hak peygamber olduğunu anladı da niye mü'min olmadı? Koca bir saltanat elinden gidecek. Koca bir saltanat elinden gidecekti, kabul edemedi. Onu kabul edemedi.

Ne diyor Allah? 70-80 kişilik bir heyet ile Peygamber Efendimiz'e Necva'da, Yemen'in bir bölgesidir. Orada hıristiyanlar yaşıyorlardı. Bu hristiyanlardan bir grup geldi. Yolda isimleri var. Üç tanesinin ismi biliniyor, hadis kitaplarında var. Bir tanesinin atının ayağı tökezliyor yolda gelirken. Bir tanesi psikopoz, bir tanesi onun kardeşi, başkaları da var. 70-80 kişiler. Yolda atının ayağı tökezleyince Peygamber Efendimiz'e kötü söz söylüyor. Hep bu onun yolunda, onun yüzünden oluyor diye. Ağabeyi olan psikopoz diyor ki; "O peygamberdir, ona ağır söz söyleme, başına bir şey gelir." Medine-i Münevvere'ye geliyorlar.

Peygamber Efendimiz'in mübarek mütevazı mescidine geliyorlar. Yerde ne koltuklar ne hurma dalı, hiçbir şey yok, süs yok, ziynet yok. İçeriye geliyorlar, hepsi altınlı, sırmalı, cübbeli, kavuklu, taşlı elbiselerle. Orada kendi usulüne göre ibadet etmeye kalkınca sahâbe-i kirâm sinirleniyor biraz. Mâni olmak istiyorlar, "Dokunmayın." diyor Peygamber Efendimiz. Onlar orada kendi usulünce ibadetlerini yaptıktan sonra Peygamber Efendimiz'le uzun uzun konuşuyorlar. Bu konuşmalar ve bunların sorularına cevaplar Âl-i İmrân Sûresi'nin birçok âyetlerinin sebeb-i nüzûlü oluyor.

Konuşuyorlar konuşuyorlar Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığını, birliğini Peygamber Efendimiz anlatıyor. Hz. İsa'nın Allah'ın peygamberi ve kulu olduğunu, oğlu olmayacağını, rubûbiyyet hakkı bulunmayacağını anlatıyor. Daha başka şeyler anlatıyor, anlatıyor. Onlar da kendi aralarında bir meşveret yapıyorlar. Diyorlar ki:

"Yâ Muhammed! Biz sana tâbi olacağız, vergi vereceğiz, biz kendi itikadımızda serbestiz."

Fakat Peygamber Efendimiz'in sözlerinden ve gerçekleri ifade edilmesinden psikopozun kardeşi müslüman oluyor ve heyetlerinde başkaları daha müslüman oluyor. Müslüman olan o psikopozun kardeşi, onun atı tökezleyince Peygamber Efendimiz'in aleyhinde konuşan kişi de müslüman oluyor.

Diyor ki ağabeyine; "Ya benim atım veyahut devem tökezlediği zaman biraz kötü konuşmak isteyince sen beni ikaz ettin de bu şahıs peygamberdir, dedin. Şimdi niye tâbi olmuyorsun." diye soruyor abisine. Diyor ki; "Kardeşim biz Bizans kilisesinden Yemen ahalisi olarak belli rantlar alıyoruz her sene. Şimdi ben müslüman olursam o rantlar kesilir." Yani bu menfaat kaygısı insanların gerçekleri kabul etmesine mâni oluyor. Elindeki imkanların gitmesi mâni oluyor muhterem kardeşlerim.

Demek ki insan ahirete düşününce ve diye hayata talip olunca menfaat kaygısıyla hareket etmeyecek. Menfaati çiğneyebilecek, zarar da etmiş olsa. İsterse maddî bakımdan zarar da olsa elindeki mevkiyi de kaybedecek olsa ... bile olsa doğruyu söylemeli.

Biliyorsunuz Süheyb Rûmî Peygamber Efendimiz'den sonra Mekke-i Mükerreme'de kaldı. Peygamber Efendimiz hicret etti. Süheyb de nihayet karar verdi hicret etmeye. Paralarını hazırladı, okunu aldı, silahını aldı. Yola çıktı. Mekke'nin müşrikleri Süheyb'in hareketini sezinlediler, peşine düştüler. Arkasından gelmeye başladılar. Üstelik Süheyb Mekke'nin başına doğru çıktığı zaman baktı ki arkasında bir grup kendisini takip ediyor. Biraz baktı, kaldı orada. Siper aldı derhal bir kayanın arkasına. "Bana bak. Ne istiyorsunuz?" diye sordu. Dediler ki; "Yâ Süheyb! sen bizim aramıza köle olarak geldin. El sanatları vasıtasıyla hünerli olduğun için o sanatları icrâ ettin memleketimizde. Para kazandın bizden çok para kazandın."

Kazandıysa kendi emeğiyle yapıyor, size iş yapmış ama bunlar öyle demiyorlar. Bizim memlekette zengin oldun şimdi paraları doldurmuşsun torbaya gidiyorsun. Mekke'nin müşrikleri böyle söylediler. Süheyb hazretleri dedi ki; sizin derdiniz para mı? Para tabii ki, dediler. Savurdu parayı attı onlara. "Derdiniz paraysa alın parayı. Eğer buna rağmen yine benim peşini bırakmayıp benimle savaşacaksınız bilirsiniz ki attığı ok şaşmayan bir insanım. Ve şu torbamdaki okların hepsi bitinceye kadar savaşırım yani teslim olmam. Anasını babasını böyle ağlattırmak istemeyen, karısını dul bıraktırmak istemeyen gitsin." dedi.

Medine-i Münevvere'ye geldi. Peygamber Efendimiz'e onun bu hali, bu macerası anlatıldığı zaman, parasını da vermiş ya Resûlallah hiçbir şeyi kalmadan öyle gelmiş Mekke-i Mükerreme'den, deyince Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz dedi ki: "Süheyb kazandı, Süheyb kazandı, Süheyb kazandı." Nasıl kazandı? Paralar gitti. Paralar gitti ama âhireti kazandı. Peygamber Efendimiz'in yanına hicret etmiş oldu. Hicret sevabı kazandı. Maddî bakımdan zarara uğradı ama mânevî bakımdan kâr etti. Onun için insanın böyle olabilmesi lazım gerçeklerin karşısında. Bunlar olmadığı için insanlar gerçekleri yanlış biliyor.

Sonuncu mâni de muhterem kardeşlerim şöyle etrafıma bakıp da tetkik ettiğime göre birtakım meşhur kimseler var yukarılarda. Sahte şöhretler, kahramanlar. Millet bunların ağzına bakıyor, ailesine bakıyor. Bunları bir şey sanıyorlar. Ama sahte. Bunlar millete yanlış yol gösteriyorlar. Yanlış yola koyuyorlar hem kendileri dalâlete düşüyorlar hem kendilerine soru soran Peygamber Efendimiz bunu bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş. "İnsanlar ilmi kullanmayı öğrendikten sonra Allah ilmi çekip onlardan almaz. Fakat alimleri alır." Alimler aldığı zaman geride cahil insanlar kalır. Cahil, bir şey bilmiyor. Birileri kendisine soru sorduğu zaman kendi kafasından atlar, bir cevap verir hem kendisi sapıtır hem kendisine soru soranları saptırır, diyor.

Biliyorsunuz Tevfik Fikret bize edebiyat kitaplarında çok öğretilmiş bir şair. Çokça methedilmişti. Dinimize çatmış, îmânımıza çatmış. Bizim Âmentü'müzün karşısına Haluk'un Âmentüsü diye bir âmentü koymuş filan. Âşiyan diye kendisine köşk yapmışlar. Maaşı yerinde, tıkırında. Çocuğu da papazın terbiyesinde yetişmiş, sonra da papaz olmuş. Onun şiirlerini dallandırıyorlar, budaklandırıyorlar. Ondan sonra edebiyat böyle olur, diyorlar. Yani sahte, şöhret olarak.

Namık Kemal bizim zavallı. Vatan elden gidiyor, millet gidiyor, müsterih sultanlar vesaire. İyi güzel ama sen kimlerle iş birliği yapıyorsun. Kendi devletini çökerttin. Sonra ne oldu? Balkanlar elden gitti, Mora elden gitti, her taraf elden gitti. Sen çok kahramanca şeyler yazdın ama ömrünü içkiyle geçirdin. Yazdıkların güzel ama bulunduğun cephe yanlış. Düşmanlara sırtını dayadın, Avrupa'dan yardım aldın, kendi haneni harabeye çevirdin. Kendi konağını yaktın. Onun için insanın her laf söyleyene değil de vicdanına iyice bir danışıp Allah'a da yalvarıp "bana doğruyu göster" diye doğruyu görüp böyle umumî propagandaya kapılmadan gerçekleri görebilmesi lazım.

Dilim döndüğünce mühim olan noktaları sizlere anlatmaya çalıştım, muhterem kardeşlerim.

Özetlemek gerekirse Allah bizi hayatın en mühim gerçekliği olan, bizim için en gerekli olan şeyleri zamanında görenlerden eylesin. Hayatı ona göre düzenlemeyi hepimize nasip eylesin. Çeşitli, sayısız yollar içinde doğru ve hak olan yolu bulmayı nasip eylesin. O doğru yolda dosdoğru yürümeyi nasip etsin. Güzel işler, sâlih ameller işlemeye nasip eylesin. Güzel huylara sahip olmayı nasip eylesin. Dobra dobra gerçekleri bilen, gören, söyleyen ve gerçekleri duyabilecek bir ruha sahip olmayı nasip eylesin.

Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtihâ.

Sayfa Başı