M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 194-195

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm

el-Hamdülillâhirabbi'l-âlemîn ve'l-âkibetü li'l-muttakîn es-salâtü ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullâh ve enne efdale'l-hedyi hedyu Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve küllü dalâletin fi'n-nâr ve bi's-senedil-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem.

Şu yılbaşı gününde yapılan masarifi tespit eden yerler vardır mutlaka. Bir vazifeli insan olsam da onlara desek ki; "Bu gece ne kadar para harcandı?" Bu harcanan paralar hep haramlıdır! İsraf da değil, doğrudan doğruya haram! O harama harcanan paraların miktarı bize kaç tane tayyare alırdı kim bilir!

Bunun için Kur'ân-ı Azîmüşşân'da;

İnne'l-mübezzirîne kânû ihvâne'ş-şeyâtîn. "Bu müsrifler şeytanın kardeşleridirler." diyor.

Şeytana kardeş olmak ne demek meleğe kardeş olmak ne demek? Şeytana kardeş, meleğe kardeş; taban tabana birbirleriyle zıt! Bu israf yerlerine dâhil olan yerlere harcanan paralara göz yuman ebeveyn de büyükler de aynı mesuliyetin altındadır. Çünkü küfre rıza küfür, zulme rıza zulüm, harama rıza haram, günahlara rıza hep günah!

"Ben razı olmuyorum."

Razı olmuyorsun ama parayı sen veriyorsun. Sen verdiğin için direkt sen de o işe razısın.

"Ben gitmiyorum."

Hayır olmaz. O kazanılan günah senin de defterine aynen yazılmıştır.

Rica ederim, dikkat ediniz:

Elhamdülillah imanımız dolayısıyla beş vakit namaz kılıyoruz. Oruçlarımızı tutarız, ibadetlerimizi yaparız. Yaparız ama bu ibadetleri yıkan ameller de var. Aynı zamanda bu ibadetleri yıkan ameller var.

Nelerdir?

Günahlardır. Bir tarafta günahlar var, yaptıklarımızı yıkıyoruz.

Yapılan şey yıkılır mı? Güzel bir bina yaparsın; bir yıkılır, bir şey onun altından girer üstünden çıkar. Yapmış…Yapmak hüner değil. Hüner bunun muhafazasıdır. Muhafazası günah yerlerinden hem kendimizin hem de çoluk çocuğumuzun ayağını kesmek hepimizin üzerine farzdır. Evet, günah yerlerine insan gitmiştir ama bir olur iki olur. Buna alıştırdın mı buna alıştı mı bakarsın ki komşuyu da sürükler. "Bu gidiyor yahu, ben de gideceğim." der. Bu gitmelerle hem aile arasındaki irtibat bozulur, rahat, huzur bozulur.

Sonra buna göz yumma da neden ileri geliyor?

Mü'min aynı zamanda kıskançtır. İmanda kıskançlık vardır. Kıskançlık neler ölmüştür bizde. Kıskançlığı öldüren şey nedir ki kıskanmıyoruz. Kıskanarak ailelerimizi muhafaza edemiyoruz. Bu ailelerimizi muhafaza edip başkalarından koruyamamak kıskançsızlık alametidir ki bu bize yakışmayan bir hâldir. Müslümana yakışmayan bir hâldir.

Vezaceh.

Ziynetin terki!

Esvabımızı ziynetlendireceğiz. Güzel. Toz konarsa hemen fırçalarız, leke olduysa hemen gider sildiririz. Boyası çıktıysa boyattırırız. Dikkat ederiz. Ya imanımıza gelen lekelere niçin dikkat etmiyoruz? Çünkü esvabımızı karşımızdaki insan görecek. Ama imanımızda olan lekeyi Allah görüyor. Allah'ın gördüğünü kıskanmıyorsun! Senin gibi benim gibi Ahmet'in Mehmet; "Benim üzerime bakacak da benim üzerimdeki noksanlıktan beni ayıplayacak!.." diyerek üstümüze başımıza dikkat ediyoruz. Hâlbuki insan asıl Allahu Teâlâ'nın nazarı üzerimizde!

İnnallâhe lâ yenzuru ilâ suveriküm ilâ kulûbiküm.

Hz. Allah'ın nazarı daima gönülleredir. Binâenaleyh gönlün, Allah ile meşgul olması lazım gelirken biz orasını envaiçeşit hayalât ile doldurmuşuz, bakılmaz bir hâle gelmiş. Bunu hiç aklımıza getirmiyoruz.

Allahu Teâlâ bize bir vücut bir de gönül vermiş. Vücut şu halde olan gördüğümüz kısımdır. Meesla gönül de bu vücudun canı mesabesindedir. Cansız vücut nasıl bir şeye yaramazsa gönülsüz vücut da hiçbir şeye yaramaz.

Bu gönlün muhafızlığı için Cenâb-ı Vâcibü'l-vücûd ve Tekaddes hazretleri bize zikrini emretmiş:

"Benim zikrimden hiçbir an gaflet etmeyin!"

Hâlbuki bizim sevap kazanma noktasına gelince sevap kanacak noktalar pek çoktur. Bizim gözümüzde hep sevap kazanma noktaları vardır. Şunu yaparsak şöyle sevap kazanırız, bunu yaparsak böyle sevap kazanırız…

Meşâhiri'l-fukahâ diye bir kitap var. Geçen bir arkadaş bana bıraktı. Biz de başındaki Muaz b. Cebel hazretlerini okuyuverdik.

Muaz b. Cebel hazretleri ashâb-ı kirâm içerisinde fukahâdan imiş. Birçok mezayâtını saydıktan sonra; "Şam-ı Şerîf'te bulunmuş." diyor.

Şamlılar kendisine hayran kaldıklarından dolayı; "Müsaade et bize, sana bir cami yaptıralım. Yâ Muaz, ey ashâb-ı Resûl! Peygamberimizin kıymetli ashabı! Müsaade et, senin nâmına sana bir cami yaptıralım. Senden on para istemeyeceğiz. Yaptıracağız, senin olsun, ad senin olacak. Muaz b. Cebel'in camisi, diyeceğiz. Camiyi biz yapacağız." demişler.

Cevabı bu:

"Hayır! Yarın âhiret gününde onun vebalini sırtıma yüklemekten korkarım!" demiş.

Aziz kardeş!

İman! Bizimle onları ölç bakalım bir terazi bulabilir misin, bulabilir misin bir terazi?!.. Sevap işte yahu! İster biz kesemizden yapalım ister başkası yapıversin bizim nâmımıza. Burada senelerce insan namaz kılacaklar, onların sevapları da bizim defterimize yazılacak duracak. Büyük bir hayır! Ama Muaz b. Cebel'in gözüyle bir bak bakalım. Onun gözüyle bir bak. O gözü tak da o gözden bak.

"İstemem. Onun vebalini âhirette sırtıma yüklenemem!" diyor. Tabii bizim onun sözünü şerh edecek hâlimiz yok. Onda ne incelikler seziyorsa…

Hatırımıza geliyor ki cami yaptırmak kolay. Fakat caminin de insanın da hakkı gibi bir hakkı vardır. Caminin de insanın hakkı gibi bir hakkı vardır. O hakka riayet edemezsen onun vebalini de sırtına yüklemiş olacaksın.

O caminin civarında oturan müslümanın o camiye beş vakitte girmesi şarttır. Ezan-ı Muhammediye'yi sağırlar da dinler ama o senin kulakların duyuyorken nasıl icabet edemiyorsun? Bunun vebalini nasıl ödeyeceksin ey müslüman? Kendin gelmediğin gibi çoluk çocuğunu da arkana takıp getiremiyorsun, bir ibadete alıştıramıyorsun!

Geçen acı bir şey duyduk: Hıristiyan âleminde bugün dinlerin din denecek tarafı yoktur fakat ne olursa olsun, hıristiyan, pazar günü çoluğunu çocuğunu karısını kızını toplayıp da kilisesine götürüp o hahamını, papazını nesi varsa orada pekâlâ dinletiyor. Burada yarım saat bir saat onları dinliyorlar. Âdeti, ananesi neyse; ister inansın ister inanmasın.

Niçin müslüman, camisine girmez?

Girmediğine teşekkür edeceğiz: "Aman efendim, girme, zararı yok. Yalnız bizim camiye girişimize de karışma!"

Rahmetli babamdan bir şey dinlemiştim: Köyün birisine -galiba Bektaşî köyüymüş- hoca efendinin birisi talip olmuş.

"İyi hoca efendi, pekâlâ, seni tutalım köyümüze; ama sen bir şartla!"

"Nedir efendim?"

"'Ahmet, sen bu sabah camide yoktun! Mehmet, sen bu akşam yatsıda yoktun!..' Bunu demeyeceksin, bizim geldiğimize gelmediğimize karışmayacaksın!"

"Peki. Benim de size bir şartım var."

"Hayrola?"

"Siz de demeyeceksiniz ki; 'Hoca efendi! Bu akşam sen de yoktun camide, ezan okunmadı.'"

"Hay hay, hay hay! Biz de razıyız!" demişler.

"Ah bulduk işte, birbirimize uyduk."

Ama bunun vebali ne olacak?

Allah kusurlarımızı affetsin. Bunun için bu ziynetin terkini anlatmamıza bizim tabii gücümüz de yetmez. Çünkü zaman buna müsait de değil. Bugün insanları buna sürükleyemeyiz de. İnsanlar bugün zevke, saltanata alışmış bir durumda. Bu zevk saltanatının önüne geçmenin imkânının olmadığını da pekâlâ biliyoruz. Bildiğimiz halde söylemenin de doğru olmadığını yine biliriz. Çünkü kabul olunmayacak bir sözü söylemek abestir, boşunadır o emekler.

Bu terk-i ziynettendir ki yemeklerimiz sofrada kaç çeşittir. Bu da müslümana yakışmaz. Müslümana yakışan ancak günde bir öğündür!

Şimdi bak yine bu büyüklerin eserlerini okumak ne kadar layıktır.

Aziz kardeşim!

Muhakkak bunların eserlerini arayın bulup okuyun! Çok, mâşaallah! Yeni yazılara çeviren gençlerimiz de çok! Bu zatların birisi galiba yeğeninin oğlu Abdullah! O kadar ibadete haris olmuş ki üç gün aklına yemek gelmemiş. Üç gün geçmiş, aklına yemek gelmiyor. Mütemadiyen Allah ile meşgul. İşte o zâtlar İstanbul'a kadar geldi. Fetih işleriyle uğraştı. Dünyanın dört bir tarafına İslâmiyet'i yaydılar. O azim ve o sebatla hiç süslerinin ziynetlerinin onlarda itibarı yok idi.

Mesela sana bir de Selmân-ı Fârisî'den Hz. Ömer'den bahsedeyim.

Aziz kardeş!

Hz. Ömer halife olmuş. Reisicumhur demek. O gün halife; reisicumhur, yani bugün seçilen bir zat, halkın seçtiği bir zat. Hz. Ebû Bekir de öyle Ömer'i de öyle Osman'ı da öyle Ali'si de öyle! Fakat Hz. Ömer'inki meşhur.

Cuma esbabı yok üzerinde. Minbere çıkıyor cemaate hutbe okuyacak. Üzeri yırtık, kaç tane yaması var üzerinde. Biz çocukken bize okuturlardı. Bilmem hangi kitaptı. Orada bir şairin de sözü; "Esbabın eskisi ayıp değil kirlisi ayıptır!" derlerdi. Suyla yıkarsın temizlersin. Eski olsun varsın ama kirli olmasın. Temiz, yıkarsın. Elhamdülillah suyumuz sabunumuz bol, yıkar yıkar tertemiz giyeriz.

Bir senede bir insan kim bilir kaç takım esbab yapılabilir. Yazlığı başkadır kışlığı başkadır, mevsimliği başkadır… Bunların hepsi birden olurken kaç taneye bindirir.

Yemeklerde de böyleyiz. Müteaddit yemekler olacak; tatlısından tuzlusundan… Biz de peygamberin ve onun ashabının yediğini gözünün önüne getir de bizi kendimizi bir ölç bakalım.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'i hepiniz pekâlâ biliyorsunuz. Şurada bizim Hocaefendimiz var. Geçen bayram günü münasebetiyle bir ziyaretine gittik, hastadır tabii. Müslümanların da büyüklerini ziyaret etmeleri hep vazifeleri iken bunu ihmal edişlerinin cezasından onlar nasıl kendilerini kurtarabilirler bilmem.

Hocaefendi'ye bir mesele sormuşlar, hocaefendi o adamı atlatmış. Diyor ki;

"Evlat! Bu soranlar çok çeşitli mahlûklardır. Kimisi adamı tecrübe için sorar kimisi de 'Falan Hocaefendi böyle dedi…' diyerek onu yaymak için sorar. Sonra sen de artık düşün de dur!"

Bunları bilmeyen bugün yok, tatbik eden yok! Bildiği halde yapmıyor! Ne söyleyeceksin, niçin yoruluyorsun, ne söylüyorsun; yapan yok! Böyle diyoruz ama ne kadar da olsa;

ed-Dînü en-nasîhatü ed-Dînü en-nasîhatü ed-Dînü en-nasîhatü. "Din ancak nasihatle kâimdir."

Camiye gelmeyen kimseleri toplayınız. Emin olun, nasihat dinlesin; bugün itiraz eder, yarın kızar, öbür gün bilmem ne yapar. Bakarsın bir gün gelir diz çöker. "Yâ Rabbi! Şükür beni bu dalâletten kurtardın!" diyerek sana dua da eder. Sebebi, o nasihatlerdir.

Bu kardeşlerimiz mağdurdur diyeceğim geliyor. Çünkü onları camilerimize alıştırmamışız. Gerek babaları gerek cemiyet, ne suretle ise onlara verilen dertler dolayısıyla onlar bugün camimize girmekten mahrumdur. Onun için sapık fikirlere sahip olmuşlardır. O sapık fikirlerin [eğitimi gerek].

Bugün o adam çok güzel konuştu: "Sokullu Mehmed Paşa hepimizin bildiği bir hıristiyan çocuğudur!" dedi. Fakat müslümanlar bu hıristiyan çocuklarını almışlar. Onlarla ordular teşkil edip dünyayı fethetmişler. Fakat bugün o İslâm şuurundan uzak olan memleketin yerli çocuğu ise bugün memlekete zararlı duruma gelmiş. Memleketin evladı, zararlı bir duruma gelmiş vaziyette. Bunun sebebi, dininden haberinin olmayışıdır. Onun için Allah hepimizin kusurlarını, günahlarını affetsin.

Terkü'z-zînet ne kadar mühimdir! Günlerce söylense bitmez, ucu israfa dayanır. Ucu israfa dayanır. Müsrifler ki Allah'ın yasak ettiği günahı mucip olan her yere harcanan velev on para da olsa on para da olsa israftır, sahibi mesûldür. Onun için bize paralar yetmiyor. 1000 alıyoruz, yetmiyor; 2000 alıyoruz, yetmiyor; 3000 alıyoruz, yetmiyor; 5000 alıyoruz, yine yetmiyor… Yetmez on bin de alsak yine yetmez! Sebebi israf yollarına paralar [gidiyor]. Çünkü bir taraftan geliyor bir taraftan da gidiyor. Gideri kapamadıkça ne kadar gelirse gelsin. Bugün mesela Meriç diyorlar Tuna diyorlar. Bilmem ne kadar büyük sular var, şarıl şarıl akıyor ama ne havuzunu doldurabiliyor ne denizini doldurabiliyor. Uçup gidiyor havaya! Tabii onlar uçmasa önüne de geçilmez. Bizim paralar da böyle uçup gidiyor.

Sigarayı yakarken paranın uçtuğunu görmek lazım. İşte asıl imandaki seziş nurunun zayiâtı günahlar oluyor. Günahlar insanlardaki o nuru söndürüyor. Sönünce de artık o iman işe yaramaz bir hâle geliyor. Bakınız şimdi hepimizin kafası var. Gözümüz olmasa bir eksikliktir. Kulağımız olmasa o da bir eksiklik. Burnumuz olmasa o da bir eksiklik. Ağzımız olmasa o da… Gözsüz, burunsuz, kulaksız yaşarız ama ağızsız yaşayamayız. Neyse ona da bir delik bulduk, oradan böyle hazırca akıtıyoruz, yaşatıyoruz adamı. Ağzı yok ama beslenecek bir yer var, gırtlağından falan. Bu kafanın asıl hüneri kafanın içerisindeki o akıl dediğimiz, beyin dediğimiz seziş yerleridir! Şimdi göz olmazsa zararı yok, fakat akıl olmazsa akıl olmazsa neye yarar bu kafa! Hiçbir işe yaramaz.

Akıl var ama hayrı şerri sezemeyen hayır ile şerri ayıramayan akla akıl der misiniz? Bir çocuk bala banıyor bir de ortadan zehre banıyor. Fakat "Bu zehirdir, bu baldır." diyemiyor, anlayamıyor. Ağzı zehirle balı ayıramayacak derecede bozulmuşsa bu dile dil der misin sen?

Hiç diyemezsin! Bu dile dil diyemediğin gibi hak ile bâtılı ayıramayan kafaya da hiç kafa denmez. Kafasız insan da ölmüş bir cesettir!

el-Îmânü bi-menzileti'r-re'si mine'l-cesed. "İman, baştaki ceset gibidir."

Baş işe yaramazsa iman yok demektir. Dünya işinde de öyleyiz. İşte dünyamızı bugün beceremiyoruz. Beceremiyoruz. Sebebi: İsraflarımızın önüne geçmenin imkânı yok!

Allah bize lütfetsin, ihsan etsin. Hep yalvaralım; bize faydalı bir akıl, faydalı bir kafa versin, düşünceli bir kafa versin. İşe yarar bir iman versin. Onun için iman isterken;

el-Îmân kâmilen. "Bize bir iman ver ama tam bir iman ver yâ Rabbi!" diyoruz. Bunun için ashâb-ı kiramın; "Ben cami istemem, onun vebalini sırtıma alamam!" deyişini düşün de hayatını nasıl zâyî ettiğini iyi düşün, iyi bul! Evet cami yaptırmak sevap, çocuk okutmak sevap, dulhâneler açmak sevap, imarethâneler açmak sevap, çok sevap yolları var.

Çok sevap yolları var ama gönlün imarına hiçbirisi yaramaz! Gönül, Allah evidir. Onlar sevap yeri başka gönlün imar yeri başkadır.

Şimdi Muâz b. Cebel'in bu gibi hangi sevapları vardı acaba? Ama gönlü mâmurdu! Gönül mâmur olunca gözler açılıyor. İşte bu günahlar ki göze perde veriyor. Göze perde verilince basiret kapanıyor.

Aziz kardeş!

Göz kapanınca basiret ölüyor, basiret kapanıyor. Basiret kapanınca hayvandaki göz gibi bu göz. İşe yaramıyor. Hayvanda da göz var tabii. Bakar, anlar fakat idraki yoktur tabii. O idrak denilene biz basiret diyoruz ki iç âleminin gözüdür.

İç âleminin gözü ne sebeple ölüyor?

Günahlar ve israflar dolayısıyla! Bize bunlar müslüman olmamız dolayısıyla hiç yakışmazken bizim Allah'a yalvarmaktan başka çaremiz yok! Cenâb-ı Hak bize lütfeder, ihsan eder, bize böyle bir akıl verir de hak ile bâtılı ayırtabilir de İslâmî bir şuura sahip olabilirsek ne mutlu bize!

Yoksa hani biz istiyoruz; "Yâ Rabbi! Son nefeste bize imân-ı kâmil!" ver diyerek son nefeste lâ ilâhe illallah diyerek ölelim istiyoruz. Bu son nefeste iman ile ölebilmek için hayat müddetince bu imana hizmet lazım. Yoksa bazı gâvura da mesela son zamanda ona da Müslümanlık nasip oluyor. Lâ ilâhe illallah deyip o da müslüman oluyor, müslüman mezarlarına gömebiliyoruz. Çünkü son nefeste lâ ilâhe illallah dedi ama ömrü boyunca gâvurluk yaptı, ömrü boyunca gâvurluğa hizmet ediyordu. Fakat son nefeste Allah bir uyanıklık verdi; lâ ilâhe illallah dedi, cennete de girdi.

Biz de böyle mi istiyoruz?

"Ömrümüz boyunca günahlara boğulalım, sonra ölürken bize telkin ederler. Biz de o telkin dolayısıyla lâ ilâhe illallah deriz. Biz de cennete de gireriz. Allah da Gafûr'dur, Kerîm'dir, Rahîm'dir. Elbet o da bizi bağışlar artık."

Bu, şeytanın bizi aldatma tuzağıdır. Şeytanın bizi aldatma tuzağı!

"Allah kerim! Yahu sen şimdi gençsin, bunları yaparsın ama sonra tövbe edince kabul etmiyor mu canım Allah tevbeyi, ta anına kadar, hocalardan duymadık mı hâline kadar Cenâb-ı Hak tevbeyi kabul ediyor. İşte bir tevbe edersin olur biter."

Bu, şeytanın iğfalidir, çünkü senin ruhun öldükten sonra hayatının zaten kıymeti yok. Ruhun öldükten sonra günahlara boğularak geçirdiğin hayatın vebalden başka kıymeti yok. İster cennete git ister nereye gidersen git!

Onun için Cenâb-ı Peygamber her sözü bir kere söylerken bu sözü üç kere söylüyor:

el-Bezâdetü mine'l-îmân el-Bezâdetü mine'l-îmân el-Bezâdetü mine'l-îmân.

Ahmed b. Hanbel'in, İbn Mâce'nin ki bunlar Kütüb-i Sitte denilen kitapların içerisindedir. Esas kitaplardandır. Buharî gibidir yani, bunların içerisindeki hadisler mazbut hadislerdir.

el-Berâketü fî selâsetin fi'l-cemâati ve's-serîk ve's-sahûr.

Cenâb-ı Peygamber Efendimiz'in buyurduğuna göre bereket üç yerde toplanıyor. Birisi cemaat: el-Cemaatü bereketün.

el-Cemaatü rahmetün de var.

el-Cemaatü rahmetün ve'l-firkatü azâbün.

Burada bir Cami-i Kebîrimiz var, o Cami-i Kebîr'de büyük yazılar vardı. Sol taraftaki kapıdan girdiğiniz vakitte en az bu ara kadar bir yeri bu yazıyla doldurmuş:

el-Cemaatü rahmetün ve'l-firkatü azâbün.

Gayet büyük yazılarla yazmış. Cemaatte rahmet olduğu gibi bereket de var.

Geçen Beşiktaş müftüsü hocaefendi de gelmişti de konuştu. Orada;

Va'tesimû bi-hablillâhi cemîân âyet-i kerîmesine taalluk etti. Allahu Teâlâ burada; "Elbirliği ile Allah'ın kitabına sarılın!" diyor.

Elbirliği ile! Benim sarılmam para etmez, senin sarılman da para etmez! 30 milyon muyuz, 100 milyon muyuz; hep birden sarılırsak işte o zaman bizim sırtımız yere gelmez. Sırtımız katiyen yere gelmez. Ama bu elbirliği olmazsa birer birer hepimizi [dağıtırlar].

Bursa'mızda bizim bir Maskara köyümüz vardır. O Maskara köyünün adamlarının bir hâli vardır. Bir Çingen grubu gelmiş. Köyün bir tarafına konmuş. Delikanlının birisi gitmiş; "Kalkın buradan, burası bizim köy! Ne işiniz var burada?.." falan demiş. Adamlara çıkışıyor. Çingen bu, dinler mi; bir dövmüşler bunu! Tabii bir adam 5-10 adama ne yapacak, sopayı yiyince gitmiş kahvesine. "Yahu oraya Çingenler gelmiş, adamlar beni dövdüler." demiş. Oradan kendine güvenen birisi gitmiş. "Bak ben onları nasıl kovarım!" demiş. O da bir sopa yemiş gelmiş. "Ulan sen beceremedin, ben bak ne yapıyorum." demiş. Öteki gitmiş, o da bir sopa yemiş gelmiş. Teker teker gittikleri için adı "maskara" kalmış. Köyün hepsi sopa yemişler.

Niçin?

Teker teker gittiler, hep birden gitselerdi tabii adamı kovup giderlerdi.

Şimdi biz de böyleyiz. Teker teker olunca hiçbir işe yaramayız. Elbirliği ile olursa olur. Onun için bereket cemaattedir. Cemaat ne kadar çok olursa bereket o kadar çok olur. Bereket de cemaatin çokluğuna göredir.

Mesela çok yağmur yağınca çok bereket hâsıl olur. Az yağmur yağarsa az olur. Birisi cemaatle birisi ferik.

Ferik, biz et çorbası deriz ona, et suyundan yapılmış bir çorbadır. Ferik diyorlar. Etle beraber suyunu da çok koyuyorlar. Hep beraber yeniyor, herkese yetiyor. Bizim tarhana çorbası gibi mesela, hepimizin karnı doyuyor. Çorba bu alt tarafı, masrafı az. Masrafı az, herkese de gücü nispetinde karın doyuruyor. İyi, bereket var, diyor. Şimdi onun yerine tabii et alsan hindi alsan başka bir şeyler alsan 5 kuruşa olan bir şey bu sefer 100 kuruştan fazla olur. Onun için ferik herkesin işine yarar. Bir parça et atarsın suyun içerisine, kaynatırsan etli bir su olur. Herkes evde yer, karnını doyurur, bereketi de artar gider.

Ve's-sahûr.

Birisi de sahur vakti, seher vaktidir. Sahur, seherden alınmıştır. Seher vakti, yani sabah girmeden evvel sabahın vakti girmeden evvel kalkıp bir parça bir şeyler yiyebilmek veyahut o saatlerde uyanık bulunup Allahu Teâlâ'ya tazarru u niyâz edebilmek. Bu da berekettir, denmiş.

Bunun bereketi neresindedir, dersin!

Bir koyun var bir de köpek var. Koyun uyumaz o vakitlerde, sürülerle kesilir kesilir. Hepimiz yeriz içeriz. Dünyaya da yeter âhirete de yeter. Fakat bir köpek var, sokakta gördüğümüz köpek, misal altı tane birden doğurur. Geçen bir tanesi dokuz tane doğurmuş, çok doğurur fakat yine sürüsü yoktur. Bereketi yok çünkü, bereketsizdir. Allahu Teâlâ koyuna da bereket vermiştir. Bir tane doğurur fakat bütün memleket her sene keser keser yer yer, yine elhamdülillah doludur, bereket!

Sahurda bereket niçin?

Ama biz şimdi onu tersine çevirdik. Geceleri gece yarısına kadar veyahut daha fazla oturma adeta bize borç oldu. Çünkü gündüzleri konuşamıyoruz, buluşamıyoruz. Geceleri toplanıyoruz. O toplanma sırasında artık otur da otur… Konuşulan lafları eğer imkân olsa da bir fındık kabuğunun içerisine doldursak; pek boştur yani! Hiç, on para etmez sözler ama saatlerimizi almıştır, ömürlerimizi almıştır, vakitlerimizi almıştır, öldürmüştür. Ne sabah vakti Ezan-ı Muhammed'i okunur. Duyar, kalkamaz bir türlü, belki duyamaz da, duysa da kafası kalkmaz. Çünkü vücudun da uykuya bir ihtiyacı var. O ihtiyacını veremediği için sabahleyin seher vaktinde kalkmak nerede; ezana kalkamıyor! Hâlbuki sahurda ezandan çok evvel kalkacak, Allah'a el açıp yalvaracak, abdestini alıp namaz kılacak, Kur'an'ını okuyacak, yalvaracak. Bir iki lokma da yerse ertesi günün orucuna kuvvetli olarak çıkar. Oruçtan korkmaz.

Onun için;

el-Bereketü fî ekâbirinâ fe men lem yerham sagîranâ ve vücille kebîranâ fe leyse minnâ. el-Bereketü meâ ekâbiriküm

Yalnız yine affınızı isteyeceğim, kendime bir pay çıkarmak değil. Dün bir yere götürdüler bizi. Kardeşler eksik olmasınlar arabaya bindiriyorlar. Biz de kapımızın önünde kendimize ait olan tarafa oturuyoruz, oturduk. Bir kardeşim de oturdu. Araba biraz yola döndü, durdu gibi işittim. Baktım ki yanıma oturan efendi arabadan indi. İşi için iniyor kendisi sandım. Bir ders olarak söylüyorum, kendim için değil. İndi, baktım benim kapımın tarafına geldi; "Affedersiniz, ben hata ettim. Siz buyurun buraya." dedi.

Sağda oturuyordu, sağda oturmasını kendisine münasip görmedi. Arabadan inmiş. Ben de onu bir iş için indi zannediyordum. Döndü dolaştı, öteki kapıdan beni sağa geçirmek suretiyle bir hürmet gösteriyor. Kendisi yüksek doktor, profesördür, hacıdır, bizim yanımızdadır. Bizden eksik tarafı yok. Yalnız bizim bir din adımız var. Ona hürmeten kendi yerinden kalkıp beni kendi yerine geçirdi, "Senin sağda oturman lazımdır." dedi.

İz'an denilen iş budur!

Hâlbuki biz senelerden beri bu arabaya bineriz, kimi sağda otururuz kimi solda otururuz. Kimsenin de benim de aklıma gelip de "Ben sağda oturacağım." dememişimdir şimdiye kadar, demem de! Tabii yakışmaz. Fakat sağımızda düşen bazı çocuklarımız da olur yavrularımız da; o da demez ki "Baba, senin burada oturman layıktır." diyemez. O da Belki onu hesaba katamamıştır. İşte bak, demin dedim ya; fıkıh, anlayış, seziş, idrak denilen nurdur.

Lillâhi'l-Fâtiha!

Sayfa Başı