M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 193

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem.

Arkadaş soruyor ki helalarda abdest câiz olur mu?

Helalarda gusül, abdest almak veyahut helalarda oturma tarzında ön ve ardın kıbleye gelişi nedir? diye sormuş.

Bizim dinimizde her cihette kolaylık varsa da, caiz ise de efdal olan helalarla abdest yerlerinin ayrı olması lazımdır. Abdest sularının helaya dökülmemesi ve oraya gitmemesine dikkat edilmesi lazım. Ama bu da bugün memleketimizde mümkün olmayan bir şey. Bütün sular aynı lağıma gider.

Onun için evlerin ayrı ayrı oluşunun faydasının birisi budur. Sonra tabi ilerisi için başka da bir de bir helada hem hela yapıp hem gusül etmek zaruret nisbetinde caizdir ama zaruret olmadıkça olmaması daha âlâdır. Çünkü orada birtakım duaların okunması da lazım. Sonra orada mesela meleklerin olmayıp, bulunamayacağı bir yerdir orası. Meleklerin girmediği bir yerdir. Onun için ayrı oluşu, helalarla gusülhanenin ayrı olması daha iyidir ama olmadığı takdirde zarureten caizdir.

Helalarda yüzün kıbleye veya önün ardın kıbleye gelişi mekruhtur.

Mesela evler yapılırken helaların o şekilde yapılması lazım ki ya şarka ya garba gelsin, oturduğu vakitte insanın ya yüzü ya arkası şark ve garp cihetine [gelsin.] Kıbleye karşı ön ve ardın gelmesi doğru olmayan bir şeydir ama zaruretse olur o başka.

Bütün amellerin başı imana bağlıdır. İman olmayınca amelin kıymeti yoktur. Bir insan ne kadar çok amel ederse etsin; geceleri uyumasın, gündüzleri hiç ibadetten ayrılmasın. Bütün ne kadar ibadet, melekler kadar ibadet yapsa indi ilahide zerre kadar kıymeti yoktur. Çünkü ameller imana bağlıdır. İman da herkesin istediği gibi değilde Allah ve Resûlünün istediği gibidir. Onun için mezhepler 73 fırkaya kadar çoğalmış. İtikat mezhepleri.

Bunun faydası [nedir?]

İşte o iman ki canlıdır, sağlamdır, kuvvetlidir. O seslenir adama, yapma der, mâni olur, olmaz der. Sen ehli imansın, sana yalan yakışmaz, sana hıyanetlik yakışmaz, sana günahları işlemek yakışmaz.

Biz bir yerden gelirken bir sorgu için bir dükkana uğradık. Baktık ki dükkanın içerisi şişeyle dolu. Sorana dedim ki, çünkü o mıntıkada hıristiyanlar da çok. Dedim;

"O dükkandaki adam Türk müydü?"

"Konuşması Türktü ama." dedi.

Dedi o dükkana, "Allah'ın dediği olur." da yazmış. Ama yazının altı bütün şarap şişesi ile dolu içerisi. Çünkü bu adam da desen ki;

"Sen gavur musun?"

Döver adamı.

"Yok değilim." der, "Müslümanım." der.

Ama bir müslüman nasıl içki satabilir veyahut nasıl bunu kullanabilir?

Şimdi memleketimizde bunu kullananlar pek çok. Hiç birisini de, hatta namaz kılanları da var bunların içerisinde. Namazda kılıyor, aynı zamanda içki de içiyor. Namaz kılıyor, aynı zamanda kumar da oynayanı da var. Namaz kılıyor aynı zamanda zina yapanı da var.

E bu iki zıt bir yerde nasıl birleşir yani?

Birisi Allah'ın rızası birisi de Allah'ın gazabı.

Gazap ile rıza nasıl birleşir bir yerde?

Akıl erer mi buna?

Ermez.

Bu zafiyeti imanın neticesi. Ona imanı seslenemiyor, yapma bunu diyemiyor. Yahut kulağı tıkalı duymuyor bunu. İçeriden o dese de kulak tıkalı duymuyor.

Onun için asıl burada;

el-İmânü afîfün ani'l-mehârimi dediği, iman amel ile beraberdir, ameli hayırlara sevk eder, günahlara da mâni olur. Yaptırmaz günahı. Beşeriyet iktizası bir kerecik yaptı, bir daha yapmaz. Tövbeler Tövbesi!

Hırsızlık!..

Müslüman hırsızlık yapabilir mi?

Başkasının elinden malını alabilir mi?

Önüne geçebilir mi, öldürebilir mi?

Korkar ondan, der ki, "Yahu bunu öldüreceksin ama Allahu Teâlâ seni de cehennemde ebediyyen yakacak."

İntihar edip kendini öldürebilir mi?

Hayır.

Niçin?

Allahu Teâlâ'nın takdiri.

Zayi ettin malı, iflas ettin yahut istediğin gibi şunlar olmadı bunlar olmadı, canıma niye kıyacağım?

Allahu Teâlâ'nın takdiri neyse o olacaktır. Kadere razı olursun hiçbir şey olmaz.

Onun için iman, amel ikisi bir kardeştir, ayrılmaz. Yapamıyorsan imanını desteklemek lazım.

İman çok zayıf, nasıl destekleyeceğiz imanımızı?

İmanın desteklenmesi nasıl olacak?

İmanın desteklenmesi Allahu Teâlâ ve Tekaddes hazretlerine yalvarmak suretiyle bir, bir de ehli ilmin derslerine devam etmek şartıyla. İlim sahiplerinin derslerine devam ederekten ve onlardan alacağı feyz ile imanını desteklemesi hiç olmazsa ` kuvvetindedir yani.

Onun için diyor ki;

Lâ yakbelullâhu teâlâ. "Allahu Teâlâ kabul etmez." Ehadehümâ. "İkisi bir olmayınca birini kabul etmez."

Mesela iman var ameli yok, olmaz. Ameli var iman yok, yine olmaz. Amel imanla beraber olacak, iman da amel ile beraber olacak. Müslüman mısın, namazı kılacaksın muhakkak. O iman çizgisini yatıramaz uyutamaz ve durduramaz.

Nasıl mü'minsin ki sen Allah'a iman etmişsin de namazı niçin kılamıyorsun?

Efendim dünya işleri.

Biz dünya işlerini becermek için gelen bir mahluk değiliz ki!

Dünya işleri yine olur olacağı kadar. Bize lazım olan âhiret ve Allah'tır. Allah'ın rızası olmadığı takdirde, faraza de ki, dünya altını ile beraber hepsi senin olsa, topu ile beraber senin olsa ne kıymeti var Allah senden razı olmadıkça?

Allah senden razı olmadıkça ne kıymeti var yani?

Onun için dünyaya, böyle mesela bugün Avrupa âlemine bakıp da, "Ooo, onların şöyle apartmanları var, böyle kuvvetleri var, böyle kudretleri var, böyle saltanatları var diye oraya özenmek insanı dünyaya bağlamaya vesile olur ki, âhiretten uzak dünyaya bağlanmak demek, âhiretten uzaklaşma ve Allah'tan da uzaklaşmanın alâmetidir.

Onun içindir ki Peygamberimiz peygamber iken, buna dikkat edin, Peygamberimiz peygamber iken, Allahu Teâlâ'nın tahtı himayesinde iken, mâsum iken, günahlarının hepsi evveli âhiri affolunmuşken, ve Cenab-ı Hakk'ın yardımı ile daima muhafaza olunduğu halde senede bir kere, hiç olmazsa bir ay nâsdan, insanlardan ayrılır kendi başına Allah ile kalır. Kapısında da bir bekçisi vardı, o geleni de sokmazdı. Geleni de sokmazdı, orada yalnız Allah iledir.

Niçin?

Biz boşuna bir mahluk değiliz.

Allahu Teâlâ peygamberleri niye yollamış, kitapları niye yollamış, bu kadar evliyayı niye yollamış?

Birtakım mucizeler var ki bu insan eliyle zuhur ediyor. Mucizeler... O mucizelerin bir ufağına, insandan, bizim gibilerden zuhur edene keramet diyorlar ki, bu da bizim gibi insanlardan zuhur ediyor. "Bu nasıl oluyor, bu da insanken bundan bu fevkalâdelik nasıl hasıl oluyor, nasıl zuhur ediyor?" diye insan düşünürse, biz öyle bir yabani mahluk değiliz. Kâinattaki bütün mevcudat bizim için yaratılmış. Kainattaki bütün mevcudat, yerinde göğünde, bildiğimiz bilmediğimiz bütün mahlukât, ne kadar mevcudat varsa hepsinin hilkatinin yegâne sebebi insandır.

İnsan öyle ufacık bir adî mahluk değil. Bak bunları düşün de ne kadar büyük bir kıymet vardır ki biz de Allahu Teâlâ bizim için ayı yaratmış, güneşi yaratmış, yıldızları yaratmış, yeri yaratmış, yerde envai çeşit bugün nebatlar nimetler... Hep günden güne doğmakta, yetişmekte, hep bu insanoğlu için.

İnsanoğlu çok büyük bir nimet. Binâenaleyh öyle yalnız dünyada hayvanlar gibi çalışıp karnını doyursun, zevk ü sefa ile geçirsin ömrünü diye yaratılmış bir mahluk değil. Onun için insan da çok büyük büyüklükler vardır. Bu büyüklüklerin zuhuru, nasıl altını gümüşü çıkarmak için bugün zorlanmak lazım. Zorlanmayınca altın çıkmıyor, gümüş çıkmıyor, benzin mazot çıkmıyor. Hepsi bunlar zorluklarla oluyor. Yeri deleceksin, oyacaksın, eşeceksin, derinlerine ineceksin de bir şeyler bulup çıkaracaksın, ne kadar zorluklar.

İşte imanın da kemalini bulmak için böyle halvetlere ihtiyaç olduğunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bize duyuraraktan;

"Bak, bakın bana! Ben peygamber iken bile insanlardan ayrıldım. Bir ay köşeyi vahdete çekildim. Allah'ım ile meşgul olmak hissini duyuyorum. Siz ise acizsiniz, garipsiniz. Destekçiniz yok, yardımcınız yok, muininiz yok. Siz daha çok muhtaçsınız. Şu benim yaptığım gibi siz de yapın. Ayrılın şu hayatınızdan, işinizden. Çünkü işin sonu bitmiyor. Ölünceye kadar iş bitmiyor. Bitmeyen tükenmeyen bu işlerin peşinde ölünceye kadar uğraşıp da buradan bir insan kılığından başka bir şeye benzer şekilde gitmek elbette insana yakışmaz."

İnsan kemal sahibi. O kemali elde etmeden yalnız çalışıp paralara, varlıklara sahip olup gidebilmek kadar acı bir şey yoktur. İnsan onun için yaratılmış bir mahluk değil. İnsanda çok büyük kemalat var. Çok büyük üstünlükler var. Eğer öyle olsaydı peygamberimiz dünyaya sahip olurdu yahu.

Peygamber bu dünyaya ne için kıymet vermemiş?

Bir lokmaya bir hırkaya neden tenezzül etmiş de çalışmamış, altınların, varlıkların sahibi olmamış, köşklerin konakların sahibi olmamış?

Düşünürsek, Peygamberimizin aklı kadar akıl kimseye verilmemiş. Onun dünyaya iltifat etmeyişinin sebebi var. Bize de diyor ki hâlen;

"Siz de dünyaya iltifat etmeyiniz. Çünkü dünyanın insanı değilsiniz siz. Sizi Allah kendisi için yaratmış."

Cennetini niçin veriyor Allah sana?

Sen de çok büyük bir bahtiyarlık var ki cennetini veriyor, bir de cemalini gösteriyor.

Bak! Bak!...

O Cemal ki ne büyük nimet!..

Onu hangi mahlukuna veriyor?

Hiçbir mahlukuna veremiyor. İnsanın imanı kamili olanı nail olacak ona. İnsanda iman kimde kamilse onlara nasip olacak.

Onun için iman mü'minin kuvvetlenmesi için hiç olmazsa diyor ya 10 gün, ya 20 gün, en aşağısı 10 gün. 20 ile 30 ortası, hiç olmazsa 40'ı efdaldir. Böyle kendini dünyadan al, köşeyi vahdete çekil, bir lokmaya tenezzül et, Allah'ına ver kendini. "Yâ Rab! Yâ Rab!" diyerekten de Allahu Teâlâ'nın da bir ismi ile meşgul ol ki, Allahu Teâlâ sana bak onun neticesinde neler mükafatlar verecektir. Dünyanın işleri dünyanda olur, hiç korkma. Dünyan elinden gitmez. Dünyan elinden gitmediği gibi bir de âhiret nimetleri, gönül âleminin Cenab-ı Hak'tan gelen füyûzât-ı rabbaniye ile çok büyük mazhariyetlere nâil olursun. Onun için büyüklerimiz bu hususta hepimize birer numune olmuşlardır.

Geçen Pakistanlılar geldiler, her zaman da geliyorlar. Demişler ki;

"Memleketinizde bize gösterecek bir şeyiniz yok mu?"

Bizimkiler de götürmüşler bir fabrikaya, "İşte bak bizim de böyle fabrikalarımız var." demiş.

"Heyhat!" demişler, "Bu demir parçaları bizde de var yahu. Biz sizde demir parçası görmeye gelmedik. Bize bir insan gösterin ki biz onun ziyaretine gidelim. Biz insanları görmeye geldik." diyor.

E işte çok insan, gör.

"Yok öyle değil, dünyaya bağlanmış insan değil. Âhireti seçmiş insanı gösterin de siz, biz onlarla beraber bir teşerrüf edelim." diyorlar. Ve bizi mahçup duruma da düşürmüşler.

Aziz kardeş!

Onun için iman amel ile beraberdir. Amel ile beraber olunca, iman onun zıttı olan, imanın zıttı olan günahlardan ve kötülüklerden de sıyrılmak lazım. Günahlardan ve kötülüklerden sıyrılmanın imkânı yoktur, hele bu devirde. Muhakkak kendini şöyle köşeyi vahdete çeker, karanlık bir odanın içerisine girer, Allah'ın ile başbaşa kalır. Bir lokma ile bir böyle gıdayla, oruçlu olmak şarttır. Oruçlu olmak suretiyle Allahu Teâlâ'nın sana vereceği lütuflarla bak ne kadar insan olduğunu anla.

Tabi burada geliş herkesin kendi kuvveti nispetindedir. Veriş nisbetinde de geliş olur. Kazanç nasıl sermaye nisbetinde ise âhiret nimetlerinin gelişi de Allah'a insanların kendilerini verişleri nispetindedir.

Onun için bu muhasebenin itikadı, itikadı kamiledir. Öteki itikat, lâ ilâhe illallah, dil ile ikrar. Kalp ile de tasdik ettim, "Evet sensin Allah. Senden başka mâbud tanımam Yâ Rabbi! Birsin."

İyi ama hani amelin?

Olmaz.

Müslüman oldun ama amelsiz müslüman oldun. Müslüman da amel şarttır. Amel şart olunca amelin zıttı olan günahlardan da sıyrılmak şarttır. Hem amel hem günah [birarada] olmaz. Hem zehir hem şifa hiç olmaz.

Allah esirgeye!

Dünyadaki maddî kısım, yeriz içeriz güzel güzel besleniriz. Şu ufacık bir kolera mikrobu diyorlar ya. Gözümüzle gördüğümüz bir şey değil, ufak bir şey. Ama çok ufacık bir şeymiş.

Ufacık bir şey ama insanın nasıl canına okuyor?

İnsanlar bugün ondan nasıl korkuyor?

Vebası da öyle, kolerası da öyle, tifosu da öyle, çeşitlisi var.

Niçin?

İşte o gözle görülmeyen, elle tutulmayan, hiçbir kuvveti olmayan ufacık mahluk bizim canımıza okuyor.

Neden?

Allah kudreti var onda. O Allah kudreti bizim kudretimizi yeniyor. Bizim kocaman vücudumuz var. Etimiz, yağımız, kuvvetimiz, kanımız canımız hepsi yerinde ama ufacık bir gözle göremediğimiz o mahlukun hakından gelemiyoruz işte. Onun hakkından gelebilmek iktidarına hâiz değiliz. Onun için aman su içmeyin. Aman o sudan kullanmayın. Aman şu sebzeleri yemeyin. Aman bunu yemeyin.

Niçin?

Mikrop olma ihtimali

Eti şöyle yıkayın böyle yıkayın, şöyle yapın böyle yapın.

E hakları da var ama, düşünürsek, bu nedir yani?

Eğer bugün yediklerimizin içinde, giydiklerimizin içinde neler vardır kim bilir?

Bunların hepsini vücut mukavemet edemiyor ve insan yuvarlanıp gidiyor.

Demek ki ne kadar âciz bir insanız. Bu kadar âciz olduğumuzdan dolayı, bizi yaratan Hazreti Allahu celle ve alâ'nın emirlerine boyun bükmekten başka çaremiz yoktur.

Onun için, man dil ile ikrar, kalp ile tasdik, amelün bi'l-erkandır. Amelün bi'l-erkan yoksa, yani dilinle dediğini yapamıyorsan imanın zayıftır ve hastadır. Nasıl ki zayıf ve hasta olan insandan kimse medet ummaz, yardıma muhtaçtır. Yapabilirsen işte şu doktoru çağırırsın, komşuları çağırırsın elden geleni yaparlar; çorba verirler, ilaç verirler filan ama neticede Allah'ın dediği olacak. Giderse gider...

Binâenaleyh imanın muhafazasında günahlardan sakınmak, ameller ne kadar lazım ise günahlardan sakınmak daha elzemdir. Çünkü eti yersin, yağı yersin, balı yersin, arkasından ufacık bir zehiri yuttun muydu ne balın para eder, ne kaymağın para eder, ne yağın para eder, ne etin para eder. Zehiri yuttun, ay ay ay, karnım karnım derken gider gürültüye.

Ne yedin?

Zehirlendin. O zehir seni, doktor gelecek de imdada yetişecek de o zehirden seni kurtaracak. Nadirattan...

Zehir günahlardır. Günahların da, şimdi zehirin de nevileri vardır, günahların da nevileri var. Zehirin kuvvetlisi bir anda insanı mahveder. Ama ufak zehirler tedrici bir surette öldürürse de kuvvetli zehirler birden öldürür.

Mesela sigaranın zehiri, içkinin zehiri tecricî bir surette insanları öldürür. Evvela ruhunu öldürür, ruhunu öldürdükten sonra cesedi isterse yaşasın isterse yaşamasın, hiç kıymeti yok cesedin.

Sürülerle ceset var dünyada, ne kıymeti var?

Ceset ruhuyla yaşarsa kıymeti var. Ruhu olmadıktan sonra [kıymeti yok.]

Sigaranın ne zararı var?

Sigaranın ne zararı olacak. Melek sokulmaz yanına bir kere. Ağzın kokar pis pis. Para kesene zararı var, vücuduna da zararı var. Tıpta işte burada, ortalıkta söyleyip duruyor doktorlar.

Bundan ne fayda umuyor insan?

Hiçbir fayda yok.

Bizim, kahve içiyoruz işte şimdi. Kahveler tabi şimdi yeni bir icat. Kahve çıkınca ulemalara sormuşlar;

"Yahu bu nedir bu?"

Sigara da öyle.

"Ooo, bu içilmez!" demişler, "Haramdır."

Haramı insanlar dinliyor mu ya?

İçe içe bugün mübah hâline geldi.

O gün haram denilen, Ebussuud Efendi'nin fetva verdiği haram, bugün mübah.

Niçin?

Bugün insanlar öyle alışmış ki artık, "İçme kahve." dediğin vakitte, "Aaa, o kadar da ham sofuluk lazım değil!" diyorlar.

Sigara?

O da öyle.

"O kadar ham sofuluk lazım değil!" diyor.

E canım işte yarın içki de buna benzeyecek. İçe içe;

"Aaa, o kadar da sofuluk lazım değil. N'olur, bir kadehten iki kadehten ne olacak? O kadar da bir kudret kuvvet lazım insana." diyecekler.

Halbuki onun biliyorsunuz ki damlası haram. Damlasının haram olduğunu bilmeyen müslüman yoktur. Hatta bazı büyüklerimiz daha ileriye giderekten, içkinin döküldüğü bir yerde biten otlardan, biten otları, ot bitmiş orada. Biten o otlardan otlayan koyun etini bile yemem demiş. O otları otlayan koyun etini bile yemem demiş. Mesela oraya bir cami yapılsa, oraya gidip de namaz kılmam diyenler de olmuş yani. O kadar öyle islah edici şeyler konuşmuşlar.

Onun için iman dendiği vakitte o imanın kuvvetli olması lazım. O imanın kuvvetli olması seni günahtan, yani bir polisin bir jandarmanın varlığı seni nasıl men ediyorsa öylece içinden o kuvvet sana gelecek, "Dur! Yapma bunu!" diyecek. "Çünkü sen Allah'ın rızasını arayan bir insansın. Bu senin yaptığın hareket de Allahu Teâlâ'nın rızasına muhaliftir. Yakışmaz sana!" diyecek. "Sen ehli imansın. Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlullah diyorsun. Senin Peygamberin böyle yaptı mı? Senin Peygamberinin ümmeti olan ashabı kiram böyle yaptı mı?"

Yok.

E sen ne için yapıyorsun öyleyse?

E canım Allah Afuvdür, Gafûrdur, Kerîm'dir.

Bu hasta adam içindir, bu hasta adamın işidir artık.

Onun için Allahu Teâlâ hepimizi affetsin de imanı ve ameli beraber yürüyen kullarından etsin.

Şimdi müspet ve menfî elektrik diyorlar ya. Müspet ve menfî olmazsa cereyan da olmuyor. Demek ki imanın da vücudu için amelin şart oldu muhakkak olduğu şart artık.

Sonra, bakın yine bir büyük, İmam Birgivi, böyle diyor. Bir hadis bulmuş. Diyor ki o hadisinde, yeriz bir haramı.

Terkü zerretin min mehârimillâhi hayrun min ibâtedi's-sakaleyn. "Bir haramın terki, bir günahı terketmek o kadar çok hayırlı ki, o bir günahı terk edebilmek sakaleyn dediği yer gök ehlinin ibadetinden hayırlıdır." diyor.

Sen o aziz ömrünü Allah'ın günahlarınla zâyi ediyorsun da haberin de olmuyor. Demek ki ne kadar hastasın! Ne kadar hastasın ve ne kadar bozuksun! Ruhun o kadar ölmüş ki! Ruhun ölmesi çok kolay.

Niçin?

Bak, şimdi bizim bazı hastalarımız oluyor elini kesiyorlar, ayağını kesiyorlar, ameliyat yapıyorlar. Oraya bir morfin yapıyor, o morfini yaptıktan sonra oradaki hayat ölüyor. Ölünce, hiç acıyı duymadan orasını güzelce kesiyorlar.

Bunu biliyoruz değil mi?

Kesiyorlar işte.

Neden?

Oradaki hayat iptal edildi. O hayatın iptal edilmesi ile acıyı insan nasıl hissetmiyorsa, ruh da bu hâle geldikten sonra, işte zehirleri yutar hiç haberi olmaz. İman elden gider hiç haberi olmaz. İslamiyetin adı kalmıştır kendisinde. İşte eski büyükler çıksalar bize müslüman diyecek neremiz var yani.

Allah affetsin.

el-İmanü ve'l amelü şerikâni. "Onun için iman ve amel muhakkak ortaktırlar."

Bak şimdi altındaki hadise.

el-Îmânü es-salâtü.

el-Îmânü es-salâtü. "İman namazdır."

Bunlar Peygamber Efendimiz'in sözleri. İmanı bize tavsif ediyor, tabir ediyor, takdim ediyor, öğretiyor.

Sen diyorsun ki;

"Benim imanım var ama namazım yok."

Kusura bakma sen.

"Allah affeder, sonra kılarım." diyorsun.

Ne zaman kılacaksın sonra?

İhtiyarlıkta.

İhtiyarlığa kadar yaşayacağına elinde bir senedin var mı?

İhtiyarlıkta hangi ameli yapacaksın sen?

Bugün ihtiyar olanların kıldığı namazları görüyoruz, daha ayağının nasıl kırılacağını bilmiyor. Dik böyle duruyor ayağı.

Gençlikte alışılacak her şeye. Gençlikte alışmamış bir adamın kıldığı namaz muhakkak böyle sakat oluyor. El bağlamasını çoğu bilmez, safın nasıl düzeleceğini bilmez. Her gün söylenir yahu. Nasıl bu, 10 orada, 10 burada, 20 kişi filan olan ufakcık bir cami. 20 kişi bir safı tutamıyor. Mutlaka böyle böyle böyle... İmam diyecek ki yahu yapmayın. Bak sen düzelt azıcık. Sen de bak orası boş, orayı doldur diyecek de, uyanacak adam da onu düzeltirse düzeltecek. Halbuki bunların olmaması lazım

Onun için, el-Îmânü es-salâtü.

Sen namazı kolay bir şey zannetme arkadaş! Namaz en büyük bir nimet, en büyük ibadet. O büluğa girdiğimiz andan [itibaren] üzerimize farz olan bir ibadet. Farz olan bir ibadet. Onun için 25 yaşında, 30 yaşında, velevki 40 yaşında aklına gelmiş de tevbekâr olmuş namazını kılmaya başlamış.

Ama 15'ten 40'a varıncaya kadar kaç sene var arada?

Bu kadar senenin ibadetini kılacaksın.

E bakalım ömrün vefa edecek mi etmeyecek mi?

İşlerin buna müsaade edecek mi etmeyecek mi?

Sıhhatin buna müsaade edecek mi etmeyecek mi?

Bunları hiç hesaba katmadan insan hemen bugün dünyamı, dünyam olsun da bakalım sıra âhireti düşünürüz diyor.

Bunlar hep çok yanlış şeylerdir.

Onun için es-salât denince, namaz neden iman oluyor?

Namaz neden iman oluyor?

Ve mâ kânellâhu li-yudîa îmâneküm. "Allah sizin imanlarınızı zayi etmez." diyor, Sure-i Bakara'nın 2. cüzün birinci sayfasında.

Zayi etmez.

"İmanınızı zayi etmez." ne demek bu?

Şimdi ashab-ı kiramın zamanında biliyorsunuz ki bir müddet namazlar Kudüs-ü Şerîf'e karşı kılınıyordu. Kıble Kudüs-ü Şerîf idi. Sonra Kâbe-i Muazzama'ya döndürüldü. Bazı tabi o arada âhirete intikal edenler de oldu. O zaman ashab-ı kiram dediler ki;

"Kıble şimdi Kâbe oldu ama, anlaşıldı. Bu Kudüs'e karşı namaz kılanların namazları ne olacak?"

O zaman Hz. Allah buyuruyor;

Li-yudîa îmâneküm. "Sizin o geçmişlerimizin kıldığı namazı Allah zayi etmez." dedi.

Yani geçmişlerinizin namazını imanla tabir ediyor Allah. Demek ki namaz imandandır.

E namaz nasıl namazdır?

İşte Allahu ekber der, dört rekât iki rekât kılarsın, yatarsın kalkarsın. Bunu insan karşıdan görünce "Ha namaz buymuş." der. Bir de abdesti var tabi, alır abdestini, gelir o da uyar [imama], Allahu ekber der yatar kalkar. Bu değildir namaz. Bu namazın merasimi, namazın erkanıdır bu. Asıl namaz burada, asıl namaz gönülle olacak. Gönlünü Allah'a vereceksin.

Şimdi bak;

Fe eynemâ tüvellû fe-semme vechullâhi.

Allah'ı nerede bulalım da nereye dönelim?

Allah her yerde, nereye dönersen orada Allah. Sen yüzünü buraya çeviriyorsun, o bedenin yüzü. Bedeni çeviriyorsun, gönül ise Allah'a dönecek.

Sen o gönlü Allah'a döndürebiliyor musun namazda, yoksa hâlâ dükkanla, çarşı ile pazarla, evinle mi meşgul [bir durumda iken;]

Allahuekber!

es-Selamu aleyküm, es-Selamu aleyküm ve rahmetullah.

Oldu namaz.

Evet oldu, borcumuz defterimizden silinmiştir. Bu adam öğle namazının farzını kılmıştır. Silerler, fakat o namazdan hâsıl olan ruh hâsıl olmamıştır. Namazın da ruhu var. Namazın ruhu insanı melekleştiren bir âlemdir. İnsanın günahlarına mâni olan bir âlemdir. İnsanı evliyâ eden bir âlemdir. Namaz insanları göklere uçuran bir âlemdir. Namaz kolay bir şey değil.

Onun için meleklerin namazı ancak kendilerine mahsustur. Her meleğin bir ibadeti var; kimisi rükûda, kimisi secdede, kimisi kıyamda, kimisi kıraatte, kimisi tesbihte. Ama mü'minin namazı öyle değil. Mü'minin namazı bütün meleklerin namazından efdaldir.

Melek, meleğin bir vazifesi var;

Lâ ya'sûnallâhe mâ emerahüm ve yef'alûne mâ yü'merûne.

Hiç o Allah'a isyan bilmez. O öyle yaratılmıştır. Onda şehvet yok, nefis yok, şeytan yok. Onu iğfal edecek kadın yok, bir şey yok. İnsan müslüman ama öyle değil. Nefsi var, şehveti var, şeytanı var, hasedi var, karısı var, çoluğu çocuğu var, dünya ihtiyaçları var. Bir sürü ihtiyacın karşısında Allah'a dönebilmek ne büyük bahtiyarlık. Bu kadar işi bırakacaksın, "Allah'ım senin divanına geldim." diyerekten Allahu ekber...

Gönlünü hiç olmazsa bir an için Allah'a verebilmek devleti kadar büyük devlet olur mu dersin?

İnsan tabi bir padişah, bir hükümdar, bir reisicumhur, bir büyük huzuruna çağırdığı vakitte, kendi övüne övüne bir kalır.

"Ooo... Ben filan zamanın padişahı ile görüştüm, filan zamanın reisicumhuru ile görüştüm, filan devrin kralı ile görüştüm. Şu zamanın sultanı ile görüştüm." diye övüne övüne bir kalır.

Bir büyük adam Mekke-i Mükerreme'de tavaf ediyormuş. Etrafında da birçok avaneleri var, o büyük serbest tavaf yapsın diyerekten insanları tavafa sokmuyorlar. Adamın birisi böyle bakmış bakmış;

"Ah ah!" demiş, "Yazık sana! Yazık sana!"

Sonra bir gün onu Bağdat şehrinde köprü üzerinde dilenirken görmüş.

Demiş ki;

Yahu, sen değil miydin, o filan zamanda tavaf ederken etrafında birçok insanlar seni himaye ediyorlardı, kuruyorlardı, başkalarını da sokmuyorlardı. Senin saltanatından çalımından yanına da varılmıyordu. Sen o adam değil misin?

"Evet evet..." demiş, "İşte o yaptığımın bugün cezasını görüyorum." demiş

Mülkün sahibi Allah.

Aziz kardeş!

Onun için sen Allah'a kul olmaya bak. Allah'la şereflen. Onun için insan [için] en büyük devlet, insanın Allahu Teâlâ'yı zikrettiği andır.

Niçin?

Allahu Teâlâ'yı zikrettiği anda Allah onunla beraberdir.

Bir insan ki Allah'ladır, onun şerefi kadar büyük şeref var mıdır acaba?

Onun devleti kadar büyük devlet var mıdır acaba?

"Allahu ekber!" deyip Huzuru rabbi'l-âlemine el bağlayıp da durduğu vakitte onun devleti kadar büyük bir devlet var mıdır ki Huzuru rabbi'l-âlemine kabul olmuş?

Öyle ya, şimdi reisicumhurların kapısına bir sürü insan gidiyor, "Ooo, sen giremezsin, sen giremezsin. Hadi hadi hadi..." diyerekten çoğunu da geri atarlar. Ancak makbul insanlar, "Sen gel, sen gel, sen gel..." diye mümtaz insanları içeriye alırlar. Öyle benim gibilerini filan kapıdan dışarıya hepsini uzaklaştırırlar.

E Allahu Teâlâ da buraya bak herkese alıyor mu ya?

Sen istersen boynuna zincir çek kapıya kadar getiremezsin, içeriye de sokamazsın. Allah sevdiğini alıyor içeriye.

Onun için sen çok bahtiyarsın, bu bahtiyarlığının kıymetini bil. Bu bahtiyarlığın senin parayla pulla ölçülmez. Dünya şöhreti ile, şehveti ile, serveti ile hiç ölçülmez.

Allah'ın kulusun!

Allah'ın kulu olmak kadar büyük devlet kimde olabilir?

Hiç kimsede olamaz. Dünyada da mesutsun âhirette de mesutsun.

Onun için namaz imandandır. Namaz imandan olduğu için, imanı olan insan namaz kılar yani. İmanı olan insan namaz kılar, imanı onu namaza götürür.

E canım namaza gelmeyenlere kâfir mi diyeceğiz şimdi?

Hayır, kâfir demeyiz ama imanları zayıf.

Hasta adam, gelebilir mi buraya?

Yatağında yatıyor işte, verirsen yiyecek. Hasta yatakta yatıyor.

İşte onun imanı hasta, o kadar hasta ki camiye gelip içeriye girmeye kudreti yok.

Sağlam diyorsun sen.

Onun sağlamlığı para etmez, ruhu yok içinde.

Bir motor, güzel, içine benzini koymamışsın. Şoförü de yok başında, nasıl işletecek o?

Hiç kıymeti yok. Onu işletecek benzin lazım, onu işletecek şoför lazım. E imanı da sevk edecek ruh lazım. Ruh olmayınca bir şey olmaz. Onun için ruhun olursa gider gider, göklere kadar gidersin. Gökler bile kısa gelir.

el-Îmânü es-salâtü. Fe men ferrağa lehâ kalbehu.

Şimdi burada bir şart var.

Fe men ferrağa lehâ kalbehu. "Yani kalbini fâriğ kılarsa."

Boşaltıyor kalbini.

Neden?

Dünya meşgalelerinden, dünya hatıralarından sıyırıyor onları. Şimdi ben artık Rabbimin divanına geldim. Artık dükkân, mal, iş şu bu hepsini unutmak lazım, unutulması lazım.

Fe men ferrağa lehâ kalbehu. "Kim ki böyle namaza geldiği vakitte havâtırdan kalbini boşaltır, huzû ve huşû ile gelir." Ve hâfaza aleyhâ bi-ceddihâ. "Sonra namazın erkanına da riayet eder."

Öyle paldır küldür kılınan namaz namaz olmaz. Erkanı ile.

Mesela hacca gittiğimiz zaman da orada bize o Arap imamlarının kıldırdığı namaz daha hoşumuza gidiyor, daha ağır daha tedennî ile. Okumaları sade, namazı kılarken rükuları, sücudları daha sade. Hele bir sefer bizim delil efendi geldi. Çok methediyor, diyor ki Ramazan'ın yirmisinden sonra gece teravihlerinden sonra bir teheccüd namazı kılınır diyor. Ah bir orada olsanız da o teheccüd namazının tadına doyum olmaz diyor. Her rekâtta üç sayfa okunur. Yani her rekatta bizde de bir sayfa okuyorlar ya, orada üç sayfa okumak suretiyle 10 günde, [günde] üç cüzden bir hatim yapacak. Onun için okur, ağır olur. Üç cüz okumak da kolay değil. Bir cüz okuyunca bak biz burada ne kadar şey oluyoruz. Onu iki üç yapınca daha ağırlaşıyor iş.

Mesela teravihten sonra teheccüd namazı 3 - 4 saat sürer diyor. Ama diyor İmam Efendi rükuya vardığı vakitte mutlaka sen 25 defa, en aşağı 25 defa sübhanallah dersin diyor. Kalkmaz diyor, rükuda o durur, 25 defa sen sübhanallah sübhanallah sübhanallah... deyinceye kadar rükuda durur. Kalkar, secdeye gitmez, mutlaka sen de 25 kere sayarsın sübhanallah sübhanallah... O hep ayakta duruyor böyle, huzur ile Allah'a vermiştir kendisini öyle durur. Sonra secdeye varır, secdede de böyle. Sen 25 muhakkak sayarsın diyor. 30 da sayarsın ya, 30 da sayarsın. Sen sübhanallah sübhanallah sübhanallah.... bakarsın hâlâ o secdede. Secdeden kalkar, ikinci secdeye gitmez. Yine 25 defa sübhanallah diyecek kadar dikilir, öyle gider de, bu surette bir teheccüd namazı cemaat ile kılarlarmış. Çok hoşumuza gider.

Allah bize de inşaallah nasibi müyesser eylesin de...

Onun arkasından diyor bir dua eder. Ama o duasında ağlamadan duramaz herkes. Cemaat de ağlar imam da ağlar. Onlar dualara da âşinâ oldukları için, manalara da âşinâ olduğu için "Yâ Rabbi!" dediği vakitte gözlerinden sular böyle şıpır şıpır akar diyor.

Niçin?

İmanın iktizası.

Allahu Teâlâ o imanın iktizası huzurunda durmuş, onun kalbine bir rikkat, bir yumuşaklık, bir sürur, bir sevinç veriyor. "Yâ Rabbi! Ben sana çok şükür kulluk vazifesini yapabilmeye çalıştım. Sen beni affet, beni mağfiret et, beni dergahına kabul ettiğin için sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemem yâ Rabb! Beni de sen dergahından ayırma yâ Rabb!" diyerekten çeşitli dualarla, iltifatlar ile, gözyaşları ile camiden ayrılırız diyor.

Onun için;

Ve hâfaza aleyhâ bi-ceddihâ ve vaktihâ.

Namazlarında bir vakitleri var değil mi?

O vakitlerinde hudutlarına riayet ile erkanına riayet ile kılınabilen hem de huzur ile huşû ile kılınan namaz.

Ve sünenihâ. "Sünnetlerine de riayetle."

Sünnetlerine de riayet edilerek kılınan namaz. Bak şimdi bak!..

Fe-hüve mü'minün. "İşte budur mü'min!"

Mü'min kim?

İşte bu!

O namazını kılıyor ki huzur ile, huşû ile, hududuna erkanına riayet ederek vakti vaktinde. Ben bazı kimseleri bilirim ki öğle namazını ikindiye pek yakın zamana kadar geciktirir ki, öğleye aldığı abdest ile ikindiyi de kılsın, ikisini bir çırpıda çıkarsın. Bu Caferî denilen bir mezhep de var mesela şimdi. Onlarda da câiz görülüyor bu. Caiz görülüyor, işine engel olmasın diyerekten böyle öğle namazını kılar arkasından da ikindiyi kılar. Halbuki Ehli Sünnetin şeysinde bu câiz değildir. Öğlen öğlen üstü kılınır ikindi ikindi üstü kılınır.

Fe-hüve mü'minün ey hakkan sâdıkan demiş. Hak, fiillen mü'min. Sadık mü'min, sözünde sadık mü'min işte bu mü'mindir.

Allah cümlemizi bu mü'minlerin zümresine ilhak buyursun.

Şimdi bakın yine;

Kad efleha'l-mü'minûne ellezîne hüm fî salâtihim hâşiûne ve'l-lezînehüm ani'l-lağvi mu'ridûne. Âyet-i kerîmesini burada delil getirmiş ki bu âyet-i kerîme de ayrı bir [delildir].

Cenab-ı Hak Kur'an-ı Azimüşşan'da da bize bildiriyor.

Kad efleha'l-mü'minûne. Felah.

[Ezanda,] "Haydin felaha, haydin felaha!" diye bağırıyoruz ya. Hayyaalesselah hayyaale'l-felah. Bunu biz Türkçe'ye çevirdik, "Haydin felaha, haydin felaha." dedik.

Felah nedir yani?

Kad efleha'l-mü'minûne. "Felah, mü'minler o felahı bulmuştur ki. O mü'minler felah bulur ki muhakkak." Ellezîne hüm fî salâtihim hâşiûne. "Namazı öyle gelişigüzel kılan değil, gelişigüzel namaz kılan değil." Hâşiûn. "Huşû ile, huzû ile, titreyerek."

Günahlarını önüne dökmüş. Bu da şarttır. Bir insanın hem iyiliği olur hem kötülüğü olur. İyiliklerini at arkaya! İyiliklerini unut! Yaptığın şuyun var buyun var. Birçok hayrât u hasenât. Onları unut, arkana at!

Ya?

Günahları da önüne dik, önüne doldur. Yaptığın bütün fedail. Onunla beraber Hz. Allah'ın divanına geliyorsun;

"Ooo, Yâ Rabb! Ben bunlarla senin huzuruna nasıl gelirim? Ben ne kadar günahkarmışım yâ Rabbi!" diyerekten insan teeddüb eder yani.

Kad efleha'l-mü'minûne ellezîne hüm fî salâtihim hâşiûne ve'l-lezînehüm ani'l-lağvi mu'ridûne.

Bak burada da bir incelik var ha. Huşû, lağviyyatın bırakılmasından sonra nasıl olur insanda. Çenesi bol, zevzek, ahlaksız, terbiyesiz, birçok kusurları olan insanda huzû, huşû denilen şeyin bulunmasına imkân yoktur.

O kötülüklerin başlangıcı lağvdan başlar. Sözüne hakim olamıyor, ağzına geleni konuşuyor.

Halbuki İslâm'ın erkanında üç şey vardır:

Yiyeceğini ancak zaruret miktarı yiyeceksin.

Uykunu zaruret miktarı uyuyacaksın, yapacaksın.

Konuşmanı da, bileceksin ki bu benim konuşmalarım hepsi defteri âmâlime geçiyor. Bunlardan boş olanları, fazla olanlarından da mesulüm. Bu mesuliyetini idrak ederek konuşacaksın.

Fazla ve lüzumsuz söz müslümanın ağzından çıkmaz. Müslüman o zaman sükut edecek. Çünkü bir insanın hem Allahu Teâlâ'yı zikretmesi hem de Allahu Teâlâ'nın zikrinin gayrısı ile meşgul olması mümkün değil. Binâenaleyh sen ne kadar sükut eder susarsan, gönlün Allah'ı o kadar çok sever. Gönlün Allah'ı ne kadar çok sevmesi ağzının kapanmasına bağlı. Ağzı açık olan, mütemadiyen konuşan insanın gönlü gafil bir insandır.

Onun için evvela sözlere hakim olmak lazım.

Onun için şurada bir hadîs-i şerîfte yine buyuruyor ki;

el-Îmânü bid'un ve seb'ûne şu'beten

Bid', üçten dokuza kadar olan rakamların adıdır: 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79. Seb'un.

"Yani imanın 70 küsur dalı budağı, parçaları vardır." Fe-efdalühâ. "Bu 70 küsur şubenin en eftali." Kavlü lâ ilâhe illallâhu. Muhammedün Resûlullah da bunun içine dahildir.

Şimdi 70'in en ufağı [nedir?]

Âlâsı lâ ilâhe illallâh.

Ve ednâhâ. "En ufağı." İmâtatü'l-ezâ ani't-tarîki. "Yolda giderken bir hoş görmediğin bir şeyi kaldırıyorsun."

Çöpçü gelsin kaldırsın demiyorsun, onu kaldırıyor bir kenara koyuveriyor. Ayıklıyor, süpürüyor, ezayı yoldan gideriyor. Ne olursa olsun, halka eza verecek ufaklı büyüklü bir şeyler vardır.

Dün bizim arabacı durdu bir yerde de, çocuklar çivili tahtaları otomobilin önüne koymuşlar ki geçerken batsın da patlasın da seyredelim diyerekten.

Çocuk, bilmez ama ona öğretmek de lazım. Onun mesulü yine babası. Ufak çocuğun aklı ermez de.

Ha işte bu en ufak bir zarar verecek şeyi gidermek de imanın şubelerinden birisidir.

Sonra?

Bakın şimdi!

Ve'l-hayâü şu'betün mine'l-îmâni. "Hayâ da imandan bir şubedir."

Şimdi imanın birçok şubeleri var da hiç birisini saymadı, "hayâ" dedi.

"Hayâ imandan bir şubedir."

Niçin?

Çünkü hayâ imanın kardeşidir.

Bak, imanın kardeşidir de onun için burada "hayâ imandan bir şubedir" dedi.

el-Hayâü ve'l-îmânümakrûnâni fi karnin vahidin.

Onlar da nasıl amel ile iman bir karındaysa, iman ile hayâ da yine bir karın kardeşidir. İmanın olduğu yerde hayâ vardır, hayânın olduğu yerde iman vardır.

Şimdi bir böyle şeriata aykırı insana hayâsız dersen kızar.

Niçin canım?

Kızar, "Ben hayâsız mıyım?" der.

Hayâ nedir?

Allahu Teâlâ'nın rzasına muğayir hareketlerin hepsi hayâsızlığın neticesidir. Allahu Teâlâ'nın rızasına muğayir ne kadar hareket varsa hepsi hayâsızlığın neticesidir. Hayâ büyük bir nimettir. Nasıl ki iman insanları haramlardan günahlardan men ederse, hayâ da tıpkı böyledir işte. İnsanları Allahu Teâlâ'nın yasaklarından men eder. Der ki;

"Bak seni yaratan, sana envai çeşit nimetleri veren; gözü veren, kulağı veren, kuvveti veren, kudreti veren, hissi veren, tefekkürü veren, ruhu veren kudretin sahibi olan Hz. Allah'ın kulusun sen. O'nun kulu olduğun için O'nun emirlerini dinlemek mecburiyetindesin kul isen. Kulluğunu inkâr edemezsin, 'Ben kul değilim.' diyemezsin, çünkü kulsun."

Kendine hakim değilsin.

Azrail aleyhisselam geldiği vakitte kim mâni oluyor?

İşte ufacık bir mikrobun hakkından da gelemiyoruz. Gelemiyoruz, apaçık meydanda. Demek ki sen bir acizsin ve kulsun.

O kul kimin kulusun?

Allahu Teâlâ'nın kulusun.

Öyleyse Allahu Teâlâ'nın emirlerine, ve hangi emiri olursa olsun, muhalefet etmekliğin hayâsızlığın alameti. Çünkü ekmeği veren sana O, suyu veren O.

Dün bir kardeş gelmişti de, Allah muhafaza etsin, Ürdün'den geliyor gelirken. Hacca da gitmişti, hacdan dönüşte Ürdün'e de uğramış, oradan geçmişler. Diyor ki,

"Ne kadar perişanlık!"

Şimdi onlar birbirleri ile dövüşüyorken sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş. Sokağa çıkanı vuruyorlar. Yasak. Evde ekmek yok, evde su yok, evde erzak yok. Herkes alışverişi çarşıdan günlük alıyor tabi. E günlük alıyor, yasak da oldu şimdi çıkamıyorsun. Evde de çoluk çocuk, şu bu var.

Hadi evde birkaç gün su kaynatacaksın, çay kaynatacaksın, bir şeyler yapacaksın ama olmayınca ne yapacaksın?

Şimdi Allah esirgesin, bizim aygazlarımız olmasa odun kömür de yok evde. Aygaz da gelmedi miydi ne odun bulacaksın, ne kömür bulacaksın. İşimiz harap! Elektrikler kesilince, sular da işlemiyor. Elektrik kesildi su da gelmiyor o zaman. İşlemiyor motorlar.

E o zaman halkın hâli çok perişan olmuş.

E bu nimetleri düşün de, tefekkür et de âlâ, Allahu Teâlâ'nın nimetlerini tefekkür et. Âlâ, nimet, hudutsuz nimetler... sayılmakla bitmez.

Bu kadar nimeti veren hep Allahu celle ve alâ. O Allahu celle ve alâ sana diyor ki;

"Günde beş defa benim divanıma geleceksin. El bağlayacaksın, temizleneceksin, abdestini alacaksın."

Ne kadar hikmetler var o abdest almada aziz kardeş! Yorulursun çalışa çalışa. Şimdi namaz vakti gelmiş, soyunuyorsun bir abdest alıyorsun, bir namaz kılıyorsun o yorgunluk senden gidiyor. Taze bir vücut geliyor insana.

Lillahi'l-Fâtiha.

Sayfa Başı