M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 193

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Euzü billâhi mineş-şeytànir-racîm.

Bismillâhir-rahmânir-rahîm.

Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîn... Vel-àkıbetü lil-müttakîn... Ves-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn...

İ'lemû eyyühel-ihvân... Enne efdalel-kitâbi kitâbullàh... Ve enne efdalel-hedyi hedyü muhammedün seyyidinâ muhammedin sallallàhu teàlâ aleyhi ve sellem.

Ve şerrel-umûri muhdesâtühâ... Ve külle muhdesin bid'ah... Ve külle bid'atin dalâleh... Ve külle dalâletin fin nâr... Ve bis senedil-muttasıli ilen-nebiyyi sallallàhu teàlâ aleyhi ve selleme ve ennehû kàl:

Cenâb-ı Peygamber Efendimiz imanı bize tarif ederken, imanın uryan, çıplak bir şey olduğunu bildiriyor. Bunun sıfatlanması, kalıplanması hayâ ile. Bu iman nimetinin ziynete, mala, esvaba ihtiyacı var. Rasûlullah sallahü aleyhi ve sellem "İman nimetinin ziyneti hayâ, esvabı takvâ, malı da fıkıhtır." diyerekten bildirdi.

Bu hayâ niçin zikredildi? Başka birçok sıfatlar var. Mesela, hayânın yanında cömertlik var, şecaat var, adalet var, birçok güzel evsaf var. Fakat, onların birisini söylemedi de ziyneti hayâdır dedi, yalnız hayâdan bahsetti.

Çünkü hayâ enbiyâlarda en büyük bir vasıf, en üstün mertebedir. Ancak imanın tadı bu hayânın sayesinde bulunur. Hayâ sende ne kadar varsa, imandan o kadar tad alırsın. İmandan alınacak tad, hayâdaki nisbete bağlıdır. Hayâsı çok olan insan, imanın tadını çok alır.

Mesela, sağlam bir insan baklava yedi mi, bayılır; bala bayılır, tatlılara bayılır. Niçin? Sıhhati yerindedir, canı ister. Ama sıhhati bozuk olursa, tatlıları istemez; tatlıya da acı dediği olur bazen.

Onun için hayâ, imandaki tadı tattırıyor bize. Hayâ olmasa, imandan tad bulamıyoruz. İmanın yolunda gidemiyoruz, yamuk yumuk yollara gidiyoruz; çünkü tadını tatmamışız. Sebebin birisi hayâsızlıktır.

Kısacık tabiri ile, bizim bildiğimiz utanma. Ama asıl utanma Allah'tan olması lâzım! Ekmeğini yiyoruz, suyunu içiyoruz, havasını alıyoruz, mülkünde yaşıyoruz; yaşadığımız mülkün sahibine karşı geliyoruz. Bu en büyük hayâsızlıktır. Hayâsızlığın başı buradan başlar.

Utanma deyince, işte o kızların utanması gibi değil. O da utanma ama, asıl utanma Allahu Tealâ'nın mülkünde yaşayıp da, kimin mülkünde yaşadığını ve kimin ekmeğini yemek suretiyle yaşadığını bilerek ondan utanmak, onun emirlerini dinlemeye bağlıdır. Allahu Tealâ'nın emirlerini terk, hayâsızlığın başı oluyor; emirlerini tutmak da, hayâdan ileri geliyor. Hayâ yaptırır bunları.

Demek ki, imanda bir tad var. O tad da ancak hayâ elde edilirse, oluyor. Hayâ elde edilemezse, o taddan haberimiz olmadan, kuru kuru gelip gidiyoruz bu alemden.

İkincisi de takvâ idi. Takvâ da böyledir. Takvâ sahibi imanın tadını bulur. Takvâ onu salih amellere sürükler. "Haydi durma, bunu da yap, bunu da yap!.." diye iyi amellere zorlar. Saadet-i dâreyn neyi icab ediyorsa, onları yapar.

Hayâyı, takvâyı nereden bulacağız? Şu bakkallarda, eczanelerde satılıyorsa, gideriz oradan alırız; istediğimiz kadar kullanırız. Ama hayâ ve takvâ ne bakkalda bulunur, ne çarşıda, ne şunda, ne bunda.

Bizi Hırka-i Şerif'in açılma merasimine çağırdılar; Allah kabul etsin, gittik. O zâttan biraz bahsetmek isterim. Rasûlullah'ın hırkasını hediye bıraktığı o zât, Veysel Karânî hazretleridir.

Veysel Karânî hazretleri, ne bir üniversite mezunu profesördür, ne de servet sahibi bir insandır. Ne de şânı şöhreti olan bir zâttır. Paşalık, beylik gibi bir mevkiisi de yoktu. O ancak bir çoban idi, deve güderdi. Bu esnada hurma çekirdeklerini yerden toplar, o topladıkları çekirdekleri satmak suretiyle hem kendi maîşetini, hem de ana-babasının maîşetini temin ederdi. Bir üçüncü kısmını da tasadduk eder, hayra ayırırdı. Buna bunu kim yaptırıyordu acaba?

Veysel-Karânî'nin çok güzel duaları vardır kitaplar içerisinde... Hayran olursunuz, "Bu mektep görmemiş, medrese görmemiş çöl adamı, çoban, bunları nereden buldu da çıkardı?" dersiniz. Allah'a öyle güzel münâcâtı, öyle güzel yalvarışları var ki, hayran olur bayılırsınız. Bizim ağzımıza bile yakışmıyor onları konuşmak. Ona çoban diye hiç kıymet vermiyoruz ama, bugün onun nâil olduğu saltanata, hatta üzerindeki o hırkaya bak! Bugün elhamdülillâh müslümanlar aşk ile, şevk ile ziyaretine koşuyorlar.

Veysel Karânî öyle bir insan, içindeki ateşin, iman ateşinin şevki dünyayı doldurmuş; kıyamete kadar onun ismi böyle yaşar durur insanların arasında. İnsanın böyle bir imana sahibi olabilmesi, ne kadar mutlu bir şey!

Onun hakkında Cenâb-ı Peygamber derdi ki:

"Bana Yemen'den Rahmân'ın kokusu geliyor."

Veysel Karânî'deki imanın kokusu ta Rasûlullah'ın burnuna kadar geliyor Mekke-i Mükerreme'ye. Bugün biz de Hırka-i Şerîf'in bulunduğu tablonun kapağını açarken, "Koklayın o kokuyu!" dediler. Oradaki kokuyu alın. O hırka kaç bin küsur senelik bir hırka, üzerinde ne koku olacak? Elyafı bile dökülmüş, hiçbir şey kalmamış durumda; ama, o olduğu gibi güzelce duruyor, muhafaza edilmiş.

Onun kokusunu tabii, herkes kendi nisbetinde alabilir. Burnu koku almayan insan da, bir şey alamadan döner, gider.

Bu imandaki hayâ ve takvâ nümunesi olan VeyselKarânî; mektepte okumamış, servet sahibi değil, bir mevkî sahibi de değil. Develerini gütmekle geçinen bir insan. Kur'an'ı da ne kadar bildiğini bilmem. Bakınız Rasûlullah sallah aleyhi ve sellemin ziyaretine geliyor. Fakat anası da diyor ki;

"Oğlum, bulursan ziyaret et; bulamazsan, dön gel!"

İtaate bak!

Geliyor, bakıyor Rasûlullah başka bir yere gitmiş, yok orada. "Bekleyeyim, gelsin de ziyaret edeyim." demiyor, itaate bak. "Anam bana bu kadar izin verdi, ben fazla duramayacağım. Yok mu bir emaneti, göreyim hiç olmazsa?.." diyor. Uhud'da kırılan mübarek dişini getiriyor, gösteriyorlar. "Ona dayanamayarak, ağzındaki dişlerin hepsini çıkarıp atıvermiş." derler. Allah şefaatine nâil eylesin.

Ondaki imanın ölçüsü ile, bizim imanımızı ölçecek olsak. Bizde para da çok, bilgi de çok, her şey çok; bugün rahatlığın en âlâsı var, cennet gibi memleketimiz, her şey bol, istediğimiz gibi. Fakat ondaki imanı zerresi var mı acaba? Onun imanı ile ölçecek olsak, bizimki sıfırdadır; bir bile zor tutar.

Allah affetsin, tevfîkini refîk eylesin.

Bu iman pazarda bulunmaz, çarşıda pazarda bulunmaz, şuradan buradan da alınmaz. Bu imanın bir alınacak yeri var, o da Allahu Tealâ ve Tekaddes hazretlerinin zikri. Allahu Tealâ ve Tekaddes hazretlerinin zikriyle ne kadar çok meşgul olursan, o meşguliyetin dolayısıyla Allah verir sana o takvâyı; başka yerde bulamazsın.

Ashâb-ı kirâmın tesbihleri filân yok. Çünkü Rasûl-ü Ekrem önlerinde. Onun yüzüne bakışları kâfî geliyor onlara. O bakış, içerisini nur ile dolduruyor, öyle çalışmaya lüzum yok. Menbadalar, baktılar mıydı, olan nur içlerine doluyor, taşıyor. Zamanındaki müslümanların hepsinin hâli böyle.

Ama bize gelince, biz bin sene geriye kalmışız. Bizim onun nurunu alabilmek için; zikrini ve onun salât u selâmını çok okumak lâzım! Ona olan salât u selâmı ne kadar bol edebilirsek; Allahu Teàlâ ve Tekaddes hazretlerinin zikrini ne kadar bol edebilirsek ve başka işlerimize tercih ederek onunla meşgul olursak; çalışmamız nisbetinde o takvâ hâsıl olur.Nasıl ki;

Ne kadar çalışırsa, o kadar kazanır diyorlar. Allah'a karşı ne kadar hizmet edebilirsek, o kadar Allahu Tealâ bize hayâ verir, o kadar takvâ verir, o kadar da fıkıh verir.

Fıkıh denince zannetme ki, Arapça'yı bilir de burada okur, mânâ verir. O değil. Arapça'yı öğrenirsin, okursun, mânâsını da verirsin. Bugün, aziz kardeş: Arabistan Yahudi de var, Ermeni de var, Rum da var, Süryanî de var, daha kim bilir kimler de var. Bunlar Arapça'yı bizden çok iyi bilirler. Yahudi'dir ama, memleketi olmak dolayısıyla Arapça'yı öğrenmiştir. E rmeni'dir ama, memleketi olmak dolayısıyla Arapça'yı iyi bilir. Rum'dur ama, memleketi olması dolayısıyla Arapça'yı iyi bilir ama hiç faydası yoktur kendisine; gâvur, gâvurdur yine.

Sarığın bu kadar olur, cübben gayet sırmalı olur, iş yok onda. İş iman ile hayâda, hayâ ile takvâda. Hayâ ile takvâyı da; kim Allah'a boyun büker, hizmet ederse, hizmeti nisbetinde Allah ona verir.

Yalnız şu kadar var ki, haramlardan ve günahlardan da sakınmak şartıyla. Mesela geceleri uyumazsınız, sabaha kadar da ibadet edebilirsiniz. Tesbihi hiç elinizden bırakmamak suretiyle akşama kadar da tesbih çekebilirsiniz. Fakat haramdan korunmadığınız zaman, bunların hiçbirisi makbul olmaz. Nasıl bir evi yaparsınız, güzel; fakat ona bir kibrit değdi mi bakarsınız birden yanar gider. Hiç kıymeti yok. Yapmak değil hüner, onu muhafaza etmektir hüner. Onun muhafazası da, günahlardan korunmak ve sakınmaktır.

Onun için size bir misal söyleyeyim: Rasûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz zamanında muharebeler oluyor. O muharebeler olurken, bir muharebede Rasûlullah'a, tekmil veriyorlar:

"Yâ Rasûlallah, filan şehid, filan şehid, filn şehid."

"Cennetlik, cennetlik, cenetlik."

"Filan da şehid."

"O cehennemlik."

"Yâ Rasûlallah, o neden şehid değil?"

"Ganimetten çaldı."

Ganimetten bir aba almış; veya iki aba. Bu onun şehadetinin kıymetini düşürüverdi. Cehennemliktir, dedi iki cihan serveri. Sebebi: İslâm'n davasında sadakat göstermedi. Bir taraftan ibadet ediyor ama, bir taraftan da beytülmâldan çalıverdi, aldandı. Beytülmâl da değil, taksim olmamış ganimetten hakkı olmadan aldı. Kendisinin şehadeti, cennete girmesini ve bütün günahlarını affını icap ettirirken, bu hareketi onu cehennemlik yaptı. Vay bizim halimize! Faizlerle para kazanacağız, onunla han, hamam, apartman yaptıracağız, çalımımızdan kimse yanımıza sokulmayacak, sonra biz de cennetin baş tarafına gidip, içerisine oturacağız. Heyhât!

Onun için aziz kardeş, haramdan sakınmak için takvâ lâzım. Takvân olmadıkça haramdan sakınamazsın. O Allah korkusunun mektebi yok, medresesi yok.

Bir numûnesi daha; Hazret-i Ömer Efendimizin oğlu, Medine-i Münevere'den, Mekke-i Mükerreme'ye gidiyormuş. Yolda canları et istemiş, acıkmışlar. Bir çobana rast gelmişler. Demişler ki çobana:

"Şurdan bize bir koyun ver, kaç paraysa verelim sana."

Demiş ki:

"Koyunlar benim değil, ağanındır; onun izni olmadıkça ben size burdan koyun veremem!"

Onlar da onu tecrübe etmek için demişler ki:

"Ağana kurt yedi dersin, yahut kayboldu dersin; bir şey dersin işte, ne olacak."

Çoban:

"Efendi, ya Allah'ı ne yapalım?" demiş.

Bizim bilgin, deveyi hamuduyla beraber yutuyor. O bilmeyen, Allah'tan korkaraktan yapamıyor.

Onu Allah'tan korkutan, ona onu yaptırmayan kim? İçindeki iman kuvveti. İşte o devrin nimetlerine mazhar olmuşlar. Bizde bugün hepsi çok, çok ama gözümüz de, karnımız da doymuyor. Ne gözümüzün doyduğu var, ne de karnımızın doyduğu var. Allah affetsin kusurlarımızı.

Zikrullah o kadar büyük bir devlettir ki, ne altına benzer, ne gümüşe benzer, ne apartmana benzer; hiçbir servete benzemez. Çünkü her şey fânidir, zikrullah bâkidir. Mal, servet, neyin varsa dünyada senin olsun varsın, hepsi senin olsun. Ne varsa, gözünü yumdun mu hepsi bitti, hiç kıymeti yok! Ama zikrullah öyle değil, cennete kadar seninle beraberdir.

Onun için insana lâyık olan, dilini, gönlünü Allah'ın zikrine alıştırıp, onun üzerinde durabilmek. Yoksa bugün "Allah" dersin de, yarın başka iş yaparsın; o değil. Daimî surette, ölünceye kadar Allah'ın zikrini dilinden ve gönlünden çıkarmamak. Bu takvâ kişinin içine işlesin de, yasak olan bir şeyin yanında bile geçemesin.

Bize çeşitli sorular sorarlar:

"Acaba şöyle yapsak olmaz mı, böyle yapsak olmaz mı?"

Hep kaçamak yolları, hile yolları. Bunlara ne lüzum var? Bana bir lokma ekmek yetiyor, bir hırka da yetiyor. Sana niçin yetmiyor? Bu saltanatta ne mâna var, çok kazancaksın da ne olacak?

Çok kazanmak iyidir ama helalinden kazanmak şartıyla. Yoksa haramdan kazanacağın şeyin tepesi dağ olsa da altı kıldır. Âhirette azabı da ebedidir. Allah muhafaza etsin. Hele bir de harama helâl deyiverdi miydi, yahut onu hiçe sayıverdi miydi... Bugün mesela, hiçbir dükkânımız yoktur ki, içki satılmasın. Bütün dükkânlarımız içkiyle dolu. Bu içki satan adam eğer, "Ne yapayım, helaldir. deyiverirse, -Allah esirgesin- kendisi küfre gittiği gibi, çoluğunu çocuğunu da perişan eder.

"Canım ben onu satmazsam müşteri gelmez!"

Gelmezse ne olur, aç mı kalırsın? Bu kadar memlekette fakir fukara var, aç mı ölüyorlar? Sen de kanaat edersin.

"Efendi, ev kirası böyle pahalı, şu pahalı, bu pahalı."

Ucuzunda oturursun. Memlekette her sınıf insana göre yer var. Allah affetsin kusurumuzu. Bu, Allah'tan uzak olmanın alâmetidir. Niçin? Zikrinden gafil. Zikrinden gafil olunca, Allah'tan da gafil oluyor, ondan sonra her şey kendisine göre, hoş geliyor.

Muhakkak ki zikrullah, her tarikatta ve ehl-i tasavvuf indinde, bütün usul ve kaidelerin ve edeblerin başıdır, velilik alâmetidir. Her kime ki zikrullah kapısı açılır, ona hiç şüphe yoktur ki Allahu Tealâ ve Tekaddes hazretlerinin huzuruna dahil olunacak kapılar açılmıştır. Bir insan zikrullaha alıştı mı, ona Allahu Tealâ'nın rahmetine girecek kapılar açılmış demektir. Öyleyse sen de temizlen, Rabbinin huzuruna gir; her istediğini orada bulursun.

Çünkü namazı abdest almadan kılamıyoruz. Abdest almadan namaz kılamadığımız gibi, gusülsüz da kılamıyoruz. Binâenaleyh, Allahu Tealâ'nın zikrini yapabilmek için de evvelâ istiğfar edip, tevbe edip günahlardan sıyrılmak lâzım. Günahlardan sıyrılamadıkça, Allahu Tealâ'nın huzuruna girmeye insan hak kazanamıyor. Onun için temizlen, Rabbinin huzuruna gir; her istediğini orada bulursun.

Rabbini bulan her şeyi bulur; Rabbini unutan her şeyden mahrum olur. Rabbini bulanın her şey emrine amadedir. Onu unuttun mu, her şeyden de mahrumsun! Ama dünya seninmiş, ne olursa olsun.

Bunlar hep büyüklerimizin bize olan tavsiyeleri.

Muhakkak zikrullah bir ağaca benzer ki, onda irfan ve haller yetişir. Binâenaleyh, irfan sahibi olabilmek ve Hâlik'ta karar kılabilmek için zikre devam ve itina eyle. Zikrullah ağaçlarına ne kadar yanaşırsan onun meyvalarından o kadar yersin. Yediğin kadar da feyz sahibi olursun. Ağaç ne kadar büyük olursa, meyvaları da, maârif-i İlâhiyye de o nispette güzel, sağlam ve kuvvetli olur.

Zikrullah bütün makamların esasıdır. İnsanı gafletten uyandırır, tevhide sevk eder. Binalar için yer ve temel nasılsa; ibadet, irfan, velilik vs. bütün makamların da başı, temeli hep zikrullahtır. Zikrullah olmayınca bunların hiçbirisi olmaz.

Zikrullahtan gaflet kalbin ya uykusunun veya ölümünün alâmetidir. İnsanın ayakta gezmesine kulak asma sen, insanın gönlü aşık olmalı! Gönlü olmazsa, gönülsüz insanın hayatı ha olmuş, ha olmamış.

Zikreden, zikrettiği Allahu Celle ve Tealâ'ya kurbiyet peyda eder. Hak Sübhânehû ve Tealâ'yı zikrettiği müddetçe de, Allahu Celle ve Âlâ onunla beraberdir. Bu ne kadar büyük bir nimettir, bilir misin aziz kardeş!

Benim yanımda sevdiğim birisi olunca, beni destekleyecek birisi olunca, bir kuvvet sahibi olunca, nasıl ben o kuvvet sahibinden kuvvet alırsam; Allah'ı zikreden kulun da yanında Allahu Tealâ'nın kendisi mevcuttur. "Beni zikrettiği müddetçe ben o kulumla beraberim!" diyor. Allah bir insanın yanında olduktan sonra, artık geriye ne kalır ki?

Bu beraberlik hususî bir iltifat-ı sübhânîdir. Kurbiyet, velâyet, muhabbet, yardım ve tevfîki, o zikredene husûsî şekilde tecelli eder. "Ben seninleyim!" dediği vakit, "Nusretim, tevfîkim, hidayetim hepsi seninle beraberdir. Sen bunların hepsine nâil olursun." demek. Bunlar Nahl sûresinin 128., Enfal sûresinin 62., Tevbe sûresinin de 40. âyetleriyle sabittir.

Allahu Tealâ'yı zikredenler için, bu hususî nimetlerden çok geniş ve büyük nasipler vardır. Gaflet olunmaya. Buhâri ve Müslim'de de beyan olunduğu gibi;

"Kulum beni zikrettiği müddetçe ve benim zikrim için dudaklarını kımıldattıkça ben kulumla beraberim!" buyuruluyor.

Bir eserde de:

"Ehl-i zikir, benim meclislerimde oturanlardır. Ehl-i şükür ise nimetlerini arttırdığım kimselerdir. Taat ehli ise kerametime nâil olanlardır. Mâsiyet ehlinin ise, rahmetimden ümitlerini kesmem, rahmetimden mahrum etmem; tevbe ettikleri takdirde ben onların dostuyum! Ben tevbekârları ve temizlenenleri severim!"

Biz camide akşamları, sabahları cemaatin iştirakiyle birer hatim indiriyoruz. Bazı arkadaşlar Kur'an'ı gözleriyle okuyorlar, şöyle bir süzüyorlar. Bu gözle süzülen hatim sayılmaz. Hatim olabilmesi için dudakların kımıldaması, hatta hafif bir şekilde seslerin de çıkması lazımdır ki, hatim hatim olsun. Yoksa gözlerle süzülen o senin olur.

Burada onu için dudaklarını kıpırdattıkça tabiri geçiyor. Yani, Allah Allah Allah diyor.

Lâ ilâhe illallah derken hiç dudak kıpırdamaz. Bu öyle bir sestir ki, kendiliğinden düzülür, gelir.

"Eğer tevbe etmezlerse, mâsiyetlerine devam ederlerse, çeşitli ibtilâ ve musibetlere giriftâr ederim ki, ayıp, kusur ve günahları temizlensin."

O felaketleri, günahların temizlenmesine vesile olmak için Allahu Tealâ veriyor. "Kulum temizlensin, tevbekâr olsun da huzuruma iyi gelsin, aklı başına gelsin!" diye.

Allahu Tealâ'nın zâkir kulu ile beraber oluşu başka hiçbir maiyyete, beraberliğe teşbih olunamaz. Teşbihten aciziz. Nasıl anlatalım, Allah'ın bizimle olduğunu; bundan insan âcizdir. Meselâ, Allah Tealâ hazretleri muhsinlerle, müttakîlerle, sâbirlerle de beraber olduğunu Kur'an-ı Azîmüşşân'da;

bildiriyor. Ama o birlikle, bu birliğin arasındaki farkı ayırmaya gücümüz yetmiyor.

Velâkin bu beraberlik bunların hiçbirisine benzemez. Bu beraberliği tarif ve tavsife ne dil, ne de ibareler kâfi gelmez. Bu ancak zevk ile tadılır ve bilinir. O zevki nasıl anlatırsınız? Köre "Bu beyazdır, bu karadır." diye anlatmak mümkün olur mu? O göz işi; göz olacak ki anlayacak, bu beyaz, bu kara. Nasıl ki gözü olmayan bir insana bir rengi anlatamıyorsunuz; zevkten mahrum olan insana da onun tadını anlatamazsınız. Ne söyleseniz boştur.

O paradan zevk almış, dünyanın şusundan busundan zevk almış, onun zevki oradadır. O başka zevkten anlayamaz. Onun için, hemen Cenâb-ı Hak cümlemizi ihlâs ile zikrine devam eden kullarından eylesin.

37. Allahu Tealâ''nın müttakî kullarından en çok ikrama layık olanı, dilleri Allahu Tealâ'nın zikri ile daima meşgul olanlardır. İttika ile hayânın insana gelebilmesi için, bu dil Allah'ın ismi ile meşgul olacak. Bu dil Allah Allah Allah derken, buradaki laf gönle iner. Çünkü gönülden çıkmadıkça, dil söyleyemez.

Bu dille söylenir de, gönülle birleşince, gönülden de bütün âzâlara dağılır. Nasıl ki kalbten bütün âzâlara kan dağılıyor. Bu sefer de Allah'ın zikri dağılır, bütün damarların uçlarına kadar. Binâenaleyh, bütün vücudun her zerresi Allah der. Her Allah dedikçe gönülden bütün zerrelere ulaşır. İçeride kaç milyon parça varsa, hepsi birden Allah Alah diye zikre başladı mı, işte o zaman, o zevki bak başka bir yerde bulabilir misin?

Zira bunlar Allahu Tealâ'nın emrine ve nehyine, herkesten daha ziyade dikkatli ve titiz olmalarıyla beraber, Allahu Tealâ'nın zikrini kendilerine şiar edinmişlerdir.

Binâenaleyh, emrine ittika, emri nehyi icab ettirir. Allah korkusu, yasaklara karşı "Ne yapıyorsun?" dedirtecek kuvveti içeriye verir. Veyahut yapılmayan bir şeyi, "Niçin yapmıyorsun?" diye zorlar. Bu ittikanın verdiği bir kuvvettir insanda. Bu neden bizde olamıyor? İşte bu takvâ nimeti bizde olmadığı için.

Uhud Muharebesi oldu. Medine-i Münevvere'ye gidenler Uhud Dağı'nı görmüşlerdir. Medine-i Münevere'ye yakın bir yerde, bir dağ. Burada bir muharebe oldu. Bu muharebede düşman dövüştüğü kadar dövüştü, sonra çekilip gitmek mecburiyetinde kaldı. Çekilip gitti; Allahu Tealâ'nın hikmetiyle. Fakat Peygamberimiz'e karşı, dediler ki:

"Gelecek sene bu vakitte ikinci harbe hazır ol!"

Peygamber Efendimiz de:

"İnşaallah." dedi.

Ertesi senenin mevsimi geldi, küffâr tarafı toplandılar yine, verdikleri söz üzerine Medine-i Münevvere'ye gelecekler. Gelecekler ama, yolda gelirlerken Allah içlerine bir korku düşürdü. Pişman oldular, geri dönmek mecburiyetinde kaldılar.

Geri dönmek mecburiyetinde kalınca, Medine-i Münevvere'ye gelen bir yolcuyu yakaladılar. Dediler ki:

"Sen Medine-i Münevvere'ye gidiyorsun. Sana bir deve üzüm vereceğiz." Bir rivayette de, "On deve vereceğiz." demişler. "Bir şartla: Medine-i Münevvere'ye gideceksin; bizim kuvvetimizden bahsederekten onları korkutacaksın! Bunu yapabilirsen, sana on deve var!"

On deve az da değil, on otomobil gibi. Adam geldi Medine-i Münevvere'ye, baktı ki müslümanlar hazırlanıyor, onlara karşı.

"Ne yapıyorsunuz siz? Öyle bir kuvvet geliyor ki karşınıza, sel gibi, durmanıza imkân yok! Vazgeçin bu akıldan." dedi.

Böylece çeşitli korku haberleri verdi. Buna beşinci kol diyorlar şimdi, Alman harbinde de bunlar yapıldı; korku verme usulü. Fakat ashab-ı kirâm bu, Allah'ın Rasûlü var aralarında. Ashâb-ı kirâmdaki imana bak! Dediler ki:

Düşmanın kuvveti varmış, kime ne, vız gelir bize! Allah var bizimle, Allah'ın olduğu yerde kimden korkacağız biz, dediler. Atına binen, haydi Peygamber'in arkasına. Gittiler ama, kâfirler sıvışmış gitmiş.

İmanın verdiği kuvvete bak, bu kuvvet ne ile oluyor? Allah'ın emrine imtisal ve içerdeki iman kuvveti ile oluyor. Onun için iman kuvveti oldu muydu, kokma; iman kuvvetsiz oldu muydu onu kuvvetlendirmek için de Allah demek mecburiyetindeyiz. Diyeceksin ki:

"Namaz kılıyoruz ya hoca efendi!"

Evet namaz kılıyoruz, namaz merâsim, emri-i ilâhîdir. İmama uyarız, yahut evimizde kendimiz kılarız namazımızı. Kâfi gelmez. Evet fuhşiyattan men eder ama, o iman kuvvetin sağlayabilmek için bugün muhakkak surette Allahu Tealâ'nın ismini dilimizde çok anmak mecburiyetindeyiz ki, o iman kuvveti bize de yerleşsin. Ve binâenaleyh Allah'tan gayri kimseden korkmamak ve yalnız olduğumuz yerde de Allah'ın emrine muhalefetten korkmak, gerekir. Çobanın hali gibi.

Demiş ki:

"Kandıracağız efendiyi, ama Allah'ı ne yapalım?"

Bu kolay bir laf değil! Bu kolay bir laf değil; sözü kolaydır ama, yapabilmesi çok zor bir şeydir. Onun için iman kuvveti lazım! Bu iman kuvveti için de bu zikrullah muhakkak lazım!

Takvâ insanın cennete girmesine ve cehennemden kurtulmasına sebebtir. Takvâ sayesinde cennete girersin, cehennemden de kurtulursun.

Zikrullah ise Allahu Tealâ'ya kurbiyete eriştirir. Allahu Tealâ'ya kurbiyete vesile olur. Mertebeler ve dereceler hâsıl olur. Mâlum cennetin derecesinin sonu yok. Cennetler için sekiz tane derler ama, bu bize misâl olarak denmiştir, derecelere son yok. Kur'an âyetlerine nasıl son yoksa, ona da son yok.

Her ilim sahibinin üstünde, daha iyi bilen birisi vardır, buyrulmuştur.

Onun için aziz kardeşim, mümkünse hiç durmadan hemen Hakk'ın zikrini dilinden bırakma ve hele gönlünden hiç çıkarma ki, hem saadet hem de derecelere nâil olasın!

Muhakkak ki, beşeriyet iktizası kalplerde kasâvet, katılık, zulmet, merhametsizlik gibi arızalar olur. Gerek hata ve kusurlarımızdan, gerekse daha başka bilemediğimiz şeylerden dolayı ârız olan bu kasveti, zikrullahtan başka hiçbir şey gideremez.

"Hocaefendi, kalbim katı, ne yapalım?"

Acıyamıyoruz. İşte bugünkü hal, acıyor muyuz kimseye? Orada adam ölse, kimse bir şey yapmaz; belki bir tekme vurup geçecek duruma düşmüşüz. Bir hayır yapılıyor, o hayra iştirakimiz nasıl oluyor? Zorla, zorlamak suretiyle. Veysel Karânî gibi bir çoban, toplandığı hurma çekirdeklerinden hayra bir para ayırabiliyor da; bugün milyonlara sahip insan hayra koşamıyor.

İşte bir numunesi: Geçen bizim bir arkadaş bir zengine gitmiş.

"Bizim caminin önü yapılıyor, sizin de biraz katkınız orada bulunsun." demiş.

Adam elli lira çıkarmış.

"Efendi, ufacık bir adam verir bu elli lirayı! Sizden ben bunu almaya da utanırım, alamam da. Ne demek elli lira sizin gibi bir adama?"

Fukaranın birisi büyük bir konağın kapısına gitmiş, bir parça bir şey istiyor. Çıkarmışlar bir ekmek parçası vermişler. Almış eline baltayı, kapının eşiğine vuraraktan kırmağa başlamış.

"Ne yapıyorsun, edepsiz?" demişler.

"Ne yapayım; ya verginizi kapınıza göre verin, ya da verginize göre kapı koyun! Sizin bu kapınıza bakınca, 'Ooo, burdan bana şöyle bir şey verilir.' diye insanın içine gelir. Fakat verdiğiniz şey, hiç kapınıza lâyık değil." demiş.

Allah affetsin kusurlarımızı. Bu kasvet-i kalp denilen gönül katılığının ve karanlığının alâmetidir. Bunu zikrullahtan maada hiçbir şey yumuşatamaz ve nurlandıramaz, parlatamaz.

Bu sebepten her gün, hatta her an üzerimize çöken çeşitli kabusları ve cemiyet işlerindeki felâketleri ve kendi işlerimiz dolayısıyla vâkî olan hatalardan, kararan kalplerimizi temizlemek ve parlatmak, onun nuruna kavuşturmak, işte ancak zikrullah ile kabildir.

Aziz kardeşim, sen de sabah, akşam yatarken, işine gitmeden evvel muhakkak zikrullah ile meşgul ol. Ama azıcık değil; Allahu Tealâ'nın istediği çok zikirdir. Az zikir münafıklık alâmetidir.

Allah'ı az zikredenler münafıklardır.

Allah deyiveriyor bir parçacık. İstenen bu değil, çok diyecek, hem de severek diyecek. Azıcık zikir gönlüne yerleşmesine, tesir etmesine kâfi gelmez. Görmez misin ki, az ateş kışın hiç odalarımızı ısıtır mı? Acızık ekmek karnımızı doyurur mu? Azıcık su hararetimizi keser mi? Hele sıcak mevsimlerde...

Zeyd oğlu Hammad denilen bir zât varmış, ona birisi kalbinin kasvetinden şikâyet etmiş. O da zikrullaha devamını tavsiye etmiş. Zira gaflet, kasvet-i kalbi mucib olur. En iyi ilacı da zikrullahtır. Çünkü zikrullah hem gafleti giderir, hem de gönül cilâlandırır ve yumuşacık yapar. Kalay ateşte nasıl erirse, kalp de zikrullahın yanında öylece erir ve pamuk gibi olur. O zaman ilâhî tecellilere de mazhar olur.

39. Zikrullah da kalblere şifa vardır. Kalbin yegâne ilacı zikrullahtır.

Her derdin ilacı var, doktor veriyor. Romatizmanınki ayrı, baş ağrısınınki ayrı, karın ağrısınınki ayrı. Kalbte bir hastalık var, onun ilacı doktorun reçetesinde de yoktur, eczanede de bulunmaz. Onun ilacı Allah'ın kitabında. Nedir o? Zikrullah. Gaflet de kalbin marazıdır, hastalılığıdır. Binâenaleyh hasta kalplerin devası ve şifası hemen ancak zikrullahtır.

Çünkü kalp nur mahallidir, daima nur ister. Zikrullah da en güzel bir nurdur. Nura nur ile gidilir. Mekhûl ismindeki zât demiş ki:

"Zikrullah, Allah'ı anmak kalplere şifâ; nâsın zikri de kalblere derttir." demiş

Şâir de demiş ki:

"Yâ Rab! Biz hasta olduğumuzda ancak senin zikrinle tedavi oluruz."

Bunu biz yapabilir miyiz? Hemen doktora koşarız. İyi doktora koşacağız ama, biraz da Allah de bakalım! Yok. Aspirin varken ne yapacaksın da Allah diyeceksin.

Muhakkak zikrullah, Allahu Tebareke ve Tealâ hazretleri ile olan dostluğun başı ve esasıdır.

Gaflet, Hakk'ın buğzunun esasıdır. Kul; Hak Sübhanehû ve Tealâ'nın zikrine devam ettikçe, Hakk'ın da o kulu sevmesine ve onu velî edinmesine sebep olur. Kulun evliyâ olmasına, sıradan bir mü'min değil de, evliyâ olmasına sebep olan şey, Allahu Tealâ'nın zikri ile meşgul olmasıdır.

Kul, hiçbir şeyle Allah'ı kendisine düşman etmek için, gerek kendinin zikretmesini ve gerekse zikredenleri kerih görmesi yeter. Bir insan zikretmeyi ve başka zikredenleri de beğenmiyor mu, hoşuna gitmiyor mu; o Allah'ın gazap ettiği insanların en birincisidir. Buna dikkat edin! Mesela:

"Şu aptallara bak! Oturmuşlar camide. Herkes para kazanma derdinde, bunlar da oturmuşlar orada, Kur'an okurlar, dua yaparlar; ne budala herifler!" diyor.

Kendisi giremediği gibi, orada oturanları da, Allah dedikleri için ayıplıyor. Bu Allahu Tealâ'nın sevmediği kulun ta kendisidir. İşte bu düşmanlığın yegâne sebebi gaflettir. Ve bu gaflet üzerine bulundukça Hakk'ın zikrini ve Hakk'ı zikredenleri kerih görmekte devam eder. Bu sebepten Allahu Sübhânehu ve Tealâ da, onu düşman ittihaz eder. Felakete bak şimdi! Zâkir kulunu velî ittihaz ettiği gibi zikredeni dost ediniyor; zikretmeyenler için de "Düşmanımdır." diyor. Aman yâ Rabbi, sen bizi böyle kötü ve felaketli gaflete düşürme.

Muhakkak Allahu Sübhanehû ve Tealâ'yı zikreden kulunu, Cenâb-ı Hak gülerek, sevinç ve sürura gark olmuş olduğu halde cennetine idhal eder. Cennetine koyarken de, gülerek, sevinç içerisinde koyuyor kulunu.

Hazreti Ebu'd-Derdâ rivayet eder ki:

"Dilleri Allahu Tealâ'nın zikri ile yaş olan, -yani kurutmuyor dilini, zikirle meşgul- yorulmadan daima zikriyle meşgul olan kimseleri, Hazreti Allah, güler oldukları halde cennetine koyacağını beyan buyurmuş.

Zikrullah muhakkak, kul ile cehennem arasında bir set, bir mânidir. Zikrullaha devam eden insan, beşeriyet iktizâsı bazı hatalara düşse de, zikrullah onun önünde geçecek, cehenneme onu salıvermeyecek, Allahu Tealâ'nın izniyle.

Şeriatın emrettiği ne kadar ibadet varsa, hepsi bu güzel zikrullahın ikâmesi ve icrası için emrolunmuştur.

Ne kadar ibadet var; çeşitli oruçlar, namazlar, zekâtlar, haclar, hayırlar, hasenâtlar neler varsa, hep bu zikrullahın sebebinedir. Namaz kılınması da yine bu zikrullahın ikâmesi içindir. Sûre-i Tâhâ, âyet 14'de;

Namaz, Allah'ın zikri için en güzel vasıtadır. Onun için Sûre-i Tahrîm'de bahsedilen Hz. Peygamber sallahu aleyhi ve sellemin vekili olan Hazreti Ömer'i tayinde, Hazreti Aişe'ye söylediği bir hadîs-i şerîfini, bir alim öğrenmiş. Kendisi de Acemistan'lı; onu etrafındakilere duyuramamış. Duyuramadığı halde iken bile, o son günlerinde 17 günde 17 bin rekât namaz kılmış.

"Ben buna akıl erdiremedim, günde bin rekât namaz nasıl kılınır." diyerek. Bir gayrete geldim kendi kendime, "Bakayım nasıl kılabilirim?" diye. 200 rekât kılabildiğim vakitte hoşaf oldum. Onu bir defa kılabildim, ikinci defada kılamadım. Baktım vücudum tahammül etmiyor, yüze indirdim. Ona da tahammül edemedim. Halbuki Cüneyd radiyallahu anh 400 rekâtı kılmadan dükkânını da açmıyormuş. Çünkü zikrullah her şeyden üstün geliyor, namazdan ayrılamıyor. Kur'an'ını okumak suretiyle ve tesbih çekmek suretiyle Allah'ın huzurundan ayrılamıyor.

Allah bizi affetsin de bunların şefaatlerine nâil eylesin.

Ebû Saîd der ki:

"Şeyhim benim elimden tutup kütüphanesine götürdü ve bir kitap çıkardı okumaya başladı. Ben de o güzel sözleri can kulağıyla dinliyordum. Bana iltifat edip dedi ki:

"Yâ Ebâ Saîd! Cenâb-ı Hakk'ın gönderdiği 124 bin peygamberin gönderilmesindeki hikmet ve sebep; Allah kelimesini kullara öğretmek içindir." Allah demesini kullar bilsin diye, Allah'ı bildirmek için. Cenâb-ı Hak 124 bin tane peygamber göndermiş ki; "Kullarım beni bilsinler, beni tanısınlar." diye.

Her kim ki bu Allah lafzını yalnız kulağıyla dinlerse ve diliyle söylerse; bu kelime durmaz, hemen öteki delikten çıkar. Bu kulaktan girer, o kulaktan çıkar, hiçbir faydası yoktur. Bunu ruhen dinlemek lazımdır. Bunun iki tane sebebi var:

Bir kere söylenen sözün ağzından canlı çıkması lazımdır. Canlı insan, yani imanı kuvvetli insan konuştuğu vakit, karşısındaki insanları eritir. Sözüne bakma, o edebiyat kısmı ayrı. Bir numune söyleyeyim size:

Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin oğlu güzel yetişmiş, mezun olmuş. Babasına da hünerini göstermek üzere demiş:

"Baba müsaade et, bugün nâsa ben vaaz edeyim."

"Eh, pekâlâ!" demiş.

Hazırlanmış, çıkmış kürsüye; edebiyatına, belâgatına, fasahatına,son derece riayetle başlamış konuşmaya. Herkesi almış bir uyku, başlamışlar horul horul uyumaya. Canı sıkılmış tabii;

"Yâhu ben bu kadar emek çektim, bak ne inciler, ne mercanlar, ne yakutlar saçıyorum ama, zavallılar uyuyorlar!" diye kızmış kendi kendine.

Derken babası gelmiş. Babası gelince tabii, inmiş kendisi, "Buyurun babacığım!" demiş. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri kürsüye çıkmış:

"Çocuklar kusura bakmayın, biraz geç kaldım. Sebebi; yemek yokmuş evde, anneniz yumurta kırdı da onu pişirdi. Biraz ondan nafakalandım." demiş.

Birden bir galeyan ortada, bir galeyan, Allah diyen, faryad eden, kendini yere atan... Şaşırmış çocuk;

"Yahu babam anamın yumurta pişirdiğinden bahsediyor, bak şu hâle!" demiş.

Halk birbirine girmiş, kendinden geçmiş herkes. Senin fesâhatın, belâğatın kaç para arkadaş, iş içerdeki imanda.

Sayfa Başı