M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 189

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm

el-Hamdülillâhirabbi'l-âlemîn. Ve'l-âkıbetü li'l-müttakîn. Ve's-salâtü ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân. Enne efdale'l-kitâbü kitâbullâh ve enne efdale'l-hedyi hedyü Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ. Ve külle muhdesin bid'ah. Ve külle bid'atin dalâleh. Ve külle dalâletin fi'n-nâr. Ve bi's-senedili muttasili ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

el-İslâmü alâniyetün. "İslâmiyet alenidir, açıktır."

İslâm dedin mi aleniyet var, açıklık var.

Allahu ekber derken namaza dururken herkes senin namaz kıldığını görüyor. Rükû ediyorsun, secdeye varıyorsun; bu hareket görülüyor. Görünce bu hareket İslâm'ın harekâtıdır. "Bu adam müslümandır." diyerek şehadet edilir. Eğer bir gâvur da gelse saflarımızın arasına girse bu hareketiyle biz onun İslâmiyet'ine şehadet ederiz. Çünkü bu hareket İslâm'a taalluk eden bir harekettir. "Bu adam da İslâm olmuştur, gelmiş bizim aramıza girmiş bu hareketi yapıyor." deriz. Fakat;

Ve'l-îmânü fi'l-kalbi. "İman gönüldedir kalptedir."

Onun dışarıdaki alameti İslâmiyet'tir. İslâm olanda iman vardır. İslâm olanda iman vardır da bu imanı dolayısıyla İslâmiyet'ini ifâ ediyor. Onun İslâmiyet'i, imanına da delalet eder. Binâenaleyh iman kalptedir ama onun alameti İslâm'ın hareketleridir. İslâmî hareketleri yapan bir insanın da biz iman olduğuna şehadet ederiz. "Bu da mü'mindir." deriz. "Müslüman olduğu gibi mü'min." de deriz.

İslâmiyet şuna da benzetilebilir. İslâmiyet bir su olarak; iman da bir ağaç olarak onu sulayan ve besleyen bir şeydir. Ağaç ne kadar kendi kendine bitmiş olursa olsun sulanmadıkça bir müddet sonra kurur. Gerek su rahmet-i ilâhiye ile gökten gelecek; dağlardaki gibi ıslanacak da yetişecek. Ya da bizim kendilerimizin ekip de suladıklarımız gibi sulanmak suretiyle o neşv ü nemâ bulacaktır. Neşv ü nemâ bulduktan sonra meyvesini veriyor. İşte o meyve iman meyvesidir. O İslâm suyu onu suladı. İman da meyvesini vermiştir. İman, meyvesini verince bakarsın ki insanlar da melek gibi olmuştur. Onun için;

Ve'l-îmânü fi'l-kalbi dedikleri vakitte iman kalptedir ama onun alameti de İslâmiyet'tir. İslâmiyet olan yerde iman vardır. İmanın olduğu yerde de İslâmiyet vardır. İmanda İslâmiyet, İslâm'da da iman vardır.

et-Takvâ hâhünâ.

Efendimiz bunu tekrarlamış. Bazı yerde üç kere: et-Takvâ hâhünâ.

"Takvâ denilen şey -elleriyle de göğüslerini işaret ederek- buradadır." demiş.

Takvâ denilen şey iç âlemindedir. Allah korkusu bir insanda mevcutsa o Allah korkusu imanının icabıdır, o Allah korkusu onu kötülüklerden yasaklardan men eder. İmân-ı İslâmiyet'in insanlar üzerindeki en büyük tesiri İslâm olan iman sahibini kötü huylardan, kötü ahlâklardan, günahlardan uzak tutmaktadır. Binâenaleyh insan kendi hareketine bakar: "Benim hareketlerim beni günahlardan uzaklaştırıyor ve beni haramlardan uzaklaştırıyorsa demek ben müslümanım, bende iman var. Bende iman var ama beni günahlara sevk ediyor. Kötülükleri günahları da işletiyor…" Öyleyse o iman çok zayıflamış belki bir gün sönüverecek Allah esirgeye! Binâenaleyh onu önlemek lazım. Bu günahlardan kendini korumaya çalışmak lazım ki iman neşv ü nemâ bulabilsin. Onun suyu da İslâmiyet'tir. Bunu Ahmed b. Hanbel, İmam Neseî hazretleri Hz. Enes radıyallahu anh'ten rivayet etmişler ve sahih olduğuna da izah vermişler.

el-İslâmü ezzzü min zâlike ya'lû ve lâ yü'lâ.

Bazı rivayetlerde aleyhi de var.

Dârekutnî, ve'l-Beyhakî den bildirmiş ki;

"İslâm çok azizdir. İslâm çok kıymetlidir."

Aziz; kıymetli, bulunur bir şey değil. Eşi olmayan bir nimettir. Allah onu bize lütfetmiştir. Allah'ın o lütfuna çok teşekkür edip onu muhafaza edebilmek lazımdır. Bu bir lutf-ı ilâhîdir ve bize vermiştir. Kâinatta bu kadar insan var hepsine nasip olmuş mudur?

Olmamıştır. Ama analarımız babalarımız vasıtasıyla bize nasip olmuş. Elhamdülillah. Binâenaleyh onlara da çok teşekkür etmek vazifesindeyiz ki eğer onlar olmasaydı biz Allah esirgeye ya Amerika'nın, İngiltere'nin, Fransa'nın şurasının burasının bir ücra köşesinde bir kilise adamı olarak yetişseydik ne olurdu bizim hâlimiz? Nereden bulurduk İslâm'ı, nereden dönerdik İslâm'a?

Bu bize Allah'ın büyük bir lütfudur ki bir İslâm diyarında müslüman anadan babadan bizi dünyaya getirmiş, bu İslâm olarak da elimize geçmiş, bu İslâm nimetinin -en aziz bir şeydir- kıymetini bilmek lazım. Milyonlara değişilmez, milyonlar burada kalacak hepsi. Ne kadar servetin olursa olsun, onların hepsi gözünü yumuncaya kadar. Göz yumdun mu hepsi bitiyor. Fakat İslâm seninle beraber âhirete gidecek.

Bu âleme âhiret saadeti için gelinmiş. Bu âlem bizim mekânımız değil. Bu âlem muvakkat bir âlem, burası bir geçiş yeridir.

Bu geçiş yerinde neler alacağız?

Alacağımız numaraya göre âhirette derecelerimiz ayrılacaktır. Bunu muhafaza edebilmek için de bize Cenâb-ı Hak kitap göndermiş, peygamber göndermiş, çıkış yollarımızı göstermiş, elhamdülillah. Buna riayet ederek yaşarsak ne mutlu bize ki öldükten sonraki saadet; bu saadetlerin hiçbirine benzemez, bunların hiçbiri saadet değil.

Hangisi saadet? Ürdün kralı orada "Kralım." diyordu, kuruluyordu, bugün başına gelenlere bak! Onun uğruna ne kadar kanlar akıyor orada. Bu saadet midir yani! Arkasından bir gün ölüm gelir. Onun hesabını verebilecek mi veremeyecek mi? Kim bilir neler etti!

Onun için İslâm çok aziz bir şeydir ki onun kıymetini biliniz. Bu gün beş kuruşumuz düşerse beş liramız düşerse acınıyoruz. İslâm'a keder veren bir şey başımıza geldiği vakitte niçin acınmayalım? Demek ki bizde şuur mu eksik, neyimiz eksik? Bu aziz şeyin kıymetini bilemiyoruz da bunu dünyanın ufacık tefecik menfaatlerine kolayca veriyoruz.

İslâmiyet'in alametleriyle olacak İslâmiyet. İslâm'ın namazı, İslâm'ın orucu, İslâm'ın zekâtı, haccı; bunlar hiçbir şeye değişilemez. Hiçbir şeye değişilemez. Eğer bir kusur oluyorsa kusuru bulup bunları takviye etmek lazım. İslâmiyet iman ve mücahede; ot, rüzgâr vurdukça sallanır, yere yatar. Yere yatar ama kırılmaz. Yine düzelir. Kusursuz, hatasız insan olmaz. Fakat tövbelerle onları derhal telafi edip bir daha yapmamanın yoluna bakacağız. Bu sallantılar imanı da kuvvetlendirir kökü de kuvvetlendirir. Bunlar da ayrıca bir rahmet-i ilâhîdir. Onun için;

el-İslâmü eazzü min zâlike.

Müslümanlık, müşriklerle müvalat etmekten çok azizdir, onlara tenezzül etmez. Bir müşrik ile bir hıristiyan ile müvalat etmeye, onu velî edinmeye İslâmiyet tenezzül etmez. İslâmiyet buna tenezzül etmez. Çünkü kendi hadd-i zâtında en büyük bir varlıktır. Sahibi de Allah'tır. Kendisinin sahibi olan Allah'ı bırakacak da kalkacak bir müşrikle müvalat edecek. Bu şuursuzluğun en başında gelen bir şeyidir.

Bir müslüman öldüğü vakitte çok malı kalmış. Akrabası mesela gâvur, o müslüman olmamış. Biriniz müslüman olmuş da akrabadan diğeri de müslüman olmamış. O gelip de, "Bu benim kardeşimdir." diyerek benim mirasımı alamaz. Çünkü o gâvurdur. Müslümanın mirasına hak değildir, layık değildir, alamaz. Bir gâvur öldüğü vakitte de müslüman da onun mirasını alamaz. Kardeşindir ama o müslüman olmamış, gâvurken ölmüş. Onun da birçok mirası kalmış, ben de gidip onun mirasını alamam. Çünkü onun mirası bana layık değil. Layık değil dediysem; onun mirasına ben tenezzül etmem. İslâmiyet azizdir, gâvurun malına tenezzül etmez.

Onun için "Onun malına, malı da ona layık değildir." demiş. Miras almaz.

Estâizübillâh:

Yâ eyyühe'l-lez'ine âmenû lâ tettehizû el-yehûde ve'n-nesârâ evliyâen.

Allahu Celle ve Âlâ diyor: "Yahudiyi, nasarayı evliyâ, ittihaz etmeyiniz, dost edinmeyin!"

Onlar cibilliyet iktizasıyla, yaradılış itibariyle dost edinmeye layık adamlar değildirler. İslâm bunlarla dostluk yapamaz. Bir müslüman bir yahudiyi, bir nasarayı velî edinemez. Ne kadar ince bir derstir.

Lâ tecidü kavmen yü'minûne billâhi ve'l-yevmi'l-âhiri yüveddûne. "Bir kavim ki Allah'a iman etmiş. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah demiş; iman sahibi olmuş. Âhirete ve Allah'a iman eden bir kavim bulamazsın ki dost olsun, sevsin." Men haddallâhe ve rasûlehû. "Sen bir müslümanı Allah'a âsi olan, isyan eden, muhalefet eden Allah yolundan ayrılan bir kavimle dost bulamazsın!"

Müslüman; Allah yolundan ayrılan kimseyle müvalat edemez. Dostluk edemez. Onu sevemez.

Ve lev kânû âbâühüm. "İsterse babası olsun!"

Kardeşlerim!

Hasan Basri [Çantay] Efendi'nin tefsirinde bu âyete baktım, en iyi o izah etmiş. Hamdi [Yazır] Efendi'nin tefsirine baktım, o atlamış.

Kim anlar? Onu izahlamak için Hasan Basri Hoca onu güzel açıklamış. Ona bakın:

Ve lev kânû âbâühüm. "İsterse baban olsun!" diyor yahu!

Allah; "İsterse baban olsun; mademki Allah'a muhalefet ediyor, mademki Resûlullah'a muhalefet ediyor; o senin hakiki baban değil, onu dost edinemezsin!" diyor. Harpler de gösteriyor: "Filan müslüman, babasını öldürdü." diyor. "Filanca amcasını öldürdü. Filan, akrabasından filanı öldürdü…"

Niçin?

Onlar kâfir safındaydı. Kâfir safında olan insanları; müslüman, isterse babam olsun ne olacak diye vurdu. Değil mi ki Allah'tan ayrılmış, Allah yoluna muhalefet ediyor, Müslümanlığı tanımıyor. O insanla nasıl dost olunur?!..

el-İslâmü eazzü min zâlik el-İslâmü ya'lû ve lâ yü'lâ.

Allah bu İslâmiyet'i bize tam mânasıyla kâmil olarak nasip ederse ashâb-ı kirâmın imanı, İslâmiyet'i gibi olursa [ne mutlu]!

Peygamberimiz'in vefatından bir müddet sonra İslâmiyet bir vakit zaafa düştü. Âhirete göçtükten sonra bâtıl mezhepler meydan aldı. Mutezile ileriye geçti. Bütün herkesin akidesini bozdu. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem o Mutezile mezhebinin alimlerinden bir tanesini üç gece birbirlerine "Benim sünnetimi ihyâ et!" diyerek hitapta bulundu. Dedi ki;

"Yâ Resûlallah! Ben 33 seneden beri Mutezile mezhebine hizmet ediyorum, Mutezile mezhebini öğrendim. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Senin sünnetini nasıl ben izah ederim?"

"Allah yardımcındır." dedi.

"Nedir senin yolun?"

Mâ ene aleyh ve ashâbî. "Benim sünnetim, benim yolum ve benim ashabımın yoludur."

Bak ne güzel! Peygamber'deki terbiyeyi, edebi görüyor musun? "Benim yolum…" deseydi kâfi değil miydi? Ama ashabını da içine kattı.

Niçin?

Ashab; Peygamber'i tamamıyla benimsemiş insanlar, Peygamber'i tamamıyla içlerine basmış insanlar. Onun için Hz. Ebû Bekir diyor ki; "Ben helâya da gitsem benim gözümün önünden Resûlullah gitmiyor!"

Niçin?

O Resûlullah'ta öyle bir fenâ olmuş ki nereye giderse gitsin daima Resûlallah'la beraber! Daima! Ashab hep böyle! Onun için Hz. Osman radıyallahu anh bir gün aynaya baktı ki insan aynaya bakınca aynada kendini görecek. Aynada baktı ki Resûlullah!

Neden, nasıl oluyor bu?

Bu Resûlullah'ta fâni olmuş. Her şey onlara Resûlullah görünüyor. Aynaya baktı, aynada da Resûlullah'ı gördü.

Niçin?

Resûlullah uğrunda varlığını yok etmiş. Kendinde kendilik yok. Kendi yerine Resûlullah kâim olmuş. Hepsi bir olmuşlar. Onun için Resûl-i Ekrem diyor ki;

el-Mü'minûne ke-racülin vâhidin. "Müslümanlar, mü'minler bir adamdır; iki değildir."

Birdir hep, garp-şark hepsi müsavi. Bu İslâmiyet'te duramadıkça biz hep sallantıda gideriz. Bu İslâmiyet'in şuurunu tadıp hep yekvücut olmuş gibi can cana, baş başa ne zaman sarılırsak kanımız kan canımız can hep bir can; ne zaman bu hâle gelebilirsek işte o zaman biz müslümanız. Yoksa; "Ben yaşayayım, sen ölürsen öl!.." deyip bir tekme de üzerine!..

"Ben beş vakit namazımı kılan bir müslümanım."

Senin gibi müslüman her yerde dolu… Geçen bize diyorlar ki;

"Hocaefendi, şuraya bir şey yapacağız. Lütfen söyleyiverir misin cemaate, bize biraz yardım etsinler."

Söylemek ister mi, işte hadise göz önünde; ârife söz ister mi?

Göz önünde! Burası elbette müslümanların yardımıyla olacak. Gökten gelip melekler yapmayacak ya bu işi. Biz yapacağız. Binâenaleyh her müslüman vicdanına danışacak, elindeki imkân dâhilinde bir yardım yaparsa bakarsın üç gün sonra orada da müslümanların bir evi olacak. Okuyacaklar, bir şeyler yapacaklar. Orada biz de iştirak etmiş olacağız. Mesela şu camiyi o adamcağız kesesine güvenmiş yapmış. Ne güzel değil mi ya?

Ama bugün bunu yapan babayiğit pek nadir! O zaman çok iyiymiş. Bugün de pek nadir. Sebebi de Allah bilir ama biz hayırlara iştirakte biraz zayıf olduğumuzdan! Çoğumuz bari iştirak edelim de bari böyle bir abide meydana getirelim. Aynı sevabı bizi de veriyor. Bunu yapan ne sevabı alırsa bunu bin kişi de yapsa hepsine Allah aynı sevabı veriyor. Lütfu da Allah'ın bu kadar geniş. Onun için bizi iştirak ettiriyor hayırlara.

"Ben bunu yaptıracağım; siz karışmayın!"

Öyle iş yok! Bu kadar müslüman iştirak etsin de onlar da kurtulsun onlar da hayır alsın. Onun için çok güzeldir İslâmiyet'in bu nimetleri. Allah bu nimetlerden ayırmasın.

el-İslâmü aşeratü eshümin.Ve kad hâbe men lâ sehme lehu. Şehâdetü eh lâ ilâhe illallâhu ve hiye'l-milletü.

Birincisi: Şehadet kelimesi.

İkincisi: es-Salâtü ve hiye el-Fitratü. Salât da Âdem aleyhisselam'dan beri bütün insanlara emrolunmuş bir ibadettir.

Üçüncüsü: ez-Zekât. Zekât; ki temizleyici bir şeydir.

Dördüncüsü: Ve'r-râbiatü es-Savmü ve hiye el-cünnetü. Oruç, o da kalkandır. Oruç tutmak suretiyle nefse karşı ve cehenneme karşı kalkanı elimize almış oluyoruz.

Beşincisi: el-Hacc. Hacdır ki ve o da şeriat-ı İslâmiye'nin yapılan menâsiki hacdır.

Altıncısı: el-Cihâdü. Altıncısı da müslümanların cihadıdır.

Konya'da bir okul mecmuası çıkıyor. Bize de bir tane yolluyorlar. Bugünkü nüshasında cihad hakkında bir efendi, ismi altında yok, güzel bir yazı yazmış. Çok hoşuma gitti. Mecmuayı size de tavsiye ederim. Alınız, hem o mecmua orada daha güzel gelişir, yaşar.

Bir arkadaşımız vardı, rahmetlik oldu. Onun yanında bir Ermenî varmış. Bu Ermenî'nin gözleri de körmüş. Kör olduğu halde her gün bir Ermenî gazetesi alırmış. Arkadaşı sormuş:

"Agop, gazetede ne var?"

"Bilirsin ben görmem ki; ne olduğunu bilmem."

"Neden alıyorsun onu?"

"Ben alayım ki o yaşasın!" demiş. Bir kör Ermenî'nin şuuruna bakın: Ben alayım da o gazete yaşasın, diyor.

Bir müslüman, müslüman gazetesini yaşatmaya çalışmıyor. Müslümanın zıddı olan şeyleri alır. Bir misli iki misli de alır ama bir müslümanınkini almaz. Şuur bu kadar! Sonra Müslümanlık davasında başta gelir, o başka iş! Onun için cihad yalnız düşmanla cephede dövüşmek değildir ki! Cihadın hududu yoktur, hepsi câizdir. Evvela nefsinle cihad edeceksin, çoluk çocuğunla cihad edeceksin, konun komşunla cihad edeceksin; cihadın bin bir çeşidi vardır. Onlarla cihad edeceksin. Onu İslâm'a sokacaksın. Kendin İslâm'a girdikten sonra etraf da senin arkandan girecek.

İslâm bir ışıktır. Işığı görünce herkes arkasına takılır; "Ne iyi adam bu!" der.

Aziz kardeş!

Çin bugün kaç milyon diyorlar Allah bilir. O kadar adamın içerisinde birçok müslümanlar var ya, hepsi olmamış tabii.

İki tane müslüman Çin'e gitmiş. İki tane! Tarih diyor ki; "Çin'deki bugün kaç milyon müslüman varsa onları müslüman eden İki müslümandır."

"Bir orduyla orasını zapt edip de onlara Müslümanlık böyledir, yapacaksınız!" dememiş. İki müslüman gitmiş. Bakmışlar; ne iyi adamlar bunlar yahu, ne doğru adamlar, ne güzel adamlar, nur gibi adamlar…

"Siz nesiniz yahu?"

"Biz Muhammedî'yiz."

"Nedir?"

"Biz İslâm dininin salikleriyiz."

"Şu sizin dininizi bize de telkin edin yahu, ne güzel şey!.." demişler.

Çin'deki bu kadar insanlar; Buhara'sı şurası burası bu suretle de müslüman oluvermişler. O Müslümanlık nurdur. O nuru keşfettin mi senin arkandan ışığın başına toplananlar gibi çok insanlar gelir. Pervane nasıl ışığın etrafında dolanırsa insanlar da böyle nurun etrafında toplanırlar. Yalnız o nuru biz göstermemiz lazımdır. Onun için başı onun urve dediği en üst noktası cihaddır. Oraya çıkmak lazım. Aşağıda kalırsan kıymetin yok. Ama tepeye çıkarsan kuleye çıkarsan her tarafı seyredersin. Herkes de seni görür, sen de herkesi görürsün. Onun için o urve dediği en üst kat.

İslâmiyet'in en üst katı cihad katıdır. O da herkese nasip olmaz. En kâmil insanlar kimlerse onlara nasip olur. Onun için ashâb-ı kirâm Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in zamân-ı saadetlerinde birçok zamanlar ayaklarından çarıkları çıkarmamışlar. Bu harpten o harbe, bu harpten o harbe… Dedelerimiz öyle değil miydi? Harpten korkulmazdı.

Harp insanların tekemmülüne vesile olur.

Eğer Cenâb-ı Hak bizi melek gibi yaratsaydı hepimiz, bütün insanlık, beşeriyet hepsi birbirini seviyor, canını yüreğine basmış, herkes kardeş gibi yaşıyor. Bugünkü tekemmül olur muydu olmaz mıydı?

Hiçbirisi olmazdı. Bu günkü tekemmül; o havada uçuşlar, aya gidişler, hep cihadların semeresidir. Cihadlar insanları sevk ediyor, mağlup olmamak için ötekinden daha üstün olmak için icatlar yapmak ona sevk eden cihad şahikası.

Bir kimsenin ki içinden cihad sevgisi silinmiştir, o esarete mahkûmdur. Cihad sevgisi, cihad aşkı silindi mi içten, o esarete mahkûmdur. Allah muhafaza! Onun için;

Yedincisi: Emri bi'l-mâruf, herkese, evvela kendine mâruf ile emredeceksin! Allahu Teâlâ'nın dediklerini yapmak için nefsini zorlayacak. Allahu Teâlâ'nın dediklerini yapabilmek için zorlayacaksın. Kötülüklerinden de men etmek için kendini zorlayacaksın. Bu, emr-i mâruf. Evvela nefsinde tatbikata çalışacaksın. Ondan sonra ve hüve'l-vefâ bunu yaptın mı etrafındakilere de tabii sırasıyla "Allahu Teâlâ'ya olan sözüne sadıksın, sözünü yapıyorsun." demek. Ahdinde vefa!

Sekizincisi: Ve's-sâminetü en-Nehyi ani'l-münker.

Emri mârufla beraber nehy-i münker de ayrı bir vazifedir. Namazını kıl, orucunu tut, haccını yap, zina etme, faiz yeme, günah işleme … diye nasıl emrediyorsan!

Efendi kardeşler!

Hırsızlardan bazı hırsızlar vardır ki kitaplara bugün adları geçmiş, hırsızlıklarına tevbe etmişler, aldıklarını geri vermişler. Tevbekâr olmuşlar, büyük adam olmuşlardır. Büyük adamların sırasına girmiş ömürleri hırsız olan insanlar var. Hırsızlık yapmış ama pişman olmuş. Nedamet etmiş, tevbe etmiş, selah-ı hâl etmiş, hakkını sahiplerine vermiş. Hepsinden helallik almış, Allah'a dönmüş.

Fakat bu faiz o kadar büyük derttir ki doğduğundan ölünceye kadar her gün haram yiyor! O hırsızın haramlığıyla bunun haramlığı arasındaki farkı bulabilir misiniz?

Bu ıslah-ı nefs ediyor, tevbe ediyor; bu faizden tevbe edecek insanlar nadirâttan çıkıyor. O da nadirâttan ama bu kadar büyük bir derttir ki hem yiyorsun hem yediriyorsun hem de müdafaa ediyorsun efendi! Bu gün faizsiz iş olmaz, diyorsun. Bu ticaret yürümez, diyorsun. Adeta nerdeyse helaldir diyesi geliyor!

Allah'ın helalini haram eden, haramını helal eden insan müslüman olur mu? Müslüman; helali helal bilir, haramı da haram bilir.

Onun için;

Nehyi ani'l-münker. "Servet sahibi olacağız."

Olalım, peki, nefsimiz istiyor tabii. Milyonlar olalım, çok servet sahibi olalım. Fakat bu servetler bize ne fayda temin ediyor onu hesaplayabilir misiniz?

Bu gün memlekette çıkan kardeş kargaşaların yegâne sebepleri servetlerin sahibidir. Fukara yapmaz bu boğuşmayı.

İsmail Hakkı hazretlerinin bir eserinde gördüm, diyor ki;

"Bir insan yemek yerken yemeği yediğini başkaları görüyor. O yediği yemeği gördüğü halde ona yedirmiyor, buyurun demiyor. O yemekten bir vücuda öyle ârıza olur ki onun derdine şifa bulunmaz!"

Derdine şifa bulunmaz. O gözden akan zehir o yemekte öyle bir zehir gibi eriyor da onu yiyen insan öyle bir hastalıklara müptela oluyor; doktor doktor dolaş, çare bulamazsın. Hoca hoca dolaş, çaresi yok. Çaresi o fakir mü'minin gönlünü yapmaktır. Ama bugünün zengini bunu yapıyor mu? Hâşâ ve kellâ! Bizim işittiklerimiz, diyorlar ki; "Senede bir araba değiştiriyor adam. Senede bir konak değiştiriyor. Yazı ayrı, kışı ayrı …"

Hatırıma gelmişken söyleyeyim, işittim:

Yahudi hahamı yahudilere demiş ki; "Bu sene yazlığa gitmeyeceksiniz! Filistin'de muharebe var. Oradaki kardeşlere para lazım. Verin paraları, oraya götüreceğiz. Hasta vs. olup da mutlaka gitmek istiyorsanız harcadığınız para kadar da bize vereceksiniz!"

Yahudiler; "Baş üstüne haham efendi!" demişler itaat etmişler de paraları vermişler Filistin'e gitmişler.

Acaba bir hocaefendi bunu derse kaç tane müslüman bunu dinler? Ölç şimdi aradaki farkı?

Allah kusurumuzu affetsin. Tevfîkât-ı samedâniyenin mazhar etsin. Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Üsâme denilen köleyi ordunun başına geçirdi. Üsame denilen köleyi ordunun başına geçirdi. Mesele: Ordunun içerisinde Hz. Ömer var, ordunun içerisinde Hz. Ebû Bekir var, Hz. Osman var… Demediler ki; "Yâ Resûlallah! Bu köle nasıl olur da bizim başımıza geçer biz dururken?" Semi'nâ ve ata'nâ, dediler. Binâenaleyh başa geçenin sözünü dinlemek Müslümanlığın şartıdır. Bu, Müslümanlığın içerisindedir. Söz dinlemiyorsan Müslümanlığın senin olsun varsın.

Dokuzuncusu: Ve't-tâsiatü el-Cemâatü. Dokuzuncu erkân, cemaat erkânıdır.

"Biz şimdi cemaat miyiz değil miyiz?" diye size sorsak ne dersiniz?

"İşte cemaatiz, bak buraya toplandık…"

Hayır, biz bugün katiyen cemaat değiliz! Çünkü vücutlarımız toplanmıştır burada ama gönüllerimiz birbirinden ayrıdır… Gönüllerimiz ne zaman birleşirse biz o zaman cemaat oluruz. Gönüller birleşmedikçe bu laftan ibarettir. Laftan ibarettir cemaatçilik. Onun için cemaatte gönüllerin birleşmesi, teslimiyet lazım.

İslâmiyet'te en büyük mevki teslimiyet makamıdır. Allah'a teslim, Allah'ın kuluna da teslimdir. Bu teslimiyeti yapamıyor musun! Bunun için demişler ki; "Büyüklerin velev ki yanlış da olsa hareketlerine itiraz haram, katiyle haramdır." Teslim olacaksın. Senin aklın ermez. Onun için cemaat, teslimiyetle toplanan, içleri dışları bir olan cemaattir. Peygamber ve Peygamber'in ashabı gibi. Cemaat ona derler.

Ve hiye el-Ülfetü.

Hepimize bir ders düşecek. Ülfet, ünsiyet; cemaatle olur. Ben âcizane sakalım var, ihtiyarım… Başkadır. Bazı, hele ilk devirlerde önüme gelene selam veriyordum, İstanbul âdetini bilmiyordum. Biz köylerimizde alışmışız hep, her gördüğümüze Selamün aleyküm deriz. Herkes de bize Aleyküm selam der. Burada da öyle zannettim. Selam veriyorum, hiç kimsenin kulak astığı yok. Ve aleyküm selam deyip geçiyor. Geçen gün yine kapıdan indim, beyefendi yukarıya doğru geliyor. Kafasını eğmiş. Kendi işiyle meşgul. Selam vereyim mi vermeyeyim mi düşündüm. Versem gürültüye gidecek, boşa gidecek. Fakat ver! Onu melekler sana reddederler. O etmezse etmesin!

Bir memleketteyiz. Hepimiz aynı milletiz. Aynı evladız. Dinimiz ayrı da olsa bir gâvur da olsa geçerken "Sabah-ı şerîfleriniz hayır olsun." dediğin vakit gâvur da "Senin de sabah-ı şerîflerin hayır olsun." diyor. Gâvur ama memleketimizde yaşadığı için dostluk icabâtı, "Senin de sabah-ı şerîflerin hayır olsun." diyor da bir müslüman niçin diyemiyor bunu bilmem! Bu ülfetsizlik!

İnneme'l-mü'minûne ihvetün.

Mü'minler hani kardeştiler?

Kardeş kardeşinin selamını da almaz be! Para istesek para vermiyor başka, para da istemiyoruz. Selamdır bu; Allah'ın selamıdır. Selam Allah'ındır. Benim değil. Selam Allahu Teâlâ'nın ismidir. Allahu Teâlâ'dan selamet; Allah'tandır.

Ben dua ediyorum; "Selamlık olsun senin üzerine kardeşim. Allah seni yer gök, dünya âhiret felaketlerinden sâlim kılsın." Müslüman; "Oh ne iyi, seni de sâlim kılsın kardeşim." diyemiyor. Kimisi mevkiine mağrur, kimisi saltanata mağrur, kimisi servetine mağrur, kimisi bilgisine mağrur… Benim gibi garibe kim tenezzül edecek ya! Kendisi gibi bir saltanat sahibi geçerse iltifat ederek elini sıkar, "Nasılsın?" der. Kendisi gibi bir bilgili karşısına çıkarsa "Efendim, nasılsınız?" der, iltifat eder. Bir zengin karşısına çıkarsa o ona da iltifat eder. Ama bize kim iltifat edecek? Biz kendimiz gibi bir sakallı bulursak ona Selamün aleyküm diyeceğiz o da bize Aleyküm selam diyecek.

Allah cümlemizin taksirâtını affetsin.

Demek Müslümanlığın dokuzuncu rüknü dokuzuncu direk. Müslümanlık on direk üzerinde duruyor. Dokuzuncu direği cemaattir. Cemaatsiz Müslümanlık yaşamaz.

"Dağa gidelim orada Müslümanlığı yapalım…"

Cuma kılamayız. Bayram da kılamayız. Müslümanlığın erkânını da bilemeyiz. Müslümanız ama dağda olamaz Müslümanlık, kalabalık içerisinde cemaat içerisinde yaşanılır. Birinin bilmediğini bir diğeri öğretecek, o ona öğretecek, birbirlerine yardım edecekler. Bu suretle Müslümanlık yaşayacak.

Onun için bizim Müslümanlıkta bu kardeşlikten ayıran şeyleri bana duyurursanız çok teşekkür edeceğim.

Biz hep müslüman olduğumuzdan niçin bu kardeşlik sıfatıyla muttasıf olamıyoruz?

Adımız kardeş!

İki kardeş; birisi babadan gelme kardeş, birisi ruhen kardeş. Müslümanlıkta iman dolayısıyla kardeşiz. Müslümanlıkta iman hep bir yerden, kökten gelmiştir. Ondan dolayı kardeşizdir. Öteki baba cihetinden kardeşizdir ki onun yeri topraktır. Baba ölür, kardeşler ölür, biter gider. Ama iman dolayısıyla olan kardeşlik ölmez. O âhirette de bâkîdir. Burada ölüme kadar durur, ölümden sonra biter. Fakat âhirette iman dolayısıyla olan kardeşlik ölmez ve orada da kendisini muhafaza eder. Onun için iman kardeşliği; vücut kardeşliğinden, baba kardeşliğinden daha mukaddem ve daha evladır.

Onun için mü'minler mademki kardeştir; niçin kardeşlik vazifesini birbirlerine karşı yapamazlar, bunun sebebi nedir?

Bunu arıyorum, bulamıyorum. Bunu bulabilirseniz beni de bundan dolayı uyandırabilirseniz hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim.

Onuncusu: ve't-Tâatü.

İslâmiyet'i ayakta tutan onuncu direk et-Tâat, taattir; ibadetle taattir. İbadât ü taattir. Onuncu direk odur.

Direği alınca kubbe göçüyor mu?

Muhakkak! Direği alınca kubbe göçer. Binâenaleyh bu direkler alınınca kubbe de aşağıya doğru güm diye göçer. İslâmiyet kubbesi on direk üzerinde duruyor. Aldınız mı hepsi aşağı doğru iner.

el-Eşrâru ahyâri hamsine ve miete senetin. Yemlikûne cemîa ehli'd-dünyâ ve hümü't-türkü.

Bu 'Türk'ten murad, Tatâr-ı Kebîr; Çin mecusilere; Allah şerlerinden dünyayı da muhafaza etsin bizleri de muhafaza etsin.

el-Eşribetü min hamsin: mine'l-hıntati ve'ş-şaîri ve't-temri ve'z-zebîbi ve'l-aseli. Ve mâ hammera fe hüve hamrun.

"İçki beş tane!" demiş Efendimiz ama bugün belki sayısı bilinemeyecek kadar da nevîleri çok çoğalmış, yani nevîleri artmış. Kökü bu beşidir. Arpadan olur, hurmadan olur, üzümden olur, baldan olur vs.

Bir şey ki insanın aklını gideriyor, bir şey ki herhangi bir şey olur, şimdi onların çeşitleri çok. Madem senin aklını gideriyor; o hamrdır yani şaraptır. Aklı gideren her şey!

"Ben şarap içmedim."

İçme, ne zıkkım içersen iç!"

Aklın yerinde mi? Değil! Demek sen şarabı içmişsin, içtiğin şaraptır.

Bu nedir?

İnneme'l-meysiri ve'l-ensâbu ve'l-ezlâmü ricsün min ameli'ş-şeytân.

Şeytanın amellerinden bir ameldir ki günâh-ı kebâirdir. Bu günâh-ı kebâirden kendimizi kurtaracağız.

Sonra bir de bunların sagâirleri var; ufak tefek dediğimiz hatalar. Bunlar da ufak tefek deyip de geçmeyeceğiz. Ufak tefektir ama kıvılcım koca bir binanın yanmasına da vesile olur. Binâenaleyh ondan da kaçınmak lazım.

Allah cümlemizi affetsin. Tevfîkât-ı samedâniyesine mazhar etsin. Hakiki Müslümanlığı bize ölmeden tatmak nasib ü müyesser eylesin. Bu miraçları bize lütfu ihsan eylesin. Hz. Muhyiddîn-i Arabî'nin 36 tane miracı vardır. Allah ondan bize debir naspi ihsan buyursun.

Âmin.

el-Fâtiha!

Sayfa Başı