M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 191

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm

el-Hamdülillâhirabbi'l-âlemîn. Ve'l-âkıbetü li'l-müttakîn. Ve's-salâtü ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân. Enne efdale'l-kitâbü kitâbullâh ve enne efdale'l-hedyi hedyü Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ. Ve külle muhdesin bid'ah. Ve külle bid'atin dalâleh. Ve külle dalâletin fi'n-nâr. Ve bi's-senedili muttasili ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem.

İyi dikkat edin! Allah insana bir ruh vermiştir ki şu ufacık bedenin içerisine sokulmuştur. Şu bedenin içerisine şu ufacık ruhu sokmuş fakat o kadar büyüktür ki ruh, nuru tüm kâinatı doldurur. Nuru eğer şimdi bu bedenden ayrılsa, bu kâinatı güneşin nurundan daha geniş şekilde doldurur. O kadar geniş bir kudreti var. Işık ufacık yanıyor ama kuvvetine göre ışık odayı dolduruyor, ne kadar büyük lamba koyarsanız o kadar çok ışığı etrafına doldurur. İşte insandaki ruh o kadar büyük bir nurdur ki bu insanın ruhu kâinatı doldurmaya yeter artar. İnsanın ruhu böyleyse ya bu velîlerin ruhu, ya o peygamberlerin ruhu?..

Binâenaleyh büyükler der ki; "Peygamberlerin ruhu olduğun yerde mevcuttur. Bulunduğun yerde ona tevessül edersen hem duyar hem işitir."

Arada mâni yok! Birçok büyükler de bunu bilfiil ispat etmişlerdir. İnsan bu kadar âdi mahlûk değildir, kötü mahlûk değildir. İnsandaki şeref hiç kimseye verilmemiştir. Fakat insan bu insanlığını ayakaltına alır da bir adam üç kuruşluk altına, üç kuruşluk bir paraya tapar da Allah'ını unutursa ondan da aşağı bir insan olmaz. Çünkü Allah'ın verdiği bu büyük cevheri üç kuruşa değişiyor. Dünyasındaki bir metâya değişiyor. Allah'ı unutmuş, peygamberi unutmuş, kitabı unutmuş. Ancak varsa yoksa dünyam diyor. Demek ki o ne kadar ölü bir ruh ne kadar kıymetsiz bir insan! Kendisindeki bu yüksek varlıktan haberi yok! Onun için;

el-Emânetü tecürru'r-rizk. "Emanete riayet edenlerin rızk ayağına celbeder."

Onun içindir ki şehirlinin rızkıyla köylünün rızkı bir olmaz. En çok çalışan köylüdür. Ama en az rızık da onundur. Şehirde yaşayan insanın yediğini yiyemez, yaşadığını yaşayamaz. Zavallının işi gücü, sabahleyin erkenden kalkar, tarlasına gider, akşama kadar boğuşur boğuşur boğuşur. Ancak bir karın tokluğuna! İşte köylülerimizin hâli. Pek müreffeh olan ağası, beyi de öyledir. Üstün bir yaşayışı yoktur. Ama şehirlinin rızkı onlardan çok boldur. Oturduğu yerde her şey ayağına gelir. Envaiçeşit en güzelleri ayağına gelir. Her şey oturduğu yerde, her şeyi kendi emrine âmâdedir. Çok rahatı vardır.

Sebebi?

Şehirde ilim vardır, köyde ilim yoktur! Köyde ilim olmadığı için köylü o kadar çalışmasına rağmen o cehlin altında zaruret içerisindedir. Şehirde ilim vardır, ilminin mukabilinde rahatlık vardır. Rızkı celbeder.

Kim?

Emanet! Emanete riayet, ilmin neticesidir. İlmin ne kadar çok olursa emanete o kadar riayetkâr olursun. İlmin ne kadar azsa emanete de o kadar hıyanetlik edersin.

İlim deyince Allah'ı bilme ilmi! Allah'ını ne kadar bilebiliyorsan emanete o kadar riayet edersin. Yoksa bütün bilgiler değil. Ne bilginler var ki bugün bizim canımızı almaya çalışıyor. Canımızı almaya çalışan öyle bilginler vardır ki!.. Onun için Peygamber demiş:

Allâhümme innî eûzü bike mine'l-erbai': min ilmin lâ yenfeu'. "Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım yâ Rabbi!"

Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım, diyor. Binâenaleyh ilimlerin hepsi lazım ama asıl fayda vereni lazım. Mesela bugün atom denilen ilimler var. Çeşitli bilgiler var. Hepsi lazım ama dünya için lazım. Âhiret için bunların lüzumu yok. Binâenaleyh âhiret için lazım olan ilim, irfan ilmidir. Çünkü mezara girdiğimiz vakitte bize "Rabbin kim?" diye soracaklar. Sen atom alimisin, sen elektrik alimisin, sen füze alimisin… Bunların hiçbiri aklına gelmez.

"Sen Allah'ı tanıdın mı bakayım? Sana bu kadar ömür verdik. Bu kadar ömrün içerisinde seni yaradan sahibini Halık'ını tanıdın mı? Söyle bakalım…" diye onu sorarlar. "Ben füzeyle uğraştım, atomla uğraştım, onları öğrendim. Allah'ı öğrenmeye vaktim kalmadı." diyecek olursa onun azabı da iki kat olur. Mesela bir cahilin azabı bir kattır. Fakat o bilginin azabı iki kattır. Çünkü Allah sana o kadar akıl vermiş ki o aklınla bir füze yapabiliyorsun. Elektrik icat edebiliyorsun. Çok çeşitli hünerler bulabiliyorsun; demek kuvvetli aklın var. Bu kuvvetli akla hâkim olduğun halde bu varlığın sahibini bulamadığından dolayı insan iki kat mesuliyet altına girer. Onun için;

el-Emânetü tecürrü'r-rizk ve'l-hıyânetü tecürrü'l-fakra.

Emanete ne kadar riayet edebiliyorsan!..

Evvela kendini cehennemden kurtarmanın çaresini bulmak lazımdır. En büyük şey senin vücudundur. Vücut sana emanettir, onu ateşe atma; o vücudu ateşe atmak o emanete hıyanettir.

O vücudu nasıl ateşe atacaksın?

Allah'ın yolundan ayrıldın mı, peygamberin yolundan, kitabın yolundan ayrıldın mı o ceset cehenneme gitmiş demektir. O zaman ilk cezayı sen görüyorsun ki bu sana verilen emanete hıyanetlik ettiğinden dolayıdır. Çoluğunu çocuğunu da böyle!

İnsan ister ki çoluğu çocuğu çok bilgi sahibi olsun, çok müreffeh bir hayata nâil olsunlar ister ama ona evvela Allah'ını öğretmek, peygamberini tanıtmak, kitabını tanıtmak ebeveynin ilk vazifesi! Yedirmek içirmek nasıl vazifesiyse onları soğuktan sıcaktan korumak nasıl vazifesiyse dinini öğretmek de öyle vazifesidir. Dinini öğretmeyen ebeveyn kıyamet gününde mesuldür. Eğer çocuk buluğdan evvel ölürse babasının yakasına yapışır. "Yâ Rab bu bana öğretmemiş…" Buluğdan sonra kendisi öğrenmediyse o zaman kendisi mesul olur.

Binâenaleyh emanet çok büyük bir meseledir. Onun için;

Estâizübillah:

İnnâ aradne'l-emânete ale's-semâvâti ve'l-ardi ve'l-cibâli fe-ebeyne en yehmilnâ ve eşfaknâ minhâ ve hamalehe'l-insâne innehu kâne zalûmen cehûlâ.

Bu emaneti Cenâb-ı Hak evvela eşyaya arz etmiş:

"Emanet denilen bir şey var bizde, vereceğiz. Hanginiz bunu alırsınız?" Herkes;

"Aman yâ Rabbi! Ben taşıyamam o emaneti!" demiş. Cenâb-ı Hak'tan özür dilemişler, af dilemişler. İnsana gelince;

"Yâ Rabbi! Bunun mukabilinde ne var?"

"Bu emanetin mukabilinde yapabilirsen sana cennet var."

"Sonra yapamazsam?.."

"Cehennem var."

"Ben yaparım inşaallah." diyerek bu emaneti kabul etmiş.

Bu emanetin mânası çok geniştir: Vücut emanet, evlat emanet, ev emanet, vatan emanet, din emanet, namaz emanet, oruç emanet, dinin icapları ne varsa hepsi emanet… Bu emanetlerin hepsine riayet etmek mecburiyetindeyiz. Ettiğimiz takdirde rızkımız çok bollanır. Rızkı çeker. Rızkı bollanır, başkasına muhtaç olmayız. Rızkın bolluğu insanı başkasına boyun büktürmez. Başkasına boyun büküyorsak başkasından yardım istiyorsak demek ki biz emanete riayet edememişiz, edemiyoruz. Emanete riayet edemediğimizden dolayı boynumuz bükük. Ötekinin kapısına varıyoruz; "Aman beş kuruş varsa ver, akşama ben açım…" diyoruz.

Açlığı söyleyebilip de ondan yardım istemek yardım talep etmek, muhakkak ki emanete riayet etmediğimizin alametidir! Onun için Hz. Ali kerremallahu veche der ki; "Sen insansın, insan olmaklığın dolayısıyla başkasına gider boyun büker de ondan bir şey istersen sen onun esiri olursun!" İmâm-ı Ali diyor. "Sen başkasına boyun büker de ondan bir şey istersen sen onun esiri olursun!" Esaretin ne kadar kötü olduğunu sen iyi bilirsin. Onun için başkasına esir olmamak için kendini başkasına muhtaç etmeyecek durumda çalışmak insanın vazifesi. İnsanın başkasına gidip el açması kadar ayıp bir şey var mı?

Bir fukarâ kapımıza geldi miydi onu ayıplıyoruz. "Utanmaz adam, nedir bu senin yaptığın?.." Bir gün kişi gelirse; "Utanmaz adam, nedir böyle her gün geliyorsun? Bak sapasağlamsın, çalışsana!.." Başka tabirler de kullanan oluyor. "Çalışsana bak, her tarafta iş var!" diyor kapımızdan onu dilimizle söylemesek de hâlimizle de ona böyle diyoruz.

Ne ayıp! Bu çalışan adam, isteyen adam, veren adama esir olmak tabiatın, tıynetin icabıdır. İstedin de verdi mi ona köle olursun.

"Ahmet, gel."

"Peki efendim. Ne var?"

"Burayı süpürüver, şöyle yapıver."

Niçin?

Adamın bir kere esiri olmuş. İsteyince veriyor sana, verince kölesi oluyorsun. Kölesi oldun mu adam seni istediği gibi kullanıyor. Seni istediği gibi kullanır, çünkü kölesisin! Diyor ki;

"İstediğine de ver, sen de onun emîri olursun!"

Bak ne kadar incelikler var bu sözlerde! İstediğin adama ver, verdiğin takdirde sen de onun kumandanı olursun. Emîr, "kumandan" demek. Onun hükümdarı olursun. Öteki esir olur, bu da kumandan olur.

Alan esir, veren kumandan; hangisi âlâ?

Elbette kumandan olmak âlâ!

Öyleyse kitabımız bize ne diyor?

"Çalış, kumandan ol!" diyor. "Köle ol!" demiyor. Köleliği kitabımız zemmeder. Köle yaşayan insanlar var. Alıştı mı bir kere çok rahat gelir kölelik. İstemez âzat olmasını. Mesela Arabistan'da köleler var, onları âzat etmişler; "Aman efendim, âzat edip de beni ne yapacaksın. Ben çalışmasını beceremem ki! Şunu bunu yapıyorum, sen de benim karnımı doyuruyorsun, yeter bu bana…" diyor. Köleliğe alışmış. Köleliğe alışan milletler Allah esirgeye -insanlar da böyle milletler de böyle- en nihayet ölümüne işleri böyle gider.

Aziz kardeşlerim!

Onun için buna çok dikkat edin!

el-Emânetü tecürru'r-rizk. Ve'l-hıyânetü tecürru'l-fakra.

Bunun iki cihan serveri Hz. Fahr-i Kâinat söylüyor:

"Hıyanetlik, fakirliği getirir. Emanete riayet, zenginliği getirir."

Ama biz bu kaideyi bugün bozmuşuzdur. Bozduğumuzun cezasını da elbette çekeceğiz. Onun için şöyle diyor:

Hıyanetlik nedir?

Ne güzel söylüyor ki hıyanetlik, bir iş ki kendinizi gayet ona sevdiriyorsunuz… Diyor ki; "Bu adam çok emin bir adamdır. Bütün paralarımı, servetimi, çoluğumu çocuğumu buna teslim etsem kılına keder gelmez." diyor. O kadar emniyet kesp ediyor. O emniyeti kesp ettikten sonra o adamın canına okuyuveriyor. O adamın canına okuyuveriyor. İşte hıyanetin asıl kökü burada. Evvela kendini beğendiriyor, sonra da onun canına okuyor.

Canına okumakla ne olacak? Mesela farz et ki adamın bütün servetine sahip oldu. Milyonluk bir adamdı. Bu hıyanetliğinin sebebiyle bütün servetine de sahip oldu. Sanki şimdi bu adam fakirlikten kurtulacak mı dersiniz?

Hayır! Fakirliğinin üstüne bir fakirlik daha, kambur üstüne bir kambur daha yüklenmiş olur. O paralar ona zehir zemberek olur, ne yemesini bilir ne giymesini bilir. O para onun dünyasını da cehennem yapar âhiretini de cehennem yapar. Dünyası da berbat olur âhireti de!

Aziz kardeşlerim!

Onun için hıyanetlik iyi şey değildir. Elmanın çürüğünü altına koyup üstüne iyisini koyarak satmak da bir nevî hıyanetliktir. Her nevî mahsulün hıyanetlik tarafına kaçar satarsan oradan kazanacağın para bütün mülk sahibi olsan servet sahibi olsan hepsinin kökü haramdan ibarettir. Hıyanetlikle kazanmışsın çünkü; ne senin ne de çoluk çocuğunun refahına kâfi gelmez. Çünkü kökü hıyanetliktir.

Onun için yapacağı işlerde insan daima hüsn-i niyetle ve emanete riayetle olacak. Sana adam emanet ediyor; "Bana şuradan bir okka iki okka şunu ver." diyor. Ona kalkıyorsun çarığını çürüğünü doldurup veriyorsun. Bu elbette hıyanetliktir, misal olarak. Her şey de buna benzer.

Bizim bir arkadaşımız vardı, adı Ömer Lütfi idi. Kendisi çorap ve fanila dokur. Bir makinesi vardı. Misal olarak vereyim: Çorap makinesinin bir çarkı kırılmış. Kütüphane tarafına, kitapçılar tarafına giderken eskiden orada bu makinelerin satıcıları var idi. Gitmiş onlara; "Yahu işte benim makinenin şurası kırıldı. Bu çarka benzer bir çarkınız varsa verin bana!" demiş, vermişler. Eve götürmüş, bakmış ki çark çatlak! Üzerine bir yaldız vurulmuş, "sağlam" diye gösterilmiş. Daha makineye koyarken ikiye bölünmüş.

Rahmetlik sakallıydı da sonra sakalını kazımış idi. Gelmiş; "Arkadaş! Bana bak! Benim sakalım seninkinden çok idi. Fakat ben bu sakalın hakkına riayet edemediğim için âlem benim sakalıma bakıyordu da 'iyi adam' diyerek aldanıyordu. Âlem aldanmasın diye ben sakalı kazıdım! Sen de ya bu sakalını kazı ya sakalına göre iş gör!" demiş. Bu güzel mânalı bir sözdür. Allah cümlemizi affetsin.

Allah'ın bize verdiği imân-ı İslâm'dan daha mukaddes bir şey var mıdır?

İmân-ı İslâmiyet bize adaleti ve emaneti emrederken; müslüman olsun da diğer müslümana hıyanetlik yapsın, onu kandırsın, onun elinden servetini alsın, malını alsın diye emretmez. Bu Müslümanlığa değil insanlığa bile sığmaz.

Onun için gelelim kardeşlik dersine! İki cihan serveri Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem;

el-Müslimûn ihvetün.

Bunu her ders söylesek bitmez. Bunu her ders söyleyelim de bakalım içimize işlemek imkânı bulabilir miyiz. Bunu hepimiz biliyoruz.

el-Müslimûn ihvetün. "Müslümanlar kardeştir."

Bitti. Müslümanlar kardeştir.

Kardeş kardeşine ne yapar?

Kardeş kardeşe hıyanetlik yapar mı? Yapıyorsa kardeş değildir. Yapmaması lazım. Kardeş kardeşin elinden tutar mı? Elbette tutar. Kardeş kardeşe sarılır mı? Elbette sarılır. Kardeş kardeşe hürmet, saygı gösterir mi? Kardeşlik fıtratı, elbette gösterir… Öyleyse biz nasıl kardeşizdir ki birbirimizi ne tanıyabiliyoruz, ne hürmetimiz var, ne saygımız var ne şuyumuz var buyumuz var. Demek ki Müslümanlıktaki bu kardeşlik bizim ölçümüzdür! Kardeşliğimiz ne nispetteyse Müslümanlığımız o nispettedir. Onun için Hz. Allah Celle ve Âlâ sûre-i Hucurât'ta;

İnneme'l-mü'minûne ihvetün âyet-i celîlesinde bizi müslüman olarak; "Muhakkak muhakkak müslümanlar, mü'minler kardeştir!" diyor

Mü'minlerin kardeş olmalarını iktiza ederken müminler kardeşlerinden ne kadar uzak oluyorsa imandan da o kadar uzak oluyorlar. Ne kadar çok sarılırlarsa o kadar da çok imanları kuvvetlenir.

Bir hadîs-i şerifte Cenâb-ı Peygamber ensarı çok methediyor: "Dünyada insanlar bir tarafa ayrılsa, ensar da bir tarafa ayrılsa ben ensar tarafına giderim! Ensar'ın gittiği vadiye giderim, onlardan, ensardan ayrılmam!"

Niçin?

Onlar sözlerinde çok durdular. Vefakâr adamlardır. Ben Muhacir olarak geldim. Beni korumak için mallarıyla canlarıyla önüme düştüler. Fedakârlık yaptılar. Vermiş oldukları sözde durdular. Biz seni koruruz, dediler. Gel bize, dediler. Geldim. Hakikaten de beni korudular. Çoluk çocuk hepsi düşmana karşı çıktılar. Beni korumak için evlatlarını da feda ettiler kendilerini de feda ettiler mallarını da feda ettiler. Bu verdikleri sözün sahibi olduklarını gösteren bir şeydir. Binâenaleyh onlar bir tarafa, nas bir tarafa ayrılsa ben onların ayrıldığı tarafa dönerim…

Niçin?

Şuraya dikkat ediniz ki Peygamber, Peygamber iken ashâbına muvafakat gösteriyor.

Ey aziz kardeş! Sen de "Müslümanım!" diyorsun da hangi büyüğüne muvafakat gösteriyorsun? Hangi kardeşine muvafakat gösteriyorsun? Bu muvafakattır ki bak şu beş vakit kıldığımız namaz bize diyor ki; "Ey kardeş, safını düz tut!" Yamuk yumuk saf istemiyor bizden Müslümanlık.

Bu bize ne demek?

Dosdoğru olunuz, demektir. Safın nasıl doğruysa sen de öyle doğru müslüman ol. Safı doğru olan insanların imanları doğrudur. Safları yamuk yumuk olan insanların imanları bozuktur. İmanları nispetinde safları düzgün olur.

"Canım işte Allahu ekber deyip Allah'a döneceğiz ya; ben burada dururum, sen orada durursun, bu burada durur. Ne böyle sıraya sokuyorsunuz bizi?.."

Bunda ne büyük hikmetler var! Bizi doğru sıraya sokmaları bizim de sıraya gelmemiz de bir derstir. Bakınız Müslümanlıkta ne kadar güzel şeyler vardır:

Saf dolmuş. Sen de yalnız kalmışsın. Yalnız başına namaz kerahetledir. O yalnız başına namazı kılmamak için öndeki saftan bir insanı çekecek, yanına alacaksın da sen de yalnız olmayacaksın.Yalnız olmamak için çeker.

Onun için müslümanların birbirlerine çok sarılmaları lazım. Ashâb-ı kirâmın omuzları, omuz kenarları -o kadar sıkışırlarmış ki- birbirine sürünmekten eskirmiş.

Aradan şeytan geçecek mesafe bırakmayın! Aranızda rüzgâr geçecek mesafe bırakmayın! Rüzgâr bile geçemesin aranızdan, sıkışın birbirinize! O sıkışmadan mânen insanların birbirine şeyleri geçer.

Zamanında buraya bir hoca efendi gelmişti. O hoca efendi çok tıp ilmine âgahtı ve hikmetli sözleri de pek çoktu. Bunun derslerini ben çok dinledim. O bir dersinde; "Verem hastalarını ben camide cemaatin arasına sokmak suretiyle tedavi ederim." dedi. Çünkü Allahu Teâlâ imam efendiye rahmetini indirir. İmam efendinin arkasındaki cemaate de o rahmet-i ilâhî sırayla gider. Arada mesafe kalmamak şartıyla bu rahmet birinden diğerine intikal eder, geçer. Bu el tutuşmak suretiyle elimizdeki cereyanın birbirimize nasıl akımı varsa bu mâneviyat da böyle bir akımdır, gider insanların arasında insanlar bunu bilmez. Bu akımı bozan aradaki boşluktur.

er-Rahimu şücnetün mine'r-Rahmâni fe-men vesalehâ vesalehullâhu ve men katahâ kataahullâhu.

"Kim safının arasını açarsa Allah onun arasını açsın! Safının arasını açan, sıkışmayan bir müslümanın Allah da işini bozsun! Kim sıkı sıkı tuttu, arada boşluk mesafe bırakmadı. Allah onu kendine vasletsin. Vâsıl-ı illallah olsun. Evliyâ olsun."

Ne sebebiyle?

O namazdaki irtibatı muhafaza suretiyle!

"Ama hava çok sıcak ya şimdi, azıcık da geniş oturalım…" demenin ne kadar cahillik olduğunu siz anlarsınız artık. Bunun için Müslümanlık, kardeşlikten ibarettir. Kardeşlik de emanete riayete iktiza eder. Birbirlerine hürmeti iktiza eder. Birbirlerine karşı saygı iktiza eder. Bir müslümanı hakir görmek, bir müslümana kabahat ve günah cihetinden kâfidir. Olur ya, adam bilgisizdir, cahildir, parası pulu da yoktur, boynu büküktür. "A miskin herif, çekil şuradan!" der insan bazen. Onu hakaretâmiz bir söz söyler. Bu ne kadar acı bir şeydir. Kendinin parası var, bilgisi var, kuvvet kudreti var. Onlar mağrurdur. Fakat bilirsin ki yarın sen de bir ihtiyar olacaksın. Yerinden belki kımıldayamayacaksın da! İsteyeceksin ki çoluk çocuğun da senin elinden tutsun kaldırsınlar.

Şimdi aramızda bir garip var. Yaşlanmış başlanmış. Kızının yanına iltica etmiş. Üç beş aydan beri bakıvermişler ama damat bey demiş ki; "Ben senin babana uzun boylu bakamam. Baban da başının çaresine baksın. Nereye gidecekse gitsin." Adam; "Karım yok, başka çocuklarım da yok, evim de yok bir şeyim de yok. Sığındıydım onların yanına fakat damat bugün diyor ki; 'Ben sana uzun boylu bakamam. Hadi başının çaresine bak.'"

Bizim yardımımızı istemek için buraya gelmiş: "Sen bilirsin hoca efendi. Cemaate de söyle de biraz yardım ederlerse bana ben de çekilirim, memleketime giderim. Ne yapalım işte, ölümüm neredeyse onu beklerim." diyor.

Hâlbuki bu Müslümanlık denilen şeyde akrabalık ikinci mertebededir. Asıl Müslümanlık en önemli kardeşlik vazifesidir. Benim müslüman kardeşim nerede olursa olsun onu bağrına basmak hepimizin vazifesidir. Bugün kendi akrabamız bağrına basamıyor. Kaynatasına bile bir insan bugün bakamıyor. Bu insanlıktaki ve İslâmiyet'teki zaafımızın yegâne alametidir.

Onun için bir insanın bir müslümanı hakir görmesi insanlara kâfi gelir.

Bi-hasbi imri'in mine'ş-şerri en yahkıra ehâhu'l-müslime. "Bir müslüman kardeşini hakir mi görüyorsun, bu sana yeter!"

Niçin?

Yaradan Allah öyle yaratmış. Sen Allah'ın yarattığına neden itiraz ediyorsun? Neden onu hor hakir görüyorsun? Yarın akıbetinin, senin ne olacağını sen nasıl biliyorsun. Sen bir kere dünyaya gelirken ne kadar himayeye muhtaç bir mahlûktun, görüyor musun? Kendi kendine elinden ne gelirdi? Anan baban seni himaye etmeseydi bakmasaydı şu hâle gelmeseydin okutmasalardı sen kim bilir nasıl olurdun değil mi?

Yaşamazdık bile! Onların himayeleri sayesinde yaşadık da bugün de âhirete doğru gitmek bu kanun-ı ilâhî! Vücut kuvvetten, kudretten düşecek, göz görmeyecek, kulak duymayacak, el ayak hareket edemeyecek. Nihayet bir gün de bu âlemden yuvarlanıp gideceksin. Ona o gideceği âleme "Bir an evvel git!" diye tekme mi vurmak lazım yoksa o onun o derdinde onun yardımcısı mı olmak lazım? Bu hıristiyan da olsa dinsiz de olsa insanlık icabı artık vicdanı razı olmaz ki onu öyle hor hakir bıraksın! Onun elinden tutmaya çalışır.

Onun için zuafâyı himaye etmek niyetiyle Avrupa'da birçok cemiyetler kurulmuş. Hatta orada kuşlara bile hayvanlara bile bakma cemiyetleri varmış. O hayvanlara bile bakmakla iftihar ediyor adam. Ama cinsine yapmazsa insan bu muameleyi o adamı sen artık hesap et!

Allah kusurumuzu affetsin de hepimizi hakiki müslümanlar zümresine ilhak buyursun. Âmin. Hakiki müslüman; bu senin elinde de değil benim elimde de değil, bu Allahu Teâlâ'nın vergisiyle olur. Allahu Teâlâ kendisine yönelene verir bu devleti. Sen parayı kullanmasını bilmeyen adamın eline parayı verir misin? Bu adam bilmiyor parayı kullanmasını. Verirsen sokakta boş yere atacak. Onun eline parayı vermezsin. Binâenaleyh Allahu Teâlâ o kardeşlik denilen büyük devleti sevdikleri insanlara veriyor, müslümanlara veriyor. Başka bak bu kadar gâvur var.

Allah; "Bütün insanlar kardeş!" demiyor.

İnneme'l-mü'minûn, "mü'minler" kardeştir. İmanında sadıksan kardeşsin, imanında sâdık değilsen o halde kardeşlikten de uzaksın.

el-Umerâü min Kurayşin. el-Umerâü min Kurayşin. el-Umerâü min Kurayşin. Leküm aleyhim hakkun. Ve lehüm aleyküm hakkun. Mâ fealû selasen. Mâ hakemû fe-adelû. Ve istürhimû fe-rahimû. Ve âhedû feve fev. Fe men lem yef'al zâlik minhum fe-aleyhim la'netullâhi ve'l-melâiketihi ve'n-nâsi ecmaîn.

Ahmed b. Hanbel, Ebû Yâlâ an Ebî Berze Eslemî hazretlerinden rivayet, Resûlullah'ın zamanındaki Kureyş amirine karşı söylenilmiş ama;

"Sizin emirlerinizde üç hakkınız, onların sizde bir hakkı vardır. Sizin de onların üzerinde bir hakkınız vardır. Sizin onlarda olan hakkınız hükmettikleri vakit hep adalet, hükmü adaletle yapıyorlarsa onlara ne mutlu! Hâkimlerinden hükümdarlarından merhamet diliyorlar, yardım istiyorlar. Onlar da merhamet ediyorlar. Merhamet ediyorlarsa ne iyi hükümdardırlar. Bir söz veriyorlar. Verdikleri sözü tutuyorlar. Verdikleri sözü tutuyorlarsa ne mutlu onlara! Eğer bunlar verdikleri sözleri tutmuyorlarsa kendilerinden merhamet istenildiği vakit merhameti de yapmıyorlarsa hükümlerini de adaletli yapmıyorlarsa Allah'ın laneti onların üzerine olsun! Meleklerin de laneti onun üzerine olsun. Bütün insanların da laneti bunların üzerine olsun!" diyor.

Ben demiyorum.

Bu lanete müstahak olmak mı iyidir bu lanetin altındaki merhamete müstahak olmak mı iyidir? Allah kusurlarımızı affetsin. Kardeşlik bunları iktiza eder. Kardeşlikte âciz oldu muydu bu lanetin altına düşer, Allah esirgesin. Birbirlerine karşı daima hakîmâne hareket etmesi, merhametle muamele etmesi birbirlerine verdikleri söze riayete emrederken bunları yapmamak da bizim için en büyük bir noksanlıktır.

el-Enbiyâu küllühüm yedhulûne el-Cennete kable Süleymâne'bni dâvûde bi-erbâîne âmmen.

Süleyman aleyhisselam vardı; Hz. Davud'un oğlu Süleyman aleyhisselam ki kuşlara kurtlara bütün mahlûkata emreder, onların sözlerini duyar, anlar. Ona verilen saltanat hiçbir peygambere verilmemiştir. Gökte uçar, ordusunu gökte yürütür.

"Bütün enbiyâ, bütün peygamberler, her peygamber; o -Süleyman- peygamberden 40 yıl önce cennete girecek."

Bu 40 yıl bizim yılımızla değil, âhiret yılıyla, çok uzun zaman! Dünyadaki saltanatına mukabil o peygamber cennete diğer peygamberlerden 40 yıl sonra girecek.

Gel sen bugünün zengininin yarını nasıl olacağını hesap et! Kazanırken haramdan kazanmış, yalanla kazanmış, düzenle, faizle kazanmış… Nasıl kazandıysa kazanmış. Kökü haram! Helaline hesap, haramına azap! Helaline hesap var, haramına da azap var! Bu böyleyken onun çalımından yanına varılmaz. O üç kuruş kazandığı haram parasından dolayı müslümana kardeşçe muamele yapamaz. Hor hakir görür.

Neden?

Üç kuruşu var. Bundan daha çirkin bir şey yoktur ki Allah o cennete girse bile onu fakirlerden sonra alacak!

Ve inne fukarâe'l-müslimîmine yedhulûne'l-cennete kable eğnıyâihim bi-erba'ine âmmen. "O zenginler ki helalinden kazanmışlardır ama fukarâ-i müslimîn, helalinden kazanan zenginlerden 40 yıl önce girecek."

Haramdan kazananlardan değil. Haramdan kazanan onun hesabını verecek. Nasıl verecekse versin artık.

Ve inne sâliha'l-abîdi yedhulûne'l-cennete kable'l-âharîne bi-erbâîne âmmen. Ve inne ehle'l-müdüni. "Şehir halkı cennete girerler. Köyde yaşayanlar, şehirden gayri yerlerde yaşayanlar 40 yıl önce girecekler."

Şehir halkı köy halkından önce!

Sebebi?

Bi-fasli'l-medâini. "Şehirlerin üstünlüğünden dolayı!"

Neden?

Ve'l-cemaati. "Şehirlerde cemaat çoktur." Ve hılka'z-zikri. "Zikir halkaları vardır. Nasihat halkaları, ders halkaları vardır."

Medreseleri vardır mektepleri vardır. Her şeyleri vardır. Ondan dolayıdır ki o bir mıknatıstır. Bütün hayırları kendisine çeker. Asıl zenginliğin köyde olması lazım gelirken köydeki zenginliği şehir, mıknatısı vasıtasıyla almıştır.

Ve izâ kâne belâ'i hussû bihi dûnehum. "Bir bela umumî olarak gelir de belanın en büyüğü köylülere gelir, şehirlilere değil!"

Şehirlere gelen bela köylülere gelen beladan çok azdır. Çünkü umumiyetle bela taksim olunduğu vakitte hafifler. Onun için zavallı köylü, ayağından çarığı çıkmaz. Çoğu da çok hatalıdırlar. Abdestlerinde namazlarında çok kusurlu davranırlar.

Ben öyle bilirim ki birçok kimseler sabahleyin yüzlerini yıkamadan ilk vazifeleri hemen öküzünün arkasında durup tarlaya gitmektir. O da babasından öyle görmüştür. Ders görmemiş, nasihat görmemiş zavallı; yüz yıkamasını bile bilmeyenlerini bilirim. Ama şehirlerde bunu bulamazsınız. Şehirde herkes hiç olmazsa namazını kılmasa bile temizliğin iktizası diyerek güzel bir yıkanır. Elini yıkar yüzünü yıkar, elini yüzünü yıkamadan yemeğe oturmaz.

Allah cümlemizi affetsin. Tevfîkât-ı samedâniyesine mazhar eylesin.

Allah affetsin de hepimizi birbirimizi kardeş bilerek kardeş gibi birbirlerine muamele eden ve birbirlerinin ciğerine, yüreğine bakan kullarının arasına bizleri de kabul eylesin.

Âmin.

Lillâhi'l-Fâtiha!

Sayfa Başı