M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 498.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu hadîs-i şerîflerinde hitaben buyurmuşlar, bize bildirmişler ki;

Hz. Osman radıyallâhu anh'a -Allah şefaatine nail eylesin.

Yâ Osman, ''Ey Osman'', elâ ubeşşirüke, ''Dikkat et, müteyakkız ol, gözünü aç, âgâh ol, mütenebbih ol ki seni müjdeliyorum.'' Müjde sana. Elâ edatı Arapça'da ikaz, irşad için söylenen bir edattır. Yani bizim ''şşşttt, bana bak'' dediğimiz zaman nasıl ''şştt'' sözü, ''hey'' sözü bir ikaz alameti oluyorsa, onun gibi bir manaya geliyor. elâ;''Dikkat et, bak, bana iyi kulak ver; seni müjdeliyorum.'' demiş. Peygamber Efendimiz, Hz. Osman Efendimiz'e.)

Hâzâ Cibrîlü, ''Şu Cebrail aleyhisselâm…'' Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Peygamberliği dolayısıyla Cebrail aleyhisselâm'ı görüyor ama; Peygamber Efendimiz, Hz. Osman'a diyor ki;

İşte bak, Cebrail burada. '' İşte bu Cebrail, Yuhbirunî, ''bana haber veriyor ki'' kendisi haber veriyor, anillah, Allah'tan haber getirip bildiriyor. Bana haber veriyor ki; mâ min müminin, ''hiçbir mümin yoktur ki'' yağtisu veya yağtasu da oluyor; iki bâbdan da geliyor, selâse atasâtin, ''üç defa hapşırırsa'' Hiçbir üç defa hapşıran mümin yoktur ki peşpeşe üç defa hapşırırsa iman onun kalbine iyice yerleşmiş olmasın.

Hapşırmak içimizden birden patlayıp gelen bir hadise. Bir de esnemek var. Hapşırmanın dimağı hafiflettiği, Allah'ın rahmetinden bir rahmet olduğu, ihsan olduğu,ruhu safâlandırdığı, hisleri kuvvetlendirdiği söyleniyor. Hakikaten insan hapşırdığı zaman şöyle bir irkilip kendine geliyor. Yani kendine gelme, uyanıklık alameti oluyor. Şerhte de Hocamız takviyetü'l-havâs demiş. Yani hislerin, duyguların kuvvetlenmesinin sembolü, alameti oluyor. Bu bakımdan hapşırmak makbul görülmüş, makbul bulunmuş, makbul olduğu bildirilmiş.

Esnemek de insanın gevşeme alameti, uyku isteme alameti, dikkatinin dağılma alameti. O da şeytandan; makbul bir şey değil.

Birisi uyanıklık alameti, -insan hapşırdı mı uyuyorsa bile uyanır- birisi uyumaya meyil alameti olduğundan; birisi makbul, ötekisi makbul değil.

İnsan peşpeşe üç defa hapşırırsa o hapşırma da imanın kalbe yerleşmesinin, kalpte sabit olmasının bir sebebi oluyor. Mümin kul için imanın kuvvetlenmesi oluyor. Çünkü teyakkuz haline geliyor; gafletten kurtulmuş, şeytanın kendisine oynadığı oyunlardan sıyrılmış oluyor.

Bazı şeylerin sırlarını inceliklerini, derinliklerini anlayamayabiliriz. Hepsini anlamamız mümkün olmuyor. Kısaca şerhlerden de bahsederek, şerhlerdeki bilgileri de görerek, göstererek bir şeyler izah ediyoruz, anlatıyoruz. Hapşırma ile esneme arasında böyle bir fark var. Hapşırma iyi bir şey oluyor, esneme olmuyor diye bir bilgi olarak öğrenmiş olduk. Bu meselenin mânevî tarafı böyleymiş; böylece öğrendik.

Yâ Osmânu inna'llâhe mukmisüke kâmîsan fe-in erâdeke'l-münâfikûne alâ hâl'ihî fe-lâ tahla'hu hattâ telkânî.

Bu hadîs-i şerîf; Tirmizî'de, Taberanî'de, Müsterdek'te, Ahmed b. Hanbel'de, İbn Mâce'de olan Zeyd b. Erkam radıyallûhu anh'den rivayet edilmiştir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hz. Osman-ı Zinnûreyn radıyallâhu anh'a buyurmuş ki;

''Ey Osman! Allah celle celâlüh sana bir gömlek giydirecek; münafıklar o gömleği senden çıkartmak isteyecekler. Sakın o gömleği bana kavuşuncaya kadar çıkartma.''

Bu hadîs-i şerîf, gizli remizli bir hadîs-i şerîf. Ama Hocamız rahmetullâhi aleyh Gümüşhaneli hazretleri altına bir hadîs-i şerîf daha denk getirmiş, rivayet etmiş. Onu da yazmış, -ikinci hadîs-i şerîfe geçiyorum- diyor ki: Yâ Osmân, inneke se-tü'tiye'l-hilâfete min ba'dî ve se-yürîdüke'l-münâfikûne alâ hâl'ihâ felâ tahla'hâ ve sum fî-zâlike yevm tuftır indî.

Bu hadîs-i şerîf Enes radıyallâhu anh'den. Birinci hadîs-i şerîf; müteşâbih mâna olan, remizli olan hadîs-i şerîf hakkında bize açıklayıcı bir bilgi getiriyor.

İkinci hadîs-i şerîf de, başka bir kanaldan rivayet edilip gelmiş olan hadîs-i şerîfte buyurmuş ki:

''Ey Osman, Allah muhakkak ki sana benden sonra halifelik verecek.'' Hilafeti verecek sana. Ve-seyürîdüke'l-münafikûne alâ hâl'ihâ, ''Münafıklar da o hilafeti senden çekip almak isteyecekler.'' Seni hilafetten düşürmek isteyecekler. Sana âsî olacaklar, karşı çıkacaklar, seni devirmeye kalkışacaklar. Felâ tahla'hâ, ''sen o münafıkların lafına bakarak o hilafetten vazgeçme.'' Ve sum fî-zâlike yevm, ''onların, başına üşüştükleri o günde oruç tut.'' Tuftır indî, ''Yanımda iftar edersin.'' İftarı benim yanımda yaparsın.

Bu iki hadîs-i şerîfi beraberce inceleyecek olursak, birinci hadîs-i şerîf; hadis kitaplarının en kuvvetlileri olan sıhah-ı sitte içinde rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîftir.

İkinci hadîs-i şerîf de oradaki mânayı biraz genişletiyor. Peygamber Efendimiz, kendisinden sonra Hz. Osman'a halifelik verileceğini bildiriyor. Bilemez mi?

Bilir. Allah bildirince bilir. Âciz nâçiz, günahkar kusurlu kullar olarak bizler dahi bazen bazı şeyleri Allah rüyada gösterince biliyoruz. Yani bilinebiliyor; insan bazı şeyleri aynen görüyor ve yahut remizli olarak rüyada görüyor, ertesi gün oluyor. Hatta o rüyayı gördükten sonra etrafındakilerle konuşuyor, ''şöyle olacak bak'', şıp şöyle oluyor.

Rüya, bir mâneviyat tarafından çeşitli şekilde haberlerin ve istikbale ait bazı bilgilerin ulaşması için bir yoldur. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri insanın ruhuna, her şeyine hakim, her şeyine sahip. Oradan, o mâneviyat âleminden bir işaret ihsan edebiliyor. Ama her rüya ille çıkacak manasında değildir. Sonra herkes gördüğü rüyanın manasını da doğru anlayamaz, anlamayabilir. Hatalı olabilir.

Ama rüyada bir takım esrarengiz, istikbale ait bilgilerin gösterilebileceğinin misalin i Kur'ân-ı Kerîm'de bile buluyoruz.

Nitekim Yusuf aleyhisselâm daha küçücük iken pırıl pırıl simasıyla herkesin gözünü kamaştıran bir mübarek kişicik iken diyor ki;

''Ey babacığım, -babası Peygamber Yakup aleyhisselâm - uykumda on bir tane yıldız gördüm. Ayı ve güneşi gördüm. Bana secde ediyorlardı.'' Yakub aleyhisselâm izahat vermiyor. O, Peygamber; Yusuf aleyhisselâm da ileride Peygamber olacak. Yavru, küçük ama o da pırıl pırıl bir insan. Yakup aleyhisselâm bilgi vermiyor. Sadece diyor ki;

''Yavrucuğum, bu rüyanı öteki kardeşlerine anlatma. Sonra sana bir oyun ederler. Bir hile yaparlar sana Yusuf'um. Sakın ötekilere anlatma.'' diyor.

Yusuf kıssasını Kur'ân-ı Kerîm'de Yusuf aleyhisselâm'ın sûresinde okuyoruz. Yusuf aleyhisselâm ne maceralar geçirmiş; kardeşleri onu kıskanmışlar, bazı oyunlar etmişler. Yakup aleyhisselâm'ın Peygamberlik nuruyla görüp ihbar ettiği gibi nice hadiseler başından geçmiş; köle olmuş, satılmış Mısır'da satın alınmış, saraylara dahil olmuş, zindanlara girmiş çıkmış. -Onun için bazı kimseler zindanlara ''Medrese-i Yusûfiyye'' diyor- Zindanlara girmiş çıkmış ama ondan sonra masum olduğu, mübarek olduğu,simasının güzelliği kadar da kalbinin güzel olduğu anlaşılınca Mısır'a sultan olmuş. Zindandan çıkmış; Hazâini'l-ard, o zaman tabiri caizse Tarım Bakanı olmuş. Tarım ve ziraat işlerine bakan yüksek bir şahsiyet olmuş.

Demek ki sonra da kıtlık olmuş. Kendisinin, kardeşlerinin yaşadığı diyâr-ı Ken'an'dan kardeşleri gelmişler. Kıtlık olduğu için kendisinden buğday istemişler, kendilerine de bir miktar verilsin diye yiyecek istemişler. Orada da uzun uzun macerelar, hikmetler var. Arkasından kendi kardeşlerini ve ana-babasını diyâr-ı Ken'an'dan vazife gördüğü Mısır'a; imkanları bol sarayına, köşküne davet ediyor. Geliyorlar. Artık onun maiyetinde, orada mutlu bir yaşam olacak. O zamanın hürmet usulüne göre tabi kardeşler mahcup. Çünkü Yusuf aleyhisselâm'a ne oyunlar ettiler. Yusuf aleyhisselâm da onlara ne cevap verdi?

Lâ tesribe aleykümü'l-yevm, ''Bu gün kendinize böyle şey yapmayın.'' Başa kakıp da tenkid edecek değilim; affettim hadi gelin diye bağışladı.

Onlar kötülük yaptılar, Yusuf aleyhisselâm iyilik yaptı. ''Allah sizi mağfiret eylesin.'' dedi. ''İnşaallah aff u mağfiret eder.'' dedi; hayır dua etti. Geldiler, mahcub oldular. Önünde hürmeten secde ettiler. O zamanın usulünde, o beldenin usulünde secde etmek varmış. Bizde yok. İnsanın insana secde etmesi yok. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;

''Kişi kişiye secde etmez.'' Secde etmek yok. Ama Peygamber Efendimiz; ''Bir kimsenin birisine secde etmesine Allah tarafından müsaade edilmiş olsaydı, birisine ‘hadi falancaya secde edin' denilecek olsaydı, kadınlara efendilerine secde etmelerini söylerdim. ‘Hanımlar beylerine secde etsinler.' diye söylerdim. Yok; ama hürmeti göstermek için böyle tavsiye ederdim.'' demiş.

Bu neyi gösteriyor?

Hanımlarımızın beylerimize saygılı olması gerektiğini, ilâhî bir vazife yapma düşüncesi ve şuuru ile evin hanımlığını yapması gerektiğini gösteriyor. Beylerin de hanımlarına bu yuvadan sevap hasıl olacak, nice hayırlar hasıl olacak diye müşfik, adaletli davranması, hayrı temin etmesi gerekiyor. Helalinden rızık getirmesi, onları maddî-manevî her türlü sıkıntıdan koruması gerekiyor. O da onlara karşı sanki Allahın vazifelendirilmiş bir hizmetçisi. Evin efendisi; ama aslında hizmetçi; onları korumak, onlara hizmet etmek için. İslâm, insanlara böyle karşılıklı güzel vazifeler yüklemiş.

Yusuf aleyhisselâm'ın önünde 11 kardeş secde ettiler. Anası babası da secde etti. O zaman Yusuf aleyhisselâm dedi ki;

Hâzâ te'vîlü rü'yâye min kablu kad ce'alehâ rabbî hakkâ, ''Ey babacığım görüyor musun bu, sana seneler öncesi anlatmış olduğum rüyanın çıkmasıdır. Bak rüyam çıktı. Rabbim onu tahakkuk ettirdi.'' dedi.

11 tane yıldız, kardeşleri; Peygamber kardeşi. Sonunda ona iman ettiler, hürmet gösterdiler tabi yıldız. Ötekisi Peygamber annesi. Babası da hem Peygamber, hem Peygamber babası. Tabi o baba güneş gibi, anne ay gibi oluyor, kardeşler yıldızlar gibi oluyorlar. Yani güneşlere tabi yıldızlar gibi oluyor. Öylece rüyanın tahakkuk ettiğini ''Rabbim onu tahakkuk ettirdi.'' diye bildiriyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin gördüğü rüyaların da sonunda tahakkuk ettiğini Kur'ân-ı Kerîm bildiriyor. O halde rüya denilen olayın ileriye dönük bir takım hadiselerden insanlara haber verme yolu olduğunu Kur'ân-ı Kerîm gösteriyor, hadîs-i şerîfler de gösteriyor. O halde olabilir bu.

Rüya yoluyla insan görebilir. Peygamber olmasa da salih bir kimse olsa da görebilir. Ve görülüyor. Mesela insan imtihanda kendisine ne soru çıkacağını görebiliyor. Yarın imtihanda şu soru çıkacak diye görebiliyor. Yani muhakkak görecek diye bir şey yok. Allah gösterirse görebiliyor ve göstermiş olduğu kimseler var. Bazı kimseler istikbale ait şeyler bilebiliyor da. İnsanların en şereflisi, en yükseği, en edeplisi, en güzeli olan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Allah'ın bildirmesiyle istikbale ait bazı şeyleri bilmez mi?

Bilir. Âmennâ ve saddaknâ. Her sözü haktır. Münafıklar, müşrikler koştura koştura Ebû Bekir es-Sıddîk'in önüne geldiler, önüne dikildiler;

''Gördün mü senin arkadaşının yaptığını?

''Ne yapmış?''

''Bak bu gece Mirac'a çıktığını söylüyor, gökleri dolaşmış güya.''

''O böyle dedi mi?'' O dediyse doğrudur. Çıkmıştır. Ebû Bekir es-Sıddîk ne diyor? İlk önce acaba müşrikler oyun mu ediyor diye;

''O öyle söyledi mi?''

''Söyledi.''

''Ha söylediyse doğrudur. Çünkü yalan söylemez.''

Hz. Osman'ın halife olacağını bildi mi? Bilebilir mi?

Allah bildirmişse bilir. Allahu Teâlâ hazretleri ileride olacak hadiseyi Yusuf aleyhisselâm'a göstermiş de Peygamber Efendimiz'e niye göstermesin? Aklen caiz, Kur'ânen caiz, şer'an caiz, hadis cihetiyle caiz. Olur, gösterebilir.

Bu, ilme, mantığa aykırı mı?

Değil. Çünkü bu, olay, vakıa. Rivayet değil. Yani zaten sen veya ben bu akşam rüya görüp de ertesi günü olacağını görebiliyorsak ilim buna ne der?

''Kabul ettim.'' der; başka bir şey diyemez. Başka bir şey derse, ''Heyt! Sen ilim değilsin, gözlerin kapalı, bir şeyden haberin yok.'' deriz. İstikbale ait bazı şeyler olabiliyor. Hz. Osman'a da bildirilmiş:

''Sen benden sonra halife olacaksın münafıklar da senin karşına çıkacaklar.

Seni devirmeye çalışacaklar.''

Öyle oldu mu?

Oldu.

Hz. Osman Efendimiz'i devirmeye kalkıştılar. Hanesini sardılar. Kur'ân-ı Kerîm okuyorken içeriye girdiler. Bir tanesi mübarek sakalına yapıştı, elinde silah. Hz. Osman Efendimiz Kur'ân-ı Kerîm okuyor. Yapışan kimseye şöyle göz ucuyla baktı.

''Evlâdım, baban seni bu haldeyken görseydi çok üzülürdü.'' dedi. Mübarek bir kimsenin bir oğlu; kızmış, sinirlenmiş, aldanmış. Mübarek bir insana düşmanlık yapıyor; sakalına yapışmış kesecek. O da sakin. Neden sakin? Hz. Osman niye sakin? Âsîler onun konağının, hilâfet evinin etrafını sardığı zaman, ellerinde kılıçlar içeriye doluşurken Kur'ân'ı Kerîm okuyordu, sakindi. Niye?

Cevabı hadîs-i şerîfte. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ne diyor?

''O gün oruç tut, yâ Osman, akşama iftarı benim yanımda yaparsın. O gün oruç tut.'' Hz. Osman Efendimiz şehit edildi, o gün oruçluydu. Akşam Peygamber Efendimiz'in huzuruna, cennete gitti. Aşere-i mübeşşere'den; gayet âşikâr bir şekilde. Onu öldürenler dertlerine yansınlar. O şehit oldu; cennete gitti, Peygamber Efendimiz'in yanına geldi. Onu öldürenler dertlerine yansınlar.

Buradan bize ne ders çıkar?

Kızgın kalabalıkları bazı münafıklar kışkırtır da iyi insanların aleyhine döndürtebilir. Sizler de beşer olduğunuza göre size bir haber geldiği zaman haberi kontrol edin. Bir insanın aleyhinde size bir şey söylendiği zaman onu tahkik edin, hemen kızmayın, hemen aleyhine dönmeyin; konuşun. Bir de onu dinleyin, hiç olmazsa hüsnü zan edin.

Bana dediler ki;

''İki-üç hafta önce filanca kişiler şöyle ters bir yola girmişler, şöyle ters bir iş yapıyorlar.''

''Yâ! Vah vah…'' dedim. O şahıslar iki gün sonra buraya geldiler.

''Ya, böyle rivayetler çıkmış.'' dedim.

Hiç aslı yok. Hiç esası yok. Demek ki tahkik etmek lazım. Bir dostunuzun aleyhinde bir şey duyduğunuz zaman hemen aleyhine dönmeyin. Neden?

Çünkü insanların dilinden kimse kurtulamamıştır. Peygamberler kurtulamamıştır. Peygamberlere ''şair'', ''mecnun'', ''kâhin'' demişler. ''Akşam birileri bir şey söylüyor; sabah o bize naklediyor.'' demişler. Nice Peygamberlere nice nice iftiralar etmişler. Hatta hatta Yaradanları Allahu Teâlâ hazretlerine dil uzatmamış mı? Yahudiler ne demiş?

Yedullahu mağlûletün ğullet eydîhim ve lu'inû bi-mâ kâlû. ''Allah'ın eli sıkıdır.'' diye. Söylenir mi bu laf? Tevbe estağfirullah. Ne insanlar gelmiş geçmiş; ne edepsizler gelmiş. Allah kurtarsın.

Minibüse giriyorsun. Teybe bir şarkı koymuş. Allah Allah! Şarkıda ne laflar var, küfür. Yukarıdan aşağıya Allah'a, Peygamber'e çatmak. ''Niye bunu bana yaptın, niye Allah'ım?'' filan gibi. Söylemiyorum, kelimeleri de küfür. Yani edepsiz mi ararsın? Şeytandan aşağı olanlar var. Hayvanlardan aşağı olanlar var. İyi insana laf söylerler.

Atarlar seng-i ta'rîzi dıraht-ı meyvadâr üzre.

Güzel, meyveli ağaca târiz taşı atarlar. İsabet ettirirse meyveyi yiyecek. İyi insana iftira atmayı neye benzetmiş?

Şair, çocukların meyvesini koparmak için meyveli ağaca taş atmasına benzetmiş. Atarlar seng-i ta'rîzi dıraht-ı meyvadâr üzre. Meyveli ağaca târiz taşını atarlar.

İyi insanlara da sataşan çok olur. Bir söz beni çok etkilemiştir. Meşhur evliyâullahtan, büyük Halvetî meşâyihinden Şemseddîn-i Sivâsî hazretleri. Evliyâullahtan sevdiğimiz, hatırasından sevdiğimiz bir kimse. Diyor ki;

Bir acep sevdaya düşmüş Şemsî-i nâdanı gör,

Hakka makbûl olmak ister halka menfûr olmadan.

Kendi kendisine hitaben, kendisini ortaya koyarak diyor ki;

''Ben cahilin düştüğü şu arzuya, yanlış sevdaya, kanaate bak ki halkın nefretini kazanmadan Cenâb-ı Hakk'a makbul olacağımı sanıyorum.'' diyor. İnsan, Cenâb-ı Hakk'a makbul olmak istedi mi, dobra dobra oldu mu insanı dokuz köyden kovarlar. Ne çamurlar atarlar. Tepeden tırnağa boyarlar neler söylerler.

Sahabeden bir mübarek müslüman olmaya gelmiş. Diyor ki;

''Yâ Resûlallah! Ben yahudilerin tanınmış alimiyim, müslüman olmak istiyorum. Yalnız beni kavmimden tahkik et.''

''Niye?''

''Çünkü benim müslüman olduğumu söylersem iftira ederler. Önceden bir tahkikatını yap.'' Çağırıyor Yahudi cemaatini;

''Sizin adamlarınızdan falanca aliminiz varmış. Var mı?''

''Var.''

''Nasıl bilirsiniz iyi bir kimse midir?''

''İyidir.''

''Ahlâkı iyi midir?''

''İyidir.''

''Bilgisi iyi midir?''

"İyidir."

''Dürüst müdür?''

''Dürüsttür.'' Bilmem ne midir? Bilmem nedir. Hepsini söylüyorlar; neler söyledilerse

''Peki, müslüman olsa?''

''Ooo olmaz, yapmaz.'' O da perdenin arkasından çıkıyor;

''Ben müslüman oldum. Sizi de Müslümanlığa davet ederim. Müslüman olun; Hak yol budur.'' diyor. O zaman homurdana homurdana iftira edip çıkıyorlar.

''İşte şöyle oldu da, böyle oldu da, menfaat için müslüman oldu da…''

Peki önceden niye söylemediniz? Herkese söylerler.

Aşere-i mübeşşere'den Sa'd b. Ebî Vakkas radiyallâhu anh bir yere vali olmuş. Mübareği Hz. Ömer'e şikayet ediyorlar.

''Adaletli davranmaz, haksızlıklar yapar; şöyle yapar, böyle yapar.'' Hz. Ömer tahkikatçı gönderiyor. Çünkü kendisi halife, öteki vali. Tahkik eden kimseler geliyorlar ki öyle bir şey yok.

İyi insanların aleyhinde söz söylerler. Yani laf söylendi diye defterden silmeyin, gözden çıkartmayın. Bir münafık, bir fasık haber getirdiği zaman aslını araştırın. Rahatlıkla şöyle deyin;

''O benim kardeşimdir; benim bildiğim o şahıs böyle bir şey yapmaz.'' Ebû Bekir es-Sıddîk nasıl demiş? Samimi kardeşlik, arkadaşlık öyle olur. Nasıl Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hakkında ''O söylediyse doğrudur; çünkü yalan söylemez.'' demiş. Siz de kardeşlerinizi böyle sevin ve böyle söyleyin. Tamam, hakkında bir rivayet duydun; artık ona soğuk selam veriyorsun. Hatırını sormuyorsun, yüzüne bakmıyorsun. Neden?

Bir rivayet kulağına gelmiş. Bir sorsana mübarek. Aslını anlasana. Hüsnü zann etsene. Çünkü bazen zâhiren kötü gibi görünen bir şeyin başka bir sebebi, başka bir hikmeti vardır. Sen dış görünüşü itibariyle kötü görürsün ama aslında sebebi anlaşılınca, ''O sebepten mi, o zaman olabilir.'' der insan. O bakımdan hüsnü zan edelim. Kimsenin aleyhinde bulunmayalım. Ben buradan bir şey daha anladım. Birileri iftira etti, devirmek istiyor diye insan, Cenâb-ı Hakk'ın verdiği mevki ve makamdan aşağı inmez, inmemeli. Hz. Osman'a hilafet verilmiş.

Biz düşünebilirdik ki; madem bu kadar münafıklar etrafını sarmış, kılıçlarını çekmişler ''in aşağı'' diye bağırıyorlar, isyan çıkarmışlar; inerim. Öyle şey yok. Kuru gürültüye pabuç bırakmak yok. İyi insan iyi vazifeye yaraşır, yakışır. Temiz mal, helal mal müslüman kimseye yakışır. Çünkü malı hayra kullanır, makamı hayra kullanır. Onun için iyi insanlar iyi makamlarda durmalı. Kötülerin söylemesi, tenkil etmesi üzerine inmemeli. Herhalde böyle bir ders de çıkıyor. Bir de anlaşılıyor ki; iyi insanlar, dünya gözüyle pek hoş olmayan bazı sonuçlara uğruyor.

Hz. Osman cennetlik bir kimse, şehit ediliyor. Öldürülmek kötü bir şey. Evine birileri girmiş; vurmuş, kırmış boynunu, kanını akıtmış, hatta üstüne kan damlamış olan okuduğu Kur'ân-ı Kerîm nüshası bizim müzelerimizde deniliyor.

Demek ki Nebîlerin velîlerin mertebesi şehadet oluyor, yüksek oluyor. Sonunda böyle olabiliyor. Allah cümlemize hüsn-ü hâtime nasip eylesin. Böyle oruçlu bir haldeyken, güzel bir durumda, iyi bir mü'min olarak Rabbimizin huzuruna varmamızı, emanetimizi öyle teslim etmemizi, imân-ı kâmil ile âhirete göçmemizi Rabbimiz cümlemize nasip eylesin. Rabbimiz sa'îd olarak yaşayıp şehit olarak âhirete göçmeyi cümlemize nasip eylesin. Âmin.

Yâ Aliyyu uhassimuke bi'n-nübüvveti velâ nübüvvete ba'di ve tuhassimu'n-nâse bi-seb'in velâ yuhâccüke fîhi ehadün min Kureşyin. Ente evvelühüm imânen billahi. Ve evfâhum bi-ahdillahi ve akvemehum bi-emrillahi ve aksemuhum bi's-seviyyeti ve a'delehüm fi'r-ra'iyyeti ve ebsarahüm fi'l- kâdiyeti ve a'zamuhum indallahi meziyyeten.

Muaz radıyallâhu anh'den rivayet edilmiş, Hz. Ali hakkında, Peygamber Efendimiz'in medihlerini, sözlerini ihtivâ eden bir hadîs-i şerîf. Hz. Ali Efendimiz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in yeğeni idi. Amcası Ebû Talib'in oğlu idi. Çocuklardan ilk müslüman olan kimseydi. Allah'ın hikmeti. Yani Peygamber Efendimiz'in evinde büyüdü, yanında, dizinin dibinde, evlâdı gibi büyüdü. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendisine, kendi mübarek kızı Hz. Fatıma'yı zevce olarak verdi. Peygamber Efendimiz'e damat oldu. Ve Aşere-i mübeşşere'dendir. Hz. Ali Efendimiz, hayatında cennetle müjdelenmiş; cennetlik olduğu garanti olarak kendine bildirilmiş on mübarek sahabeden -isimleri bir hadiste, bazı camilerde de çepeçevre yukarıya levhalar asılmış olan mübareklerden- birisidir. Peygamber Efendimiz, Hz. Ali'ye hitaben diyor ki;

''Yâ Ali! Ben seni Peygamberlik bakımından geçerim. Yani Peygamberlikte bana denk olamazsın, o bakımdan ben senden üstün olurum. Velâ nübüvvete ba'dî; ''Çünkü benden sonra Peygamberlik yok.'' ''Benden sonra Peygamberlik yok.'' sözüne dikkat edelim. Bir münasebetle şimdi geleceğim. Çünkü bizim zamanımızla ilgili. '' Sen de yâ Ali!'' diyor, yani ben seni nübüvvetlik farkıyla Peygamberlik derecesi itibariyle geçerim. Çünkü benden sonra Peygamber gelmeyecek Peygamberlik yok ama sen de insanları yedi sıfatla geçersin. Onların hepsinden daha üstün meziyetlerin var. Onlardan üstünsün.

Velâ yuhaccüke fîhi ehadün, ''Kimse, Kureyş'ten -Peygamber Efendimiz'in mensup olduğu kabile- hiç kimse sana şu sıfatlarda aşık atamaz, yanaşamaz, denk olamaz.'' diyor. Hz. Ali Efendimiz'in sıfatlarını saymaya başlıyor.

Ente evvelühüm îmânen billâhi, ''Sen bu Kureyş'in içinde ilk iman eden kişisin.'' Allah'a iman bakımından en önde gelensin. Çocuklardan ilk müslüman olan kimsesin. Peygamber Efendimiz'e iman etti, namazı evvelden kılmaya başladı. Hz. Ali Efendimiz çocukluğundan beri pırıl pırıl yetişti.

Ve evfâhum bi-ahdillahi. ''Allah'ın ahdine en vefalı olan kişilerdensin. Allah'ın ahdine, kulluk görevlerine Allahın kullarına emretmiş olduğu şeyleri yapmak hususunda en bağlı olan kimsesin.'' Ve akvemehum bi emrillahi. ''Allah'ın emirlerini tutmak yasaklarından kaçmak hususunda en doğru hareket edenlerdensin.''

Ve aksemuhum bi-seviyyeti. ''Adaletli, ölçülü, dengeli, dümdüz bir şekilde taksim eden, en güzel taksimatı yapan, herkese hakkını adaletle veren kimsesin.''

Ve a'delehüm fi'r-ra'iyyeti. ''Çevrede en adaletli davranan, haksızlık yapmadan onların hakkını gözeten kimsesin.''

Ve ebsarahüm fi'l-kadiyeti. ''Hüküm verme hususunda, kadılık konusunda, bir meselenin aslını faslını araştırıp neticeye ulaşmak konusunda en basiretlisisin, en üstün nüfuz-u nazara sahip kimsesin.''

''Meziyetçe, sıfatça Allah indinde en büyüklerisin.'' diye Peygamber Efendimiz, Hazreti Ali Efendimiz'i methetti. Bu hadisi de Muaz radıyallâhu anh, ''Peygamber Efendimiz Hz. Ali hakkında böyle buyurmuştu.'' diye rivayet etmiş.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in Hayber'in fethinde Hz. Ali Efendimizle ilgili bir sözü, hadîs-i şerîfi var.

Hayber kalesini muhasara etmişler; yahudiler içeride kaleyi korumak için hazırlıktalar. Müslüman askerleri silahlı, çevreyi kuşatmışlar. Biraz da çarpışma yapmışlar ama kale sağlam, kolay kolay ele geçecek bir durumda değil. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ordunun komutanını daha tayin etmemiş. Diyor ki;

''Ben, yarın sabah bayrağı öyle bir kimseye vereceğim ki o Allah celle celâlüh'ü sever, Allah celle celâlüh da onu sever.'' Peygamber Efendimiz, ''Allah'ın sevdiği, Allah'a aşık bir has kuluna vereceğim.'' diye söyledi. O gece milletin uykusu kaçtı. Neden?

Acaba bayrağı kime verecek? Hz. Ömer radıyallâhu anh diyor ki;

''Ömrümde bir şeyi hiç bu kadar candan arzu etmemiştim, canım kıvrana kıvrana istedi ki yarın Resûlullah o bayrağı bana verse.''

Çünkü medih var. Yani Peygamber Efendimiz'in lisanında şahitlik var, medih var ki ''O kul Allah'ı sever Allah da o kulu sever.'' ''Ah bayrağı bir bana verse.'' Demek ki bayrağı verdiği takdirde Allahın sevdiği kul olduğum anlaşılacak diye herkes kıvranmış, gece uykuları kaçmış. Ertesi gün kalabalık toplanmış, bayrak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek elinde, etrafa bakıyor, herkes biraz daha yukarıya kalkıyor ki; ''Resulullah'ın biraz gözüne çarpayım da acaba bana mı verir?'' diye.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kalabalıkta bakmış, Hz. Ali Efendimiz yok. Diyor ki;

''Ali nerede?'' Toplulukta Hz. Ali Efendimiz yok.

''Ali nerede?''

''Efendim'' diyorlar, ''gözü çok ağrıdı, gözü ağrımış.''

''Getirin'' diyor. Mübarek parmağıyla gözüne bir şey yaparak göz ağrısını geçiriyor, bayrağı ona veriyor. O da Hayber'i fethetti. Allah'ın arslanı, Hayber fatihi, mübarek Hz. Ali Efendimiz. Allah şefaatine nail eylesin. Âmin.

Yâ Aliyyü inne'l-İslâme üryânun.

Ve libâsuhû el-hüdâ ve zînetühü'l-hayâ ve imâdühü'l- verâu ve milâkuhu'l-amelü's-sâlihü ve esâsü'l-İslâmi hubbî ve hubbe ehli beytî.

Bu hadîs-i şerîfi İbn Asâkir, Hz. Ali Efendimiz'in bizzat kendisinden rivayet eylemiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki;

Yâ Ali, ey Ali. İnne'l-İslâme üryânün libâtüsühü't-takvâ. ''Müslümanlık çıplaktır, giyimsizdir. Onun giyimi, elbiseleri takvâdır.'' Yani insan müslüman oldu, ''Ben kelime-i şehâdet getirdim, elhamdülillah müslümanım.'' dedi. Nedir?

Giyimsiz çıplak bir müslümandır.

İmanın giyimi nedir?

Takvâdır. Müslüman ancak takvâ ehli olursa o zaman onun İslâm'ı, Müslümanlığı giyimli olmuş, örtünmüş olur.

Giyimi neden giyiyoruz?

Hadi bakalım o yazın çıplak çıplak dolaşan herif-i nâ şerîfler, kadınlar. Hadi buyursunlar şimdi dışarıda çıplak gezseler ya. Hepsi dışarıda başlarını bile örtmüşler. Kürklere sarınmışlar. Neden?

Hava soğuk olunca giyindiler. Yani koruyor. Giyinmeseler hastaneyi boylarlar, zatürre olurlar, zatülcenp olurlar, tahtalı köyü boylarlar. Giyim insanı ne yapıyor? Koruyor. Demek ki takvâ da elbiseye benziyorsa İslâm, Müslümanlık takvâ ile korunuyor demektir. Yani insan takvâ ehli olursa o zaman onun Müslümanlığı çıplak kalmaz, zatürre olmaz, zatülcenp olmaz, hasta olmaz, öksürük aksırık olmaz, nezle olmaz, felç olmaz; sağlam kalır. ''Takvâ ehli olursa insanın Müslümanlığı sağlam kalır.'' demek.

Ne güzel bir benzetme. Demek ki biz müslümanız. Takvâmız yoksa bizim Müslümanlığımız çıplak çıplak meydanda. Halbuki dışarıda aşırı soğuk var; çatır çatır kar, buz. Karayeller esiyor. ''Vuuuuvv'' bacalardan damlar uçacak, saçaklardan buzlar sarkıyor, sen çıplak çıplak dolaşıyorsun. Cemiyetimizde durum şu anda öyle. ''Müslümanım.'' İyi, müslümansın ama elbisen nerede? Mânevî elbisen nerede?

Takvân nerede?

Yok. Takvâ yok. Sen bu soğukta, ayazda kıkırdarsın, takırdarsın. Geceleyin buz kesilirsin, böyle kaskatı kalırsın, gidersin. İmanını takvâ ile koru. Takvâ ehli ol. Günahlardan kendini sakın. Günah olan yerlere gitme, günah olan sözleri söyleme. Günah olan yerlere bakma. Günah, haram olan yiyecekleri yeme. Kötü olan kimselerle arkadaşlık etme. Kötü fiilleri yapma, haram para alma. Paranı helal yoldan kazan, takvâ ehli ol. Takvâ ehli olursan senin Müslümanlığın korunur. Dışarıdaki küfür fırtınalarından, zemherilerinden korunur. Onun için takvâ ehli olacaksın. İyi hatırınızda tutun çok güzel. İslâm çıplaktır, onun elbiseleri takvâdır.

Ve libâsuhû el-hüdâ, Ziynetleri yani insan bir böyle giyiniyor bir de giyimine dikkat ediyor. ''Filanca fabrikanın falanca halis yünden kumaşı olsun. Aman güzel bir terziye gideyim, iyi bir kesimi olsun. Vay be terzi benim elbisemin şurasını biraz iyi dikmemiş, şurası buruşuyor, burası dar, burası kasıyor, bundan sonra iyi bir terziye gideyim. Aman iyi bir kumaş seçeyim, rengi güzel olsun.'' Hele hele kadınlar? ''Aman şunun rengi ne kadar güzelmiş, aman aman şunu istemem, bunun rengi kötü…''. Giyim aynı zamanda ziynettir. İnsanın dış görünüşünde bir de süs oluyor.

Nasreddin Hoca, ''Ye kürküm ye!..'' demiş. Davete gitmiş kapıdan döndürmüşler. Hırpani kıyafetle gitmiş kapıdan içeri girmek istemiş kapıdan döndürmüşler. ''Dur bakalım. Geri dön.'' demişler. Gitmiş eve. Güzel kürkünü giymiş, güzel sarığını sarmış yeni pabuçlarını giymiş, kelli felli bir adam, elbiseleri gayet güzel. Ondan sonra düğün evine gelince içeri hemen buyur etmişler. Baş köşeye oturtmuşlar,''Sofraya gel.'' demişler. Nasreddin Hoca sofraya oturmuş. Kürkün ucunu tutmuş;

''Kürküm ye şu yemekten. Ye kürküm ye.''

''Neden? Ne oluyor?'' demişler. Kürk yemek yer mi?

''Bu, kürküme itibar.'' demiş, ''Ben demin geldim, kimse bana itibar etmedi. İtibar kürküme, bu yemekleri kürküm yesin.'' demiş. Demek ki insanın biraz giyimine itibar olduğunu çevremizde görüyoruz. Biz müslümanlar nasıl yapalım? Biz müslümanlar ne yapalım?

Süslenelim mi, süslenmeyelim mi? Nasıl hareket edelim? Yani giyimimize itina edelim mi, etmeyelim mi? Bunun bir ölçüsü var. Bunun ölçüsü; bir, insanın maddî imkânlarıdır. Yani maddî imkânları mütevazı olan bir insanın giyimde aşırı bir ölçüye gitmemesi lazım. Maddî durumu müsait olan kimsede de Allahın verdiği zenginliğinin kendisinde görünecek tarzda olması, giyiminin muntazam olması lazım. O, mesela yamalı elbise vesaire , eski püskü hırpani giymemesi lazım ki zengin olduğu bilinsin; fukarâ gelsin, kendisine müracaat etsin. Allah verdiği nimetin eserini kulu üzerinde görmek istediğinden zenginse biraz da giyimine dikkat etmesi lazım olur.

Bizim zamanımıza gelince. Yirminci yüzyıldayız, 1987 bitiyor, 1988'e girmek üzereyiz. Bizim dış görünüşümüze özellikle dikkat etmemiz lazım. Sakalımıza, kıyafetimize, temizliğimize, intizamımıza, pabucumuzun çamurlu olmamasına, giyimimizin muntazam olmasına, yırtık sökük olmamasına, yağlı paslı olmamasına, kirli olmamasına özellikle dikkat etmemiz lazım. Neden?

Milletin işi gücü yok, bizim her şeyimizle uğraşırlar. Küçücük bir kusur görse, ''Adama bak, sakalıyla hacının yaptığına bak.'' derler. Hacı olduğunu da nereden biliyorlarsa hemen şıp ''Hacı Baba''; ''Hacı Baba gel, Hacı Baba git.'' Olmaz böyle şey, ''Hacı Baba'' diye hemen tenkide başlarlar. Onun için Müslümanlığı güzel temsil etmeye çalışmalıyız. Temiz, sade bir kıyafetle. Aşırı lüks tarzında değil de temiz bir kıyafetle, İslâm'a yakışan bir tarzda giyinmeliyiz. İşte bu dış giyimdeki güzel görünüm de hüdâdır, hidâyettir. Yani İslâm çıplaktır, giydirdim tamam, yünlü iç fanilası giydin, yünlü don giydin, içine kazak giydin ama bir de üst elbisesi lazım. Şöyle dış görünümünü muntazam gösterecek, tamam. O da hüdâdır, hidâyettir.

İnsan, hidayet üzere, sebîl-i reşâd üzerinde, hak yol üzerinde yürürse o zaman bu elbisenin dış manzarası da güzel olmuş olur. Takvâyı Müslümanlığımıza giydireceğiz. Üstüne hidâyeti ve doğru düzgün hak yoluna yürümeyi de süs elbisemiz, süs kısmı yapacağız.

Ve imâdühü'l-verâu. ''İslâm'ın direği verâdır.'' Yani haramlardan el çekmek ve şüpheli şeye dahi yanaşmamak. Sahabe-i kirâm mübah olan,helal olan şeylerden biraz şüphe olanlara dahi yanaşmazlardı. ''Acaba harama düşer miyiz?'' diye korkularından, ihtiyat ettiklerinden o tarafa yanaşmazlardı. Hadîs-i şerîflerden de bizim öğrendiğimiz edep, şüpheli şeye yanaşmamaktır. Şüpheliye yanaştı mı, damın kenarında dolaşan ayağı kayar, düşebilir. Uçurumun kenarında dolaşanın ayağına bir şey takılır, bir şey olur, yanına yani o tarafa yanaştırmayız. Mesela çocuk parkta oynayıp dururken diyelim ki çocuk parkına annesi güneşletmeye götürmüş. Dış kapıya yanaştı mı hemen yerinden kalkar, koşa koşa çocuğu tutar. Neden?

Dış kapıya çıktı mı oradan sonrası sokak, sokakta da tehlike var, araba var diye tutar. Demek ki tehlikeye yanaşmamak da lazım oluyor. İşte dinin direği de böyle, tehlikeli şeye yanaşmamaktır.

Prensip budur. İşin aslı, esası tehlikeli, günah olma ihtimali olan bir şeye hiç yanaşmamaktır. Ama ne olursa olsun haram-helal demeden, aldırmadan yersen, mutlaka sonunda pişman olursun.

Ve milâkuhû el-amelü's-sâlihi. ''Can damarı, özü salih amel işlemektir.''

"Ben müslümanım. Vallaha da müslümanım billaha da müslümanım, kalbim çok temiz.''

Peki nereden belli? Temiz inandık; ama nereden belli olacak? Namaz kılmazsın, Ramazan'da orucu yersin, zekatı vermezsin. ''Benim kalbim temiz.'' Olmaz. Bu işin özü, aslı, esası salih amel işlemek. İnsan, Allah'ın sevdiği, sevaplı işlere koşturacak. O adam müslümandır. Nereden belli?

Nerede bir hayır olsa adamcağızı orada görürüz. Mübarek maşallah, her yerde hemen karşında. Hz. Ömer radıyallâhu anh ile Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anh İkisi de cennetlik, ikisi de Peygamber Efendimiz'in sevgili, mübarek yâr-ı gârı gamsüsârlarından. Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir'le hayırda yarışırmış. ''Dur şunu geçsem, dur şunu geçsem.'' diye fırsat kollarmış ama Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz her seferinde daha önde. Nihayet bir seferinde, para lazım, ordu techiz edilecek, Peygamber Efendimiz ''Herkes ne imkânı varsa ortaya koysun.'' gibi bir şey yapınca Hz. Ömer radıyallâhu anh oturmuş, düşünmüş taşınmış, hesaplamış; malının yarısını ayırmış. ''Malımın yarısını götüreceğim, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine teslim edeceğim.'' demiş. Bu sefer Ebû Bekir es-Sıddîk'ı herhalde geçerim filan diye hevesle gitmiş.

''Ya Resulallah malımın yarısı senin, buyur hayra sarfet. İstediğin şekilde kullan.''

Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz ne yapmış?

Nesi varsa vermiş. Peygamber Efendimiz çağırdığı zaman kendisi hasıra bürünmüş, öyle gelmiş. Nesi varsa vermiş.

''Niye böyle yaptın, her şeyini verdin? Çoluk çocuğuna ne bıraktın?''

''Çoluk çocuğuma Allah'ı ve Resûlullah'ı bıraktım.'' diyor.

Bu, Sıddıkâne vermektir. Ötekisi adaletle vermektir. Yarısını kendisine ayırmış, yarısını hak yola vermiş. Hele bizimkiler, bizim halimiz ne olacak?

Hayrı görüp duruyoruz, yapmıyoruz. Mesela sandığın başına gidiyoruz, bir oy atacaksın doğru adam seçmiyoruz. Karşında iki tane yol çıkıyor, çok âşikâr olarak birisi hayır birisi şer, yapmıyoruz. Ne olacak bu milletin hali?

Bir arkadaşımı anlatacağım; yeni bir hadise değil eski bir hadise ama… Kardeşlerimizden bir kardeşimiz. Asil bir sülaleden. Babası dedesi, dedesinin dedesi müderris. Müderris, medreseleri olan bir kimse. Aynı zamanda meşâyihten. Mürşid. Kendisi hafız, iyi. Ondan sonra Yüksek İslam Enstitüsü'nü bitirmiş, daha da iyi, yani ilmi de var. Ondan sonra Hukuk Fakültesi'ne de gitmiş, onu da bitirmiş. Oh oh oh maşaallah. Kadayıfın üstüne kaymak konulmuş gibi oldu şimdi. Hem Hukuk Fakültesi'ni bitirmiş hem Yüksek İslâm Enstitüsü'nü bitirmiş, hem sülalece iyi bir kimse, hem de kendisi iyi.

Avukatlık stajı da yapmış, konuşması da güzel, tatlı dilli, güleç yüzlü. Dini konuları da iyi biliyor. Üniversite gibi yüksek bir okulda da müdürlük yapmış. Bir yüksekokulda da uzun seneler müdürlük yapmış. Demek ki sıradan öğretim üyesi değil; onların başına idarecilik yapabilecek meziyette bir kimse. Tamam, o da güzel. Her şeyi güzel. Eski seçimlerden birinde bir yerden aday olmuş. Hukuk bilgisi de var, her şeyi var. Meclise girecek, vazife yapacakmış. ''Ey hemşehrilerim seçin beni, sizlere hizmet edeyim.'' gibilerden. Seçilmeyi istemek herkesin hakkı, yani herkes aday olabilir; normal şartlarda seçmek ve seçilmek herkesin hakkıdır. Ancak kamu haklarından men edilmemiş olmak şartıyla. Hani bir ceza giyip de kendisine, ''Sen artık seçilemezsin, seçemezsin.'' denilmemişse. Bu adamcağız da çalışmış çabalamış hemşehrileri kendisine oy vermemişler. Olabilir, halkın oylarına kimse bir şey diyemez. Vermemişler, ne diyelim. Biz diyemeyiz Allah celle celâlüh der. Bugünkü kanuna göre sen diyemezsin, ben diyemem. Allah der. Onu seçmemişler, kimi seçmişler?

Eski bir seçim olduğu için rahatlıkla söylüyorum. Bu adam iki tane yüksekokul, hem Hukuk Fakültesi'ni bitirmiş hem yüksek İslâm Enstitüsü'nü yani İlahiyat Fakültesi'ni bitirmiş. Şimdiki tabirle iki yüksekokul bitirmiş. Avukatlık stajını da yapmış. Kanunları da biliyor. Tamam. ''Bunu seçmediniz de ey ahali kimi seçtiniz?''

Lise mezunu birisini seçmişler. Olabilir, bazen çarıklı erkân-ı harp olur, okuması olmadığı halde şeytan gibi, cin gibi ''Gözleri velfecir okuyor.'' derler, çok hünerli, becerikli bir insan olur. Değil! Ayyaşmış. Lise mezunu ayyaş, sarhoş. Peki ahlâkı? Bir başka meziyeti var mı? Yok. Ailesi, soyu sopu, çevresi yok. Fesubhânallah!.. Şimdi onu seçenler, ötekini seçmeyenler âhirette onun hesabını görürler. Allah sorar. Biz burada soramayız. Ben burada ancak tenkit edebilirim. Bir şey diyemem. Olmuş bitmiş bir şey; ama Allah onu sorar. Yani şunu demek istiyorum. Sandığın başına gidiyoruz, vicdanın ile baş başasın.

İmam Gazzâlî hazretlerinin İhyâu ulûmu'nda, benim çok etkilendiğim bir bölümünde diyor ki;

''Kardeşlik üç derecededir.'' Dostluk, kardeşlik. Yani siz bizimle dost olun, biz sizinle dostuz, siz birbirinizle dostsunuz. İmam Gazzâlî hazretleri, ''Müslümanlıkta bu, kardeşlik 3 seviyede olacak.'' diyor. En aşağı seviyesinde ölçü nedir?

En aşağı seviyesinde ölçü, o kardeşini senin evinde baktığın, bakmakla kendini görevli ve mesul saydığın kimse yerine koymandır. Mesela evinde yaşlı halan var, ona bakıyorsun. Evinde hizmetçin var ya da evinde yeğenin var. Köyden göndermişler, senin yanında kalıyor. Okusun, tahsil görsün diye kendi evinde bakıyorsun. Sen ona yemek çıkartmasan olmaz. Durumu biraz müsaitse masraflarını karşılamasan olmaz. Aslî ihtiyaçlarını göreceksin, ''Gel bu odada yat, şu yemeği ye.'' filan diye yardımcı olacaksın.

''Kardeşliğin aşağı seviyesi onun aslî ihtiyaçlarını görmektir.'' diyor. Tamam. Muhtaç etmezsin, harçlığını verirsin.

Kardeşliğin aşağıdan biraz yüksek orta seviyesinde neyin varsa bölüşürsün; ''Canım kardeşim, ciğer köşem, ben seni severim, sen beni seversin. Al yarısı senin, yarısı benim. Şu senin, bu benim olsun. Bak iki tane; şu senin, bu benim.'' Bölüşmek. Bunu şimdi hakikî kardeşler bile yapmıyor. Hakikî kardeşlerin aslında öyle olması lazım, mirasta birbirlerine oyun oynuyorlar.

Cuma günü kadıncağızın birisi geldi, Cuma namazı vaktine kadar beni meşgul etti. Derdi var. Mirasta biri oyun etmiş, ötekiler mahrum etmişler, vermemişler. ''Hangi mahkemeye gideyim, ne yapayım?'' diye bana soruyor. Hakkı olanı bile vermiyor. Halbuki kardeşlikte senin olanı bölüşüp ona yarısını vermeli. Elinde bir elman varsa ortasından kesiyorsun, yarısını verirsin, yarısı kendine kalır. Daha büyük imkânın varsa yarısı sana, yarısı ona. Kardeş payı dediğimiz tarzda, eşit olarak bölüşmek.

Üçüncü yüksek derecesi ise kardeşin ihtiyacını öne almak, esas almak. Onun ihtiyacını görmek, kendisini sonra düşünmek. Öncelikle onu. Yani diyelim ki bir tane cankurtaran simidi var. Birisi bağlayacak göğsüne, ondan sonra denize atlayacaklar. Gemi batıyor, sandal batıyor, motor çarpıştı. Bir kişi bağlayacak, iki kişi var. İki kardeş arkadaş. Can yeleği bir tane, ne olacak?

Üstün seviyeli arkadaşlık ise ''Al kardeşim şu can yeleğini sen bir boynuna geçir bakalım.''

''Yok olmaz, ben giymem sen giy.''

''Hayır, sen giyeceksin.'' Yani hakikî kardeşlikte kardeşini tercih edecek. Ben yaşamayayım, sen yaşa. Ben öleyim, sen yaşa. Allah benim ömrümü sana versin. Eskiden iyi dini kardeşlikte böyle şeyler olmuş.

Kendisi açken yememiş, kendisine gelen yiyeceği ''Bu kardeşim de aç galiba!'' diye kendisinin aç olduğunu belli etmeden ona göndermiş. Buna îsâr derler. Kardeşini kendisine tercih etmek. Bu, kardeşliğin üstün derecesi. Kardeşin kardeşini, en aşağı arkadaşını, dostunu aslî ihtiyaçlarını görmekle sorumlu olduğu bir kimse yerine koyup hiç kimseye muhtaç duruma düşürmeden yardım etmektir. Ve yahut elindeki imkânı yarı yarıya, ikiye bölüşmek. Onu yarı yarıya imkânlarına ortak etmek. Ve yahut da hepsini ona verip kendisini sonradan düşünmek. ''Kardeşim rahat etsin de ben sonra Allah kerim.'' demek. Bizim bunlarla hiç ilgimiz yok. Bizim Müslümanlığımız eski devir Müslümanlıklarına göre çok çok geri durumdadır. Bunu anlamamız için kütüphanenizde İmam Gazzâlî'nin İhyâu ulûm'u varsa birinci cildinde kardeşlik bölümünü baştan sona bir okuyun. Kardeşlik nasıl olurmuş, müslümanların birbirlerine nasıl kardeşlik etmeleri lazımmış? Orada okuyun. Yoksa bizimkiler yani o mübarekler mezardan çıksalar ''heytt'' diye bizi sopayla kovalarlar.

''Sen nesin, müslüman mısın sen?''

''Müslümanım.''

''Şimdi ben senin yanına bir sopayı alır gelirsem Müslümanlık nasıl olurmuş, görürsün.'' Bizi kovalarlar. Çünkü bizim kardeşliğimiz kardeşlik değil. Ticaretimiz ticaret değil. Aklımız akıl, fikrimiz fikir değil.

Birisi bana otuz-kırk sayfa bir teksir göndermiş. ''Hocam uygun görüyorsan bu yazılarımı oku, mecmuada neşret.'' Bir okudum, adamcağız sallum sullum ortada sallanıyor. İmanı kafasında bir geliyor, bir gidiyor. Elektirik bir kesilir; bir gelir, bir gider, öyle. Ben onu mecmuada neşreder miyim? Kendisi muhtâc-ı himmet, başkasına nasıl yol gösterecek?

Demek ki İslâm çıplaktır, elbisesi takvâdır. Dış süsü hidayet üzere doğru yolda yürümektir.

Ve zînetühü'l-hayâu. Bir kadın çamaşırlarını giyindi, üşümüyor. Süslü elbiselerini giydi, tamam. Bir de tabi mübarekler bilezik isterler, yüzük isterler, küpe isterler, broş isterler. İslâm'ın ziyneti de hayâdır.

''Bu devirde insan biraz utangaç, hayâ sahibi olursa hayatta başarı sağlayamaz.'' diye düşünebilirsiniz. Yanlış. Peygamber Efendimiz diyor ki; Hayâ muhakkak hayır getirir, şer getirmez. Hayâlı olan, utangaç olan insan muhakkak hayra erer, şerre ermez. Hayâ İslâm'ın süsüdür, ziynetidir. Allah bizim hayâ damarımızı çatlatıp patlatıp da bizi arsız, yüzsüz kimseler haline getirmesin. O zaman millet babasını kandırıyor. O zaman, çok açıkgöz olduğu zaman şeytana çarığı ters giydiriyor. Şeytanın hatırına gelmeyecek işleri yapıyorlar.

Allah bizi hayâ sahibi eylesin, hayâdan mahrum eylemesin. Çünkü hayâ gitti mi, bu ikisi ikiz kardeş gibidir. Birbirine eklidir, bağlıdır. İmanın gereği hayâdır, Utanmıyor, korkmuyor, çekinmiyor, haramları yer. Sen onun sakalına, boynu bükük durduğuna bakma; içinde, kafasında kaç tane tilki dolaşıyor da kuyrukları birbirine değmiyor. Öyle olabilir. O bakımdan Allah hepimizi hayâ sahibi eylesin.

Ve imâdühü'l-verâu. ''Direği şüpheli şeyden kaçınmak'', titiz Müslümanlık yapmak. Ve milâkuhu'l-amelü's-sâlihü. Özü, esası yani ayakta durmasının sebebi, onu canlı tutan salih ameldir. Bir insan salih amel işlemezse kuru lafın kıymeti yok, kalbini temizlemenin kıymeti yoktur. Salih amel işleyeceğiz. Bir cami dolusu müslümanız. Ama bu kardeşlerim hepsi kıymetli kardeşlerdir, Türkiye'deki seçme müslümanlar kaymak tabakası. Türkiye'nin müslümanlarının % 99'u müslüman. İşte orada seninle biraz münakaşa ederim.

% 99'u müslüman olan bir ülke böyle olmaz. Hiç % 99'u müslüman olan bir ülkeye benzer bir halimiz var mı?

Yok. Ne çarşıda, ne pazarda, ne dükkanda, ne de evde. Evlerimiz bile sarsılmış. Evde anne- babaların, evlâtlarının karşısında durumları sarsılmıştır. Anne-babanın evlada bakışı, evladın anne- babaya bakışı, kardeşin kardeşe bakışı değişmiştir. Nereden geldi bunlar?

Batıdan geldi. Batılılaşıyoruz. Bizim doğu töremizde evlât, babasının karşısında el pençe divan dururdu. Eski kitapları okuyun, gayet net olarak görürsünüz. Gık demez, itiraz etmez. Büyük ağabey baba yerinde sayılır. Şimdi ismiyle hitap ediyor. ''Ulan'' diyor, bilmem ne diyor. Kavga ediyor. Anasını babasını dinlemiyor, çocuk merdivenden yuvarlıyor. '' Koca karı!'' diyor, ''Ver bakalım şu sakladığın paralardan.'' ''Evladım lazım.'' Pat küt, pat küt dövüyor, merdivenden yuvarlıyor. Neden?

Batılılaştık. Kendi örfünü, ahlâkını, dinini, imanını terk etti. Lafla Müslümanlık olmaz. Türkiye'nin % 99'u müslüman. Belli değil. Efendim ben müslümanım. Belli değil. Yaptığın işten anlaşılır. Hatta Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîflerinde, ''Namazdan, oruçtan anlaşılmaz.'' diyor. Bir insanın kavî Müslümanlığı namazdan, oruçtan anlaşılmaz. Allah Allah, Peygamber Efendimiz mi diyor?

Evet, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor. ''Muamelesine bakın.'' diyor. İnsanlarla muamelesi, ticareti, komşuluğu nasıl? Kocaysa kocalığı, hanımsa hanımlığı nasıl? Talebeyse talebeliği, hocaysa hocalığı nasıl? Teraziyi nasıl tutuyor? İşi nasıl? Menfaati karşısına geldiği zaman hangi yolu tercih ediyor? Seni ekiyor mu, bir oyun ediyor mu? Ticarete beraber girmişler, sözleşmişler;

''Yarıya bölüşeceğiz. Tamam mı?''

''Tamam.'' Ticaret kâr etmiş, bir silkeliyor arkadaşını, hiçbirşey vermiyor. Neden?

Noterden yapılmamış, anlaşma tamam değil. Atıyor. Başından silkeleyip atıyor. Yanından bir omuz vuruyor, deviriyor. Bizim Müslümanlığımızın eseri salih amellerimizdir, icraatimizdir. Bir insanın icraati müslümanca olmazsa, ortaya koyduğu eseri olmazsa…

''Şu camiyi ben yaptım, şu köprü benim eserim.'' diyebiliyor musun?

''Hocam benim param yok, olsa yaparım.'' Olsun, bazı insanlar da öncü olur.

Şimdi bendeniz âcizâne Ankara'ya gidiyorum. Çamlı yolun kenarında, yayla mevkîinde bir su çıkmış, bilek gibi akıyor şarr şarr şarr şarr şarr. Güzel bir su akıyor. Veysel Karânî çeşmesi demişler. O mübareğin ismini vermişler. Çeşme güzel ama yaz günlerinde millet geliyor, biraları açıyor, orada lıkır lıkır lıkır bira içiyor. Manzara güzel, çamlar, çimenler var ya adamın aklına Allah'a şükretmek gelmiyor da orada namaz kılması artması gerekirken Allah'a isyan ediyor. ''Hadi gidelim şuraya.'' dedik. Para koyalım, ağaçlardan çardak yapalım, etrafını çevirelim, cami diyelim, mescid diyelim; bu suyun başında zıkkımlanamasınlar.

Elhamdülillah, ben yapmadım ama orada bir cami var. Demek ki parası olmasa bile insan bazen öncü olabiliyor, yapabiliyor. O caminin yanında da artık kimse o kadar da edepsiz değil. Orada içmezler. Demek ki salih amel işleyeceğiz. Ömrümüzü salih amellerle ziynetlendireceğiz. Arkamızda eserlerimiz olacak.

Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz;

Şahsın görünür rütbe-i akl-ı eserinden.

Eser, netice, sonuç iş. Bir yığın müslüman. % 99'u müslüman. Ne yapmış bu % 99 müslüman? Eskiden bizim memleketimize gelen seyyahlar böyle şeyler anlatıyorlar. Çok güzel bir memleket tasviri yapıyorlar, dedelerimizden, ''Çok dürüst insanlar, temiz insanlar.'' diye bahsediyorlar. Neden?

İnsanın eseri işleridir. İşleri, eserleri güzel olursa anlarız. Yoksa İslâm havada kalır.

Ya Aliyyu elâ u'allimuke du'âen ted'û bihî lev kâne aleyke mislu adedi'z-zerri zunûben le ğufirat leke maa ennehû mağfûrun leke. Kuli'l-Allahumme lâ ilâhe illâ ente'l-halîmu'l-hakîm tebârekte subhâneke rabbe'l-arşi'l-azîm.

Bu hadîs-i şerîfinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem demiş ki;

Yâ Ali, ''Ey Ali.'' Elâ u'allimuke du'âen, ''Dikkat et, ben sana bir dua öğreteceğim ki'' ted'û bihî, ''Onunla dua edersin.'' Ben sana bir dua öğreteyim sen onunla dua et yâ Ali.

Ve kâne aleyke mislu adedi'z-zerri zunûben, ''Eğer zerreler adedince, karıncalar kadar çok, kıyır kıyır kaynaşan çok günahın olsa.'' Le ğufirat, Bu duayı yaptığın zaman günahların mağfiret olunur yâ Ali.

Maa ennehu mağfûrun leke, ''Her ne kadar senin günahların afv u mağfiret olunmuşsa da bu duayı ettiğin zaman yine mağfiret olunur.'' diyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri.

Neden?

Maa ennehu mağfûrun leke Her ne kadar senin günahların afv u mağfiret olunmuşsa da

Demin anlattığım gibi Hz. Ali aşere-i mübeşşere'dendir ve onların en üstünüdür. Hz. Ali Efendimiz çok üstün bir insandı. Ondan dolayı. Allah, onun günahlarını affetmiş ama bu dua, kıymetlidir. O zaman biz fırsattan bilistifade Hz. Ali Efendimiz'e kulak veririz, öğretilen bu duayı öğreniriz, biz de öyle dua ederiz. Çünkü biz Hz. Ali gibi cennete gireceği garantilenmiş bir kimse değiliz. Gözümüzü açalım, ona öğretilen duayı biz kaçırmayalım değil mi? Neymiş o dua?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki; Kul, şöyle söyle dua ederken yâ Ali;

Allahümme lâ ilâhe illâ ente'l-halîmu'l-hakîm tebârekte subhâneke rabbu'l-arşi'l-azîm. Allahümme lâ ilâhe illâ ente'l-halîmu'l-hakîm tebârekte subhâneke rabbe'l-arşi'l-az'im. Rabbi'l-arşi'l-azîm olur. Rabbe'l-arşi'l-azîm olur. Rabbü'l-arşi'l-azîm olur. Rabbe'l-arşi'l-azîm olur. Rabbü'l-arşi'l-azîm olur. Rabbi'l-arşi'l-azîm olur. Yani hepsinin Arap diline göre vechi var. Mânası kısaca şöyledir.

''Yâ Rabbî! Senden gayri mâbud yok ancak sen varsın. Ancak sana ibadet ederiz. Sen halîmsin, hilim sıfatına sahipsin, hakîmsin, hikmet sıfatına sahipsin. Yâ Rabbi! Biz günahlar ederiz, bizim başımıza taş yağdırmazsın. Halîmsin; çünkü birden gazap etsen ateşler içinde bizi cayır cayır yakarsın. Ama Halîm'sin yâ Rabbi, Hakîm'sin yâ Rabbi. Her yaptığın işte hikmet vardır. Benim başıma ters bir şey, hoşuma gitmeyen bir şey geldi. Hikmetinden kim bilir sual olunmaz. Ne sebeple olmuştur, bir sebebi vardır yâ Rabbi! Halîmsin, hakîmsin. Yâ Rabbî, senden gayri ilâh yok. Sen halîmsin, hakîmsin.''

Tebârekte mübareksin yâ Rabbi, kutsalsın, her türlü şeyden paksın, pâkîzesin, paksın.

Subhâneke seni tenzih ederim takdis ederim.

Rabbe'l-arşi'l-azîm veya rabbü'l-arşi'l-azîm, veya rabbi'l-arşi'l-azîm. ''Sen Arş-ı azîmin sahibisin. Veyahut arşın sahibi azamet sahibi Rabbimsin.'' diye Allahu Teâlâ hazretlerine böyle duayı tavsiye ediyor.

Bu duada Allah'ın varlığını, birliğini hatırlama var. Halîm olduğunu söylemek suretiyle kendimize hilimle muamele etmesini isteme durumu var. Yâ Rabbi, bize hilminle muamele et, yani böyle dua ederek gazabınla muamele etme demiş oluyoruz.

Hakîm olduğunu hatırlamak var. Her türlü noksandan münezzeh olduğunu zikretmek var ve Arş-ı azîmin sahibi olduğunu veyahut Arş'ın sahibi, azamet sahibi Allah olduğunu hatırlamak var. İnsan Allahu Teâlâ hazretlerini bu sıfatlarıyla bilirse, bunu ikrar ederse bu dua, burada bir şey istemedik diyebileceksiniz değil mi?

Mânasını söyledim. Allahtan bir şey istemedik, sadece ''Yâ Rabbi, sen varsın, birsin, halîmsin, hakîmsin. Sen her türlü noksandan münezzehsin. Rabbu'l-arşi'l-azîmsin, arşın sahibisin.'' dedik. Hiçbir şey istemedik.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; ''Bir kimse Allahu Teâlâ hazretlerinin medh u senâsıyla meşgul olur da bir şey istemezse Allah ona isteyeceğinden âlâsını verir.'' İnsan belki ne isteyeceğini bilemez; ''Ben bilmem yâ Rabbi, sen daha iyi bilirsin, ben razıyım senin verdiğine ne istersen lütfunla, kereminle ver.'' demiş oluyor. Sadece onun güzel sıfatlarını zikretmiş oluyor.

Lâ ilâhe illallah deyince, biz bütün öteki dinlerin hepsinden sıyrılıp yükseliyoruz.

Lâ ilâhe illâ ente, Senden gayrı İlah yok yâ Rabbi, biz öyle Yunanlılar'ın taptığı gibi yüzlerce, bir sürü puta tapmıyoruz. Hıristiyanların şaşırdığı gibi Allah'ın Peygamberini rab edinmemişiz. Yahudiler gibi işi çığırından çıkarmamışız. Senin gazabına uğramış değiliz. Senin varlığını, birliğini kabul ediyoruz. Sen azamet sahibisin, hilim, hikmet sahibisin, Arş'ın sahibisin. Her türlü noksandan münezzehsin diyoruz. Bu bilgi, bu şuur bizi çok hayırlara erdiriyor.

Rabbimiz imanımızı kavî eylesin. Marifetullah'a cümlemizi nail eylesin. Ârif-i hakikî olmayı, sevdiği kul olmayı nasip eylesin. Cemâliyle müşerref eylesin.

Fâtiha-yı şerîfe ma'a'l-besmele.

Sayfa Başı