M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 201

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

El-Cihâdu vâcibun aleyküm mea külli emirin berran kâne ev fâciran ve in hüve amile'l-kebâire ve's-salâtü vâcibetün aleyküm halfe külli müslimin berren kâne ev fâciran ve in hüve amile'l-kebâira ve's-salâtü vâcibetün aleyküm alâ külli müslimin yemûtü berren kâne ev fâciran ve in hüve amile'l-kebâira.

Sadeka rasûlullah fîmâ kâle.

Ebû Davud, Ebû Yâlâ, Taberani, Beyhaki, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet etmişler.

Bu hadisten geçen hafta bahsetmiştim ama bu hafta yine biraz bahsetmeyi uygun görüyorum.

el-Cihâdu. "Malum muharebeler." Vâcibün aleyküm. "Sizin üzerinize vaciptir." Me'a külli emirin. "Her emir, her kumandan ile." Berran kâne ev faciran. "İsterse o kumandan ister iyi müslüman olsun isterse günahkâr olsun."

Ve in hüve amile'l-kebâire. "Belki kebair de işleyecek olursa onun günahı sizi alakadar etmez."

Büyük günahları da işlemiş olursa o büyük günahları dolayısıyla siz onunla cihat etmekten kaçamazsınız, kurtulamazsınız. Kaçarsanız, yapmak istemezseniz mesul olursunuz, günahkâr olursunuz.

Malum evvelce yani kanunlardan evvel böyle perakende, başıboşluk muharebelerde herkesin muhitinin insanları muharebeye girermiş. Muhitinin insanı dövüş yaparmış. Eğer o muhitin insanı o dövüşte aciz kalırsa o zaman başka muhitlerden de ona yardımcı gidermiş. O muhitin insanı yettiği takdirde, düşmana karşı kafi geldiği takdirde diğer memleketlerde olan insanların oraya yardımı borç değil. Ne zaman orası aciz kalırsa o zaman yardıma muhtaç oldukları takdirde borç oluyor. Ama bugün öyle değil tabi. Bugün kanunun altında istenildiği gibi onla idare ederler işi.

Şimdi bir bu muharebe.

İkincisi de; Ve's-salâtü vâcibetün aleyküm. "Şu kıldığımız namaz, cemaat olaraktan, sizin üzerinize borçtur." Halfe külli müslimin berran kâne ev fâciran. "İsterse o namaz kıldıran size iyi müslüman olsun isterse bozuk adam olsun."

O sizi alakadar etmez. Tabi iyisini bulursak daha iyi. Fakat iyisini bulamadığımız taktirde oradaki öne geçen imamı da boş bırakmak, "Bunun arkasında namaz kılınmaz" diyerekten kaçmak caiz olmaz.

Bak, ve in hüve amile'l-kebâire diyor. "O imam eğer kebairi işlemiş olsa dahi ona ittiba edilip camiyi boş bırakmayacağız."

Çünkü gitmezsek cami boş kalır, muattal kalır hepimiz mesul oluruz. Bunlar, cenaze namazları nasıl farzı kifaye ise bunlar da farzı kifayedir. Farzı kifaye cenaze namazı kılınmadığı vakitte nasıl herkes günahkar olur. Herkes günahkar olur ama üç beş kişi kıldı mıydı herkes o günahtan kurtulur. Binâenaleyh camideki cemaat üç veya beş. Cemaatle kılındı mıydı diğer cemaatten o günah sâdır olur. Kılarlarsa camide eftal. Kılamamış evinde kılıyor ama bu cemaat sevabından mahrum olsa dahi o umumi günahtan kurtulmuş olurlar.

Şimdi üçüncü bir namaz.

Ve's-salâtü vâcibetün aleyküm alâ külli müslimin yemûtü berran kâne ev fâciran ve in hüve amile'l-kebâire. "

Bir cenaze geldi, bilmiyoruz. Bilsek dahi ama günahkar adam. Çok kabahatleri var. Çeşitli günahlar işlemiş. İşlemiştir. "Bunun arkasından bunun namazını kılmayalım. Kalsın bu burada. Bir daha kerata yapmasın."

Böyle yapmasınlar. Hani hıristiyanlar istemedikleri adamları, kendilerine uymayan adamları aforoz yapıyorlar da cenazelerini kaldırmıyorlar. O adam da o aforozdan korkaraktan papazlarına itaat etmek mecburiyetinde kalıyor. Çünkü cenazesi açıkta kalıyor sonra. Ama Müslümanlıkta böyle bir şey emredilmemiş.

Onun için;

Ve's-salâtü vâcibetün aleyküm. "Cenaze namazı size vaciptir." Alâ külli müslimin. "Her Müslümanın üzerine." Yine [farzı] kifaye tarikiyle tabi.

Ki, la ilahe illallah Muhammedün Resûlullah diyen kimse bizim mezhebimizce müslümandır. Ama kabahati çokmuş, günahı çokmuş, kusuru çokmuş o bizi alakadar etmez. Kul ile Allah'ın arasındaki işe vâkıf değiliz. Olur ki o adam [tevbe etmiş olabilir.] Çünkü bizde can hulkuma gelinceye kadar [tevbe etmek var]ya. Can hulkuma gelmeden biraz evvel;

"Yâ Rabbi! Ben ne kadar fena bir adamım be. Tüh tüh bu kadar bana varlık verdin, saltanat verdin, sağlık verdin, her şeyler verdin de ben ne nankör insanmışım. Hep bu kadar kabahatleri ben mi yaptım hep. Tevbeler tevbesi Yâ Rabbi!" diye bir nedamet etti bir pişman oldu.

E Allahu Teâlâ'nın rahmeti ne kadar bol?

Seninki benimki gibi değil ki. Belki affetti, ne bileceksin?

Onun için her müslüman ki ölmüştür onun cenazesini kılmak müslümana borçtur. Velev ki üç kişi de olsa cenaze namazını kılınca diğer müslümanlardan bu borç zâyi olur, kaybolur.

Bak açık tabir: Berran kâne ev fâciran.

Berr, iyi insana diyorlar. Tam müslüman. Fâcir kabahatli, günahkar.

Tekrar bunu bir de şey yapıyor. Ve in hüve amile'l-kebâir. "İsterse o kebair denilen günahları da işlemiş olsun."

Mesela içki içiyor, kumar oynuyor, zina yapıyor. Günahkar, büyük günahlar bunlar. Bunları işlemiş olsa dahi bizim vazifemiz, biz oraya kim gelirse gelsin, Allah için namazı kılıyoruz ona da bir dua etmek borcumuz. Allah kabul ederse ne alâ, etmezse ne bilelim. Allah ne yaparsa yapar onu.

Burada fâcir kelimesi var ya, fâcir kelimesinde şöyle bir izah var:

Liennallahe teâlâ kad yüeyyi'd-dîn bi'r-racüli'l-faciri. "Allahu Teâlâ bu dini hiç beklemediğin bir fâcir ile de kuvvetlendirir, teyit eder, besledir de."

Mutlaka iyi insan olması şart değil. Kötü bir insana da Cenâb-ı Hak, günahkar bir insana da istemeyerek hizmet ettirir İslâm'a. Bugüne kadar görüldüğü gibi.

İkincisi;

el-Cihâdü mâdin münzü beaseniyallâhu te'âlâ ilâ en yukâtile âhiru ümmetî ed-deccâle lâ yubtiluhu cevru câirin ve lâ adlü âdilin.

Mesela Osman Gazi'nin Orhan Gazi'ye bir vasiyetnamesi var. Çoğunuz belki bilir o vasiyetnameyi. O vasiyetnamesinde diyor ki o;

"Oğlum askerini muharebeden uzak kılma. Arayı açma. Her sene bir muharebe bul. Her sene bir muharebe bul, asker muharebeden soğumasın. Taze taze harplere [gitsin]. Harplere gitmek suretiyle de malum ya alışkanlık olur, bilgisi artar, cesareti artar, kuvveti artar, her şey olur. Mesela bundan evvelki devirlerdeki askerlik şeylerinde böyle harbiye mekteplerinden çıkmış ne paşalar, ne zabitler yoktur.

Ya?

Herkes kendi başına. Birisi geçiyor başlarına o [kumanda ediyor.] Mesela Halid b. Velid. Ne mektebi var ne medresesi var. Belki okuması yazması ne kadardır kim bilir. Ama bütün muharebelerde şân vermiş bir kumandan.

Sebebi?

Daima harbe gire gire, gire gire ne yapıyor insan?

Harp usullerini öğreniyor. Öğrenince o mekteptekinden daha bilfiil onu güzel öğrenmiş oluyor ve muvaffak olmuş oluyor harplerde. Onun için harplerin devamı memleketler için daima faydalıdır.

Onun için diyor ki;

el-Cihâdü mâdin. "Cihat kıyamete kadar bakidir."

Hükmü caridir yani cihadı kimse durduramaz. Dünya ittifak etse de;

"Ya dövüşmeyelim. İşte hudutlarımızı ayırdık. Herkes kendi memleketinde istediği gibi rahat yaşasın. Şu dövüşü kaldıralım ortadan."

Yok, buna kimse muvaffak olamaz. Bu Allahu Teâlâ'nın hükmü. Cari olacak, dünyada insanlar dövüşecekler. Dövüşünce mağlup olan acısını çıkarmak için daha üstün bir kuvvet hazırlanacak. Döven daha üstün kuvvet hazırlayacak. İşte bugün aylara çıkarlar, göklere giderler, her yere giderler. Hep bu dövüşlerin neticesindeki gayretler oluyor bunlar.

Onun için cihad bitmez. Daima biz de hazır olmalıyız ona her zaman için.

Münzü beaseniyallâhu te'âlâ ilâ en yukâtile âhiru ümmetî ed-deccâle.

Bu ümmetin en sonunda Deccal denilen bir bela gelecek.

Allah muhafaza etsin.

Bu deccala kadar bu muharebeler durmadan devam edecek.

Lâ yubtiluhu. "Hiç kimse durduramaz, iptal edemez." Cevru câirin. "Hiçbir zalimin zulmü bunu durduramaz." Ve lâ adlü âdilin. "En adil hükümdar da bunun önüne geçemez. Onlar da durduramaz."

Deylemi Enes hazretlerinden [rivayet etmiş].

Cihat, burada yok diğer yerlerde geçti malum. Eskiden cihat olsa da harbe gitsek diye can atarlarmış müslümanlar. Çünkü cihatta şehadet kadar büyük mertebeyi insanlara veren bir şey yok. Onun için müslümanlar ona can atıyor; "Şu harbe girsem de bir şehitlik mertebesine nail olabilsem de Allahu Teâlâ'nın o ahiretteki büyük lütuflarına mazhar olabileyim!" diyerekten hep müslümanlar böyle can atarlarmış. Harpten korkmaklık kadar, harbin oluşundan korkmaklık kadar kötü bir şey yoktur.

Onun için dün sadakat meselesini okuyordum da. Orada bir mesele gördüm hoşuma gitti.

Bir adamın birisi sadakat okuyor, doğruluk. Fakat, "Doğruluğu hepimiz biliyoruz ama bunun manasındaki incelik nedir de bu kadar bunun üzerinde durulmuş, şunu gideyim filan alimden öğreneyim." diyor.

Gidiyor, işte bakıyor içeriye girecek, köşede bir yılan duruyor orada. Korkuyor adam yılanı görünce. Adam diyor;

"Gel gel! Neden çekiniyorsun?"

Tabire bakınız!

"Hakikati imana bir insan ulaşamaz Allah'tan başkasından korktukça!" diyor.

Allah'tan başkasından korkarsa o insan hakikati imana ulaşamaz diyor.

O adamın sözü şimdi.

Oturuyor yanına adamın;

Evet, derdiniz ne, niçin geldiniz evladım, yavrum?

"Efendim ben sadakati öğrenmek için geldim. Bana sadakati tarif eder misiniz?" diyor.

Adamın yanında mangal mı sobamı ne varsa. Kızgın bir demir varmış ateşin içersinde. Kıpkırmızı olmuş demir. Belki onun geleceğini keşfetti de onun için hazırlamıştı onu orada. Veli bir zat çünkü. Demiri ateşin içersinden alıyor, kırmızı demiri elinde tutuyor, "Oğlum sadakat buna derler." diyor. Sadakat istiyordun ya işte buna derler.

Tabi bundan sen ne anlarsan anla!

Demek istiyor ki bütün eşyada tasarruf Allahu Teâlâ'nın takdiriyledir, iradesiyledir. Eşya, gördüğümüz bütün eşya kendi başlarına hiç birisi faili muhtar değildir. Bugün mikrop devri ya, hepimizin ödü kopuyor mikroptan.

Nedir o mikrop dediğimiz?

Göremediğimiz ufacık bir canlı. Gözümüz de görmüyor yani onu. Ancak mikroskop yardımıyla sen görebiliyorsun. O mikrop dendi miydi de ödümüz patlıyor şimdi. Aman bize de gelirse bulaşırsa ocağımızı söndürür diyerekten.

Nedir yahu?

Gözünle göremediğin ufacık bir canlı.

O canlıda ne kuvvet vardır ki senin ocağını söndürsün?

Senin koca vücudunu ortadan kaldırsın?

Ama kudret Allah'ındır. Kudret Allah'ındır onda bir şey yok. O ufacık bir mahluk işte. Kudret Allah'ın olduğu için, Allahu Teâlâ kudretinin tesirini o ufacık bir şeyde halk ediyor, koca adamın vücudunu kaldırıyor ortadan.

Aklımız ermez tabi bu işe!

Koca adam mikroba karşı mukavemet edemedi. Ordulara karşı mukavemet ediyor, kurşun yiyor, silah bıçak yiyor, her şey yiyor dayanıyor da şu ufacık mahlukun acısına dayanamıyor. Getirdiği zehire dayanamadı öldü gitti.

Tabi burada kudreti ilahiyenin tesirini gösteriyor Cenabı Hak; "Bak ben nasıl yaparım! İşte o ufacık mahlukla da istediğimi böyle yaparım işte!" diyor. Öyle yaparım, senin göremediği o ufacık mahlukla senin canını okurum diyor. Sen de bundan korkar kaçarsın. Elbette kaçacağız. Ama tesirin Allah'tan olduğunu bilmek lazım. O mikrop eğer kendi başına yapsaydı kimse kalmazdı dünyada. Herkes ölürdü. Fakat kiminse mukadder ona gidiyor. O ölüyor ötekiler kurtuluyor. Yoksa o hakikaten o yayılsa etrafa...

Bize bir vakit doktorlar onun dersini verdilerde şimdi bu tükürüklü, veremli bir adam tükürürse şu kadar milyon tükrüğünden mikrop yayılırmış etrafa. E oradan geçenler hepsi nasıl olsa teneffüs edecek. Vay halimize! İnsanların yaşamaması lazım. Fakat Allahu Teâlâ kimi hasta edecekse onu hasta ediyor, kimi kurtaracaksa kurtulup gidiyor.

Şimdi eğer eşyanın kudreti bizatihi kendinde olsaydı İbrahim aleyhisselam'ı niçin ateş yakmadı?

Niçin yakamadı?

Önümüzde bir hadise. Bütün milletler de bunda müttefiktirler.

Eğer su da bizatihi boğmak elinden geliyorsa niçin Musa'yı ve askerini boğmadı, boğamadı?

Eğer bıçak bizatihi kesmek kendi elindeyse niçin İsmail'i kesmedi?

Demek ki bütün eşyada tasarruf Allahu Teâlâ'nındır. Allahu Teâlâ kime ne diyorsa o olur, başkası olmaz.

Onun için Cenâb-ı Hak cümlemizi affetsin. Tevfikatı samadaniyesine mazhar etsin. Kendisine candan sarılan, sıdk ile sarılan bahtiyar kullarının arasına bizleri de kabul etsin.

Şimdi o sadakat demiri elinde tutuyor da yakmıyor elini.

Niçin?

Allah yakma diyor.

Dedi miydi yakamaz o artık.

E bize niçin demiyor? Bize de dese ya?

Haa.., Allahu Teâlâ sevdiğine veriyor bunu. Herkese vermiyor. Kim sevildiyse o sevilenlerde bu tahakkuk ediyor. Sevilmeyenlerde bir şey yok. O ufacık, ufacık bir canlı canına okuyor onun için.

Demek ki bu cihat kıyamete kadar böyle bâki olacak. Onun için müslüman cihada oldumuydu canla başla koşmalı. Hem de yaşım benim 60'ı geçti, yaşım 70'i geçti de dememesi lazım. Şimdi kanunlar var ya. Kanunlarda işte 45 yaş mıdır, 40 yaş mıdır. Ondan sonrasını almaz. Fakat öyle bir şey oldumuydu fedakar ordulardır diyor ya. Bu fedakâr orduların içerisine katılıvermek lazım. Benim yaşım 60-70 ama ben iş beceririm.

Şöyle bir vakıa var. Hendek Muharebesi oldu ya. Hendek Muharebesi hepimiz için büyük bir numunedir. Tabi o zamana kadar muharebelerin çeşitli usulleri var ama o Hendek usulünü bilen yok. Selman-ı Farisi öğretiyor hendek kazma usulünü. Hendek kazıyorlar Medine-i Münevvere'nin etrafına. Hacca giden efendi kardeşler bilirler ki bizi ziyaret ettiriyorlar Medine-i Münevverede. Uhud'a götürdüler işte Kuba'ya götürüyorlar ve beş tane caminin bulunduğu bir yere götürüyorlar. İşte o beş tane caminin olduğu yer hendeğin açıldığı yerdir. Düşmanın geleceği yolun önü. Düşman oradan geçemesin diyerekten oraya hendeği kazmışlar.

O camilerden birisi Ebû Bekr-i Sıddık'ın, birisi Ömer'in, birisi Osman'ın, birisi Ali'nin. Buraları kumandanlık yerleriymiş yani, buralardan düşmana karşı askerlerinin kumandalarını yaparlarmış. Burayı şimdi gidip görüyoruz ya. Hakikatte bu. Caminin kendisi ufacık bir şey, işte ne olacak.

O zaman o hendeğe 90 yaşında bir gavur, 90 yaşındaki gavur hendeği atını atlatıyor. Tarihte okuduğum bir hadise. Düşmandaki gavur bizim tarafa atını hendekten atlatıyor. Maharetli bir adam demek ki. Atlatır atlatmaz Hz. Ali efendimiz karşısına dayanıyor herifin. Tabi miğferleri var yüzlerinde. Kim olduğu, kimin kim olduğunu bilmiyor. Soruyor o adam;

Sen kimsin?

"Ben Ali'yim!" diyor. Resûlullah'ın damadı. Ebu Talip'in oğlu.

Haa sen çok gençsin. Ben sana kıyamam, çekil buradan diyor. Benim karşıma benim gibi bir tecrübeli adam gelsin.

Usul o zaman muharebelerde böyleymiş.

Hz. Ali Efendimiz diyor ki;

"Sen benim gençliğime bakma. Burası dövüş yeri. Kim kimin hakından gelirse odur diyor. Bir at oyunu oynatıyor Hz. Ali efendimiz orada. O at oyunuyla bir duman kaldırıyor ortada. Bugünkü hani o sis şeysi gibi bir duman kaldırıyor gavur şaşırıyor ne yapıyor Hz. Ali diyerekten. O şaşkınlık arasında bindirdiği ile jopunu yerde buluyor canını.

Allah affetsin.

Yani 90 yaşındaki gavurun bugün harbe geldiğini görünce bizim böyle, "Altmışı geçtim ben artık, ben yapamam bu işi!" dememiz de gülünç olur. Müslüman daima cesur, daima atılgan, daima hünerli olacak. Düşmandan katiyen korkmak [yok!] Bak bu adam ne güzel söylüyor;

"Allah'tan başkasından korkanda iman sağlam değildir!" diyor. Sen bu yılandan ne korkuyorsun. Bu yılandır.

Allah böyle iman, böyle şecaat, böyle kemal hepimize ihsan buyursun inşallah.

Şimdi hacta hayız meselesi.

Hacılarımızın arasında şimdi bugün kadınlarımız da çok gidiyor. Bazı yaşlı kadınlarda olmaz ama genç kadınlar mesela onların özür halleri oluyor, bazen doğum halleri oluyor. O hallerde;

İzâ etetâ. "Geldiler hacca ama." Ale'l-vakti. "Bu hac vaktinde." Teğtesilâni. "Bunlar bu özürlü halleriyle beraber guslederler, yıkanırlar." Ve tuhrimâni. "İhrama girerler." Ve takdiyâni'l-menâsike küllehâ. "Bütün hac vazifelerini yaparlar."

Arafat'a çıkar, Mina'da oturur, Müzdelife'deki vazifelerini yapar. Namazını kılmaz başka. Namazını kılmaz ama haccı yapar.

Ğayre't-tavâfi bi'l-beyti. "Bir tek beyti tavaf edemez."

Beyti de tavaf edemez. Bu özür denilen zâil oluncaya kadar Beyti tavaf edemez bekler. O özür zâil olduktan sonra gusleder, ondan sonra yapar tavafını.

Bu ekseriyetle oradaki hacı anaları ârız oluyor da şaşırıyorlar ne yapacağımızı. Yapmayalım mı diyerekten. Hepsinin yapılması lazım.

el-Hâccu ve'l-mu'temiru ve'l-ğâzî fî sebîlillâhi ve'l-mucemmiu fî damânillâhi.

Bu kitabın [Râmûz el-Ehâdîs] usulü harf üzerinedir. Burada Cim harfine, Ha harfine ait neler varsa, bunları sıralamış hep o harflerle. Diğer mesela Buhari gibi, Müslim gibi, Tergib-Terhib gibi kitaplarda meseleler üzerinedir. Mesela namaz meselesinde ne kadar hadis varsa onları toplamıştır. Oruç meselesine dair ne kadar hadis varsa onları toplamıştır. Onları açıklar.

Burada öyle değil ama. Bu her meselede bir veya iki ne kadar bulduysa onlar üzerine. Cihadı bitirdi, hâize geçti. Hâizden şimdi hacıya geçiyor.

el-Hâccu ve'l-mu'temiru. Hâcc, bildiğimiz hacı. Mu'temir de, umre yapan. Yani iki hac vardır: Birisine umre derler, senenin her gününde yapılır. Hac ise yalnız Kurban Bayramı'nın arefesindeki olan güne derler. Üç dört gün işte o.

"Bu şimdi hac ve umre [yapan]." Ve'l-ğâzî. "Muharebedeki gazi." Fî sebîlillâhi. "Bunlar Allah yoluna canlarını böyle sevk eden insanlardır."

Mükafatları da ona göredir.

Üçüncüsü;

Ve'l-mucemmiu. "Cuma namazı [kılan]."

"Hacca giden, umre yapan, gazaya giden, bir de Cumayı ifa eden." Fî damânillâhi. "Allahu Teâlâ'nın hıfz u himayesindedir."

Bunlar, bu ibadetleri yaptıklarından dolayı Allahu Teâlâ'nın hıfz u himayesine girerler.

Deâhüm. "Bunlar yalvarırlar ya, gerek hacda gerek namazlarından sonra dua ederler." Fe-ecâbûhu "Bunların duasına Cenab-ı Hak icabet eder."

Başkalarınınkine değil, bunlarınkine bilhusus icabet eder.

Ve seelûhu fe-a'tâhüm. "Eğer bir şey isterlerse Allahu Teâlâ bunlara da îtâ eder."

Şimdi burada bir mesele hatırıma geldi: Ve seelûhu.

İnsanlar ihtiyaçtan hiçbir zaman hâlî değildir. Çok paralı insanların bile muhakkak ki ihtiyaçları her şeye vardır. Bu ihtiyaçlarını insanların birbirlerine; "Yahu benim şuna ihtiyacım var, buna ihtiyacım var. Bana verivermez misin?" diye müracaatları doğru bir şey değildir. Müracaat doğrudan doğruya Allah'a olacak. Doğrudan doğruya. Ama bir vasıta olur başka. Ama doğrudan doğruya Allah'tan isteki o vasıtayı sana [Allah] kendisi havale etsin.

Bu isteme her ne şekilde olursa olsun [doğru olmadığı] şöyle bir kıssa ile [anlatılır.]

Hz. Ömer radıyallahu anh Medine-i Münevvere'de bir dilenciyi görmüş. İsteme dilenci değildir de. Bakmış ki dileniyor şundan bundan. Yanındakilere demiş ki;

"Bu adam fakir. Doyurun bu adamın karnını."

Götürmüşler doyurmuşlar karnını.

Sonra bakmış yine adam dileniyor. Yakalamış adamı. Bakmış koltuğunun altında kocaman bir de torbacığı var. Adamı güzel bir dövmüş. Torbasını da elinden almış. Orada beylik develeri varmış. Develerin önüne torbayı silkmiş.

Şimdi diyorlar ki;

Hz. Ömer'in o adamın elinden torbasını almaya ne hakkı vardı?

O adam onları istemiş istemiş ondan bundan doldurmuş torbasına. Bir hafta bir ay geçinecek. Dilencinin elinden bunu almaya ne hakkı vardı?

Diyor ki;

Bugünün Rezzak'ı olan Allah seni doyurdu. İşte yedirdi, karnını doyurdu. Yarının da Allah'ı var. Bugün için yarına sen hazırlanmaya hakkın yok. Belki yarın yaşamayacaksın. Ne diye âlemin parasını malını elinden alıyorsun.

Yarına yaşayacağına senedin mi var elinde?

Yok.

Öyleyse niçin âlemi rahatsız ettin de aldın bunları? Binâenaleyh bunların sahibine iadesi lazımdır diyor. İadesine de imkân yok. Kim bilir nerelerden aldı adam bunları. İyisi mi beylik devlerinin önüne döküyor yediriyor.

Buradan çok ders çıkarmışlar. İstemekte üç eksiklik var. Birisi, isterken şikâyet var. İstediğin vakitte Allah'tan şikayet var altında saklıca. Diyorsun ki; "Allah bana vermedi rızkımı bugün. Binâenaleyh sen bana bir parça bir şey ver de ben bugün geçineyim."

Bu şikayetlik oluyor.

Buna şöyle bir misal vermiş.

Senin elinde kölelerin, hizmetkarların vardır. Senin evinde yerler içerler. Fakat senin bu hizmetkarın gider de başkasından; "Bana biraz ekmek verir misiniz, bana biraz yiyecek verir misiniz? Benim efendi bana bakmıyor!" derse, bunu da efendisi duyarsa ne kadar sıkılır yani darılır. Dönünce de kovarız onu, "Defol git, bir daha gelme benim kapıma!" da deriz. Ama Allah bunu demiyor. Lütfu geniş. Böyle bir şikâyettir bu. Her gün Allahu Teâlâ senin rızkını verecektir. Başkasından istemene hiç lüzum yok.

İkincisi, zillet vardır diyor. İstemekte zillet var. Mutlaka isteyeceksen Allah'tan iste. Allah'ın kullarına ne müracaat ediyorsun. Onlar da Allah'a muhtaç. Muhtaç olan birisinden istemek olmaz. Müslüman azizdir.

Müslüman;

Ve lillâhi'l-izzetü ve li-resûlihi ve li'l-mü'minîne.

İzzet mü'minin ki, sen o izzeti ayaklar altına alıyor, "Bana da ver!" diyerekten ötekine el açıyorsun. Bu müslümana ve mü'mine yakışmayan sıfatlardan birisidir.

Üçüncüsü de hatırıma gelmiyor bak.

Bu üç dertten dolayı istemenin caiz olmadığını güzelce beyan etmişler.

Allah hepimizi affetsin.

Onun için Arap arabalarının arkasında, hani bizim reklamlar var ya, o reklamlar gibi onlar da reklam olaraktan arabaların arkasına yazıyorlar ki;

"Allah'tan gayrısından isteyen zelil olur."

Tâbir bu. Allah'tan gayrısından isteyenler daima zelil olur, hor hakir olur diyerekten de böyle bir şey de yazmışlar.

el-Hâccu'r-râkibu lehu bi-külli huffin yedauhu baîruhu hasenetün ve'l-mâşî lehu bi-külli hutvetin yahtûhâ seb'ûne haseneten min hasenâti'l-haremi.

Şimdi hacca gitmek iki türlü oluyor: Birisi binekle gidiyorsun, birisi de yayan gidiyorsun. Mesela Mekke'ye eskiden çok uzak yerlerden de üç beş ay evvel çıkıp yürüyerek gidenler olurlarmış. Belki mesafelerine göre bugün de oluyordur. Ayrıca gerek at, gerek araba, gerek tayyare... hangisi olursa olsun binek.

er-Râkibü. "Bunlarla binerek gidiyor." Bi-külli huffin. "Her adımına." Yedauhu baîruhu. "Bindiği at, deve, neyse onun her adım atışı."

Bugün tayyarenin de pervanesinin her dönüşü diyelim.

Hasenetün. "Onda bir hasene vardır."

Yani oraya gidinceye kadar ne kadar tekerlek dönecekse, yahutta adım atacaksa o adımı kadar sevap veriliyor.

Ve'l-mâşî. "Ama bir de yürüyerek gidenler var."

Şimdi bak görüyorsun ya hacda, bir çok hacı efendiler yayan olaraktan, Mekke'den Arafata hep yayan çıkarlar. Çocukları arkalarında, eşyaları sırtlarında, fenerleri ellerinde yayan yayan hepsi tekdüze halinde yürüyüp giderler. Binlerce kişi böyle. Bunların çoğunun sebebi sevaba nail olmak için. Yani parasızlıktan fakirlikten de değil en çok sevaplardan birisi de [yürüme] sevabı alabilmek için.

Gençlik var, kudretleri var. O mıntıkanın insanları ekseriyetle. Onun için yürüyerek gitmeyi tercih ediyorlar. Ama biz beceremiyoruz başka.

Ve'l-mâşî. "Böyle yürüyerek giden için." Lehu bi-külli hatvetin yahtûhâ. "Attığı her bir adıma." Seb'ûne haseneten min hasenâti'l-haremi. "Harem diyerekten Mekke-i Mükerreme'deki sevaplardan bu adama 70 sevap veriyor her adımına."

Yetmiş sevap. Her adımına 100 bindir. Yetmiş kere 100 bin, yedi milyon eder. O kadar çok sevap var her adıma.

Onun için bu sefer Medine-i Münevvere'de Araplar vaaz ederken ben de onları dinlerken hoşuma giderde dinlerdim. Adam bundan bahsediyordu. Yaya olarak giden insanların hac'da her adımına, bir de [anlatırken] vuruyor ayağını böyle. Yani böyle her adımına Harem'in sevaplarından yani 100 bin sevaptan 70 tane sevap verilir ki, işte bu çok hesapsız bir sevap. Her adıma bu. Oraya gidinceye kadar kim bilir kaç adım olacak. Çünkü 20 kilometreden fazla.

Bir kilometre 1000 adım mıdır?

Bir metre bir adım olsa mesela. Demek 20 bin adım yapacak aşağı yukarı.

Hesapsız bir sevap.

el-Hâccu fî damânillâhi mukbilen ve müdbiren. "Şimdi hacı gitti hacı oldu. Hacı oldu, hacı olduğu vakitte, hacılığı yapıncaya kadar, Allahu Teâlâ'nın hıfz u himayesinde."

Bir de dönecek o hacı evine.

Mukbilen."Gidişi." Müdbiren. "Evine dönüşü, gelişi."

Giderken de gelirken de vatanına gidinceye kadar hacı Allahu Teâlâ'nın hıfz u himayesindedir.

Onun için bu yere vesair hastalıklar, ne olursa olsun, Allahu Teâlâ'nın hıfz u himayesinde olduklarından dolayı onlara bir zarar gelmez.

Fe-in esâbehu fî seferihi. "Olur ya, bir hastalığa, bir sıkıntıya bir meşakkate düşecek olursa." Teabun ev nasabun ğufire lehu bi-zâlike seyyietühü. "Bu hastalığından, rahatsızlığından, yorgunluğundan dolayı bütün günahları silinir." Ve kâne lehu bi-külli kademin yerfeuhu elfü derecetin fi'l-cenneti. "Bu sefer her adımına cennetten bin derece verilir."

Cennetin ne tadına doyulur ne tavsifine imkanımız olur.

Allahu Teâlâ fazlıyla keremiyle bizi affetsin de oraya giden kullarının arasına bizleri de kabul etsin.

Bizim yüzümüz yok istemeye.

Şimdi bir de yağmurlu gün var.

Ve bi-külli katretin. Şimdi yağmur damlası dökülüyor ya insanların üzerine. Şimdi biz de o yağmura tutulduk. Şimdi acayip bu insanlar. Orada oluk, altınoluk dedikleri oluk var ya. Tabi o oluklar su kavgası yapıyor. Emin olunuz altı böyle mahşer gibi yığılmış. Herkes buradan yıkanacağım, ıslanacağım diyerekten can atıyor. Birbirlerini kakıştırıyorlar.

Yağmurun damlası da isabet etse iyi kafi ama, ille buradaki bol sudan yıkanacağım diyerekten hücum ediyor oraya, soyunuyor bir de vücudum ıslansın diyerekten. Biz de ıslanmayalım diyerek korkuyoruz. Hasta oluruz diye korkuyoruz.

Ve bi-külli katretin tusîbuhu. "Böyle bir şey isabet ederse kendisine." Min matarin. "Yağmurdan." Ecrü şehîdin. "Bu derecelerden başka kendisine şehit ecri verilir."

el-Haccu sebîlullâhi tudaafu fîhi'n-nafakatü bi-seb'i mieti dı'fin.

Şimdi hacca giderken para harcıyoruz tabi. Para harcamaya [gidiyoruz.] Burada harcasan bire on veriyor. Bire on sevap var, hangi parayı harcansan. Oradaki harcadıklarımıza da bire 100 bin veriyor. Aradaki farka bak.

Onun için paraya bazı adamlar kıyamaz. Gelmiş buraya Harem-i Şerif'in içinde yatıyor.

Neden?

Bir yere gitmedi?

Para vermemek için. Bedava orası. Para vermemek için Harem-i Şerif'in içersinde yatmayı tercih ediyor. Harem-i Şerif'in içinde yatmak caizdir ama edebe de uygun gelmiyor. Onun için orada ne kadar çok parayı harcarsan o kadar çok sevabın var ama, bizim de biraz bahilliğimiz tutuyor orada, adama diyoruz ki mesela bir şey alacağız. 100 lira diyor adam. Yok 50 şey veririz. Bol bol pazarlık ediyor. En nihayet neyse onu. Ama paramız var, çünkü ona göre, fazla paramız olsa da bol harcasak iyi ama hesap da lazım. Birden harcarsak arkası da gelmez tabi paranın. Muayyen bir parayla gidiyor çünkü.

Hacc-ı mebrûr, kabul olan bir hac demek. Leyse lehu cezâün ille'l-cennetü. "Bunun mükafatı ancak cennettir."

Kabul olunan haccın karşılığı cennettir. Hacc-ı mebrûr dedi ya;

Kâlû: Yâ resûlallahi mâ birru'l-hacci? "Dediler ki, 'Bu mebrûr nedir yâ Resûlallah?'"

Hac, hac fakat bu mebrûr kelimesi nedir?

Kâle: İt'âmu't-taâmi ve ifşâü's-selâmi. "Yeyip yedirip selam vermek."

Haccın kabulünün şartı yemeği çok bol yedireceksin selamı da bol vereceksin herkese."

Onun için eskiden hacı efendiler gelmezden evvel evlerine tenbih ederler. Haline göre bir, iki, üç koyun, inek, deve keser gelecek hacılarını karşılar onlara yemekler yedirir. Bir gün, iki gün, üç gün. Galiba şey taraflarında yedi gün bunu devam ettirirlermiş. Eh herkesin haline göre yapması lazım. Fakat biz bunların hiç birisine de tahammülümüz olmuyor.

el-Haccu ve'l-umretü. "Şimdi hac ile umre iki vazife var ya." Farîdatâni. "Bunların ikisi de farzdır."

Şimdi şeye dikkat edin. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in çeşitli sözleri vardır. Mezheplerin ihtilafı buradan ileri gelmiştir ki, birisi bir sözünü almış, birisi de bir sözünü almıştır.

Şimdi bak bu sözünde diyor ki;

el-Haccu ve'l-umretü. "Hac ve umre." Farîdatâni. "Farzdır." diyor. Lâ yadurruke bi-eyyihimâ bede'te. "Hangisini önce yaparsan zararı yok."

Şimdi evvela hatta bizim buradaki hacılar evvela bir umreyi yapıyorlar. Umreyi önden çıkarıyorlar. Ona temettü haccı diyorlar. Sonra hacda bulunduğu müddetçe serbest kalıyor giyiniyor rahat Mekkeli gibi işinde gücünde gidiyor. Bu kolay iş. Umreyi evvel yapıyor çünkü. Ama efdal olan umreyi hacdan sonra yapmaktır. Oraya hac niyetiyle gideceksin. Haccın vazifesi ihramlıdır. İhramlı olaraktan tâ hac bitinceye kadar duracaksın. Ama çok erken gittinse, uzun müddet böyle ihram içerisinde kalmak zordur. Bu zorluğundan dolayı umreyi yapar ihramdan çıkar. Vazifesini yapar. Ama dayanıklıysa kendisi, gençse, dayanıklıysa, vakit de hava da müsaitse hacda ihramlı olarak durmak efdaldir.

Şimdi bu hadisten İmam Şafii umrenin farziyetine kâil olmuş. "Resûlullah böyle dedi." diyor. Bizim İmamımız İmam Azam "Yok." diyor. "Umre sünnettir."

Neden?

Şimdi bak altındaki hadis;

el-Haccu mektubun ve'l-umretü tatavvuun.

Bunu da Efendimiz demiş.

"Hac farzdır. Umre ise tatavvudur, nafiledir."

Şimdi bu da İmam Maliki ile bizim İmamız İmam Azam'ın delili oluyor.

el-Haccu yükeffiru mâ beynehu ve beyne'l-hacci'llezî kablehu

Geçen sene hacca gittik. Bu güne kadar yine bir kabahatler yaptık. Günahlar işledik yine. Beşeriyet icabı günahtan salim olamayız, melek değiliz. Bu sene yine gideceğiz hacca.

"İşte bu hacca gittiğin vakitte geçen senenin haccıyla bu senenin haccı arasında yaptığımız kabahatler oda orada affolur." Ve'l-cum'atü tükeffiru mâ beynehâ ve beyne'l-cum'ati'lletî kablehâ. Geçen Cuma kıldık Cumamızı. Bu Cuma'da kıldık. Bu iki cumanın arasındaki yedi gün içersindeki bazı günahlar işledik, kabahatler yaptık. Kebâir olmamak şartıyla, hak hukuka da tecavüz olmamak şartıyla. Hak hukuk mutlaka helalleşmeye, kebâirler de tevbeye muhtaçtır. Diğerleri otomatik mi diyorlar şimdi, kendiliğinden silinir. Bu ibadetler yapılınca defter temizlenir.

Onun için Cumaları katiyen bırakmamalı. Muhakkak. Cemaatleri katiyen bırakmamalı.

Haccın bir tane daha şeysini söylüyor.

el-Hâccu. "Hacı efendi." Yüşeffu fi erbea mietin min ehli beytihi. "Hacı kendisi mağfur oldu affolundu fakat geldikten sonra ehli beytinden 400 kişiye de şefaat hakkı verilir kendisine."

Kendi ehli beyti 400 kişi yoktur ama geçmiş silsilesinden, şundan bundan 400 kişiye kadar o hacı efendiye şefaat hakkını veriyor Cenab-ı Hak. Peygamberimizin diliyle.

Ve yahrucu min zünûbihi ke-yevmi veledethü ümmühü. Anasından doğduğu gün ne kadar temizdi hiçbir günahı yoktu değil mi? İşte kendisi hacıdan gelirken anasından doğduğu gün gibi tertemiz gelir. Hiç bir günahı yoktur.

Hepsi mi temizlenir?

Hepsi tabi.

Şimdi onun için hacı gelirken karşılamaya git. O evine girmeden yakala onu yolda. Daha günaha girmeden. Allahümmağfiri'l-hac ve limeni'stağferehu'l-hac. "Allah hem hacıyı mağfiret ediyor, hem hacı kimlere mağfiret isterse onları da affediyor."

Onun için hacıları karşılıyoruz. Karşılamamızdaki sebebin birisi onun duasını, "Yâ Rabbi bunları affet!" duasını alabilmek onun ağzından. Yoksa saltanat için değil. Biz şimdi Bursa'da öyle. Mudanya'ya giderler, Yalova'ya gelirler, İstanbul'a gelirler. Tayyare meydanlarına gelirler. Kimisi hacı karşılayacak. Kimisi yüzük alacak. Kimisi eskiden hediyeler getirirler hacılara. O hediyeleri alacak. O hediyeleri almak için karşılamaya gelir. Hatta davullar filan da götürürler bazen eski devirlerde.

Ha bu maksat, bu hediye almak için değildir de hacının bu duasını almak içindir o. Onun için ne kadar uzakta karşılar da onun ağzından bu duayı alabilirsen ne mutlu sana!

Altta hacamatlara dair şey var. O hacamat bugün ben de olacaktım da nasip olmadı. Onun için dersimiz burada kalsın.

Allah sizi de bizi de mağfiret etsin. Sizi de bizi de iyiler arasına kabul eylesin. İyiler arasında yaşatsın. İyilerle, son nefeste iyilerle beraber can vermek ve âhirette de iyilerle beraber haşr olma devleti şerefine fazl u keremiyle nâil etsin...

Sayfa Başı