M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 104-105. âyetleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü.

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

Bismillahirrahmanirrahim.

Yâ eyyühellezîne âmenû lâ tekûlû râinâ ve kul unzurnâ ve'smeû ve li'l-kâfirîne azâbün elim.

Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Yâ eyyühellezîne âmenû. "Ey o iman etmiş olan insanlar, ey siz iman etmiş olan müminler."

İbni Mes'ud radıyallahu anh kendisine gelip kendisiden nasihat isteyen bir kimseye demiş ki;

"Kur'ân-ı Kerîmde Yâ eyyühellezîne âmenû diye başlayan bir âyet gördün mü hemen anla ki Cenâb-ı Hak orada ya bir hayırlı şeyi Müslümanlara tavsiye edecek; ya da bir kötü şeyden yapmayın diye nehy edecek, 'yapmayın' diye vazgeçmelerini isteyecek."

Burada Allahu Teâlâ ya eyyühellezine âmenû, "Ey iman edenler." Buyuruyor.

Lâ tekûlû râinâ. Ey iman edenler Râinâ demeyin!

Râinâ sözü kime karşı söyleniyordu?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e gelip râinâ diyorlardı. "Böyle demeyin, bu kelimeyi kullanmayın." Cenâb-ı Hak bu kelimenin kullanılmasını istemiyor, yasaklıyor.

Ve kul unzurnâ. Başka bir kelime, unzurnâ deyin, râinâ demeyin. Ve'smeû. "Ve dinleyin." Resullah'ın size söylediği sözleri, nasihatleri dinleyin. Ve li'l-kâfirîne azâbün elîm. "Kafirlere çok feci bir azap vardır." Çok şiddetli, elem verici, bir azap vardır. Cenâb-ı Hak burada bizi bu sözü söylemekten men ediyor.

Bu sözü önceleri Yahudiler söylüyorlarmış. Peygamber Efendimizle aynı şehirde oturuyorlar, zaman zaman karşılaşıyorlar, konuşuyorlar hitab ettikleri zaman söylüyorlarmış. Onun için İbni Kesir tefsirinde diyor ki;

Nehallahu Teâlâ ibâdehü'l-mü'minîne eyyeti şebbehü bi'l-kâfirîne fî makâlihim ve fî ahvâlihim. "Allah bu âyet-i kerîmede hareketlerinde de sözlerinde de gayr-i Müslimlere, müslüman olmayanlara benzemeyi yasaklıyor." Yani "müslüman olmayanlara benzemeyin" diyor.

Çünkü yahudiler Peygamber Efendimiz'e gelip hitap ederken sözlerinin ilk akla gelen mânasının dışında ikinci mânayı kast ediyorlardı. Sözün bir lastikli, tevriyeli anlamı var, bir de onun arkasında ikinci bir anlamı var. İkinci anlamını da kastederek Resulullah Efendimiz'e öyle hitap ediyorlardı. Ve böylece Peygamber Efendimiz'e olan sevgisizliklerini, kinlerini, hainliklerini ortaya koymuş oluyorlardı.

Râinâ derken ne demek istiyorlardı?

Bu hususta çeşitli rivayetler, izahlar var. Onlara geçmeden önce bu mânayı ifade eden bir başka âyet-i kerîmeyi var. Kur'ân-ı Kerîm'in ilerde, bir başka âyet-i kerîmesinde Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki;

Minellezîne hâdû. "Yahudilerden öyleleri vardır ki." Yuharrifûne'l-kelime an mevâdı'ihî. "Sözlerin, kelimelerin mânalarını asıl yerlerinden kaydırıp tahrif ederek kullanıyorlardı." Ve yekûlûne. "Diyorlardı ki." Semi'nâ ve asaynâ. "Tamam, duyduk ama asi olduk, inanmadık, kabul etmiyoruz, dinlemeyeceğiz."

Bu sözün doğrusu semi'nâ ve ata'nâ demeleri gerekiyordu. Yani "işittik ve itaat ettik." Müminler Peygamber Efendimiz'in bir sözü söylemesi üzerine yahut Allah'ın âyeti kendilerine okunduğu zaman ne derler? Ve kâlû semi'nâ ve ata'nâ. Âmenerrasûlü ile beraber okuduğumuz âyetlerde de geçiyor.

Semi'nâ ve ata'nâ gufrâneke rabbenâ ve ileyke'l-masîr. "Duyduk ve itaat ettik Ya Rabbi." Yani hem senin sözünü duyduk, hem de itaate karar verdik. Sözünü kabul ediyoruz uyacağız. Müminler böyle diyorlar.

Yahudiler de bunlara benzer sözleri kullanıyorlar ama tam tersi manasına. Semi'nâ ve asaynâ. "Duyduk ama itaat etmedik, isyan ettik, itaat etmeyeceğiz, isyan edeceğiz." Bu dil ile kelam ile bir hainlik. Bir oyun, alay, maskaralık.

Ve'sma' gayra müsma'in. Yani "Dinle, bize kulak ver ey kendisine kulak verilmeyesice, ey sözü dinlenmeyesice." Dinleyince konuşma olacak ama "Ey sözü dinlenmeyesice." diyorlar. Yani beddua gibi kötü söz söylüyorlar. Ve râinâ diyorlar.

Neden bunları yapıyorlar?

Leyyen bi-elsinetihim. "Dillerini kıvırtarak, ifadelerini sağa sola kıvırttırarak." Ve ta'nen fi'd-dîn. "Dinde size bir hücum yapmak için." Yani siz Müslümansınız, onlar değiller. İslam'a bir hücum olsun diye yapıyorlar. Ve lev ennehüm kâlû semi'nâ ve ata'nâ. Keşke kendilerine Allah'ın Peygamberi gelince bu herifler, bu topluluklar; "Tamam, sözlerini duyduk ve itaat ediyoruz, itaat edeceğiz." deselerdi."

Çünkü hitap Allah'ın kullarının hepsine. Peygamber Efendimiz peygamber seçildikten hemen sonra yeryüzünde ne kadar insan varsa onun peygamberliğinin başlamasından kıyamet kopuncaya kadar hitap herkese. Hepsi Peygamber Efendimiz'e itaatle emr olunmuşlardır. Artık Musa aleyhisselam'ın, İsa aleyhisselam'ın şeriatının hükmü bitmiş oluyor. Çok sevdiğini âyetlerde de Allah'ın bildirdiği İbrahim aleyhisselam'ın, bütün eski peygamberlerin devresi kapanmış oluyor. Artık devr-i Muhammedî başlamış oluyor. Allah'ın hükmü böyle.

Allah ahir zaman Peygamberine uyulmasını istiyor ve eski kitaplarda da "Ahir zaman Peygamberi gelince ona uyun." diye kitap ehline de bildirmiş. Onlarda zaten "Ahir zaman Peygamberi gelecek o zaman biz ona uyacağız, küfrü tepeleyeceğiz." diye bekliyorlardı diye geçtiğimiz âyetlerde anlatılmıştı.

Şimdi keşke kendilerine Allah'tan gelen yeni hitabı kabul etselerdi. Ne var yani, eskiye sadakat göstereceğiz derken, eskiyi de yeniyi de gönderen Allah'ın emrine isyan etmek akıllıca bir iş mi? Hayır gayet aptalca, şaşkınca, tehlikeli, kötü, kendilerinin aleyhlerine zararlı bir şey.

"Sen niye yahudisin, niye Hıristiyansın, niye şu dindensin, bu dindensin?"

"Çünkü ben o Peygambere tabiiyim."

"İyi ama neden tabisin."

"Allah'a iyi kulluk edeceğim, Allah'ın rızası orda." diyor.

Allah tarih boyunca olduğu gibi yeni bir peygamber göndermiş. Adem atamız da peygamberdi. Ondan sonra da Nuh aleyhisselam'ı gönderdi. Onun da peygamber olduğunu biliyorlar. İbrahim aleyhisselam'ı hepsi kabul ediyorlar, onun da peygamber olduğunu biliyorlar. Bunun gibi Yusuf aleyhisselam'ı. O da peygamber, onu da biliyorlar. Kitaplarında konuları, isimleri geçiyor. Çocuklarına onun isimlerini koyuyorlar. Kabul ediyorlar.

"Tamam işte şimdi peygamberler silsilesinin, o altın halkanın, o mücevher gerdanlığının son halkası ahir zaman Peygamberi geldi."

Sizin Peygamberleriniz de bildirmiş. Musa aleyhisselam, İsa aleyhisselam bildirmiş. "Ben vazifeyi tamamlayamadım, benden sonra bir Paraklit, 'hakikatin ruhu' gelecek, hakikati anlatacak." diye kitabınızda var. Artık uysanız ve semi'nâ ve ata'nâ deseniz daha iyi değil mi? "Duyduk ve kabul ettik. İtaat edeceğiz." desenize.

Ve lev ennehüm semi'nâ ve ata'nâ. "Böyle deselerdi şüphesiz daha hayırlı olacaktı." Ve'nzurnâ le kâne hayran leküm. "Bir de râinâ demeyip unzurnâ deselerdi daha hayırlı olacaktı. Ve akvame. "Daha sağlam, daha doğru bir söz olacaktı." Ve lâkin. "Ama öyle demiyorlar." Kıvırttırıcı, kötü mânaya çekilecek sözler veya isyan, kabul etmediklerini ifade eden sözler söylüyorlar. Ve lâkin leane hümullah. "Allah onlara lanet etti." Bi-küfrihim. "Bu kafirliklerinin mukabilinde'." Fe lâ yü'minûne illâ kalîlâ. "Onlardan ancak pek azı inanıyor." Pek azı imana geliyor. Çünkü o kafirce tavırlarından dolayı Allah'ın lanetine uğradılar. Allah'ın rahmeti lütfu kesildi, ondan hakikati kabul edemiyorlar.

Hakikati kabul etmeyince de

Hâsira'd-dünyâ ve'l-âhira. "Dünyaları ahretleri mahvolacak." O bakımdan "Keşke öyle deselerdi." buyuruluyor âyet-i kerîmede.

Bu sözleri mahsus aykırı bozuk söylemeleri konusunda hadis-i şeriflerde var. Onları da hatırlatalım. Mesela Peygamber Efendimiz'e gelip selam veriyorlardı. Es-selâmü aleyküm Yâ Ebe'l- Kâsım. Ey Kasım'ın babası Yâ Muhammed-i Mustafa es-selâmü aleyküm diyecek. Es-sa'mü aleyküm diyor. Es-selâmü ile es-sa'm benziyor birbirine. Ama es-sa'mü aleyküm dediği zaman "sana ölüm olsun, helak olsun" demiş oluyor. Sa'm Arapça'da ölüm demek. "Selam sana olsun" demiyor. "Ölüm sana olsun." diyor.

Peygamber Efendimiz böyle bir sözü söyledikleri zaman gayet vakur bir şekilde buyurmuş ki

Ve aleyküm. "Sizin aleyhinize, üzerinize olsun." Sa'm sizin aleyhinize olsun. Böyle denilince bizim duamız müstecab oluyor. Onların o hainliği aleyhlerine dönmüş oluyor. Ve onların o bedduaları da sözdeki hileleri de bir sonuç verememiş oluyor.

Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz ile konuşacak olan müslümanların râinâ dememesi lazım. Unzurnâ demesi lazım. Arapça Yâ Resullallah unzurnâ demesi lazım.

Bunun sebebi nedir?

Râinâ; raâ-yurâi-murâat. Mufâale babından. "Riayet etmek, karşılıklı birbirlerine iki tarafın riayet etmesi manasına geliyor." Râinâ "bize riayet eyle" demek. Bu daha ziyade hayvanlar için de kullanılıyor. Râi "çoban" demek, güden mânasına geliyor. Hayvanları gütmeye murâat deniliyor. İnsanları sevk ve idare etmeye de Arapça'da siyaset deniliyor. İlmü'r-riâye bu bakından ilm-i siyaset ve ilm-i idare mânasına geliyor.

Böyle râinâ demeyiniz. Çünkü yahudiler bunu birbirlerine karşı biraz alay etmek için kötülemek için kullanırlardı. Râinâ, râînâ. "Ey bizim çobanımız" gibi bir mânaya geliyor. O bakımdan râînâ'yı hatırlattığından o denilmesin demek oluyor.

Rivayete göre Sad İbn Muaz radıyallahu anh hazretleri bakmış bir keresinde Yahudiler mahsustan râinâ râînâ diyerek konuşuyorlar. Anlamış ki kalplerinde bir fesatlık, sözde bir hainlik var. "Resulullah'a bir daha birinizin böyle söylediğini duyarsam boynunu vururum." demiş. Onlarda "Siz de 'Ya Resullah râinâ' demiyor musunuz?" diye kaçamak cevap vermek istemişler. Ama onların râinâ demesiyle ötekilerin râînâ demesi arasınsa büyük farklar var. Birisi severek ve başka anlamda diyor. Berikisi haince ve kötülemek maksadıyla söylüyor.

Min'ellezîne hâdû yuharrifûne kelâme an mevâdihi. Bu işi böyle epeyce yapmışlar demek ki bu âyetler onun için inmiş.

İkincisi bu râinâ sözü "aptallık, hamakat, kabalık" mânasına ruûnet mastarından ism-i fâil olur. Mansub olarak râinâ gelir. Yani "Ey aptal, ey hamakat sahibi ey kaba saba" gibi bir mânaya gelebilir. Ondan dolayı Cenâb-ı Hak harfler benzediği için, karşı taraf öteki mânayı düşünüp kıs kıs gülüyor diye ondan yasaklamış olabilir.

Üçüncü bir sebep râinâ deyince müşâreket mânası olduğu içindir. Yani mufâale babı müşareket ifade eder. Mesela kâle "dedi" demek. Kavele-mukâvele; "karşılıklı bir sözü beraber söylemek" demek. Yani mufâale ifade ediyor. İsra' "seri, hızlı ol" demek sâri'-musâraa "karşılıklı süratleşmek, yarışmak" mânasına gelir. Yani bu bab karşılıklı bir şey yapmak manasına geldiğinden, sanki Resulullah Efendimiz'e hitap ederken "Sen bize riayet et, biz de sana riayet edelim." gibi böyle bir eşit bir tavırmış gibi sanki "Sen bizi dinlersen biz de seni dinleriz" gibi bir şartlı söz, böyle bir maksat ve mâna anlaşılabilecek olamasından dolayı yasaklamış olabilir.

Halbuki Resulullah ile ümmet aynı seviyede değil. Birisi Allah'ın habibi ötekisi de aciz naçiz kullar. Birisi hocaların hocası, ötekisi talebe. Birisi idarecilerin en başı, ulü'l-emrin reisi ötekisi halktan bir kimse. "Sen böyle yaparsan ben de böyle yaparım. Sen böyle yap ki bende böyle yapayım." gibi bir eşitlik taslamak mânası çıktığından Cenâb-ı Hak böyle bir şeyin kullanılması uygun olmuyor.

Râinâ "Bize riâyet et, bizi güt, gözet." Bu daha ziyade hayvanlar için kullanıldığından Resulullah'a da unzurnâ, "Bize nazar eyle." Nazar eylemek daha çok yakıştığından -çünkü o ümmeti gözetiyordu- daha güzel oluyor. Resullah'ın vazifesine de şefkatine de ümmeti himayesine de daha uygun bir söz olmuş oluyor. Diğerinde birde hayvanları gütmek mânası da kullanıldığından, "İnsanlar, ümmet hayvan değil ki râinâ kullanılsın. Onun yerine unzurnâ kullanılsın." denmiş oluyor.

Hasılı öteki kelimede yahudilerin çektiklerin çeşitli kötü taraflar olduğundan "Öyle denmesin böyle densin." diye Allahu Teâlâ Hazretleri Resulullah'a emrediyor. Hem karşı tarafın fitnesini, fesadını engellemek hem de daha başka türlü anlayışlar meydana gelmesin diye. Yahudiler bunu böyle kötüye kullanıyorlarmış ama dilde de, Ensar'ın yani Medine halkının birbirlerine hitabında da bu kelime kullanılıyormuş. Türkçe'de de bazı kelimeler lastiklidir. Onlarda da böyle.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kalkıp giderken arkasından ihtiyacı olan bir mümin dermiş ki;

Ür'ünâ sem'ake. "Kulağını bize tahsis et." Bu kelimeyi kulağını bize ver mânasında kullanıyorlarmış. Bunları, yanlış anlaşılabilecek kelimeyi Cenâb-ı Hak hikmete mebni engellemiş oluyor.

Peygamber Efendimiz'in de bazı kelimeleri böyle değiştirdiği rivayetlerde var. Kendi sohbetlerinde mesela "Üzüme ineb'e kerm demeyin çünkü onun şöyle kötü bir mânası vardır." Sonra "Sizin emrinizde olan mülkiyetinizde olan kişiye abdî demeyin, çünkü insanlar ancak Allah'ın abdidir, kuludur; fetâye 'ey yiğidim' deyin." diye böyle çeşitli ikazları var.

Yani kelimeleri edeb-i kelama riayet ederek mânanın başka yere kaymasını engelleyerek güzel bir tarzda konuşması lazım müminlerin. Peygamber Efendimiz'de bize hadis-i şeriflerinde "Böyle iki tarafa çekilebilecek sözleri bu şekilde kullanmayın." diye emretmiş. Allahu Teâlâ Hazretleri'de bu âyet-i kerîmede râinâ demeyin unzurnâ deyin diye emrediyor.

Arkasından da buyuruyor ki

Ve li'l-kâfirîne azabün elim. "Kafirlere çok, pek fazla elem, acı verici azap var." buyuruluyor. Bu kafirler râinâ'dan kötü niyetlerle, kötü anlamlar kastederek Resullah'a şanına yakışmayan şekilde hitap eden kimseler. Peygambere karşı böyle yapılır mı? Saygın insanların en saygını, hürmet görmesi gereken insanların en göreni, Allah'ın en sevgili kulu. O'nun peygamberliğini kabul etmedikleri için onlara elim bir azab olacak. İtaat etmeleri gerekirken bir de alay etmeye, kelimelerle oynamaya kalkıyorlar. Başka kimselerde eğer o mânayı kasteder, Resullah'la alay ederlerse aynı cezanın onlara da olacağı burada bir hükm-i ilahi olarak görülüyor.

Avrupalıların İslam ilimlerini tetkik edenleri var. Bazıları zamanımızda veya bir asır önce yaşamış. Mesela Peygamber Efendimiz'e Muhammed demiyor. Mahamed diyor. Ondan kendi dillerindeki kötü bir mâna kast ediyor. Kendi dillerindeki kötü bir mânayı düşünüyor. Onlarada aynı şekilde yaptıkları terbiyesizliğin, küstahlığın aynı şekilde cezasını Allah verecek. Bu âyet-i kerîmeden o anlaşılıyor. Resulullah'ın şanına layık şeyler ile muamele etmeyip de böyle edepsizlikler yapanların elim azabı vardır.

Yâ eyyühellezîne âmenû. "Ey iman edenler!" Bu emirlere riayet edin. Bu emirleri tutun. râinâ demeyin, unzurnâ deyin. Bir de vesmeû "dinleyin." Resulullah bir şey söylediği zaman dinleyin. Ama bu dinleyinin altındaki mâna, dinleyin ve itaat edindir. Resullah'ı dinledi, dinledi ondan sonda semi'nâ ve asaynâ dedi. Dinlemezse, Resullah'ın sözünü uygulamazsa tutmazsa itaat etmezse o zaman kafir olur. Resullah'a itaat etmeyen sözünü tutmayan kafir olur. Ve li'l-kâfirîne âzabün elîm. "Ve kafirlerde pek feci bir azaba uğrayacaklardır."

Elîm, elem kökünden mübâlağa sîgasıdır. Onlara şiddetli pek ziyade, fazla olan bir azap verilecek. Onlar o azapla karşılaşacaklar. "Ey iman edenler siz Resulullah'a böyle söyleyin. Ve sözünü dinleyin. Dinlemeyen de o sözü söylemeyen de kafir olur o azaba uğrar." Resulullah'ı dinleyecek ve itaat edecek.

"Benim aklım öyle şeyi almaz, ben öyle şeyi kabul etmem. 20. yy.'da o olmaz." 20.yy.'da da olur. 25. yy.'da da olur. Çünkü Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sözleri Allah tarafından kendisine bildirilen sözlerdir. Öyle bir zaman geçtikten sonra solan bir çiçek gibi değildir. Resulullah'ın sözleri bahçesi, gülistanı solmayan çiçeklerle doludur. Kıyamete kadar terâveti, tazeliği, güzel kokusu devam eder onun için itaat etmek gerekiyor.

Mâ yeveddü'llezîne keferû min ehli'l-kitâbi ve le'l-müşrikîne en yünezzele aleyküm min hayrün min rabbiküm vallahu yahtassu bi-rahmetihî men yeşâu. Vallâhu zü'l-fazli'l-azîm.

Mâ yeveddü. "Sevmezler istemezler." Kimler? Ellezîne keferû. "Kafir olanlar." Peygamberi, Kuran'ı, İslam'ı kabul etmeyenler. Reddenler. Min ehli'l-kitâb. "Kendilerine daha önceden kitap indirilmiş ahaliden, kavimlerden." Ve le'l-müşrikîne. "Müşriklerden." Kitapsız, puta tapan, ilahi bir kitap kendisine indirilmemiş, Allah'ın kendisini vazifelendirdiği mübarek bir zat, peygamber gelipte onlara dini öğretmemiş olan avare kavimler. Taşlara putlara tapan kavimler. Onlar müşrik oluyor. "Kendilerine kitap indirilenlerden ve müşriklerden kafir olanlar sevmezler."

Neyi sevmezler istemezler?

En yünezzele aleyküm min hayrin min Rabbiküm. "Rabbinizden size hayırların bir kısmının indirilmesini istemezler." Hayırdan, hayır babından, hayırlı olan şeylerin size indirilmesini istemezler, kıskanırlar. Halbuki kıskanmaya lüzum yok. Sen de inan, sen de aynı hayırlara sahip ol. Hiçbir fark kalmıyor. Yani eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû deyince aynı hazinelerin kapıları onlara da açılıyor. Cennetin kapıları da açılıyor.

Niye istemiyorlar size bir hayır inmesini? Şeytandan, ahmaklıktan, cehaletten, körlükten başka bir şey değil. Yani bir insanın başka bir insana hayır inmesini istememesi nedir hasettir.

Haseden min indi enfüsihim. "Haset ettiklerinden yapıyorlar." Haset kötü huyların en kötülerinden biridir. Haset insanın yapmış olduğu iyilikleri de sıfırlar. Ben böyle hayır yapıyorum, kilise yapıyorum, üniversite açıyorum, hastane yapıyorum, vs. ama hasetçinin hasedi, yaptığı iyi amelleri yaptığı iyi amellerin hepsinin mümin bile olsa yakar bitirir kül eder.

İnne'l-hasede ye'külü'l-hasenâti kemâ te'külü'n-nâre'l-hatabe. "İyiliklerin sevabını da götürür."

İşte haset çok kötü bir duygudur. İnsanı mâkul hareket etmekten alı koyuyor, engelliyor. Allah bir kuluna bir hayır indirecek, onlar kıskanıyorlar, istemiyorlar, arzu etmiyorlar. Niye arzu etmiyorsun? O da senin hemcinsimsin, bir insan. Sonra sen onu kendinden farklı görüyorsan sen de imana gel onlardan ol, bitsin. Yani onların kapısı kucağı açık sen kendin geri duruyorsun. Ne diye küfürde duruyorsun? Açılan kucağa atıl sen de onları kucakla, sen de imana gel. Geri durup ta dünya ve ahreti mahvetmenin mânası ne.

Ama onlar duygusal olarak böyle olduklarından ve duygusal olarak böyle yapa geldiklerinden tarih boyunca ve günümüzde de bin bir türlü cinayet, harp, darp oluyor. Müslümanları kıskandıklarından, sevmediklerinden.

Halbuki Müslümanları Allah seviyor. Allah'ın razı olduğu din İslam. Allah'ın razı olduğu dinin mensuplarına Allah'ın en sevgili Peygamberine tabi olanlara düşmanlık etmek çok yanlış bir duruma düşmek demek oluyor. Çok ters bir pozisyon oluyor. Böyle yapıyorlar, yapmaktalar, yapacaklar.

Tabi bu da bir imtihan. Cenâb-ı Hakk dileseydi şeytanı da yaratmazdı. Dileseydi düşmanları da yaratmazdı.

Ve lev şâe Rabbüke le-âmene men fi'l-ardi küllühüm cemîa. "Mevla dileseydi yeryüzündeki herkes mecburen, ısraren mümin olur." Öyle âyetler indirirdi ki, öyle olaylar gösterirdi ki, mucizeler karşısında karşı tarafın hiç mecali kalmazdı inanırlardı.

Gökyüzünde birden bulutlar açılsa, Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah yazsa herkes bunu görse ne yapardı? Gözleri fal taşı gibi açılır, böyle bir olaydan bile hemen imana gelirlerdi. Ama Cenâb-ı Hak insanları imtihan için buraya gönderdiğinden hem peygamber gönderiyor, hem de şeytanın çalışmasının faaliyetinin önü engellenmemiş. O da insanlara gelip vesvese veriyor. "Bu peygambere uyma buna tabi olma." diyor. İnsanın nefsi, inadı, menfaat duyguları, kısa aklının hesapları insanlara böyle şeyleri yaptırıyor.

Kafirin niye kafir olduğunu tahlil etmek lazım. Ama kafirin neden kafir olduğunun mantıklı bir cevabı yoktur. Yani küfrün ve inançsızlığın, ateizmin bilimselliği yoktur. İncelenirse tamamen hissi ve inâdi bir şeydir.

Vallahu yahtassu bi-rahmetihî men yeşâu. "Halbuki Allah rahmetini vererek dilediği kimseleri özel lütuflara erdirir." Rahmetini dilediği kimselere tahsis eder. Onların isteklerine, istememelerine göre de olmaz.

Peygamber Efendimiz'in çağdaşlarından bazıları demişler ki;

Lev lâ ünzile hâze'l Kur'âne alâ racülin mine'l-karyeteyni azîm. "Bu Kuran niye bu Muhammed'e indi." Kime inecek nasıl istiyorsun beyefendi. Taif'deki veya falanca yerdeki şu filozof kimseye inseydi olmaz mıydı? O daha yakışıklı bir kimse, daha boylu poslu daha itibarlı daha cafcaflı…

Öyle şey yok Cenâb-ı Hak isterse rahmetini istediğine tahsis ediyor, istemediğine vermiyor. Bu onların keyfine bağlı bir şey değil. "Biz peygamberliğin, İslam'ın, cennetin, buna verilmesini istemiyoruz." Sanane. "Filancaya verilmesini istiyoruz." Sana ne.

O suçlu, kusurlu, edepsiz, mütekebbir, kendini beğenmiş. O layık değil. Sen onu dışından cafcaflı, yaldızlı görüyorsun, ama içi berbat, kötü. Yani dışının, giyiminin bir kıymeti yok.

Hatta aldatmak için güzel tavırlar, davranışlar da bulunsa bile, onun dahi kıymeti yok. Çünkü Cenâb-ı Hak kalbin temizliğine bakıyor, insanın dışının güzelliğine, süslülüğüne bakmıyor.

Dışında ki süs ipektir. Neden oluyor hayvancıkların ölüp haşlanıp ondan sonra dokunan kumaştan oluyor. Altın dediğin, elmas dediğin "Ben sahip olacağım, madde elde edeceğim." diye insanların birbirlerini öldürdüğü, nice insanların kanının akmasına neden olan şey. Bunlarla süsleniyorsun.

En iyi süs sadeliktir bence. Ne olacak yani gayet sade bir kıyafetle çıksa. Hatta zevkler ve renkler tartışılmaz ama gelinleri boyuyorlar. Kırmızı allık, pudra, rastık. Kendi tabî haliyle daha güzel oluyor. Süslendikçe insanda bir sûnilik hissi olduğundan ters etki oluyor. Bana öyle geliyor. En güzel şey tabiliktir.

Cenâb-ı Hak gönül güzelliğine, niyet güzelliğine bakıyor. Yaradan kendisi olduğu için dış güzellik önemli değil. Sonra dışın bir şeylerle süslenmesi de önemli değil. Bazen bir Habeşi kul bembeyaz ak pak bir kimseden çok daha üstün oluyor. Bazen bir köle, bir zenginden daha üstün oluyor. Bazen bir köylü, bir allameden daha sevgili oluyor. Neden? Kalp temizliği önemli olduğu için.

Vallahu yahtassu bi-rahmetihî men yeşâu. "Rahmetini dilediğine tahsis eder." Sizin bildiğinize göre değil. Allah'ın işine karışmayın ne dilerse öyle yapar.

Vallahu zü'l-fazli'l-azîm. "Cenâb-ı Hak çok muazzam fazl u kerem sahibidir." Yani fazl u keremi çoktur. Fazl u keremini çokluğundan istese herkese verse verir ama dilediğine veriyor. Dilediğine fazla veriyor, dilediğine de vermiyor.

Bunun da sebebi kulların Cenâb-ı Hak'a kulluğu derecesidir. Hatta Peygamber Efendimiz'in sözü ne kadar mühim kendimizi onunla ölçmeliyiz. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Allah seni seviyor mu sevmiyor mu, senin Allah indinde, Allah katında, Allah yanında merteben ne? Allah indinde derecen ne? Bunu merak ediyorsan, senin Allah'a karşı olan duygularına bak. Sen Allah'ı ne kadar seviyorsun, ne kadar itaat ediyorsun oradan anla."

Demek ki kulun kulluğunun güzelliğine göre mükafatı çok oluyor. Edepsizliğinin çokluğundan, kendisi edepsizlik ettiğinden de elîm, fecî azaplara uğruyor. Hazreti Ali Efendimiz latife yollu söylermiş. "Ömrümde hiç kimseye iyilik de yapmadım kötülük de yapmadım." Kimseye kötülük yapmadım, kötülük yaptıysam kendime kötülük yapmışımdır; onun günahı, cezası, belası, azabı ikabı var. O halde kişi kendisine etmiş oluyor.

Biri diğerine kötülük yaptı, canı yandı, malı gitti, mağdur oldu, ağladı. Mazlumu Allah seviyor, mükafatlandırıyor, ona iyilik yapmış oluyor. Hatta biri mutasavvıf büyüklerimizden birisinin aleyhinde kötü sözler söylüyormuş. Bir tabak, bir tepsi kıymetli meyvelerden göndermiş. Gıybet eden insana demiş ki: "Sen beni gıybet ediyormuşsun, benim günahlarımı affettirip sevaplarını bana veriyormuşsun. Ben de sana bu tepsiyi gönderdim."

Bir başkası "Eğer gıybet serbest olsaydı gıybet etsem etsem annemi babamı gıybet ederdim, çünkü sevaplarım anneme babama gitsin, onlar kazansın isterdim ama günah olduğundan hiç kimseyi gıybet etmem" demiş.

Vallahu zü'l-fazli'l-azîm. Vallahu diye geçiyor. Bu bir âyetin sonunda gelen hal cümlesidir. Cenâb-ı Hak'ın fazıl muazzam, keremi, imkanı, hazineleri sonsuz olduğu halde dilediklerine tahsis ediyor, dilediklerine veriyor, dilemediklerine vermiyor. Yani yokluktan değil var ama vermiyor. Kulluğu kötü de ondan. O kendisini düzeltisin, Cenâb-ı Hak'da lütfunu yapar.

İbrahim İbni Edhem Efendimiz'i de rahmetle anıyorum. Allah o mübarek evliyaullahın şefaatine erdirsin. Ahali hazırlanmış yağmur duasına "Yağmur yok dua edelim de Cenâb-ı Hak yağmur yağdırsın." gibilerden bunu da çağırmışlar. Çok güzel bir söz söylemiş: Ekîmû bi-ubudiyyetüküm fe innehû a'lemu bi-rubûbiyetihî. "Siz Cenâb-ı Hak'a karşı kulluğunuzu güzel yapın o Rabb'liğini bilir. Yağmur da yağdırır, bereketi de verir, nimeti de ihsan eder." diyor. Yani "Bu sizin kusurunuzdandır." demek istiyor.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: "Bir yerde zina artarsa oraya şu belalar şu felaketler yağar. Zekat engellenirse kıtlık, darlık olur." demek ki kulların yaptıkları kötülüklerin cezasını Allah böylece gösteriyor.

Allahu Teâlâ Hazretleri cümlemizi o engin rahmetinden, lütfundan hissedar ve hissemen olanlardan eylesin. Gühahlarından, kusurlarından, edepsizliğinden dolayı onları kaçıranlardan etmesin.

Cenâb-ı Hak'ın rahmeti bu kadarken, hani şair ne demiş;

Bî baht olanın bağına bir katresi düşmez

Bağran yerine dürr ü güher yağsa semadan

Gökten yağmur yerine elmas, zümrüt, mücevher yağıyor, bahtsız olanın bahçesine bundan bir tanesi bile düşmüyor. Şair böyle bir şey söylüyor. Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti bu şiirde söylendiği gibi yeryüzüne mücevherlerin yağdığı gibi yağıyor da sen kusurundan dolayı o rahmetten mahrum kalıyorsun. O mücevherler sana gelmiyor. Büyük bahtsızlıktır bu, kusur sende. Sen kapatmışsın üstünü tarlanın bana gelmesin diye, ondan gelmiyor. Kabahat senin. Kulluğunu güzel yap, kulluğunu düzelt. O Rabliğini bilir, ihsanını, ikramını lütfunu rahmetini nasıl verir.

Cenâb-ı Hak o engin, sonsuz rahmetinden cümlemizi istifade ettirsin. Cümlenizi sevdiği razı olduğu, rahmetine erdirdiği kullarından eylesin. Ona göre, onu kazanacak şekilde yaşamayı nasip eylesin. İsyan zilletinden kurtarsın. Ona itaat izzetine erdirsin. Çünkü Cenâb-ı Hakk'a itaat izzettir., itibardır, şereftir, nimettir, devlettir. Ne mutlu bize ki biz Cenâb-ı Hakk'ın kullarıyız. Ne büyük şeref ki ona itaat ve ibadet ediyoruz. Elhamdülillah. Allahu Teâlâ Hazretleri bizi bu izzet ve şerefte, bu yolda daim eylesin. Rızasına vâsıl eylesin, kendisine sevdiği kul olarak kavuşmayı nasip eylesin.

Yâ eyyetühe'n-nefsi'l-mutmainne irci'î ilâ rabbiki râdıyeten merdiyye hitabını alanlardan, ona mazhar olanlardan eylesin. Huzuruna sevdiği kul olarak varalım. Rabbimiz cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin. Selamına mazhar eylesin. Rıdvân-ı ekberine erdirsin.

Sayfa Başı