M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Elhamdülillâhi rabbi’l-âlemîn

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillâhirabbilâlemin

es-Salâtü ve's-selâmu alâ seyyidinâ evvelîne ve'l-âhirîn ve Muhammedin ve âlâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ bad:

Sübhânallâhi rabbi'l-arşi'l-azîm. "Arş-ı Azîm'in sahibi Allahu Teâlâ hazretlerini her türlü noksandan tenzih ederim."

Sübhânallâhi. "Allah'ı tenzih ediyorum." Rabbi'l-arşi'l-azîm. "Arş-ı Azîm'in sahibi olan Allah'ı tenzih ederim." demek

Tenzih etmek demek; "Allahu Teâlâ hazretlerinin eksikliği, noksanı, kusuru, yeteneksizliği, yetersizliği yoktur. Her şeyi en güzeldir, en mükemmeldir." demek.

Sübhânallah sözü bir sözdür ve sevabı da çok büyüktür. Onun için Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; "Bu söz yeri, göğü doldurur. Sevabı yeri, göğü doldurur."

Bir de kul Allah'ı düşünüyor ve her şeyinin en mükemmel olduğunu, tam olduğunu, hiçbir eksiğinin olmadığını, o hayranlığı ifade ediyor. Sübhânallah; hayranlık ifade eden bir sözdür: "Sübhânallah ne güzel çiçek, Sübhânallah ne güzel manzara, Sübhânallah ne güzel koku…" Hayranlıktan bahseden bir sözdür.

Allahu Teâlâ hazretlerinin büyüklüğünü ve mükemmelliğini, her şeyde kâmil ve tam olduğunu bilmesi; Allah'ı bilme konusunda yüksek bir seviye olduğundan onun için Sübhânallah diyerek tesbih etmenin sevabı çoktur. Onun için namaza Sübhâneke ile başlıyoruz. Rükûda Sübhânallah diyoruz, secdede Sübhânallah diyoruz. Bunlar hem ayakta hem eğildiğimiz zaman hem secdeye vardığımız zaman Allah'ı her bakımdan, her şeyinin en güzel olduğunu düşünüp önünde öyle eğilmiş oluyorsun. Öyle tesbih etmiş oluyorum. Bunlar müthiş duygulardır, çok kıymetli duygulardır, o bakımdan sevabı da fazladır. Efendimiz, bunu söylemiş oluyor.

er-Rahmânu ale'l-arşi'stevâ. "Allahu Teâlâ hazretleri arş üzerine istiva eyledi."

İstivanın mânası; "oraya yerleşti" demek.

Arş; Araplar kendi arasında kullandıkları zaman taht demek, koltuk ve taht mânasına geliyor.

Allahu Teâlâ hazretleri Arş-ı Âlâ'ya yerleşti ama mekândan münezzehtir. Allahu Teâlâ hazretleri her yerde hazır ve nazırdır. Fakat makamı, Arş-ı Âlâ'dır. İşte Arş-ı Âlâ'da olan Allah'ı her türlü noksandan tenzih ederim, demek oluyor.

Âyete'l-kürsî'den biliyoruz ki;

Lehû mâ fi's-semâvâti ve mâ fi'l-ardi. "Allahu Teâlâ'nın kürsüsü; semâvâtı ve arzı kuşatır."

Kürsü ne demek?

Kürsü de masa gibi bir şey demek. Allahu Teâlâ hazretlerinin kürsüsü de makamına ait bir şey. Yerleri, gökleri kuşatan büyüklüktedir. O kadar kuşatıyor ki yerle gök kürsünün yanında çok küçük bir şey kalıyor. Bu fezalardan, bu yerden, gökten hepsinden daha büyük.

Allahu Teâlâ hazretlerinin kürsüsü; gökleri ve yeri kuşatmış olan kürsüsü, Arş-ı Âzam'ın yanında bir küçük tane gibi kalır. Demek ki Allahu Teâlâ hazretlerinin arşı; bu yedi kat semâvâtı ve yeri kuşatan kürsüsü ne kadar büyükse o küçücük bir tane gibi kalır.

O zaman Allahu Teâlâ hazretleri o Arş-ı Âlâ'da istiva eylemiş. Mekândan münezzeh olarak orada istiva eylemiş oluyor. O kelimeyi kullanmamız, istiva etmek demek; belli bir yere yayılmak gibi bir mânası var. İşte bu Arş-ı Âlâ böyle bir büyük bir şey.

Ne diyelim?

Bir şey diyemeyiz; ama benzetme yapmak da doğru değil. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri hiçbir şeye benzemez. Tabii O'nun arşını da yeryüzünde bir şeye benzetemeyiz. Kürsüsünü de benzetemeyiz. Yalnız bir tek şey akılda kalıyor ki çok muazzam bir şey! Onun için Arş-ı Âzam denmiş, Arş-ı Âlâ denmiş. Yüce, muazzam Arş-ı Âlâ'sının sahibi olan Allah'ı her türlü noksandan tenzih eylemiş oluyor.

Elhamdülillâhi rabbi'l-âlemîn; "Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun. Hamd ederim veya hamd Allah'a mahsustur." demiş oluyor.

Hamd Türkçe bir kelime değil. Onun da bilinmesi lazım. Hamd, "övülmek, övgü" demek. Bütün övülen, sevilenin, beğenilenin hepsinin şerefi Allah'a ait. Çünkü Allah yaratmıştır. Bütün beğendiğimiz şeylerin hepsinin Yaradan'ı Allah olduğundan her şey O'na gider. Bütün hamdlar O'na gider.

Elhamdülillâhi. "Hamd Allah'adır, Allah'ındır."

Rabbi'l-âlemîn. "Âlemlerin Rabbi."

Arap dili bilenler için bütün olarak burada uzun izahlar yapılmıştır. Mesela âlem diyoruz, âlemîn diye çoğulu yapılıyor.

Akıl sahibi, ruh sahibi insanlar içindir bu. Memur dersin, memurîn dersin. Muallim dersin, muallimîn dersin. Âlem diyorsun, âlemîn diye çoğul yapılıyor. Sanki ruh sahibi, canlı bir şeyin çoğulu gibi; burada şuna işaret olabilir. Allahu âlem. Çok çeşitli mânaları vardır.

Bir tefsir kitabını okumaya kalkarsınız ilk başta mesela Elmalı'nın Fâtiha-i Şerîf'inde Elhamdülillâhi rabbi'l-âlemîn sayfalarını bitiremedim. Yaz Allah yaz, yazılmış yazılmış yazılmış. Bitmiyor sayfalar. O kadar derin mânaları var. Çok geniş, fevkalade derin, uzun oluyor.

Canlı bir varlığın yaratılması!

Bir varlık ki hiçbir şeyi yoktu. Allah onu yaratmış kurmuş, meydana getirmiş; kendi kendine bir şeyler yapıyor. Ne kadar güzel! Biz bir makine olduğu zaman seviniyoruz; makineyi biz kullanıyoruz. Ama Allahu Teâlâ hazretleri öyle şeyler yaratıyor ki kendi kendine bir şeyler yapıyor.

Hele ki insanoğlu mesela aklı da var. İcatlar yapıyor, ortaya bir şeyler koyuyor. Konuşmalar, edebiyatlar, şiirler, kasideler, tezhipler… çok muazzam şeyler yapıyor. Malzemesi azottu, sudur bilmem nedir… Hidrojen, oksijen, karbon, kömür… Kömürü karıştırmış, demiri karıştırılmış; şöyle böyle, bu karışımdan harika bir yaratık ortaya çıkmış. Bir taşın beğenilmesi; yoktan onun yaratılması da bir şey; ama Elhamdülillâhi rabbi'l-âlemîn akıl, ruh sahibi bu kadar mükemmel yaratıkların yaratılması için çok muazzam bir düzen lazım.

Küçücük bir şey bile, yaratmak demeyelim de, icat etmek için, bulunması için, herhangi bir küçük şey için çok zahmet çekmesi gerekiyor. Marconi; radyo dalgalarını bulmuş. Madam Curie ve kocası radyoaktiviteyi bulmuş, falanca filanca aşıyı bulmuş. Filanca kuduz aşısını yapmış… Adamları göklere çıkartıyorlar, heykellerini yapıyorlar. Einstein; İzafiyet teorisini bulmuş falan. Bunlar ne ki, bunlar küçücük bir şey!

Bunların hepsinin kompoze eden şu kâinatın mükemmel hâliyle yaratmış Allahu Teâlâ hazretleri. Yaratmış da ruh sahibi, şuur sahibi, derin ufuklu mahlûkları yaratma O'nun büyüklüğünü gösteriyor. Allahu Teâlâ hazretlerinin kudretini bizim daha rahatlıkla idrak etmemizi sağlayan bir şey olduğu için Elhamdülillâhi rabbi'l-âlemîn.

Bak, Allah her şeyi yaratmış.

Cemadâti var, nebatât var, hayvanât var; ama bir de gör ufku! Asıl işin sahibi yaratıklar yaratmış! Bir maymun küçük bir şey yaptı mı şaklabanlık yaptı mı keyifle alkışlıyor. Aslan çemberden geçti mi "Âferin ya, aslana bak." diyoruz. Veyahut havuzda balıkları terbiye ediyorlar. Yunus balığı zıplıyor, hopluyor; burnunun ucunda topu tutuyor falan diye "Âferin, bunları becerdi." diyoruz. Ama öteki şey çok daha büyük!

Elhamdülillâhi rabbi'l-âlemîn onun için bir bakıma aklın önemini gösteren, akıllı, şuurlu varlıkları yaratmanın ne kadar büyük bir yaratma olduğuna dikkat çeken bir cümle bildirir.

Mesela orada Elhamdülillâhi rabbi'l-alâmim deseydi alâmim; âlemler fezalar, bildiğimiz bilmediğimiz, görünen görünmeyen âlemler onun gibi; ama âlemîn diyor. Orada biraz daha derin bir anlamlar görülüyor.

Bir de özellikle izah etmemiz gereken Rab kelimesi var. Rab, tabii birebir aynısı kelime bulmak mümkün değil de benzeri olacak. Birkaç mânaya geliyor. Mesela "sahip" mânasına geliyor. Rabbü'l-beyt; "evin sahibi, sahip" mânasına geliyor. Rabbü'l-mâl deniliyor, "mal sahibi" anlamına geliyor. Rabbi'l-âlemîn: Âlemlerin sahibi. Tabii, sahibi olunca farklı oluyor. Bir insan bir evde kirada olunca başka, sahibi olunca farklı oluyor.

Rab; bir de ribâ kelimesinden geliyor; artırmak, büyütmek, geliştirmek mânasındadır. Elhamdülillâhi rabbi'l-âlemîn; asıl, şuur sahibi mükemmel yaratıkları alıp geliştirip meydana getiren Allah, Rab!

İnsan neydi?

Bir küçük tohumdu, kocaman insan oluyor. Küçücük bir tohum idi, büyük bir ağaç oldu. Küçücük bir şeyin o mükemmel hâle gelmesi, büyük bir şeyin geliştirmesi ile oluyor. Bizim Rabbimiz bizi böyle yoktan var ettiği gibi, derece derece de basitlikten en yüksek varlık hâline getirmiş oluyor.

Elhamdülillâhi rabbi'l-âlemîn cümlesi onun için tefsir kitaplarında 60 sayfa, 100 sayfa, 200 sayfa, 300 sayfadır. İnsanın morali bozuluyor. Fâtiha'nın tefsirini okuyamıyor, besmelenin içinden çıkamadan sayfayı kalkıyor.

Bilmiyorum siz de aynı duyguları hissettiniz mi? Oku oku bitmiyor. Zaman da mahdut, insanın da o kadar zamanı yok. Eskiden insanların zamanları bolmuş. Ömürleri uzunmuş, kandilin altında okurlarmış sabaha kadar. Şimdi Kırk tarafta kırk tane bezimiz var. Kırk yere gidip geliyoruz. Bütün insanlar öyle!

Bir memur bir yerden çıkıyor, bu göreve ek görevi var, öbür tarafa gidiyor. Oradan öbür tarafa gidiyor, akşam bilmem ne yapıyor falan derken; bir cami hocası olsa bir çocukları okutacak. Kadınlara vaaz verilecek, evin ihtiyaçlarını alacak da akşam kendisi istirahat edecek ve bir hutbe hazırlayacak, bir-iki bir şey okuyacak. Vakit olmuyor. Tabii, zorlanıyor.

Onun için bu cümleler şuurlu söylendiği zaman çok muazzam cümleler! Birisi lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah dediğim, insanı cennete sokan söz! Sen lâ ilâhe illallah'ı anlayarak şuurlu söylediğin zaman; "Yâ Rabbi! Ben biliyorum ki dünyadaki abuk sabuk insanlar birçok şeylere tapıyorlar. Kimisini altından yapıyorlar, tapıyorlar. Kimisini bronzdan yapıyorlar, birtakım şekiller bilmem neler yapıp tapınıyorlar. Öyle abuk sabuk şeylerin aslı esası yok. Sen varsın yâ Rabbi! Ben senin varlığını seçtim, anladım. Geriye kalanın bir hükmü yoktur!.." diye fevkalade mühim bir söz söylemiş oluyor insan. Lâ ilâhe illallah dediği zaman çok önemli bir söz söylemiş oluyor. Buyurulmuştur ki; "Cennetin duhuliyeti, lâ ilâhe illallah demek."

Lâ ilâhe illallah diyen cennete girebiliyor. Başkası giremiyor. Çünkü dangalak, anlayamamış. İnsan olmuş. Allah akıl göndermiş, onu anlayamamışsa Allah ona cenneti nasip etmiyor. Yaratan'ını anlayamamış.

Ben, bir adama her gün postacı ile hediye gönderiyorum. Adam bakıyor. O altın güzel, ertesi gün bakıyor, gümüş. Ertesi gün bakıyor, güzel bir çanta. Fermuarlı vs. Ertesi gün bir bakıyor, bir güzel ayakkabı… Her gün hediye geliyor.

Dangalak, "Bunu kim gönderdi?" diye sormuyor. Benimle karşılaştığı zaman farkında değil daha; insan, kim göndermiş diye "Bu kadar iyilik yaptın bana, sağ ol." diye bakar.

Âlemlerin Rabbi de şu insanlara her gün sayılamayacak kadar, milyonlarca, milyarlarca nimet veriyor. Bu dangalak insanoğlu gidiyor; kendisinin eliyle yonttuğu putun karşısında; "Hadi bana bir şey ver. Hadi benden bir şey al. Hadi beni koru!.." diyor.

Dangalak! Sen bunu az önce yaptın; bu taştı. Sen bunu kestin, şekil verdin. Bu yontulduğu zaman katı bir taş idi. Ağzı yok, yüzü yok. Söyleyip duruyorsun. Bundan bir şey istenir mi?.. Anlaması lazım.

"Ay, Güneş, yıldız" diyor, bir şeye tapıyor. Hâlâ tapıyor. Akıl almaz işlere tapıyor. Öküze tapıyor. Hintliler; 700 milyon dangalak, Allah düşmanı; Allah'ı bırakmış, öküze tapıyor. Bu boynuzlu hayvanı biz pirzola yapıyoruz, kebap yapıyoruz, köfte yapıyoruz.

Peki, niye öküze tapıyorsun da deveye tapmıyorsun?

Dangalaklığın büyüklüğüne bak!

Japonlar güneşe tapıyor! Niye ona tapıyorsun da şuna tapmıyorsun? Arkadaki daha büyük. Hacim olarak daha büyüğünün daha büyüğü var. Saçma sapan şey!

Birisi aya tapmş, birisi güneşe tapmış! Mâzîde olsa ilkel insanların tapmasına biraz tahammül gösterebilir insan. İlim yok, matematik yok, fizik yok, kimya yok, astronomi yok… İnsanlar hiçbir şeyi bilmiyor. Ama yirminci yüzyılda Japonlar ilimde ileri, Amerika ilimde ileri, Avrupa ilimde ileri; Hepsinin dini bozuk! Dini akıllı olan bir adam yok.

Şimdi Amerikalılar, Avrupalılar Hz. İsa'ya tapıyor. Hz. İsa'nın cenazesine tapıyor tapıyor; o kadar olmayacak bir şey ki!

Hz. İsa'dan önceki insanlar kime tapacaklar? Hz İsa milatta doğmuş, milattan önceki insanların dini ne olacak? Cevap veremez.

Jesus save yazmışlar. Kurtarmaz, bunların hiçbirini kurtarmaz. Çünkü Allah düşmanına dönüp bakmaz bile! Allah'ı sevmeyen insana peygamber şefaatçi olur mu? Öyle şey olur mu? Sen doğru bir inanç içinde değilsin ki!

Koca Amerika sapık. Burada bilimde elektronik cihaz yapıyorlar. Oraya, fezaya adam gönderiyorlar… Yahu şunu izah edemiyor:

Hz. İsa'dan önceki insanların hâli ne olacak? Hadi Hz. İsa'dan sonrakiler tamam, senin dediğin gibi bir şey; ondan öncekiler ne olacak? Mantıksız! "Efendim, sonra gelmiş de bilmem ne. Cehenneme girmiş, yukarı çıkmış da…" Her şeyi mantıksız, vaftiz suyu mantıksız… Her şeyi tatsız tuzsuz mantıksız!

Çinliler, Japonlar bâtıl yolda, Hintliler bâtıl yolda!

Yahudileri biz incelersek yahudilerin tanrısı sadece yahudilerin tanrısıdır, bir kavmin dinidir.

Bizim Amerika'da Yaşar Bey diye arkadaşımız vardı. Mühendisti, bulunduğu şehirde bir münâzara tertipledi. Müslümanların cami hocasını çağırmış, Mısırlı bir hoca, alim. Hristiyanların piskoposunu çağırmış, bilmem hangi katedralin yüksek papazı, piskoposunu çağırmış. Yahudilerin de hahambaşını çağırmış: "Böyle bir münâzara var, gelir misiniz?" Onlar da kabul etmişler. Tıklım tıklım dolmuş salon, muazzam! İzdiham var, kalabalık. İlk önce kura çekilmiş. Nasıl olduysa hahambaşı konuşmuş.

"Hadi, tarif et bakalım inancı. Nasıl inancın? Anlat. Biz üç dini de dinleyeceğiz. Anlat bakalım Yahudilik nedir?"

Anlatmış, âhiret inancı yok. Bak, ben Yahudiliği bilmiyorum. Âhiret inancı yok.

Ve'l-ba'sü ba'de'l-mevt hakkun.

Âhiret inancı yok. Hz. Musa böyle şey söyler mi, Hz. Musa böyle şey söyler mi? Âhiret inancı yok. Tabii bu konuşmuş inmiş.

Müslüman çıkmış. Onların kutsal kitaplarının baş tarafı Ahd-i Atik, Tevrat. İkinci kısmı İncil.

İkisi bir arada, aynı kitabı okuyorlar. Ayrıca Yahudiler başka kitaplar da okuyorlar. Kendilerine mahsus.

Onları da okuyorum ben. İncil'i okumuyorum, aklıma başka bir şey gelmesin diye. Ne lüzümu var benim Kur'ân-ı Kerîm'im varken hadîs-i şerîflerim varken ne lüzumu var? İstemiyorum. İstesem belki hoca olarak belki incelemem gerekebilir ama incelememeyi uygun görüyorum. Hiç incelemiyorum.

Mistisizm!

Hint mistisizmi varmış, hıristiyan mistisizmi varmış, yahudi mistisizmi varmış; tasavvuf…

Hiç incelemiyorum. Benim Kur'ân-ı Kerîm'den, hadîs-i şerîflerden öğrendiğim tasavvuf inancıma kimse karışmasın! Olmaya ki oradan bir cümle hafızamda kalır, dilime gelir. Ne diye öyle bir şey yapayım ki? Onlarla ilgilenmiyorum. Âyet, hadis, kendi öz kaynağım. Onun için incelemedim; ama böyle duyduğum zaman hayret ettim:

"Âhiret inancı yok!"

Fesubhanallah! Biz Ehl-i kitap diyoruz. Yahudidir, Ehl-i kitaptır, kitap indirilmiş kavimdir diye adamlara pâye vermişiz..Ama âhiret inancı yok.

İkinci olarak piskopos çıkmış, demiş ki;

"Sayın hahambaşı bu sözü nasıl söyler? İşte beraberce okuduğumuz Tevrat, İncil. Onun filanca sayfasında şu yok mu, filanca sayfasında şu yok mu?.."

Tarif etmiş. Elinde okuduğu kitaba göre âhiret inancının varlığını gösteren delilleri sıralamış. Yahudiler âhirete inanmadıktan sonra;

Ve'l-ba'sü ba'de'l-mevt hakkun kısmına inanmadıktan sonra o da kâfir olur.

Lekad kefera'l-lezîne kâlû innallâhe hüve'l-mesîhu'bnü meryeme.

"Hz. İsa'ya 'Allah'ın oğlu, Tanrı' diyen o da kâfir oluyor."

Lekad kefera'l-lezîne kâlû innallâhe sâlisü selâsetin.

Allah üçten biridir diyen, ekânim-i selâseye, Trinitye inanan, üçlemeye inanan da kâfir oluyor. Kur'ân-ı Kerîm bildiriyor. Dünyanın çarkı bâtılda, hakikaten bâtılda, dünyanın çarkı hakikaten bâtılda. Öküze tapıyor, güneşe tapıyor falan. Orta Asya'daki Moğollar falan onların da dinleri bir acayip. Onları da televizyonda gördüm. Onlar da farklı şeylere tapıyorlar. Putlara, ruhlara, bir şeylere falan tapıyorlar. Hindistan'da daha başka şeyler de var. Farklı şeyler de var.

Binâenaleyh lâ ilâhe illallah fevkalade önemli! Sübhânallah sözü de Allah'ın kudretini gösteren bir cümle olarak son derece önemli! Elhamdülillah sözü de her türlü övgünün ve Allah'ın bize yapmış olduğu her türlü ikramın, tefekkürün ihtivası olduğu için çok önemli!

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; mahzun olduğu zaman, üzüldüğü zaman bu cümleyi söylermiş.

Demek ki hem rahatlatıyor hem de kendisinin Allah'a olan bağlılığını hatırlaması suretiyle tahammül gücü, sabır gücü geliyor. Allah; şerîki, nazîri yok. Her türlü noksandan münezzeh. Her türlü hamd O'nun. Her türlü nimet O'ndan. Eh, bunda böyle yaptıysa vardır bir hikmeti diye insan tabii bunları tekrar ettikten sonra kavî bir müslüman olarak sağlam durur. Onun için büyüklerimiz demişler ki;

Men âmene bi'l-kaderi emine mine'l-kederi. "Kadere inanan kederden kurtulur."

Elem duymaz. Çünkü; "Madem kaderde bu var. Ne yapalım?" der, rahat ve huzur içinde olur. Keder duymaz. Hakikaten bizim büyüklerimiz, evliyâullah, erenlerden, mutasavvıflardan büyüklerimiz diyorlar ki;

Mevlâ görelim n'eyler

N'eylerse güzel eyler

Hoştur bana senden gelen

Ya goncagül yahut diken

Allah ne yazmışsa hepsi hoştur, diyor. O iman, insanı her türlü elemlerin karşısında gayet sağlam bir şekilde tutuyor. Onun için müslümanı hiçbir şey yıkamıyor, sağlam müslümanın dünyada hiçbir şey sırtını yere getiremiyor.

Kâne izâ harace min beytihi kâle bismillâhi tevekkeltü alellâhi allâhümme innâ neûzü bi-ke min nezille ev nadılle ev nazlime ev nuzleme ev nechele ev yüchele aleynâ.

Ümmü Seleme radıyallahu anhümâ'dan bize rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz evinden dışarı çıktığı zaman şöyle söylerdi:

Bismillahi tevekkeltü alallah. "Yâ Rabbi! Dışarıya senin adınla çıkıyorum."

Bismillah. Besmeleyle ayağını atıyor.

Tevekkeltü alallah. "Allah'a tevekkül ettim. Allah'ı vekil edindim. Allah'a dayandım." diyor. Sonra;

Allâhümme innâ neûzü bi-ke. "Yâ Rabbi! Bizler sana sığınırız."

Nereden?

Min nezille. "Ayağımızın kaymasından sana sığınırız."

"Ayağın kayması" mecazî bir sözdür. Doğru yoldan kayıp da yanlış bir yere gitmesinden! Hani doğru yoldan ayağımızın kayıp da bir yanlış yola gitmesinden sana sığınırız. Biz bir yola çıktık. Dışarıya, evimizden dışarıya çıktık. Senin rızana aykırı bir şey yapmaktan sana sığınırız, demiş oluyor. Ayağımızın kaymasından sana sığınırız.

Ev nadılle. "Dalâlete düşmekten sana sığınırız."

Dalalet; "yolu sapıtmak" demek.

Ayağımızın kaymasından ve sapıtmaktan sana sığınırız, diyor. Bir insan ormanda giderken yolunu kaybetse patikada bilmem ne de kaybolsa dalalet demek ki, yolunu kaybetse çıkamazsa dalalet, sapıtma demek. Tabii hak yolda giderken de istikametini ne yapacağını bilemese o da dalalettir.

Onun için "Ayağımızın doğru yoldan kaymasından da dalalete düşmekten de sapıtmaktan da sana sığınırız yâ Rabbi!" derdi.

Ev nazlime. "Birisine farkına varmadan zulmetmekten de sana sığınırız."

Kimseye bir zararımız olmasın. Kimse bizden bir elem, keder görmesin. Bizden zulüm görmesin, kimseye zulmetmeyelim.

Ev nuzleme ev nechele ev yüchele aleynâ. "Bizi zulme çekme yâ Rabbi! Zulmetmekten sana sığınırım." derdi. Cahillik yapmaktan, cahilce bir şey yapmaktan bazı kendini bilmez, haddini bilmez insanların gelip yakışıksız bir muamele yapmasından da sana sığınırım. Bize karşı cahillik yapılmasından, bizim de cahillik yapmamızdan da sana sığınırım." diye çok şeylerden Allah'a sığınırız.

İmam Tirmizî, hadîs-i şerîfi nakletmiş. Bir daha hatırlayalım. Diyor ki;

Bismillah tevekkeltü alallah.

Besmele ile başlıyor. Allah'a tevekkül ettiğini bildiriyor, Allah'a sığınıyor.

1.Ayak kaymasından.

2.Sapıtmaktan.

3.Birisine zulmetmekten.

4.Birisinden zulüm görmekten.

5.Birisine karşı kötü bir hareket yapmaktan.

6.Birisinin kendisine yakışıksız, uygun olmayan bir iş yapmasından Allah'a sığınıyor.

Hakikaten dışarıya çıktığımız zaman bunlardan korunsak; dosdoğru yolda yürüyeceğiz, sapıtmayacağız, kimseye bir haksızlık yapmayacağız. Kimseye bir zulüm yapmayacağız. Kötü bir muamele yapıp karıştırmayacağız. Kimseyi üzecek bir şey yapmayacağız. Bir insan başka ne ister. Bunlar gayet güzel, bunları ezberleyelim. İnşaallah biz de yola çıktığımız zaman söyleyelim.

Hatırlayabilecek miyiz?

Bismillâhi tevekkeltü alellâhi allâhümme innâ neûzü bi-ke min nezille ev nadılle ev nazlime ev nuzleme ev nechele ev yüchele aleynâ.

Dalalete düşmekten, zulme düşmekten, zulme uğramaktan, cahillik etmekten Allah'a sığınırmış Efendimiz.

Bismillâhi tevekkeltü alellâhi allâhümme innâ neûzü bi-ke min nezille ev nadılle ev nazlime ev nuzleme ev nechele ev yüchele aleynâ.

Peygamber Efendimiz bayram günü camiye çıktığı zaman, bayram namazı kıldırmaya gittiği zaman; bir yoldan gittiyse döndüğünde o yoldan gelmezdi, başka yoldan dönerdi. Gittiği yoldan değil başka bir yoldan dönerdi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Bu, bayramda da böyle uygun olur. Camiye, hayırlı bir yere gittiği zaman da böyle yapmak iyi olur. Çünkü insana melekler şahitlik edecek. Omuzundaki amellerini yazan melekler şahitlik edecek. Âzâlar şahitlik edecek: "Yâ Rabbi! Evet, tamam. Bu oruç tuttu. Yâ Rabbi! Evet, tamam. Bu Kur'an okudu. Yâ Rabbi! Tamam. Bu zekâtını verdi." diye şahitlik edecek. "Yâ Rabbi! Tamam. Bu hacca gitti. Safa ile Merve arasında sa'y etti, tavaf etti…" ayaklar şahitlik edecek. Melekler şahitlik edecek, âzâları şahitlik edecek. Çevresi şahitlik edecek, mekânlar şahitlik edecek. Cami diyecek ki; "Evet, bana geldi." Yol diyecek ki; "Evet benden geçti."

Allah hepsini konuşturacak. Hatta deniliyor ki bir müslümanın birisi bir dağın başında Allah'a bir ibadet etse öteki dağlara iftihar eder. Benim üzerimde Allah'ın mübarek bir kulu Allah'a ibadet etti ya, ne kadar güzel. Sizin üzerinizde var mı böyle Allah'a ibadet eden biri? Bu, öbür dağlara iftihar edecek!

Peygamber Efendimiz'in bir başka hadîs-i şerîfinde buyuruluyor ki;

"Bir kul hakikaten yaptığı günaha pişman olur da tevbe ve istiğfar ederse, pişman olduğu zaman Allah tevbesini kabul ettiği zaman Allah meleklere günahı unutturur. Vücudunun âzâlarına unutturur. Yerin arazisine de unutturur."

Allahu Teâlâ yarım silmiyor. Günahı sildi mi iz bırakmayacak şekilde siliyor! Âzâlarına, meleklerine unutturuyor. Mekânda, zamanda iz kalmayacak şekilde sildiriyor.

Rabbimiz bizi günahlardan pâk eylesin. Hayırlara muvaffak eylesin.

Sayfa Başı