M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Rüyâ-yı Sâdıka

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü.

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı, rızası sizin üzerinize olsun. Allah iki cihanda cümlenizi aziz ve bahtiyar eylesin.

Bakara suresinin âyetlerine devam ediyoruz. 16. âyetten itibaren devam edeceğiz. 20. âyeti kerîmeye kadar açıklamalar yapmaya çalışacağım.

Peygamber sallallahualeyhivesellem Efendimiz Mekke-i Mükerreme'den Medine'yi Münevvere'ye gidince orada daha değişik insanlardan müteşekkil bir toplum vardı ve bu toplumun insanların bir kısmı doğrudan doğruya Peygamber sallallahualeyhivesellem Efendimize iman etmişler, Akabe Biatlarında ona bey'at edip, tabi olup Peygamber sallallahualeyhivesellem Efendimizi bağırlarına basmışlar. Medine-i Münevvere'ye davet etmişler, onun yardımcısı, onun manevi vazifesinin yardımcıları ensârı olmuşlardı. Peygamber Efendimizle beraber Medine-i Münevvere'ye onun hicretinden önce ve sonra gelen mü'minler de her şeylerini Allah rızasını kazanmak yoluna, Allah yoluna feda etmeye hazır insanlardı, feda etmişlerdi. Evlerini barklarını, ticaretlerini bırakıp Peygamber Efendimiz'in etrafına toplanmışlar, Medine-i Münevvere'ye gelmişlerdi. Çok mahrumiyetlere katlanmak pahasına da olsa bütün zenginliklerini bırakmak, terk etmek pahasına da olsa samimi, halis duygularla Peygamber Efendimiz'in yanına gelmişlerdi. Onlar muhacirler. Medine-i Münevvere'nin onları davet eden has müminleri de Ensar Kur'an-ı Kerîm'de methedilen insanlar bunlar. İslam'ın yayılması için Peygamber sallallahualeyhivesellem Efendimize bağlanmış kimseler olarak etrafında ona yardımcı oluyorlar, emirlerini tutuyorlar ve dediklerini, buyruklarını yerine getirip hareket ediyorlardı. Çevredeki başka toplumların diğer kesimleri diğer insanların İslam'a karşı tutumları farklı oldu. Kendileri daha önceden ehli kitap olan, kendilerine ilahi kitap indirilmiş hak dine mensup kimselerden bir kısmı Peygamber Efendimizin peygamber olduğunu anlayıp ona tabi oldular ama az oldu bunların sayısı. Abdullah b. Selam radıyallahuanh gibi. Medine-i Münevvere'nin insanlarının bir kısmı da Peygamber sallallahualeyhivesellem Efendimize soğuk davrandılar. Yanına içtenlikle gelmediler ve ancak İslam'ın kuvvetlendiğini görünce istemeye istemeye "Biz Müslümanız." demeye başladılar. Dediler ki: Biz Allah'a ve ahiret gününe inandık ama halbuki içlerinden böyle samimi bir duygu doğmuş değildi. Mecburiyetler de birtakım hesaplardan menfaatler, kaygılarından, duygularından veya korkulardan kaynaklanıyordu. Allah'ı ve iman edenleri oyuna getirmek, onlara hile hurda yapmak arzusu ile bu lafları söylüyorlardı ama kendilerini aldatıyorlardı. Kalpleri hastaydı Allahü teâla hazretleri onların bu hasta tavırları, çirkin tavırları dolayısıyla onların hastalıklarını artırdı. Yalan söyledikleri ve Peygamber Efendimiz'i tasdik etmedikleri için onlara elim bir azap verileceğini beyan etti. Onlara yeryüzünde işi karıştırmayın, bozgunculuk etmeyin denildiği zaman; hayır biz ıslah edicileriz diyorlardı. Hâlbuki yy müslümanlar dikkat edin agah olun mütenebbih olun uyanın ki onlar bozguncuların ta kendileridir ama onun farkında değiller şuurunda değil bunu anlayacak durumda değiller diye müslümanlar onlara karşı uyarılıyordu. Öteki insanlar gibi; "Bak bu samimi insanlar gibi sizde iman edin denildiği zaman müminleri küçümsüyorlardı. O beyinsiz, ahmak, karını zararını bilemeyen, basit insanlar gibi mi inanırız." diye inanmayız diyorlardı. İnananları hor hakir görüyorlardı. Allahu Teâla Hazretleri yine edatı tembih ile, uyarıcı bir ifade ile dikkat edin mütenebbih olun. Ela innehüm hümüssüfeha asıl akılsız, beyinsiz, budala onlar ama bunu anlayacak durumda değiller, anlayamayacaklar bu gidişle diye onların hallerini beyan ediyordu. Onlar mü'minlerin yanına geldikleri zaman; "Biz inandık." diyorlardı ama kendilerine akıl öğreten şeytanlarının ehli kitaptan bu işleri biraz bilen, onlara arkadan akıl öğreten, onların kafalarını çelen insanların yanlarına vardıkları zaman; meraklanmayın, biz onlara iman ettik dedik ama alay ediyoruz, dalga geçiyoruz. Biz sizinle beraberiz diyorlardı. Hâlbuki Allah onlarla istihza ediyordu ve onların tuğyanlarında ve azgınlıklarında onları öyle çırpındırıyordu.

Ülâike'llezîne'şterevü'd-dalâlete bi'l-hüdâ. "İşte onlar hidayeti terkedip, hidayeti verip, hidayete mukabil dalâleti satın almışlardır." Dalâlet; şaşkınlık, doğru yoldan şaşırmak, sapmak…

Fe mâ rabihat ticaretühüm. "Ama ticaretleri kârlı bir ticaret olmamıştır." Kâr getirici bir faaliyet olmamıştır.

Ve mâ kânû mühtedîn. "Onlar da böyle hareket etmekle doğru yolu bulmuş kimseler olmamışlardır, olacak değillerdir" deniliyor.

Onların sıfatları sıralandıktan sonra durumları da bildiriliyor. Bir takım maddi hesaplarla bu münafıklığa saptıklarından, doğru düzgün iman etmediklerinden dolayı onlar bir alışveriş yapmışlardır, bir kâr, menfaat hesabı yapmışlardır. Bunu bir ticarete benzetirsek, ticarette insan ne yapar?.. Sermayesi azalmasın, hiç olmazsa aynen kalsın diye, üstelik biraz kâr edebilsin diye uğraşır. Ama bunların ticaretleri hiç uygun olmamıştır, yaptıkları maddi hesaplar kendilerine dünyada da âhirette de bir fayda sağlayamamıştır. Çünkü dalâleti, sapıklığı, doğru olmayan yolu tercih etmişlerdir.

Fâtiha sûresindeki duada, Allahu Teâlâ hazretlerinin öğrettiği duada ;

Gayri'l-mağdûbi aleyhim vele'd-dâllin. "Kendilerine gazap edilmişlerin yolunu…" buyuruluyor. Müslümanlar dalâlete düşmüşlerin yolunu da istemiyor. Ama bu şahıslar, dalâleti tercih etmişlerdir. Dalâleti adetâ satın almışlardır. Ama satın alırken ne mukabilinde? Bi'l-hüdâ. Hüdâ'nın başındaki be harfine bâ-i mukabele, mukabele be'si deniliyor; hidayet mukabilinde. Yani bir takas var, bir değiş-tokuş var. Adamlar ellerindeki kıymetli hidayeti veriyorlar, onu bırakıyorlar. Yani hidayetten vazgeçiyorlar, hidayet yolunu terkediyorlar; dalâleti satın alıyorlar, o tarafı tercih ediyorlar. Dalâlete gidiyorlar.

Bir ticaret sayılırsa bunların menfaat ve hesapları;

Fe mâ rabihat ticâretühüm. Rabiha-yerbahu, "ticarette kâr etmek" demek. "Bunların ticareti bir kâr getirmemiştir, kârlı bir ticaret olmamıştır." Çünkü verdikleri çok kıymetlidir.

Hidayet insanın dünya ve âhiret saadetinin anahtarıdır. İnsan hidayet üzere oldu mu, cennetlik olacak. Allah hidayet etti mi, doğru yola girdi mi, Allah'ın sevdiği yolda yürüdüğü, sevdiği kulu olduğu için, hem dünyası Allah'ın lütfuyla, ikramlarıyla uygun olacak; hem âhireti ebedi saadete erme şeklinde olacak, cennetlik olacak.

O hidayeti verirse insan, herkesin aradığı istediği veya araması, istemesi gereken o kıymetli cevheri verirse ve dalâleti satın alırsa, bu ticaret çok şaşkınca bir ticaret olur. Ve dünyada da bunlara bir kâr getirmez... Bunlar böylece doğru bir yol tutturmuş kimseler de olmuş olmuyorlar bu hareketleriyle. Yanlış yolda, yanlış yol seçmiş, yanlış yolda gitmiş insanlar oluyorlar, diyor.

Münafıkların sıfatları sayıldıktan sonra özet olarak onların durumu böylece beyan edilmiş oluyor. Ve müslümanlar onların durumlarını benzetmelerle, temsillerle daha iyi anlasın diye Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Meselühüm kemeselillezistevkade nârâ, felemmâ edâet mâ havlehû zeheballâhu binûrihim ve terekehüm fî zulümâtin lâ yubsirûn. (2

Bakara, 17)

Bir misâl, bir benzetme bu:

Meselühüm ke-meseli'llezi'stevkade nârâ. "Münafıkların hâli ateş yakan bir insanın durumuna benzer. Önce bir ateş yakmışlardır."

Felemmâ edâet mâ havlehû. "Yaktıkları ateş etrafı aydınlattığı zaman ortalık ayan beyan görünüyor." Kendilerine zarar verecek şeyleri görüyorlar, korunuyorlar. Fayda verecek şeyleri görüyorlar, onları alabiliyorlar. Ama;

Zeheballâhu bi-nûrihim. "Allahu Teâlâ hazretleri onların nurunu giderdiği zaman, bu ateş söndüğü zaman, göstermez duruma geldiği zaman; o zaman, hiç bir şey göremez oluyorlar."

Yâni bir insan, karanlıkta ateş yakmışken etrafı görür ama o söndüğü zaman artık tamamen kapkaranlık bir ortamda kalır. Gözü de ateşe alıştığı için, ışığa alıştığı için çok kötü bir duruma düşer.

İlk önce, biz mü'miniz dedikleri zaman, müslümanların tarafına geldikleri, şeklen, zâhiren müslümanların zümresine katıldıkları zaman, güzel bir durum oluyor ama münafıklıkları dolayısıyla, tercihleri yanlış olduğundan, içleri hasta olduğundan, o ışık sönmüş oluyor, Allah o iman ışığını söndürdüğü zaman, zulümatın içinde, yani küfrün, dalâletin karanlığı içinde kalmış oluyorlar. Etrafı görmeleri mümkün değil.

Summün bükmün umyün. Burada üç sıfat var. Summ, esam kelimesinin çoğulu. Bükm, ebkem kelimesinin çoğulu. Umy, a'mâ kelimesinin çoğulu. Bunların hepsi, hastalık ifade eden sıfatlar. Asam, kulağı sağır, Ebkem, dilsiz, A'mâ da gözleri görmeyen demek.

"Dalaleti tercih etmiş, hidayeti bırakmış, küfür cephesinde yer almış, Allah düşmanlarıyla beraberlik kurmuş olan münafıklar; bir kere sağırdırlar, artık bunlar gerçekleri görecek durumda değillerdir. Dilsiz kimselerdir; hakkı söyleyemezler, söyledikleri şeyler gerçek değildir. A'mâ kimselerdir, gözleri görmeyen kimselerdir." İşte bu halleriyle konuşamayan, göremeyen, sağır, dilsiz kimselerin hâli nasılsa o duruma düşmüşlerdir.

Fehüm lâ yerciûn. "Artık onların tekrar dönme imkânları yoktur, kurtuluşa gelmeleri imkânsızdır."

Bu ayette, Münafıkların hâlinin daha iyi anlaşılması için Allahu Teâlâ hazretleri tarafından Kur'ân-ı Kerîm'de beyan edilmiş olan bir benzetme var. İkinci benzetme:

Ev kesayyibin mines-semâ'. Sayyib; gökten bol bol yağan ve yere isabet eden sağanak yağmura deniliyor. "Yahut, gökten inen o sağanak yağmurda…" Fîhi zulümâtün ve ra'dun ve berkun. "Ki bu yağmur zamanında ortalık kapkaradır." Yani kara bulutların çökmesi dolayısıyla ortam kapkara kararmıştır.

Ra'd, gök gürültüsü demek. Aslında raade, titremek kökünden gelen bir kelime. Gök gürlemesi, büyük bir titreşim olduğu için ra'd diye beyan edilmiş. Berk de şimşek demek. "Şiddetli yağmurun gösterdiği, gözümüzün önüne serdiği manzara nasıl? Kapkaranlık bir manzara, gök gümbür gümbür gürüldüyor, şimşekler çakıyor. İşte münafıkların durumu böyle bir manzaradaki insanın durumuna benzer.

Yec'alûne esâbi'ahüm fî âzânihim mine's-savâikı hazere'l-mevt. "Gök gürültüsü o kadar şiddetli ki, kulakları patlayacak gibi olduğundan, parmaklarını kulaklarına tıkarlar." Yani gümbür gümbür gök gürülderken aman kulağım zarar görmesin diye kulaklarını tıkıyorlar. Mine's-savâikı. "Şiddetle çarpan şeyden dolayı." Şimşek çaktığı zaman pat diye çıkan yıldırımdan dolayı kulaklarını tıkıyorlar. Hazere'l-mevt "Eyvah! Bu şimşekler bize isabet edecek, öleceğiz, diye korkuyorlar."

Allahu Teâlâ hazretleri zaten bazı suçluları, kâfirleri böyle yıldırım çarptırarak helâk etmiştir. İslâm tarihinde, islâm düşmanlarının bazılarının bu tarzda helâk edildiğine dair vak'alar mevcuttur.

Münafıklar; bir ateş yakıp, ateş söndükten sonra, etrafını göremeyen kimseler ile sağır, dilsiz ve kör insanlar gibidir. Bir de böyle şimşek çaktıkça korkudan kulaklarını tıkayan, o müthiş sahnede tir tir titreyen insanlar gibidir.

Vallâhu muhîtun bi'l-kâfirîn. "Allahu Teâlâ hazretleri kâfirleri ihâta etmiştir, çepeçevre çevrelemiştir." Allah her şeye kâdirdir ve O'nun vereceği cezadan kâfirin, münafığın, Allah düşmanının kaçması mümkün değildir. Nereye kaçacak? Allah'ın kahrından kaçılacak hiç bir yer yoktur.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz:

Lâ melcee ve lâ mencee minke illâ ileyke. "Yâ Rabbi, senden ancak sana iltica edilir. Başka nereye kaçılır, başka nereye gidilir." diye dua ederdi.

Bir duasında da buyuruyor ki:

Allâhümme innî eûzü bi-rıdâke min sahatike. "Yâ Rabbi, ben senin kızmandan rızana iltica ederim. Ve bi-afvike min ukûbetike. Ve bike minke. Ve cezalandırmandan affetmene sığınırım. Senden sana sığınırım."

Kullar veya mahlûkat, Allah'tan nereye kaçabilir? İnsan her yerde hâzır ve nâzır olan Cenâb-ı Hakk'ı kızdıracak, onun gazabını celbedecek ters yol tutturursa; hidayeti bırakır, dalâleti seçerse; müslümanlarla ahbaplık etmeyip, onlarla alay edip, onlarla istihza edip, onları kandırmaya çalışıp, gidip din düşmanlarıyla, İslâm'la uğraşan kâfirlerle iş birliği yapıp, "Ben sizinle beraberim!" derse, Allah'ın kahrından nereye gidebilir? Allahu Teâlâ hazretleri takdir buyurduğu zaman, istediği anda onları kahredebilir. Kurtuluş yok!

Allâhu muhîtun bi'l-kâfirîn. "Allahu Teâlâ hazretleri kâfirleri çepeçevre ihata etmiş, her yönden kuşatmıştır. Onların çevresinde kaçacak başka bir tarafları yoktur."

Benzetmeye bu âyet-i kerîmede devam buyuruluyor:

Yekâdü'l-berku yahtefu ebsârahüm. "Sanki gökte şimşek çaktığı zaman, o şimşeğin şiddeti gözlerini alıverecekmiş gibi." Küllemâ edâe lehüm meşev fîhi. "Şimşek çaktığı zaman ortalık biraz aydınlanınca, o aydınlığın verdiği fırsattan istifade ederek biraz yürüyorlar." Ve izâ azleme aleyhim "Ama onların üzerine karanlık çöktüğü zaman." Kâmû. "O yağmura, sağanağa tutulmuş insanlar, dikilip kalıyorlar."

Ve lev şâellâhu le-zehebe bi-sem'ihim ve ebsârihim. "Allahu Teâlâ hazretleri dileseydi, onların işitmesini alırdı, kulakları duymaz olurdu ve gözlerini de alırdı,." Hiç bir şey görmez duruma gelirlerdi. O manzara içinde, o korktukları şey başlarına gelirdi.

İnnallâhe alâ külli şey'in kadîr. "Hiç şüphe yok ki, muhakkak ki Allahu Teâlâ hazretleri her şeye kâdirdir."

Ana hatlarıyla münafıkların sıfatları, neler söyledikleri, nasıl müslümanları aldatmak istedikleri beyan edildikten sonra, bu benzetmelerle onların durumları anlatılıyor. Ondan sonra, bunların Allahu Teâlâ hazretlerinin kahrına, gazabına uğrayacakları, bu münafıklıklarının cezasını çekecekleri beyan ediliyor bu âyet-i kerîmeler ile.

Allah, onlara her türlü cezayı dünyada ve âhirette vermeye kâdirdir. Kadîr; kudreti yetmek fiilinden, mübalağa-i ism-i fâildir. Yani hakkıyla, bihakkın kâdirdir. Kudret ihtiyar ifade eder, kuvvet ıstırar ifade eder, diyor kitaplarda. Allahu Teâlâ hazretleri kudretlidir. Yani kuvvetini istediği şekilde kullanıp, kula istediği şekilde cezayı verir.

Alâ külli şey'in cümlesinde şey'; şâe-yeşâu-meşiyyet masdarından, dilenen, istenilen, murad edilen mânasına sıfat-ı müşebbehedir. Allahu Teâlâ hazretleri bir şeyi dilediği zaman, o olduğu için, onun muradıyla, dilemesiyle olduğundan, varlıklara "şey" denmiştir. Yani Allah'ın dilemesi suretiyle meydana gelmiş, mevcut varlık demektir.

"Allahu Teâlâ hazretleri her şeye kâdirdir. Her türlü şeyi halk etmeye, yaratmaya, her durumu yapmaya kudret-i tâmme sahibidir. İradasi nasıl tecelli ederse onu öyle yapar." diye, âyet-i kerîmede münafıkların bu şekilde durumunu beyan ediyor.

Yâ eyyühe'n-nâsu'budû rabbekümü'llezî halekaküm vellezîne min kabliküm lealleküm tettekûn.

Yâ eyyühen-nâs. "Ey insanlar!" Nâs kelimesi, ünâs kelimesinin çoğuludur, yani insanlar mânasına. "Ey insanlar" yani ey bu hitabı duyan, o anda yaşayan ve bu hitabı işiten bütün insanlar!

U'büdû rabbeküm. "Sizler, sizin Rabbinize ibadet edin!" Rab kelimesinin izahı;

Elhamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn âyet-i kerîmesinin izahında geçmişti. İnsanların Rabbi, insanların sahibi; insanları en küçük zerreden, küçücük bir varlıkken y etiştirerek, besleyerek, geliştirerek o hâle getiren. Yani küçücük bir bebek nasıl meydana geliyor, bir insanın doğuşu nasıl? Sonra insan nesli yeryüzünde topraktan nasıl meydana gelmiş? Bu uzun bir ıstıfâ ve bir gelişim sonunda olduğundan, o Rab kelimesi de, o gelişimi sağlayan mânasını ifade ediyor.

Yâni, "Ey insanlar! Bakın, sizi bu topraktan uzun bir gelişme sonunda, en mükemmel bir varlık hâline getiren Rabbinize ibadet edin!"

Sonra bu yaratma sırasında Cenâb-ı Hak sizin yaşamınız için gerekli her türlü mükemmel cihazı, sizlere ihsan etmiş. Göz vermiş, kulak vermiş, duyu organları vermiş... Bunların hepsini idare eden, bir beyin ve en büyük nimet olan akıl nimetini vermiş. Kâinattaki varlıkları insanın yaşaması için, bir ortam olarak, çeşitli hayatı sağlayıcı vasıtalar olarak ihsân etmiş.

Havaya, bu insanın teneffüs ettiği zaman onun yaşamasını sağlayacak kabiliyeti vermiş. Suyu ihsan etmiş. Mesela başka gezegenlerde, su olmayınca hayatın olmadığı düşünülüyor. Çeşitli meyveler, ağaçlar, bitkiler ile insanın gıdasını sağlamış. Başka daha aşağı varlıkları insanın emrine müsahhar kılmış. Onlardan istifade etmesini sağlamış. Balıkları, koyunları, inekleri, develeri, çeşitli varlıkları… İnsan binerek kullanıyor, keserek kullanıyor, çeşitli şekillerde etini yiyebiliyor... Bunları hep sağlayan Rabbimiz. Yani insanı bu yüksek mertebeye, bu kadar ikrama sahip kılan Allah'tır.

Allah, insanoğlunun yaradanı olması dolayısıyla sahibi. Rabb kelimesinde zaten, ibadetin sebeplerinin hepsi mevcut. Madem Rabdir, o halde O'na ibadet edilecek. Madem böyle basitten mürekkebe, en ilkel durumdan en mükemmel duruma getiren O'dur. O halde bunların şükrü olarak, karşılığı olarak insanın yaradanına elbette ibadet etmesi gerekiyor.

Ellezî. "O Rab ki…" Halekaküm. "Sizi yarattı." Vellezîne min kabliküm. "Sizden öncekileri de yarattı." Sizi ve sizden öncekileri yarattı. Yani insan diyebilir ki: "Benim babam var, dedem var, ben o sülaleden gelmişim." Sizden öncekilerin de hepsini Cenâb-ı Hak yarattı. "İlk insandan buraya kadar, sizi ve sizden öncekileri yaratandır. İlk insanın yaratılmasına sebep olan varlıkları ve çevreyi yaratan Rabbinize ibadet edin!"

İbadet geniş anlamlı bir kelime. Esas itibariyle itaat etmek mânasına geliyor. Emirleri tutmak, yasaklardan kaçınmak, Allah'ın verdiği nimetlere şükrü edâ etmek, vazifeleri yapmak… Lealleküm tettekûn. "Tâ ki takvâ sahibi olasınız" veya "Müttakîlerden olasınız." mânalarına da gelebilir. Yani "Eğer güzel ibadet ederseniz, Allah'ın müttakî kullarından olursunuz." demek. Bir de, "Böyle yaptığınız takdirde, Allah'ın kahrından, gazabından, cezasından, azabından, ikâbından, cehennemden korunabilirsiniz." mânasına gelebilir.

Yâni ibadetin sonucunda, insan Allah'ın rızasına erişecek, sevdiği râzı olduğu kul olacak. Âhirette de sevdiği kullara vereceği mükâfatlara erecek. Sevmediği kullara vereceği cezalardan da muaf olacak, kurtulmuş olacak, yakayı sıyırmış olacak. Onun için, ibadet etmek emrediliyor.

Ellezî. "O Rabbiniz ki." Ceale lekümü'l-arda firâşâ. "Yeri, sizin için bir döşek, bir yaygı yaptı." Arz kelimesi Türkçe'de birkaç türlü kullanılıyor. Mesela, "Rica ederim, arz ederim" diye bir kullanımı var. "Hürmetlerimi arz ederim" filân diyoruz. Arapça'da bu ikisinin yazılışı farklı. Hürmetlerimi arz ederimdeki arz, ayın ile yazılıyor. Hâlbuki burada geçen arz kelimesi, biraz e gibi söyleyelim elif ile yazılıyor, erz, toprak, yerküre demek. İngilizcesi [earth] kelimesi, yine aynı kaynaktan geliyor. Yani ikisi akraba, ikisi de sâmi dillerden gelen kelimeler.

Buradaki arz ile arz ederim deki arz başka kelimeler. Bunları ayırmak veya ayrı olduğunu bilmek lâzım. Yazılışı aynı olduğundan belki çoğu kimse bilmez. Türkçe'sini kullanmak olabilir. Arz etmenin yerine sunarım diyebilirsiniz. Arz yerine de yerküre diyebilirsiniz. Ama eskiden beri bunlar kullanıldığı için, bu bilgiye de sahip olmak lâzım! Ayın ile olursa sunmak mânasına gelir, elif ile olursa yerküre mânasına gelir diye bilmek lâzım, şaşırmamak lâzım!

Ey insanlar, O Allah ki bu yerküreyi, yani üzerinde yaşadığımız güneş sistemindeki şu gezegenimizi sizin için, firâşen "bir döşek yaptı." Firaş; ferş edilen, yani yere yayılan örtü, şilte, minder veya halı gibi şeye denilir. " Allahu Teâlâ hazretleri, yeryüzünü insanlara böyle üzerinde rahat edecekleri bir döşek, bir yaygı, bir zemin yaptı."

Güzel bir anlatımla, Allahu Teâlâ hazretleri nimetlerini bize beyan ediyor. Sanki insan misafiri geldiği zaman, altına bir minder, bir şilte, bir halı veya bir yaygı koyduğu gibi, Allahu Teâlâ hazretleri de insanoğullarına yeryüzünü çayırlı, çimenli, ovalı, yamaçlı, çiçekli, şahâne güzel bir döşek, bir yaygı, üzerinde gezilecek, yaşanacak, rahat edilecek, refah sürülecek bir şey yapmış. Hülasası bu.

Yerküre bizim huzur içinde, rahat içinde yaşadığımız, keyif sürdüğümüz bir satıhtır. Dağları bir başka güzel, ovaları bir başka güzel... Bahar geldi mi çiçekler, çimenler, hoşumuza gidiyor. Kışın kar yağdığı zaman ayrı bir hoş, ayrı bir güzel oluyor.

Ve's-semâe binââ. "Göğü de, semayı da üstünüze bir bina yapmıştır." Gökyüzüne gök kubbe diyoruz çünkü kubbe gibi görünüyor üstümüzde. Semâya baktığımız zaman uçsuz, bucaksız bir mekân. Bizim gözümüze görüntü olarak sanki bir kubbe, bir bina gibi görünüyor.

Kâinat çok esrarlı, çok derin. Bu fezâ, uçsuz bucaksız bir mavilik. Bu maviliğin sebebi de, oradan ışık gelmemesi. Işık gelen yerde o parıltıyı anlıyoruz, orada bir gök cismi var, bu yıldız diye... Işık gelmeyen yeri mavi görüyoruz; geceleyin siyah görüyoruz, karanlık görüyoruz, çünkü oradan ışık gelmiyor. Ama çok dikkatli bakarsanız, orada da bazı pırıltılar görebilirsiniz. Ama daha ötesi, daha ötesini göremediğimiz için orası mavi. Daha ötesini bilemiyoruz. Çünkü bir şeyi görmemiz için, o şeyden bize ışığın gelmesi lâzım! Işık gelince görürüz, ışık gelmezse görmeyiz. O, ya doğrudan doğruya ışık kaynağıdır, ya da ışık onun üzerine düşmüştür, yansımıştır. Oradan ışık gelecek de, bizim gözümüz onu algılayacak.

Halbuki bu fezâ, yani bu semâ o kadar derin ki, öyle yıldızlar var ki... Bir kere güneşin uzaklığı, ayın uzaklığı ne kadar fazla. Bir füze fırlatıyorlar, üç senede Merih'in yanına gidiyor. Güneş sistemi dediğimiz, semanın, fezânın küçücük bir mıntıkası. Eğer, güneş sisteminin dışına çıkması için bir füze fırlatsak yirmibin yıl gidecek, ondan sonra çıkacak, başka güneşlerin, başka yıldız gruplarının yanına varacak. Sadece, gezegenlerle güneşin de ortasında bulunduğu bizim güneş sistemimizin dışına, o kadar yılda çıkacak.

Çok uzaklarda öyle yıldızlar var ki milyonlarca ışık yılı mesafede. Yani oradan bir ışık milyonlarca yıl önce çıkmış, bizim gözümüze yaklaşmış, gelmiş, değmiş de biz orada bir parıltı görüyoruz, "orada bir yıldız var" diyoruz. Teleskopu oraya tuttuğumuz zaman, oradan gelen ışıklarla onun birazcık şeklini anlayabiliyoruz.

Ama daha uzakta bir yıldız var da, onun ışığı henüz bize gelmemişse, yarı yoldaysa, o gelmediği için biz onu mavi görüyoruz. Yani mesafenin büyüklüğünden, adeta bir perde ile semanın öbür tarafının ne olduğunu anlama ve görme, gözlemleme imkânından mahrum oluyoruz. Yani ya oradan gelen ışık henüz o kadar zaman geçmedi de dünyaya ulaşmadıysa, o zaman orayı görmek mümkün değil. Ancak Cenâb-ı Mevlâ, Cenâb-ı Hak herşeye kadir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i bir göz yumup açıncaya kadar kısa zamanda nereleri gezdirdi: Mekke-i Mükerreme'den Kuds-ü Şerife, Kuds-ü Şerif'ten semâlara, Sidretül-Müntehâ'ya, Cebrail'in giremediği mekânlara, Cenâb-ı Mevlâ'nın huzur-u izzetine... Bu, insanın tahammül edeceği süratler, kolayca kısa zamanda aşabileceği mesafeler değil ama Cenâb-ı Hak her şeye kâdir olduğundan O lütfedince, kendisinin bildiği şekillerle onları ihsan ediyor.

Yeryüzü bizim için bir yaygı, döşek, firâş. Böyle yayıldığı için ferş de derler. Arş u ferş. Süleyman Çelebi'nin Mevlid'inde,

"Arş ü ferş ü ay ü gün, hem nüh felek" diye geçiyor.

Arş, Cenâb-ı Mevlâ'nın Arş-ı A'zamı, ferş de yeryüzü demek. Çünkü firaş olarak insanların istifadesine, ayağının altına yayılmış. Gökyüzü de böyle esrarengiz, uçsuz, bucaksız fezâ. Onu da öyle Cenâb-ı Mevlâ'nın takdir eylediğini beyân ediyor.

Ve enzele mine's-semâi mâen. "Ve gökten Cenâb-ı Hak size su indirdi." Bu, çok muazzam bir olay ama biz, her zaman gözümüzün önünde cereyan ettiği için, çok olduğundan dolayı kanıksamışız. Cenâb-ı Hak suyu buharlaştırıyor, su kaynaklarından, denizlerden. Suya buharlaşma kabiliyetini veren Allah'tır. Belli bir sıcaklıkta su buhar oluyor. Belli bir sıcaklıkta, yani soğuduğu zaman buhar yoğunlaşıyor. Bu sefer tekrar su oluyor. Daha da soğursa buz oluyor. Yani buz hâli, sıvı hâli, buhar hâli.

Bu hâli bu maddeye veren Cenâb-ı Hak. Sübhâne rabbiyel-aliyyil-a'lel-vehhâb. Ne kadar büyük bir lütuf, ne kadar muazzam bir iş. Yani bir maddenin böyle halden hâle geçebilmesi, insanın ne kadar hayranlığını çeken, ne kadar muazzam bir olay. Durduğu yerde durmuyor. Halbuki biz evimizdeki eşyalara, çevremize bakalım, ne varsa çevremizde koyduğumuz gibi duruyor ama, su, halden hâle geçiyor. Bir çok şey de halden hâle geçiyor, buna şaşmıyoruz. Halbuki, ne kadar şaşılacak ve ne kadar hayranlık duyulacak, hayret edilecek bir olay... Bu ısı dediğimiz şeyle oluyor, ısının düşmesiyle, artmasıyla, maddelerin çoğu halden hâle geçiyor. Fizikte bunları inceliyoruz.

Cenâb-ı Hak suyu önce bir göğe çıkartıyor ki bu muazzam bir olay, büyük bir lütuf. Sonra yukarılardan aşağıya, dağların tepesinden, şakır şakır sağanak yağmuru rahmet olarak yağdırıyor

Eğer Cenâb-ı Hak suyu yaratmasaydı, yeryüzünde hâlimiz nice olurdu. Yani su hayatın temeli, her şey suyla oluyor. Ondan sonra suya bu kabiliyeti vermeseydi. Yani o ısıda buharlaşmasaydı da, öteki maddeler gibi başka bir ısıda buharlaşsaydı. Mesela demir, çok fazla ısıtıldığı zaman sıvı hâline geliyor. Başka maddelerin ısınma, sıvı olma, ergime ve gaz olma dereceleri çok değişik ama, Cenâb-ı Rabbul-âlemin suyu hem bu bollukta, hem bu derecede böyle halden hâle geçen bir madde yapmış.

Denizlerden, yeryüzündeki su birikintilerinden, su bir kere havaya çıkıyor. Gaz hâline gelince, yerçekimine rağmen havaya çıkması bir olay. Yukarılarda bulutlar oluşuyor. Sonra onun soğuması sonunda dağlara veya engebelere uğradığı zaman yükselmesi ve yukarısı daha soğuk olduğundan yoğunlaşıp yağmur olarak yağması çok büyük bir nimet. Çok büyük bir olay...

Cenâb-ı Hak bunu böyle takdir eylemiş. Yani çok derin bir hesap, çok ince dengelerle gökten suyu indiriyor. Su da her şeyin, canının, hayatının kaynağı. Bitkiler onunla var oluyor, insanlar onsuz yaşayamıyorlar, hayvanlar onsuz yapamıyorlar.

"İşte o Allah ki, yeryüzünü size bir yaygı yaptı, döşek yaptı." Döşek deyince yatak mânası da anlaşılıyor, yani döşenen şey, mefruşat. Firaş, mefruşat aynı kökten. "Göğü bir kubbe yaptı ve gökten, semadan, yüksekten suyu indirdi."

Semâ aslında yüksek demek. Sümû' masdarından geliyor. Başımızı kaldırıdığımızda yukarıda gördüğümüzden üst tarafımıza semâ deniliyor. O yukarılardan Cenâb-ı Hak suyu indirdi. "Ey insanlar, o suyu indiren Allah'a ibadet edin!"

Fe ahrace bihî mine's-semerâti rizkan leküm. "Size bir rızık olarak, bir ikram olarak, yaşamanız için gerekli bir madde olarak, Cenâb-ı Hak bu inen yağmurlarla, sularla yerden meyveler çıkarttı." Her bitkinin meyvesi vardır. Buğday bitkisinin meyvesi başaktaki o buğday taneleri. İncirin çekirdeğinden bir ağaç oluyor. Onun meyvesi, kocaman yumruk gibi bir meyve. Karpuz çekirdeğinden çıkan, kocaman, kırmızı, içi tatlı, sulu bir şey.. Yani her bitkinin meyvesi farklı farklı.

Bunların hepsi meyvedir aslında. Yani şekline göre çeşitli isimler veriyoruz, tahıl diyoruz, yaş sebze diyoruz, taze meyve diyoruz vs. Ama hepsinin mahiyeti itibariyle durumu aynı. O meyveleri, yani bitkilerin ürünlerini, sonuçlarını suyla sağlıyorlar. Su olmadığı zaman her şey sararıp soluyor ve bu meyveler oluşamıyor. Bitkiler de yaşayamıyor, meyveler da oluşamıyor.

Fe lâ tec'alû lillâhi endâden ve entüm ta'lemûn. "Sakın bilip duruken, meseleleri böyle idrak edip dururken, Allah'a denk, ona karşılık, ona mukabil, onun yerine başka varlıklar edinmeyin!"

Endâd, nid kelimesinin çoğuludur. İnsanoğlularının tarih boyunca sahip olduğu inanç dünyalarını incelediğimiz zaman tarihi eserlerde, kazılarda veyahut dağlarda mesela Nemrut Dağı'nın yukarısında heykeller var. Başka yerlere gidiyorsunuz kayalara bir takım şekiller, tasvirler, heykeller yapılmış. Bugünkü müktesebatınızla, fizik, kimya, coğrafya bilginizle, eski insanların tapındıkları şeylere bakıyorsunuz, rab edindikleri, mâbud edindikleri şeylere bakıyorsunuz... Yahu ayıp! Taşı oymuş, kıpırdamaz, konuşmaz, cansız bir şekil. Kendileri oymuşlar, çekici almışlar, murcu almışlar orasını, burasını derinleştirip, çıkıntılarını yapıp, hatlarını belirleyip bir heykel yapmışlar. Geçiyor karşısına, ona tapıyor, ondan bir şey istiyor. Kıpırdamıyor, konuşmuyor, fayda vermiyor, zarar vermiyor, ama ona tapınıyor. Onu mâbud edinmiş, hâlbuki kendisini yaratan Allah...

Bütün bu ince hesaplarla gökten suyu indiren, yeryüzünü insanların istifadesi için bir gezinti yeri yapan, süslü güzel bir yaygı yapan; o yağmurlardan sonra yerden bitkileri bitiren, bütün bu güzel şeyleri, hayat için zaruri olan şeyleri en mükemmel şekillerle yaratan yüce yaratıcıyı bırakıyorlar, elleriyle yaptıkları tahtadan, tunçtan, demirden, taştan, mermerden heykellerin karşısında utanmadan, onların hiç bir işe yaramadığını da bilip dururken ne yapıyorlar?.. Onları Allah'a eş, denk veya mukabil, Allah'ın yerine tapınılacak bir varlık olarak edinip geçiyorlar, tapınıyorlar. Onlara binalar yapıyorlar.

Hatta 20. Yüzyıl'da Sidney şehrine 90 100 km mesafede budistlerin çok muazzam, geniş bir alanda yüzlerce dönüm arazi üzerinde yaptıkları tapınakları var. Girdik, gördük... Kendilerinin yaptıkları heykele tapıyorlar. Heykel sonuç itibariyle. Şu gözlerimle de gördüm önünde eğildi, secde etti vs… Heykel orada duruyor, gözü kımıldamıyor, kolu kımıldamıyor. Çünkü kendilerinin yaptığı, getirip koyduğu bir şey. Onun önünde bir şeyler istiyor…

Allahu Teâlâ hazretleri, bu yerdeki gökteki nimetleri, olayları, hayat için gerekli şeyleri hatırlattıktan sonra; insanın istifade ettiği şeyleri kendisinin yarattığını beyan ettikten sonra, insanı ve insanın anası, babası, atası, ecdadı, ilk insanı, yeri, göğü bir düzen ile yarattığını beyan ettikten sonra; artık kendisine ibadet edilmesini emrediyor.

Mesela, Budistler Buda'ya tapıyor. Pekiyi Buda'dan önce kime tapacaktı? Buda yok, daha gelmemiş. Tarihin üç asır daha önceki zamanı düşünelim; o zamanın insanının inancı ne olacak?

Bu zamanın insanları Hazreti İsa'nın, Hazreti Meryem'in heykellerinin karşısında tapınıyor. Hazreti İsa'dan önce, milattan önceki durum ne olacak? yani o zamanın insanları neye tapacaklar?..

Demek ki, tapınılacak bir varlık olmadığı buradan da anlaşılıyor. Yani insanlar dikkat ederlerse, birçok yönden bu heykellerin tapınılacak durumda olmadığını anlayabilecekler.

Ve entüm ta'lemûn. "Ey insanlar! Bilip dururken, Allah'a denk varlıklar düşünüp, tasavvur edip, icad edip de, onları mabud edinip de, karşısına geçip onlara tapmayın!" diye buyuruyor.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi bu gerçekleri anlayıp, kendisine halis muhlis kulluk etmeye muvaffak eylesin...

Kâfirler var. Kalbleri inatlarından, edepsizliklerinden dolayı mühürlenmiş, cehennemde yanacaklar. Allah onlardan etmesin...

Mü'min gibi görünüp de içten hesaplarla, bir takım menfaat hesaplarıyla münafıklık yolunu seçenler var. O da yanlış bir hesap, onların ticaretlerinde, alışverişlerinde de bir fayda yok. İmanı bırakmak, hidayeti bırakmak, küfre sapmak akıl kârı bir şey değil. Allah münafıklıktan da bizleri korusun...

Geriye Cenâb-ı Hakk'ı iyi bilmek, doğru bilmek kalıyor. Bilimsel yönden insanoğlunun ulaştığı seviye, bu gerçekleri anlamasına yardımcı olacak seviye. Yani bugünkü bilimsel seviyeye uygun olarak, yeri göğü yaratan Allah'a hâlisâne kulluk yapmayı Allah nasib eylesin.

Cenâb-ı Hakk'a kulluğu gösteren, yeri göğü yaratan âlemlerin Rabbi'ne kulluğu emreden başka bozulmamış ne kaldı? Hangi inanç var İslâm'dan başka?

İnne'd-dîne indallâhi'l-islâm. "Allah'ın kabul edeceği din İslâm'dır." Yoksa puta tapmayı, taşa, ağaca ve sâireye tapmayı Allah kabul etmeyecek.

Allahu Teâlâ hazretleri bize sağlam bir iman versin. Aklımızı doğru yolda kullanıp, onun nimetlerini idrak edip, o nimetlere şükredecek bir duygu ihsan etsin. O'nun kulluğunu güzel yapmayı nasib eylesin. Tevfikını refîk eylesin. Hidayet üzere yürümeyi nasib eylesin. Ayağımızı doğru yoldan kaydırmasın. Yanlış yollara bizleri sürüklemesin.

Çünkü insan sürüklenebiliyor. 20. Yüzyıl'da maalesef insanları medeniyet kurtaramıyor. Tek dişi kalmış canavar… Bazen de medeniyet namına, menfaat duyguları, insanın nefsi ve şeytan insanı imandan alıp yanlış yollara götürebiliyor, insanları kandırabiliyor.

Cenâb-ı Hak bizi nefse de uydurmasın. Şeytana da aldananlardan eylemesin. Halis, muhlis, has, hakîkî mü'min kullar olarak, kendisine hamd eden, kendisine kendisinin arzu ettiği, razı olduğu vech ile güzel kulluk eden kullarından eylesin. Ömrümüzü faydalı işler yaparak geçirmeyi nasib eylesin. Hidayet üzere yaşamayı, iman-ı kâmil ile ruhumuzu teslim edip, huzuruna sevdiği razı olduğu kul olarak varmayı nasib eylesin. Cennetiyle cemâliyle cümlemizi sonunda müşerref eylesin. Sonuç olarak mühim olan o. Ebedî saadete erdirsin. Ebedi hüsrana düşüp, ebedî azaba uğrayanlardan etmesin. Allahu Teâlâ hazretleri şaşıranlara da doğru yolu göstersin.

Sayfa Başı