M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 50-51

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

İzâ sekatat lukmatü ehadiküm fe'l-yümit mâ bihâ mine'l-ezâ ve'l-ye'külhâ ve lâ yeda'hâ li'ş-şeytâni ve lâ yemsah yedehu bi'l-mendîli hattâ yel'akahâ ev yül'ikahâ fe-innehu lâ yedrî fî eyyi taâmihi'l-beraketü.

Hep beraber Resûlullah Efendimiz'e bir salât ü selam getirelim.

Allahümme salli alâ seyyidinâ muhammedini'n-nebiyyi'l-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.

Derse başlarken böyle bir dua okuyorum;

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah. "Efdal olan, en efdal olan, en kıymetli olan, en üstün olan kitabullahtır."

Kitabullah yani Kur'ân-ı Azîmüşşân'dır. Efdalü'l-kitâbi kitâbullah.

Efdalü'l-ilmi. "İlmin efdali de..."

Birçok ilimler var ya dünyada. Ayada gidiyor, yarın güneşe de gidecekler belki, nereye giderse gitsin.

"İlmin efdali de Kur'an ilmine vâkıf olmaktır."

İlmin efdali ilm-i Kur'an'dır. Tabiplik, mühendislik, kimyagerlik ne kadar ilim varsa onun içerisindedir. Onu öğrendin mi Allah'ın rızasını kazandın.

Süleyman aleyhisselam mâlum gökte uçan, ordusunu uçuran, her dilden anlayan bir peygamberdi. O peygamber olmazdan evvel Cenâb-ı Hak ona sordu;

"Yâ Süleyman ne istersin? Saltanatı mı istersin, mal mülk mü istersin, ilmi mi istersin?"

Muhayyer kıldı.

"Yâ Rab! İlmi isterim." dedi. İlmin peşinden hem saltanat geldi hem de varlık geldi. Bunların hepsi ilmin peşindedir. Bütün dünyanın nimetleri ilmin peşindedir. İlimin olduğu yerde her nimet vardır. İlm-i Kur'an'dır burada ama. İlim denince her ilmi anlamayın. İlm-i Kur'ân'dır. İlm i Kur'ân neredeyse her bir şey orada mevcuttur. İlm-i Kur'ân yoksa istersen gökte uç, istersen nerede uçarsan uç. Kuşlar da uçuyor gökte, sinekler de uçuyor gökte.

Ne olacak o?

O hüner değil. O sanattır o, o sanatta terakki etmiş. Asıl ilim Allah'a uçmaktır. Allah'a uçamadıktan sonra ne cehennemde uçarsan uç. Bu uçmak da Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in izinde yürümekle olur. Başka türlü uçamazsın. Bu uçuş Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in yolunda gitmekle olur, onun sözlerini dinlemekle olur. Onun yolu da, o 1000 şu kadar sene evvel bizden ayrıldı. Fakat onun bıraktığı eserler onun yoludur. Onun eserlerini okuyup da onun yoluna uyabildin mi bahtiyarsın sen. Meteliğin olmasa yine bahtiyarsın.

İzâ sekatat lukmatü ehadiküm.

Şimdi çok büyük kusurlarımız var. Bir mikrop davası çıktı şimdi ortaya. Azıcık bir toz görsek, toprak görsek, "Mikroplandı bu." diyerekten atarız onu dışarıya.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

"Sizin lokmanız bir sebeple elinizden düştü, toza toprağa bulaştı. Onu bırakmayın yerde." İzâ sekatat lukmatü ehadiküm fe'l-yümit mâ bihâ mine'l-ezâ. "Siler, daha şeyse isterse yıkar onu yine yer." Ve'l-ye'külhâ ve lâ yeda'hâ li'ş-şeytâni. "Onu şeytana bırakmayın." diyor yani israf etmeyin.

Bu lokma da Cenâb-ı Hakk'ın bir nimetidir, rızkımızdır. Onu topraklara bırakıp da şeytana terk etmeyin. Toz, zaten tozdan hasıl olduk. Alt tarafı tozdan dünyaya gelmişizdir. Bugün bütün yediklerimiz de tozdan topraktan geliyor. Onu o kadar hakir görmemek lazım. O kadar aciziz ki bugün o toprakların üzerinde geziyoruz, onlarla da halılarımızın üzerine kadar basıp yürüyüp geliyoruz sokakta. Onu günah saymıyoruz, lokmamız düşünce onu almak kibrimize geliyor. Büyüklük taslıyoruz onu alamıyoruz. Halbuki o ayaklarımızla getirdiğimiz pislikleri halıların üzerine bırakıyoruz, o yavrularımız da onları teneffüs ediyor sonra.

Hiç akıl işi mi bu?

Binâenaleyh Avrupa âdât-ı ananesi [içimize girmiş.] Avrupa'nın âdât-ı ananesi kendilerine. Ne yaparlarsa yapsınlar, onların hiçbir adetlerinde iyilik güzellik yoktur. Güzellik iyilik hep İslâm'dadır, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in dediklerindedir. Yemede de, giymede de, yürümede de, her şeyde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e uy.

Ve lâ yemsah yedehu bi'l-mendîli. Mindil, mendilin adı. El bezleri var şimdi, icat oldu artık. Bu el bezleri de gitti, şimdi de kağıtlar icat oldu. Önümüze koyuyorlar, ağzımızı da siliyoruz burnumuzu da siliyoruz, elimizi de siliyoruz atıyoruz oraya.

Kağıt ilmin vasıtasıdır. Kağıtlar sayesinde ilim yayılır dünyaya. Binâenaleyh o kağıtları tahkir hiç câiz değil. Hadi bir de helalara koyuyorlar onları Allah esirgeye.

Ama diyeceksin işte âdisi.

Âdisi madisi, tertemiz sularımız varken ne diye onları kullanıyoruz?

Gavur kullanıyormuş.

Gâvur kullanırsa kullansın varsın. Bize layık olan, çeşmelerimiz var, sularımız var elhamdülillah bol bol, onlarla temiz temiz yıkanır, silinir öyle çıkarız.

Onun için yemek yedikten sonra da elinizi ağzınızı bezlere silmeyin. Silmeyin. Hattâ yel'akahâ. "Onu yala."

Şimdi kaşıkla yiyoruz.

Allah affetsin kusurlarımızı.

Şimdi bir de kaşık derdi var. Zaman-ı saadette kaşık da yok idi. Kaşık olmadığı için böyle elleriyle herkes yerdi. Biz de düne kadar evimizde hep elimizle yerdik. Bugün kaşığı öğrendik. Hatta şimdi pakistanlılar bunu çok reddederler, elleriyle yerler yemeklerini. Kaşıklara pek tenezzül etmezler. Londra'ya giderken oradaki birisine, elleriyle yemek yerken gavurlar taaccüp etmişler böyle;

"Böyle elleriyle [yiyorlar,] ne kaba adamlar!" diyerekten bakınıyorlar.

Tabii hissetmişler. Onlar lisan da biliyorlar. Demişler;

"Gelin buraya."

Götürmüşler bunu mutfaklarına, "Bak bu kadar [tabak] var burada. Bunların hepsi bir suyun içerisinde yıkanıyor. Bunların hangisine itimat edilir? Bu benim elim tertemiz." demiş. "Günde beş defa da yıkıyorum bunu. Bundan daha iyisi mi olur? Senin pis ağzından çıkan kaşığı ben ağzıma sokacağım da [yemek yiyeceğim!..]

Ama yıkanmış...

Hangi yıkanmış o?

"Onun için yala evvela."

Niçin?

Onda, yemekte bir bereket var. Bereketin de nerede olduğu belli değildir. Belki senin elinin bulaşık olan kısımda bir bereket vardır ki asıl sana fayda verecek şey odur. [Yalamaya] tenezzül etmeyip de onu zayi etme. Yala bir kere, o yağ kısımları gitsin bir kere, ondan sonra sil.

Ev yül'ikahâ. "Yahut yalat."

Ya yala ya yalat. Yalat da da bir mâna var. Yanında hanımın vardır, kızın vardır mesela, Bir latife olur, muhabbete vesile olur. Bir sevişmeler olur orada. Onu da ihmal etme.

Fe-innehu lâ yedrî fî eyyi taâmihi'l-beraketü. "Bereketin nerede olduğunu bilmezsin."

Sahanları da temizle, o sahanlarda bıraktığınız yemekle bir insan doyar. Onları bırakma, güzelce ekmeğinle böyle sil, parmağınla da yala. İstersen biraz da su dök de onu da çalkalayarak iç.

Hocaefendi bu kadar da olur mu ya?

Evet bu kadar da olur.

Bu şimdi bıraktığımız yemekler ziyan oluyor, ziyan oluyor, kediler de yok ki evde şimdilerde köpekler de yok ki verelim de onlar da yesin. Bunlar bulaşık şeysin de çöplüğe gidiyor işte.

Onun için o sahanlarımızı da güzel temiz[leyelim.]

Hep kaşıkla yiyoruz çatalla yiyoruz, çatalla nasıl temizleyelim?

Bu kadar kibarlığa da lüzum yok Müslümanlıkta. Ekmeğini koparırsın sıyırırsın, ekmeğini de yersin. Bu sahan da temizlenmiş olur. Yıkayıcıya da o kadar zahmet olmaz. Yıkayıcı da temiz bir sahanı yıkar. Ona da acı biraz. Bunu sen yabana atma.

Ahmed b. Hanbel'in, Müslim'in, Nesaî'nin, Beyhakî'nin, Abd b. Humeyd'in Cabir'den; Taberani ve Beyhaki Ma'kil radıyallahu anh'ten rivayeten bize geldi.

İzâ sekira fe'clidûhu in sekira fe'clidûhu sümme in sekira fe'clidûhu fe in âde'r-râbiate fa'ktulûhu.

Ebû Davud'un ve Beyhaki'nin Ebû Hüreyre'den rivayeti.

Bugün bize bir misafir geldi, içkiye ait yazılar yazıyordu. Amerika'nın büyüklerinden, kimlerse işte, içki hakkında içkinin fenalığı, zararı hakkında İngiliz lisanı üzerine bir eser yazmış. Onu da tercüme edip de inşaallah verirler de, biz geçiririz kağıtlarımıza. Fakat hepsi boş. İngilizler olsun, Almanlar olsun, Amerikalılar olsun bugün dünya bilgilerinde bilgi de üstünler. Her şeyi yapabiliyorlar. Her bilgileri olduğu halde tıp bilgisinde de üstünler. Tıp bilgisinde de üstün oldukları halde bu menhus âdete hepsi müptela olmuş. Hepsi müptela olmuş! En büyük âfat kendi vücutlarında kendilerini kendileri harap ediyorlar. Bunun önüne kendileri de geçemiyor. Bugün İngiliz hayatları ciheti bakımından mahvolmuş bir millettir. En büyük fenalık, [içki] insandan hayayı kaldırır. Haya olmadı mıydı;

el-Hayâü mine'l-îmâni.

el-Îmânü uryânün ve libâsühû el-hayâü..

"İman çıplaktır."

İnsan soyunduğu vakitte ortaya çıkarsa herkes nefret eder. Ne kadar güzel olursa olsun, bir insan çıplacık ortaya çıktı mıydı, "Tüh!" diye herkes kafasını çevirir, önüne bakar, "Sus, örtün!" diye bağırır. Çünkü çıplaklık hayvana yakışır, insana yakışmaz ki. Çıplaklık ancak hayvanın hilkatidir, o öyle gezecek. Fakat insan, insandaki haya örtünme ile ziynetlenir insan. O örtüyü attı mıydı sırtından, hiçbir insanlıkla alakası kalmaz demektir onun. İşte bugün gavurcukların hâli bundan ibarettir. Bunların özenilecek hiçbir tarafları yok ama biz ne yapalım ki gençlerimiz buna kapıldı gidiyor.

Niçin kapıldı?

el-İlmü hayâtü'l-islâmi.

Demin dedim ya, en öğrenilecek şey ilimdir. Din ilmi ama dünya ilmi değil. Dünya ilmini öğren, yine dünya ilimlerini öğrenmek zararlı değil, ama dinini öğren bir kere. Dinini öğren ondan sonra dünyanı da öğren yahut nasıl öğreneceksen öğren işte.

Ha bu ilim dini ilim olmadığı için, bugün Avrupa'ya biz benimsedik tabiriyle. Her şeysi sanki gökten gelmiş gibi, her âdetlerini, her ananelerini [benimsedik.] Bu kadar zamandır hocalarımız vaaz ede ede belki dilleri tükenmiştir kimseye sakal bıraktıramamıştır. Şimdi gençler bir sürü sakallandı ama sakala da benzer şey değil o. Sakal değil o, o Avrupa'nın taklitçisi, mukallit. İyi bir şey de değil.

Binâenaleyh bu içki denilen bela, dünyanın ne zamanlarından beri ise insanlar müptela olmuşlar bu âdete, gidiyor bilir bilmez. Cenâb-ı peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu Allahu Teâlâ'nın emri ile yasakladı. Allahu Teâlâ'nın emri ile yasak oldu bu. Bu yasak üzerine müslümanlar o anda hepsini terk ettiler.

O günkü müslümanla bugünkü müslümanı ölçmenin arasında ölçü yok yani. O günkü müslümana ölçecek ölçüyle bugünkü müslümanı ölçecek ölçü yok ortada. Hiçbir tarafımız benzemiyor müslümanlara bizim.

Allah kusurlarımızı affetsin yani.

Peygamber [sadece söyledi;] ne polis var, ne jandarma var, ne inzibat kuvveti var, ne başka bir kuvvet var. Yalnız söz.

Yapılacak!

Herkes yapar.

Yok, yapılmayacak!

Herkes vazgeçer.

Niçin?

Bağlılık var Allah'ın resûlüne, o ne derse o oluyor.

E içki?

Cenâb-ı Peygamber yasak dedi.

İşte birkaç sene evvel buraya bir efendi geldi, 5-10 gün burada vaaz etti. Ankara'dan bir hocadır diyeyim. Hoca da değil ama meslek sahibi değil, fakat tedkikat yapmış din hakkında, güzel şeyler öğrenmiş. Onları da müslümanlara duyurmaya çalışıyor.

İçki hakkında burada güzel bir konuşma yaptı. Aleyhinde yani. Hatırımda da pek kalmadı. Fakat bugünkü bilgiler içkinin damlası vücut damarlarındaki, beyaz kırmızı dedikleri iki mikrop var ya vücudumuzda. Onları birleştirmeye vesile oluyormuş. Bu ikisi birleşiyor, birleşiyor kalın damarlardan geçiyorlar fakat ince damarlara geldi miydi tıkanıp kalıyorlar orada. Oradaki mikropların da öldürülmesine vesile oluyorlar. Hayatları gidiyor onların. Onlar telafi oluyorsa da beyindeki tahribat katiyen telafi olamıyor, gidiyor. Şuursuzluk, ahlaksızlık, envai çeşit şeyler buradaki hastalıklardan dolayı beynin muhakemesini yapamadığından ileri geliyor.

Şimdi doktora gidersin, karnım ağrıyor, başım ağrıyor, bilmem ne ağrıyor. Onların ilacı olan şeyi verir, iyi. Fakat bu iç tahribatı olan şeylerin imkânı yok ki! Onu ancak Allah'ın resûlü'nün sözünü dinleyeceksin ve oradan uzaklaşacaksın.

Şimdi size bir şey söyleyeceğim. İlim bambaşka bir şeydir, bir esrardır, esrar-ı ilahidir. Ona insanların aklını erdirmeye imkân yoktur.

Şimdi ben aynen söyleyeyim. Bugün bir misafirimiz var, Konya'dan Doktor Kemal Efendi. Doktordur, hem hafızdır hem mütehassıstır. Sabahleyin misafir geldi. Diyor ki Arafat'ta başıma bir ağrı geldi. Arafat'ta başıma bir ağrı geldi ama dehşetli bir ağrı. Şaşırdım. Orada bir muhterem valide hanıma dedim ki;

"Her zaman biz size ilaçlar veriyoruz. Bu sefer de sen bize bir çare bul bakalım filan." dedim diyor.

Bismillâhirrahmânirrahîm dedi, ne okuduysa okudu, o anda başımdan ağrı gitti diyor. O anda başımdan ağrı gitti, doktor olmasından dolayı söylüyorum yani. Şaşırdım kaldım diyor.

Ne esrar var burada! Karşında ilaç yok, bir şey yok. Yok ama bir hıfz denilen nefesin tesirine bak. Derhal geçti diyor. Hiç bir hap yok ki derhal geçirsin insanı. Tedrici bir surette geçirirse geçirir. Tedrici bir surettedir. Günlerce ilaç alacaksın, para vereceksin, canın yanacak, miden bozulacak. Ne âlâ. Ama o bir üfürdü, elhamdülillah o anda geçti hastalığım diyor.

Arkasından, doktor Hümeyra Hanım var, bilirsiniz hepiniz belki, gelen hocanın kızıdır, doktordur. Şimdiki nakliyatında başım benim de çok ağrıyor, şiddetli bir araya tutuldum. Medine-i Münevvere'de bir annemiz var, cici annemiz, ismi Rabia'dır. Yaşlı bir kadındır, orada tavattun eder. Onlara mücavir derler.

"Kızım seni çok üzüntülü görüyorum, ne o halin?"

"Başımdan." demiş.

Elini, parmağını başıma koydu diyor.

Ağrı duruyor mu?

Yok teyze bu tarafıma geçti.

Buraya koydu diyor.

Yok tepeme geçti.

Ensemden çıktı gitti diyor.

Üç defa da. O da doktor, kendisi de burada, gidin sorun.

Allah affetsin kusurlarımızı.

Kur'an ilmi kadar değişilecek hiçbir ilim yoktur. Kim değişirse Kur'an ilmini, o insanlıktan da İslâm'dan da çıkmış olur.

Neyse ki benim ilmim her şeyden üstün, Allah için.

Şimdi bu içki içenlere Efendimiz diyor ki;

Fe'clidûhu. "Seksen tane dayak vurun ona."

Bu içkiyi içtiğinden dolayı sarhoş olmuş. Hangi içki içerse içsin, bu şarap içmesi şart değil. Çeşit çeşit içkilerin adları var. Hangisi olursa, kendisini madem ki sarhoş etmiştir. Onu dövün 80 tane dövün. Mütenebbih olursa ne âlâ.

İn sekira. "Tekrar yine içti." Fe'clidûhu. "Bir daha dövün." Sümme in sekira. "Tekrar bir daha içti. "Fe'clidûhu. "Bir daha dövün." Fe-in âde'r-râbiate. "Üç defa dövdükten sonra baktınız ki adam olmuyor dördüncü de." Fa'ktulûhu. "Onda hayır yok artık, kaldırın onun vücudunu ortadan."

Bu evâil-i İslâm'da, ilk İslâm devrinde tatbik olunmuş sonra neshedilmiş. Yalnız Maliki mezhebinde câri hâlâ.

Bu şiddet neden ileri geliyor?

Diğer kimselerde buna özenmesinler, korksunlar yapmasınlar.

Niçin?

Hayatlarını ifnâ ediyorlar, ahlaklarını bozuyorlar.

Efendim bir damlacık, bir kadehcik?

Bir kadehi değil damlası da haram.

Kadehi değil damlası haram! Damlası haram olan şeye bir müslüman nasıl irtikap eder. Hem müslüman olsun da, "Ben müslümanım!" davasında bulunuyor, hem de Allah'ın yasak ettiğine cesaret etsin [de onu içsin!] Bu korkulacak bir davadır yani.

Onun için Allah cümle Ümmet-i Muhammed'i ve bizleri de muhafaza etsin.

Yâ eyyühe'l-lezîne âmenü'ctenibû.

"Uzak olun!" diyor Allah.

O husustaki dava uzun. Onu şey yaparsak alt tarafını konuşamayız.

Yani Allah şaraptan da şarabın envai olan her çeşit insanı sekteye uğratan şeylerden muhafaza etsin.

Ama şarhoşluk iki nevidir, diyorlar. Birisi böyle içki içersin sarhoş olursun, bir de dünyaya dalar âhireti unutur, bir şekilde sarhoş olursun. Bu sarhoşluk öteki sarhoşluktan daha beterdir.

Allah muhafza etsin.

Bu sarhoşluk da kötü, işte ezan okunur duymaz kulak, Kur'an okunur duymaz kulağı, vaaz olunur duymaz kulağı. Söylersin, nasihat söylersin, şunu söylersin bunu söylersin kulağına girmez. İşi dünya!

İzâ selle'l-müslimü alâ ahîhi'l-müslimi silâhan lâ tezâlü melâiketullâhi teâlâ tel'anühu hattâ yeşîmehu anhu.

Sen duyur bu sözü tüm insanlara.

İzâ selle'l-müslimü alâ ahîhi'l-müslimi silâhan. "Silahını çekmiş bir müslüman."

Silahını, ister bıçağını ister silahını. Bunu çeker çekmez, bakınız;

Lâ tezâlü melâiketullâhi teâlâ tel'anühu hattâ yeşîmehu anhu. "Onu kınına sokuncaya kadar Allah'ın melekleri ona lanet ederler."

Sen nasıl insansın, Allah sana lanet etsin. Allah'ın rahmetinden uzak ol sen.

Allah'ın rahmetinden uzak oldu mu, yani balık sudan uzak olunca ne olur?

Balık sudan uzak olunca ölür. Biz de rahmeti ilahi ile yaşarız. Rahmeti ilahiyeden uzaklaştık mı yandık.

Bu melek böyle dua ederse reddolur mu?

Meleğin duası makbuldür.

Onun için artık bugün müslümanlar artık âdet kabiline geldi. Bugün okuyoruz;

"Bugün filan yerde iki talebe ölmüş, filan yerde üç talebe ölmüş. Filan yerde şu ölmüş."

Nasıl, bu iş nasıl iş, vicdan ki aklımız da ermiyor yani.

Allah kusurlarımızı Affetsin.

Elhamdülillah çok iyi devirlerde yetiştik, büyüdük, bugün bu devir bize çok acı geliyor. Bizim yetiştiğimiz devirlerde böyle şeylerin hiçbirisi yok idi. Herkes kardeş kardeş sarılır, sevişir, öpüşür, koklaşır. E bugün herkes birbirine düşman.

Niçin öldürüyorsun müslüman kardeşini?

Sevmediği için öldürüyor.

E nasıl olur müslüman birbirini sevmesin?

E Müslümanlık demek ortadan kalkınca bunlar böyle olacak şeyler.

Yahu Beyrut'da iki taraf birbirini öldürüyor, duyuyoruz. Fakat bir tarafı müslüman bir tarafı gâvur diyorlar mesela. Müslüman olanın cinsleri ayrı. Bizim cinsimizde bir, cibilliyetimizde bir, memleketimizde bir. Nasıl oluyor da bu iş oluyor anlamıyorum.

Bu demek insan korkunç bir mahluk, başka kimselere de âlet olmaya kabiliyetli. Allah'ı unutunca insan her şeyi oluyor demek. Allah yolunda olsa bunların hiçbirisi olmaz. Hiçbirisi olmaz, Allah yolundan çıkınca hepsi oluyor. Çünkü;

La'netü'l-melâiketi. "Meleklerin lanetine uğruyor."

Meleklerin lanetine uğradıktan sonra bitti artık.

İzâ selleme aleyküm ehadün min ehli'l-kitâbi fe kûlû ve aleyküm.

Hıristiyanlardan, yahudi nasara kim olursa olsun, gel de size es-selamü aleyküm diyor. Ona karşı verilecek cevap, ve aleykümdür.

Selam lafzını veremeyiz onlara. Selam, selamet istemek. Biz gâvurun selametini hiçbir zaman isteyemeyiz. Gâvurun selametini isteyemediğimiz için ve aleyküm der bırakırız.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Yani bu cihetle çok sözler var yine söylenecek ama artık sizin idrakınıza bırakırız onları. Bu gavurlar sevilecek hiçbir mahluk değildirler. Allah'ın kullarıdırlar, yılan da Allah'ın mahluku, kurt da Allah'ın mahluku, kelb de Allah'ın mahluku. Allah yaratmış. Evet onların şeyleri başka ama yaratmış, gavuru da Allah yaratmıştır. Yaratmıştır ama zararlı bir mahluktur. Dünyada bize faydası vardır, ellerinden istifade ederiz fakat vücutlarının her şeysi aleyhimizedir.

İzâ semi'te cîrâneke yekûlûne kad ahsente fe-kad ahsente. Ve izâ semi'tehüm yekûlûne kad ese'te fe kad ese'te.

Adamcağızın birisi gitti;

"Yâ Resûlallah! Ben iyi veya kötü olduğumu nasıl bileyim?" dedi.

Ben iyi bir adam mıyım kötü bir adam mıyım nasıl bileyim kendimi?

Ne dersiniz ona şimdi?

Bak Cenâb-ı Peygamberimizin ne güzel cevabı;

İzâ semi'te. "Sen duyuduğun vakitte."

Neyi?

Cîrâneke. "Senin komşuların seni dinliyorlar."

Ne diyorlar?

Yekûlûne kad ahsente fe-kad ahsente. ""İyi adam bu, çok güzel adam." diyorlar.

Ama her komşu değil ha! Sülehadan olan, sülehadan olan yaşlı başlı müslüman namazlı niyazlı seni beğeniyorsa, "Ne güzel adam!" diyorsa, sen güzel bir adamsın.

Ve izâ semi'tehüm yekûlûne kad ese'te. "Eğer senin aleyhinde konuşuyorlarsa komşuların o iyi insanlar." Fe-kad ese'te. "Sen de kötü adamsın."

Kendini ona göre ayarla. Komşularına sevdir kendini, komşularının iyiliğini iste. Komşularına karşı hiçbir zarar yapma. Bazı komşu maalesef çirkef olur yani. Ahlakı bozuktur, dili bozuktur, şudur budur ama idare senin elindedir. Sen ona uyma. ona cevap vereceğim diye hiç uğraşma. Sükut et, o alsın dersini.

Yine bakınız;

İzâ semi'tüm bi't-tâûni bi-ardin fe lâ tedhulû aleyhi ve izâ vekaa ve entüm bi-ardin fe lâ tahrucû minhâ firâran minhu.

Şimdi bugün karantina var ya, bak karantinayı nasıl tarif ediyor Cenâb-ı peygamber.

İzâ semi'tüm. "Siz duydunuz." Bi't-tâûni bi-ardin. "Filan yerde tâun denilen, kolera dediğimiz hastalık var, duyuyorsunuz." Fe-lâ tedhulû aleyhi. "Gerek memleketiniz olsun gerek başka bir memleket olsun, işiniz de var orada gideceksiniz. Sakın ha oraya girmeyiniz."

Bak bir memlekette tâun denilen, veba denilen, kolera denilen bulaşıcı hastalıklar olduğunu duyduğunuz vakitte oraya girmeyiniz.

Ve izâ vekaa ve entüm bi-ardin. "Eh ne yapalım o bulunduğunuz memlekette bu hastalık türedi, sürülerle insan her gün ölüyor."

Ha!

Fe-lâ tahrucû minhâ firâran minhu. "Siz de, ben de ölürüm korkusuyla oradan kaçmayın."

Kaçıp da o hastalığı başka yere bulaştırmayın. Ölürsen ölürsün, ecelin gelirse gidersin. Ecelin gelmezse bir şey olmaz. O kadar. Bütün memleket ölmüyor ya. Ölen ölüyor, bütün memleket ölmüyor ki.

Geçenlerde Mısır'da oldu bu hadise, epey bir sene evvel, 25 bin kişi ölmüş birkaç gün içerisinde. Eh bütün Mısır'da bu kadar milyonlarla insan var. Eğer bu öldürücü olsaydı hepsini öldürmesi lazımdı. Olmadı, eceli gelen gider.

Onun için sen korkup da kaçma! Ecelin geldiyse şehit olaraktan gidersin, ecelin gelmediyse bir şey olmaz yine.

Ravileri de çok uzun yine, hepsini söylemeye lüzum yok.

İzâ semi'tüm bi-hâzâ'l-vebâi bi-beledin fe lâ takdemû aleyhi ve izâ vekaa ve entüm bihi fe lâ tahrucû firâran minhu.

Burada ismini söyledi, veba. Bizim de bildiğimiz veba denilen hastalık.

İzâ semi'tüm bi-hâzâ'l-vebâi bi-beledin. "Bir beldede veba denilen şeyi duyduk." Fe-lâ takdemû aleyhi. "Sakın oraya girme." Ve izâ vekaa ve entüm bihi. "Sen oradayken hastalık çıktı orada." Fe-lâ tahrucû firâran minhu. "Ondan korkaraktan kaçma."

Orada kal, hastalığı yayma etrafa. Yani hükmü ilahiye razı ol.

Bunun da ravileri yine var.

İzâ semi'tümü'r-ra'de fe'zkürullâhe fe-innehu lâ yüsîbü zâkiran.

Gök gürlüyor, şimşekler çakıyor.

"Böyle korkulu bir hal olduğu vakitte." Vezkurullah. Allah Allah Allah...; Lâ ilahe illallah, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah; Sübhanallah, sübhanallah;

Ve yüsebbihu'ra'dü bi-hamdihî ve'l-melaiketü min hıfeti ve yüzhirussevai ve yuhibbihi men yeşâi...

Bunu herkes bilmez ama sübhanallah demesini herkes bilir.

Sübhanallah, sübhanallah, sübhanallah de, tesbih et Allah'ı.

Vezkurullah. "Zikret." Fe-innehu lâ yüsîbü zâkiran. "Çünkü o ateş, şimşek Allah'ı zikreden adamların üzerine gelmez."

Gafildir, kim bilir ne ile meşguldür, gelir onu yakar.

Allah muhafaza.

İzâ semi'tümü'r-ra'de fe sebbihû ve lâ tükebbirû.

Yine bu şimdi tekrar böyle parıl parıl gürültüler oluyor. Fe-sebbihû. "Allah'ı tesbih ediniz." Ve lâ tükebbirû. "Allahu ekber, Allahu ekber demeyin."

Tesbih ediniz Allah'ı. Sübhanallah, sübhanallah, sübhanallah deyiniz. Ve lâ tükebbirû. Bak bu da peygamberin bir emri.

Ne hikmet var canım, o da Allah'ın ismini anmak beriki de anmak?

E sen, oraya aklımız erer mi yahu. Cenâb-ı peygamber böyle demiş. Peki, öyleyse biz de Cenâb-ı Hakk'ı tesbih ederiz. Âyetin manasını biliyorsak âyeti okuruz. Bilmiyorsak sübhanallah deriz.

İzâ semi'tüm asvâte'd-diyeketi fe selullâhe min fadlihi fe-innehâ raet meleken ve izâ semi'tüm nehîka'l-hamîri fe teavvezû billâhi mine'ş-şeytâni fe-innehâ raet şeytânen.

Horozlarımız vardır ya, ürü ürüü diyerekten öterler işte.

"Öttüğü vakitte o bir meleği görür de öyle öter."

Şimdi seması hatırımda yok ama semada böyle horoz şeklinde bir melek vardır. Bu öter, bunun ötüşü ile birlikte bütün horozlar da öter. Saatleri vardır onların, bu saatlerde mutlaka öterler horozlar. İşte sabahı da onlar bize [bildirir.] Bilmem kaçıncı ötüş de sabah olur derler. Bu ötüş de sabah olmuştur artık, herkes kalkar namaza gider. Şimdiki gibi saatler yok, müezzinler yok bize duyursun. O horozların sesleri, eski büyük hanımlar bilirler. Üçüncü ötüş, dördüncü ötüş der, artık sabah olmuştur der.

İşte o melek gökte ötüyor. Ses, o gökteki ses uyaraktan onlar da Cenâb-ı tesbih etmek için öterler.

Ve izâ semi'tüm nehîka'l-hamîri.

Hamîr, merkebin cemi olaraktan gelmiştir. Merkep seslerini duydunuz mu, anırma deriz ya. Anırmaya başladığı vakitte hiç de hoş değildir o hayvanın sesi.

"Ona işittiğiniz vakitte." Fe-teavvezû billâhi mine'ş-şeytâni. "O zaman da şeytanın şerrinden Allah'a sığının." Fe-innehâ raet şeytânen. "O da şeytanı görmüştür de ondan bağırır."

Bak sığının Allah'a diyerekten, o da bize ikaz eder yani.

Ahmed b. Hanbel'in, Buhari'nin, Müslim'in, Ebû Davud'un, Tirmizi'nin Ebû Hüreyre hazretleri'nden rivayetidir.

Yine bir hadîs-i şerîfte;

İzâ semi'tüm nehîka himârin ve nübâha kelbin ve savte dîkin bi'l-leyli fe teavvezû billâhi min şerri'ş-şeytâni fe-innehüm yeravne mâ lâ teravne.

Yine gerek merkebin gerek kelbin, kelb de nübh, kelbin ürümesi. Burada yine bazı horoz vaktini şaşırır vakitsiz öter.

"Vakitsiz öten horozun ötüşünden, kelbin ürümesinden, merkebin anırmasından Allah'a sığınınız. Çünkü sizin görmediklerinizi onlar görürler."

Demek ki Allahu Teâlâ bak [neler yaratmış!] Biz de bir göz var ama bizim gözümüz onların gözünden aşağı demek. Onlar bizim göremediklerimizi görüyorlar.

E hayvandır o?

Hayvanın görmesi ile bizim görmemiz elbette bir değildir. Daha iyisini, daha güzelini, daha incesini görmek isteriz ama kabiliyetimiz o kadarmış, Allah bize o kadarını gösteriyor. Biz onların gördüklerini görsek belki hayatımızda yaşamamız da mümkün olmaz. Çeşitli şeylere kapılırız. Onun için bize Allah onları göstermiyor. Çünkü bu göze bir karar vermiş Allah celle ve alâ. O kararın altındakini de göremez üstündekini de göremez. O karar içerisinde olan şeyleri görür.

E hepsini görseydik?

Hepsini görseydik dayanamazdık. Dayanamazdık, Allahu Teâlâ'nın o da bir lütfudur bize ki, ancak bize lazım olan miktarını bize vermiş. Kulağımızda öyle. Her sesi kulağımız duyamaz. İşte mesela radyolarımızdaki ses mevcuttur. O makineye lüzum kalmadan onu pekala duyabiliriz. Ama Cenâb-ı Hak o kabiliyeti vermemiş. Çünkü her sesi duysak rahat edemeyiz. Ama radyonun iki dakikalık, 10 dakikalık bir şey açıyoruz mesela ondan istifade ediyoruz. Ama her an için kulaklarımız öyle dolu olsa olmaz. Onun için ancak ihtiyacımız olan şeyleri duymak için o miktarı vermiş.

Bak, burasını iyi dinleyiniz ama.

İzâ semi'tüm bi-cebelin. "Siz işittiniz ki bir dağ." Zâle an mekânihi. "Yerinden gitti."

"Ya burada bir dağ vardı, ne oldu bu dağ?" dersiniz.

Eh işte insanlar oya moya bitirdiler dağı. Dağ gitti ortadan.

Fe-saddekû. "Sâhi insanlar bu dağı oymuşlar. Buna inan, inan ona." Ve izâ semi'tüm bi-raculin zâle an hulukihi fe lâ tüsaddikû bihi. "Bir iş tasarlıyor, yankesici, hırsız, ayyaş, envai. Buna da deseler ki sana, hırsızlıktan vazgeçmiş bu adam hah, iyi şimdi. İnanmayınız."

İnanmayınız, hilkatini değiştirmek imkânı yok. İnanmayın ona. Dağın değiştiğini işitirseniz inanın, insanın tabiatından vazgeçti derlerse inanmayın.

Tabiat iki kısım: Bir kısmı, hilkaten yaratılış vardır insanda, o hilkaten yaratılıştaki huyu neyse odur. Bir de tabiat-ı saniye dedikleri kendimizin kazandığı bir tabiat vardır ki, sabahleyin çay içmeden yapamayız, kahve içmeden yapamayız, sigara içmeden yapamayız. Bu tabiat-ı saniye oluyor. Bize tabii yerleşiyor yani. Artık iyi bir yerleşiyor, bu yerleşmeden kurtulmak mümkün olmuyor artık.

İşte gözümüzün önünde bugünkü durumlar. Herkes bilir ki içki fenadır. Şimdi Avrupa'da satılan sigaraların üzerine devlet emretmiş, "Bu sıhhatinize zararlıdır, içmeyin." Mecburi sigara şeylerinin üzerinde yazılı. Herif onu okuya okuya alıyor fısfıs diye içiyor. Senin zararın bana ne diyor, on para etmez diyor. Ben içeceğim bunu diyor.

İçkisi de böyle.

İçkinin zararını sanki doktorlar bilmiyor mu?

Biliyorlar ama iptila işte, bir kere o satılıyor. Ondan sonra Allahu Teâlâ çeşitli fena ahlaklar var. Bu ahlaklara müptela olan insanlar onlardan kurtulmanın çaresini bulamaz. Ancak ve ancak Allahu Teâlâ'nın inayeti ve hidayeti vasıtasıyla kurtulursa ne âlâ. Tevbe eder, istiğfar eder, Allahu Teâlâ'nın emirlerine ittiba eder, biraz da riyazetlere devam eder filan derken bakarsın o kötülük unutulur. Hiç olmazsa 40 günde derler. Onun için bu ahlâk kitaplarında, şimdi bunu burada duyduk ya, ahlâk kitaplarında olursa öyleyse biz hiç uğraşmayalım. Demek ki hepimizin tineti neyse o olur biter vesselam.

Yok öyle değil.

Şimdi doğan kuşu var, doğan. Tazı köpekleri nasılsa, tazı köpekleri yerdeki hayvanları kovalar tutar avcıya getirir yahut yakalar getirir. Kuşların da böyle avcıları vardır. Doğan gibi ve bir hayvan daha var, Şahin. Bunlar yırtıcı hayvanlardır. İnsanın yanına sokulmazlar katiyen. Fakat bunu yavru iken yakalar avcı, getirir evine. Onu karanlık bir odaya kapatır, onu odada 40 gün besler. 40 gün besler onu ama dışarıdan hiç kimseye göstermez. Hep kendi girer içeriye. Yedirir, avını verir, yemini verir, sesine de alışır o kuş, ona da alışır. 40 gün sonra omzuna bindirir onu, gider bir kuşların olduğu meydana, ona kuşu gösterir, pırrrr diye gider, kuşu yakalayıp getirir adama. Bu yabani bir hayvan.

Demek ki 40 günlük bir riyazet bunu yola getirdi.

Hayvanı yola getiren insanı getirmez mi dersin?

Sahibine teslim ol, sen de onun sözünden dışarıya çıkma. Bak, 40 gün içerisinde sen de bir melek olursun vesselam.

Allah affetsin kusurlarımızı. Ama bize Allah şimdi hepimizi affetsin.

Bugün insanlar çok bildiklerinden dolayı çok da yanılıyorlar. Ben biliyorum, Kur'an'ın manasın da biliyorum diyor. İşte şeriat bana kâfidir, tarikate ne lüzum var der, kıyameti koparır.

Ne yapacaksınız, ne diyeceksiniz şimdi?

Koparır.

Allah affetsin kusurlarımızı.

O alıştığı tinetten insan bir türlü vazgeçemez. Onun da huyu budur.

İzâ semi'tüm bi-nâsi ye'tûne min kıbeli'l-maşriki ûlû dehâin ya'cebü'n-nâsü min zeyyihim fe kad ezalletkümü's-sâatü.

Şimdi buna Cenâb-ı peygamber ehli Medine'de söylüyor.

"Bir vakit buraya şarktan veya şarkî memleketlerden birtakım insanlar gelecek. Hacı olmak için veyahut ziyaret için, şu için bu için. Fakat bakacaksınız ki onların kalıpları, kıyafetleri sizin çok hoşunuza da gidecek, taaccüp de edeceksiniz. 'Bu nasıl kıyafet, daracık bir pantolon giymiş, bir ceket giymiş üzerinde, başı şöyle şu şekilde filan. Oo nasıl olur bu?' diye taaccüp edeceksiniz. İşte biliniz ki artık kıyametin yakın olduğunu."

Şimdi bizim bu esvaplarımız hiçbir surette beğenilir bir esvap değil ama bugün hepimiz onun aşığı da olduk esiri de olduk. Bu çeşit olmazsa giymeyiz. Terziyi de üzeriz, "Olmadı şurası şöyle burası böyle." deriz. E müslümanın dedelerimizden kalma bir kıyafeti vardı. İşte şalvarlarımız, latalarımız hepimizin. Bellerinde kuşaklar, başlarında sarıkları. Sarık değil de işte bir şeyler sararlardı filan. Kimisinin hacı olduğunu başındaki şeyden anlardın. Kimisinin ne olduğunu ondan anlardın. Onların hiçbirisi bugün kalmadı.

Bu nedir?

Medeniyet esvabı. Avrupa'dan almışız bunu. Bu bize yakışır bir şey değil ki!

Bak kıyametin yakın olduğunu anla diyor.

İzâ semi'tüm muhammeden sallallahu aleyhi ve sellem.

Şimdi geçen pek çok hoşuma gitti. Şimdi [sorarız];

İsmin ne?

Memet.

Memet'in adı yok, Memet diye bir ad yok yani.

Biz ise, adın ne?

Memet deriz.

Ahmed'i söyleriz de Mehmet'i söylerken Memet deriz. Halbuki Muhammed denir. Muhammed de aynı addır fakat telafuzu hatalı konuşuruz. Bu ekseriyetle Memet isminde böyle hatalı konuşmalar vardır. Bu Mehmet de de dedi ki o arkadaş, "Biz Muhammed demeyiz, hürmeten demeyiz. Çünkü Muhammed'e layık değiliz. Onun ümmetiyiz ama onun yolunda değiliz ki! Onun dediklerini tutmuyoruz ki! Onun için Muhammed diyerekten demiyoruz, hürmeten demiyoruz. Liyakatsizliğimizden demiyoruz."

Halbuki bir kaynatamız vardı, oğlu onun da Mehmet.

"Oo Muhammed!"

Bu tabirle çağırır. Ve Arabistan'da da hep Muhammed diye çağırırlar birbirlerine. Yâ Hacı Muhammed!

Dün bir misafir geldi Cezayir'in garbî kısmından, garbî Cezayir'den. "Bizde Muhammed ismini yalnız söylemezler. Yâ seyyidî Muhammed! Yâ Seyyidî! Yâ Mevlâya Muhammed! Böyle sıfatla söylerler ki böyle hürmete daha layık bir şekilde olsun." dedi.

Binâenaleyh;

İzâ semi'tüm muhammeden. "Siz Muhammed ismini söylediğiniz vakitte." Fe-lâ tecbehûhu. "Onu cehle atfedip onu zelil olacak bir harekette bulunmayın."

Onu beğenmemezlik, hor görmek, hakir görmek, hatta tokat vurmak çocuklara. Tokat vururuz çocuklara. Bu Muhammed ismini taşıyan çocuklara onu da yapmayın. Acı söylemeyiniz, kötü söylemeyiniz, fena söylemeyiniz, tahkir de etmeyiniz.

Ve lâ tuharrimûhu ve lâ tükabbihûhu. "Bunların hiçbirisini yapmayın."

Muhammed mi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e hürmeten o çocuğa iyi muamele edin. İsmine hürmeten büyükse de yine iyi muamele edin küçükse de yine iyi muamele edin.

Bûrike fî muhammedin. "Muhammed ismini takınanlara Cenâb-ı Peygamberin şefaat-i hassası olacak bir. İkincisi o Muhammed isminde bir mübareklik vardır."

Dün bize Ankara'dan "Barekallah" yazan bir levha yollamışlar. Rahmetlik oldu bir hattat efendi vardı, onun yazısı imiş. Onu güzel bir şeyle böyle matbaada basmışlar. O barekallah altında da yazmış. Bu barekallah eskiden düğünlerimiz de şurada burada hediye verilirdi. Allah mübarek etsin izdivacınızı, evinizi yahut şununuzu bununuzu. Yapılan dükkanı açma da, ev yaptırma da bunlar hep asılırdı duvarların kapıların üzerine: Barekallah. Allah mübarek etsin evinizi diyerekten.

Bu mübarekliğe akıl ermez. Her şeye aklımızın ermediği gibi bu Tebarekellezîdeki bu mübareklikten. Bu mübarek lafzı [çok kıymetlidir.] Azıcık bir yemek mübarek ise çok insana yeter. Çok insana yeter ve artar da.

Zaten bu bir kişiyi doyurmaz ya. Bak burada 10 kişi olduk şimdi, bunu nasıl yetireceğiz biz?

Allah'ın ona mübarekliği erişti ise bu ona da yetecek artacak bile.

Sonra bir numune söyleyeyim, çok numunesi var ya. Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hendek'ten ile muharebe oldu ya. Hendek muharebesinde düşman geliyor çok kalabalık. Dövüşmeye imkanımız yok onlarla. Dediler ki Selman-ı Farisi'nin tabiriyle;

"Hendek kazalım düşman geçemesin içeriye. Geçmek isteyenleri de atarız öldürürüz, belasını bulur."

Karar verdiler, hendek kazılıyor. Aç, yemek yok yahu! Zaten bir hurmaları var o mübareklerin. O da yok, bitmiş.

Üç gün hendek kazmakla meşguller, üç gün aç. Aç açına düşman gelecek korkusu ile mütemadiyen hendek kazıyorlar. İşte bu hendek hacılarımız görür ya, hendek denilen yere gidiliyor işte. Ama şimdi ondan eser kalmamış. Yani biz âsâr-i âtika diye birçok şeyleri muhafaza ederiz. Onlar bunu yapamamışlar. Eğer o gün bugün o hendekler meydanda kalsaydı onları gördükçe ashab-ı kirama karşı çok hayretlere düşerdik.

Câbir denilen zât acıdı, evine dedi ki;

Yahu bir şey hazırla da, Cenâb-ı peygamberi hiç olmazsa birkaç arkadaşını çağıralım da onu doyuralım hiç olmazsa. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, o da çalışıyor ashabı kiramın arasında.

"Peki!" dedi.

Bir keçileri varmış, işte biraz da ekmeği varmış hanımın. Onları pişirerekten yapmış.

Câbir radıyallahu anh gelmiş demiş ki;

"Ya Resûlallah! Üç gündür açsınız. Evde bir parça bir şey hazırlamışlar. Ebubekir'i, Ömer'i filan alın da birkaç kişiyle buyrun fakirhaneye bir yemek yiyelim." demiş.

Cenâb-ı peygamber de, 300 küsur arkadaşı varmış onun Hendek kazma da;

"Buyurun!" demiş, "Câbir bizi davet ediyor arkadaşlar!"

Bırakmışlar hendeği, hepsi aç çünkü, koşmuşlar Câbir'in evine.

Cabir'in ödü patlamış, Eyvah!" demiş, "Ne olacak bu? 300 kişiye nereden ne yetiştireceğiz?

Tenbih etmiş [Efendimiz;]

"Ben gelmeyince sofraya yemek koymayın."

Cenâb-ı peygamber oturmuş kazanın başına, tencere mencere neyse, ondan almış koymuş koymuş, koymuş koymuş, ekmekten koparmış koymuş 300 kişi doymuş. Bakmışlar ki tenceredeki de duruyor, ekmek de duruyor;

"Onu da komşularınıza dağıtın." demiş.

Müspettir bu, olan hadise.

Allah cümlemizi affetsin.

Bir ikincisini daha söyleyeyim. Bir muharebeye gidildi, Tebük olsa gerek. Ashabı kiramın yiyecekleri tükendi. Tükendi, yok yiyecek. Bazılarında var bazılarında da yok. Dedi ki Resûl-i Ekrem Efendimiz bir çuval, yaygı yaydırdı;

"Herkes neyi varsa getirsin." dedi, nesi varsa herkes o yaygının üzerine döktü. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem o yaygı üzerinden ashab-ı kirama bir avuç iki avuç dağıttı.

Ebû Hüreyre olsa [gerek,] hatırımda kaldığına göre, ona isabet eden, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem dünyadan âhirete göçtü, Ebubekir göçtü, Ömer göçtü, hâlâ ona Resûl-i Ekrem'in verdiği hurma onda duruyor.

Allah onun için yemeklerimizi yerken Bismillâhirrahmânirrahîm demeyi [unutmayın.] Hepiniz desin küçüklerle beraber. Allahu Teâlâ'ya şöyle gönlümüzü bağlayaraktan. Bunda çok kabahatimiz var. Gavurların da mesela bugün yemeklerine duasız oturmadıklarını duyuyoruz. Onlar da gavurca kendilerine Allahu Teâlâ'nın nimetine şükretmek için bir dua yaparlar yemekten evvel. Onlarınki yemekten evvel, biz yemekten sonra yaparız.

Yemekten sonra bir de 40 lokma diye bir tabir var, o da İbrahim aleyhisselam'ın sünnetine iktidâendir. Peygamberimiz yemekten sonra yapmış duayı, İbrahim aleyhisselam da yemekten evvel yapmış duayı. İkisini cem etmek üzere, yemekten sonra madem ki bir şeyler yiyeceğiz. İbrahim aleyhisselam'ın da yerine gelsin sünneti diyerekten. Kırk lokma değildir de o, sünnet yerine gelsin diyerektendir.

Binâenaleyh onların bu âdetlerini bugün unutmuş şekildeyiz, birçok evlerde yemek duası bilmezler. Yemek duası yapmasını bilmez, hemen oturur sofraya karnını doyurur kalkar gider.

Bu olur mu hiç?

İnsana yakışmaz yani. Bu nimeti bir veren var. Hatta hayvanat bile yediğinin kıymetini bilir o da haliyle Allah'a şükreder. Hayvanat da haliyle; "Çok şükür beni doyurdun, kandırdın yâ Rabbi!" diyerekten Allah'a şükür eder.

Çünkü Allahu Teâlâ o kuvveti bize vermese, Allah esirgesin ağzımız işlemese, midemizi işlemese ne yaparız yani?

Onun için çok şükür her nimet de pek mebzüldür şimdi. Bizim çocukluğumuzda bilemediğimiz, bulamadığımız bir sürü nimet bugün mebzûlen. Çünkü vasıtalar çoğaldı. Mesela Adana'dan bir mahsul gelemezdi buraya. Tâ 15-20 günde, bir ayda buraya ne gelir, hepsi erirdi. E şimdi kışın da var yazın da var. Çünkü getiriyor her şeyi. Çok mebzül. Bundan dolayı çok şükür edilmesi lazım. Çok şüküretmek lazım!

Allah kusurlarımızı affetsin de çok şükreden bahtiyar kullarının arasına cümlemizi kabul eylesin inşallah.

İzâ şebbehe alâ ehadikümü'ş-şeytânü ve hüve fî salâtihi. "Namazdayız, namazdayken şeytan-ı aleyhillâneh bize musallat olur şaşırtır bizi, şaşırttıdır. Şüphe düşürür içimize." Fe-kâle ahdeste. Çeşitli şeytan yolları vardır. "Yahu abdestin bozuldu, bırak çık namazdan dışarı." der.

Bir şey yapmadım ki!

Az önce bir makat yerlerinde kıpırdama olduysa o kıpırdamalara abdestin bozuldu der, kandırmaya çalışır seni.

Fe'l-yekul fî nefsihi kezebte. "O zaman sen de ki, 'Sus şeytan, böyle bir şey yapmadım ben.'" Hattâ yesme'a savten. "Eğer bir ses duyuyorsan oradan, yellenme denilen şey olduysa, duyduysan onu." Bi-üznihi. "Kulağınla duyduysan." Ev yecide rîhan bi-enfihi. "Yahut kokusunu duyduysan."

Ha o zaman tabi çıkarsın namazından, terk edersin artık. Böyle bir şey duymadıkça, kokuyu da kokmadıkça sakın namazını bozayım deme. O şeytan der onu ama sen bak öyle bir şey yok. Kışt dersin ona, yalan söylüyorsun dersin.

Ve izâ sallâ ehadüküm fe-lem yedri. "Kılıyoruz namaza ama bir beşeriyet iktizası unuttuk."

Acaba üç müydü dört müydü, oturdum muydu oturmadım mıydı? Bir gelir insanın da bir anda kayboluyor kendi nefsi, zihni, unutuyor oturduğunu, yahut üç kıldığını unutuyor, şaşırıyor bayağı. Ezâde em nekasa. "Yoksa beş mi olacak yoksa üç mü olacak bir şeye düştü, sen namazını sakın bozma." Fe'l-yescüdü secdeteyni. Ümmeti Muhammed'e merhamet. "İki tane sehiv secdesi yap vesselam." Ve hüve câlisün.

Bunun altında aşağıda daha açık izahı geliyor. Mesela üç müydü dört müydü şaşırttırır, üçe hamlet, bir rekât daha kıl secdeye git. Dördü bitirmiş beşe geçmişse, bir rekât daha ekle altı olsun, sehiv secdesi yap ama dörtte oturmak şartıyla. Dörtte oturduysan, beşinciye kalktıysan şaşıraraktan, ona bir de ilave ederekten onu altı yaparsın. Eğer oturmadıysan namaz bozulmuştur artık.

Bu da güzel şey.

İzâ şeribe ehadüküm fe'l-yemussu messan. "Su içerken suyu emerekten iç."

Ne güzel söylemiş Cenâb-ı Peygamber Efendimiz.

Nasıl hayvan suyu içerken uzaktan uzaktan emerekten suyu çeker, siz de bardağından suyu emerekten için yani gır gır gır gır içmeyiniz.

Ve lâ yeubbu abben. "Emerekten için, çanağa şar şar şar dökerekten içmeyiniz öyle." Fe-inne'l-kübâde mine'l-abbi. "En çok ciğer hastalıkları suyu böyle, hele soğuk olursa, birden içivermekle sebep olur."

Ağır ağır içince her ne kadar soğuk da olsa o ağızda ısınır ve vücuda yine yayılır rahatlık olur. Fakat birden içilirse en çok ciğer hastalıkları, verem merem bundan ileri gelir.

Allah esirgesin.

Bir tane daha okuyayım.

İzâ şeribe ehadüküm fe lâ yeteneffes. "[Sizden biriniz şu içtiği zaman] üfürmeyin suya."

Sıcak su olur, mesela çay gibi, onu içemez sıcak. Soğutarak, hele çocuklara yaparız, soğutup da içirelim diyerekten. Doğru değil, ya içine soğuk su kat yahut biraz beklet soğusun öyle iç veya içir.

Fe-lâ yeteneffes fi'l-inâi. "Suya üfürmeyiniz."

E bugün işte tıp söylüyor, nefesi alırken iyi alırmış da verirken içimizdeki bütün zehirleri de alaraktan atıyoruz dışarıya. O zehirli nefesi o suya üfürüyoruz suyu da zehirliyoruz. Efendimiz bundan da bizi "Yapmayınız!" diyerekten men etmişlerdir.

Ve izâ etâ el-halâe. "Afedersin yüznumaraya gidecek olduğunuz vakitte." Fe-lâ yemesse zekerahu bi-yemînihi. "Zekerini sağ eliyle tutmasın."

Sağ el mübarektir. O yemeye mahsus, güzel yerlere mahsus. Sol, sümkürmek için, işte münasebetsiz yerlerde, taharette kullanılan bir eldir. Binâenaleyh sağ elinizi helâlarda kullanmayınız, sol elinizi kullanınız.

Ve-lâ yetemessah bi-yemînihi. "Sağ eliyle de meshetmesin."

İdrarda olan, yolda olan suları çıkarmak için istibra edilir ya, bu istibrayı da sağ elle yapma. Bu sol el oraya mahsus.

İzâ şeribe'l-kelbü fî inâi ehadiküm fe'l-yağsilhu seb'a merrâtin.

Bak kedi içerse üç defa yıkamakla temiz olur da kelb kabımızdan bir şey yediyse içtiyse onu yedi defa yıkamak suretiyle yine kullanırız, atmayız yani.

İzâ şeribtüm fe'şrabû bi-selâseti enfâsin. "İçerken üç nefesle için."

Bir bardak su içeceksiniz, hararetiniz gelmiş, birden içmeyiniz onu. Üçe bölün. Evvela bir nefeste;

Fe'l-ûlâ şükrun li-şerâbihi. "Allah'ım çok şükür su verdin bana yâ Rabbi! Bak hararetimi giderdim şükrüdür o." Ve's-sâniyetü şifâün fî cevfihi. "İkincisi içeceği, yudumu şifadır."

Gider damarlarımıza yayılır, rahatlarız.

Ve's-sâlisetü matradetün li'ş-şeytâni. "Üç yudum da şeytanı kovar o."

Yani Efendimiz'in sünnetine ittibaen içiyorum bunu, Bismillah ile beraber öyle içince şeytana o suda şey kalmaz.

Fe-izâ şeribtüm fe mussû massan. "İçerken de eme eme için, suyu emerekten için." Fe-innehû ecderu en yecriye mecrâhu. "Su daha güzel bir yolla gider." Ve innehu ehneu ve emrau. "Faydalı olur vücuda."

Bu birçok şeyler de işte bu hastalıktan dolayı oluyor.

Yine burada bir hadis daha var ki;

İzâ şeribu'l-hamra fe'clidûhüm sümme in şeribû fe'clidûhüm sümme in şeribûhâ fe'clidûhüm sümme in şeribûhâ fa'ktülûhüm.

Yukarıda geçmişti galiba feclidû diyerekten burada feclidûhüm. Şarabın kendi adıyla söylüyor: İzâ şeribu'l-hamra. Hamr, şarabın adı.

"Bunu içen bir adama bulduğunuz vakitte." Feclidûdüm. "Onu dövün 80 tane." Tekrar tekrar üç defa içerse ondan sonrada faktulûhüm demiş ama, ve hâza mensuhûn li's-siyaseti. "Siyaset bakımından nesh edilmiştir bu."

Ama Allah bu Ümmet-i Muhammed'i bütün beşeriyeti de bu derdin, felaketin şeysinden kurtarsın yani. Yalnız müslümanlar kurtulur başka ama bütün beşeriyet kurtulsun. İster İslâm ister başka bir şey olsun. Çünkü hayat, Allahu Teâlâ'nın verdiği şu güzel hayatı biz idame ettirmek mecburiyetindeyiz. Bu bir nimettir, Allahu Teâlâ bunu bize vermiştir. Bu nimeti harap etmek değil sıhhatli yaşamak için, bunu nasıl mümkünse bugün sıhhat kaidelerin de, bunlara riayeten yaşayacağız.

Sonra bunu bazı etıbbâlar, "Vücuda kuvvet verir" tabirini kullanaraktan [içilmesine izin verirler ve] büyük büyük cinayet işlerler. Büyük bir cinayet işlerler! Şarabın hiçbir tarafında kuvvet şeysi yoktur, bütünü zarardan ibarettir. Damlası da. Onu ilaçlara kataraktan, şekerlere kataraktan, şimdi de şekerlere katmak âdet olmuş. Şekerin içerisine sokuyor onu nasıl sokuyorsa, onu bize de yutturuyor.

Ne kadar cinayet bunlar?!

Yani insanı katline kasteden katil gibi bir şey.

Allah cümlemizi affetsin, tevfikatı samedaniyesine mazhar etsin. Sevdiği ve razı olduğu kullarının arasına cümlemizi kabul etsin.

Şurada bir tane kalmışta, onu da söyleyeyim de...

İzâ sâra ehlü'l-cenneti ile'l-cenneti ve ehlü'n-nâri ile'n-nâri. "Bak kıyamet koptu, cennetlik cennete gitti, cehennemlik de cehennemlere girdi. Girdikten sonra."

Cîe bi'l-mevti hattâ yüc'ale beyne'l-cenneti ve'n-nâri.

Ölüm denilen, o gelip de bizim canımızı alan yok mu? Ona bir koç şekli ile getirilir sırat köprüsünün üzerine. Orada Azrail aleyhisselam onu da keser. Ondan sonra kesildi o da, gider gürültüye.

Hattâ yüc'ale beyne'l-cenneti ve'n-nâri. "Cennetle cehennemin arasında kesilir." Sümme yüzbeha. "Zebh olunur." Sümme yünâdiya münâdin. "Bir münadi nida eder, der ki." Yâ ehle'l-cenneti hulûdün lâ mevte. "Ey ehli cennet! Korkmayın artık, biz ölümü kaldırdık, ölüm gitti. Siz burada muhalledsiniz, yaşayın ebediyyen." Hâlidîne fîhâ. "Cennette ebediyen kalınız, korkmayın artık. Ölüm bitti artık." der.

Yâ ehle'n-nâri. "Ey cehennem ehli! Siz de duyun." Hulûdün lâ mevte. "Size de ölüm yok."

Cehenneme gidip de yansa da kurtulsa kolay iş. Nasılsa hani burada ölüyor, gidiyoruz. Orada da ölsek de kurtulsak iyi ama ölüm yok. O azap ebediyen çekilecek nasıl azapsa. Herkesin azabı da ayrı ayrı. Biri diğerinden beter!

Allah yüzünü de göstermesin kendisini de göstermesin.

Ehli imana Cenâb-ı Hakk'ın çok lütfu var. O ehli iman lâ ilahe illallah'ın hürmetine cehennemde yanmayacak. Lâ ilâhe illallah bir kimsenin kalbinde var, içinde var, onunla yaşamış. Cehenneme girsin de yansın. Olmaz o. Yanmaz o.

Yahu bunlar mücerreb şeyler. Hz. Ömer'in, Hams, Humus dedikleri, biz Humus diyoruz. Halep'in şehirlerinden bir şehir. Büyükçe bir şehir. Oranın zaptına uğraşıyor. En nihayet diyorlar ki;

"Olmayacak bu iş. Bize mucize, keramet göster, teslim olalım."

Ne istiyorsunuz?

"İşte bir zehrimiz var, o zehri içersen..."

Zehri içiyor. Diyor ki papaza;

"Esvabını ver."

Papaz esvabını veriyor.

"Bu da benim esvabım gör." diyor.

Fırında yanıyor orada. Kendi esvabını dışına koyuyor, gavurun esvabını, papazın esvabını da kendi esvabının içine koyuyor fırına atıyor. Fırında gavurun esvabı yanıyor. Alttaki yanıyor, üsttekine bir şey olmuyor.

"Bak!" diyor, "Daha ne istiyorsun? İşte keramet! Zehrinizi içtim, esvabı da, senin esvabın yandı benimki yanmadı. Benimki üste idi, halbuki benimkinin yanması lazımdı. Daha ne istiyorsun?"

Lâ ilahe illallah Muhammedün Resulullah deyip kaleyi teslim ediyorlar Hz. Ömer'e. Hz. Ömer'e değil de kumandan Halid b. Zeyd'e.

Allah kusurlarımızı affetsin.

İşte cehenneme giren cehennemde ebedî kalacak. Yani lâ ilâhe illallah demeden, Allah'a iman etmeden [cennete girilmez.]

Geçen bir şeyde de okuduk, ilim bahsinde yazıyordu. Kaderiye ile mürciye denilen iki kavim var. Lâ ilâhe illallah derler bunlar, fakat bunların lâ ilâhe illallah demeleri fayda etmez.

Sebebi?

Birisi der ki, "İman lâ ilâhe illallah demekledir, amele lüzum yoktur. Amele lüzum yoktur, lâ ilâhe illallah dedim müslüman oldum ben." der fakat bu ona fayda vermez. İllâ bi'l-ameldir, amelsiz olmaz ama var, ashaptan bazı böyle müstesnalar var.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı