M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Hâzır Ol Cenge Eğer İster İsen Sulh u Salâh

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm. Ve bihî nestaîn.

Ahmedu'llahe hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve usallî ve üsellimü seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ Muhammedini'l-Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-cezâ.

Değerli gençler, Allah hepinizden razı olsun. Bizi davet ettiniz. Biz de gençlerin arasında gençleşiyoruz böylece. Tabii biz dergilerimizde yazıyoruz, bilmiyorum bizim dergilerimizi bu yaz İstanbul'a gelmeden önce okuyor muydunuz, fermuarlı bir çantanızın olması lazım yanınızda. Sefer çantası içinde her şeyin olması lazım; seccade, pusula, şunu bunu vesaire. Bunların dergilerimizde ve toplantılarımızda müzakeresini yaptık. Herkesin şahsi bir fermuarlı çantası olacak. İçinde her şeyi olacak, yani böyle ihtiyaç anında kullanabileceği şeyler. Böyle bir şey edinin. Böyle bir şeyiniz olsaydı mesela bir seccadeniz olurdu. Onu da yayardınız, şuraya kadar gelip yakından dinlemek imkânınız da olabilirdi. Veya katlanan bir tabureniz olsaydı onun üstüne otururdunuz, rahat ederdiniz.

Muhterem gençler, biz yeri göğü yaratan, bizi var eden, bugünlere getiren, her an sayısız nimetleri ile nimetlendiğimiz Allahu Teâlâ hazretlerine kulluk görevimiz olduğunu bilen insanlarız. Bu dünyanın, bu hayatın, şu yaşamın bizde, bizim zihnimizde mânası apaçıktır. Son derece net, son derece tereddütsüz, kesin olarak yerin göğün bu güzel nizamını veren, kâinatı en güzel tarzda sevk ve idare eden, mülkün sahibi, maliki Allahu Teâlâ hazretlerini biliyoruz. Ve bu hayatın geçici olduğunu kimse inkâr edemez, zihnimizden çıkarmıyoruz. Ve bundan sonraki hayata, ebedî hayata hazırlanmamız gerektiğini ve asıl gayemizin Allah'ın rızasını kazanmak olduğunu her vesile ile ifade ediyoruz. İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî diyoruz. "Ya Rabbi! Muradım, maksudum sensin. Ben bütün faaliyetlerimde senin sevgini, rızanı, hoşnutluğunu kazanmak isteyen bir insanım." diyoruz. Bizim ana zihniyetiniz bu.

Bu zihniyet bizi dünyadaki gayrimüslimlerin hepsinden ayırır. Yanlış inançlara bağlı din sahiplerinden de ayırır. Ve yirminci yüzyılda dipdiri ayakta duran yegâne gerçek budur. Öbür dinlerin bir tarih ve folklor malzemesi olduğunu, hayatta, realist, reel bilgileri olmadığını, saçmalıklarla dolu olduğunu görürken dünyanın her yerindeki aklı başındaki araştırıcılar, profesörler, alimler İslâm'ın güzelliklerini görüp İslâm'a geliyor. Eğer bizim gibi anneden, babadan veya bölgeden, vatandan, ırktan dolayı müslüman olanlar İslâm'ı tutup benimsemiş olsalardı, haklı olarak herkes diyebilirdi ki bu bir geleneksel inançtır. Bu geleneksel gidişten dolayı bu şahıslar İslâm'ı seviyorlar, bir de pohpohluyorlar, propagandasını yapıyorlar.

Hayır! İslâm'ın dışındaki ve İslâm'a düşman bölgelerden, İslâm'la yüzyıllardır mücadele etmiş milletlerden, hasım kültürlerden yetişmiş insanların uzun arayışlardan sonra İslâm'a gelmesi çok önemli bir olay. Bunun altını çok kalın kırmızı kalemle çizerek tekrar tekrar ifade etmek istiyorum.

Mesela Roger Garaudy'yi her zaman, her yerde misal olarak verebilirsiniz. Bir Fransız filozofu, mütefekkiri, gazetecisi, yazarı, alimi, araştırıcısı, sosyologu, alim bir insan. Fransız kültürü ile yetişmiş, kilisede vaftiz edilerek büyümüş, batının teknolojisini tanıyan, gazetecilik yaptığı için de sosyal olayların hepsinin perde arkalarını bilen bir kimse. Her yönden cin gibi bir adam. Yani saf değil, geri kafalı değil, itimat edilmeyecek bir insan değil. Kendi içinde bulunduğu toplumu bilmemesi mümkün değil, tarihini tanımaması mümkün değil; böyle bir insan.

Bakıyor ki Hıristiyanlığın bugünkü haliyle benimsenecek, inanılacak bir tarafı yok. Mümkün değil inanılması, inkâra gidiyor. Hıristiyanlığı inkâra gidiyor mecburen. Ve bilimsel eserler okuyor, toplumsal ekonomik teorileri okuyor. İktisat hayatını inceliyor, insanların faaliyetlerini inceliyor. Sonra da kapitalizmin nasıl vahşi bir kapitalizm olduğunu, bazı insanların bazı insanları nasıl sömürdüğünü görüyor, biliyor. Çirkef toplum hayatını ve ezenleri, ezilenleri yakından tanıyor.

Tabii bu duygular batılıları sosyalizme, komünizme itmiştir. Komünizmin babası kapitalizmdir. Oradan doğmuştur ve ona bir tepki, reaksiyon olarak doğmuştur. Tabii kendisini komünizme yöneltiyor ve insanların eşit olması gerektiğini düşünüyor, istismar olmamasını, emeğin sömürülmemesi gerektiğini düşünüyor. Ve bu yolda çalışmaya başlıyor Fransa'da. Ve o kadar taraftar topluyor ki sosyalistler, komünistler arasında şöhreti Fransa hudutlarının o kadar dışına yayılıyor ki her yerde asrın filozofu tanınıyor. Moskova'da, şu eski Rusya değişmeden önce kitapları ders kitabı olarak okutuluyor okullarda.

Fakat sonunda komünizmin de sonunda ne kadar çirkef, ne kadar pis, ne kadar aldatmaca, ne kadar sözü ile özü birbirine uymayan, kalleş bir düzen, düzenbazlık olduğunu gördüğü için oradan da ayrılıyor ve İslâm'ı incelemeye başlıyor. Müslüman oluyor ve müslüman olduktan sonra da İslâm'ın savunulması için mücadelesini veriyor bugüne kadar. Ve kendisine soruyorlar, "Üstat başka savunacak tutacak bir yol bulamadın da mı müslüman oldun, yani başka hiçbir şey yok mu? Niye müslüman oldun?" diye soruyorlar. Diyor ki, bak evlat -gazeteci soruyor, bizim gazetecilerden biri soruyor kendisine- Bak evlat diyor, yaşlı kendisi, güngörmüş bir insan. Diyor ki:

"Kapitalizm insanı paraya, dünyaya esir etti. Komünizm de insanı devlete ve cemiyete kurban etti feda etti. İnsanın şahsiyetini, kalbini, gönlünü, aklını, fikrini, hürriyetlerini çiğnedi, yok etti, kurban etti toplum menfaati uğruna. O da tutmadı, o da tutmadı. İnsana insan olma haysiyetini kazandıran ve kâinata, cihana mutluluğu getirecek olan nizam İslâm'dır." diyor.

Şimdi bu bizim için çok önemli bir olay. Roger Garaudy'nin müslüman olması önemli bir olay. Papazların müslüman olması önemli bir olay. Bir Yahudi kızı olan Meryem Cemile'nin müslüman olması çok önemli bir olay. Yahudi olarak büyüyor. Yahudi kendi evladını kolay kolay elden kaçırmaz. Yahudi, Ermeni, Rum kendi evladını kendi ideolojisine göre yetiştiriyor. Hınçla yetiştiriyor, soyadını Öcal koyuyor, hınç al koyuyor, intikamcı olarak yetiştiriyor. Kolay kolay elinden bırakmaz ama Meryem Cemile Yahudilikten ayrılıyor. Amerika gibi Yahudilerin saltanatının hükümrân olduğu bir ülkede Yahudilikten ayrılıyor. Yahudilikten ayrılıyor, reformist bir inanca giriyor. Yani Hıristiyanlığa da tam inanması mümkün değil. Reformist, yani insan aklı ile reforme edilmiş, kırpıştırılmış ve düzenlenmiş bir inanç. Fakat orada da tatmin olmuyor. Üniversiteye gidiyor, felsefe okuyor. Felsefe akımları[nı,] çeşitli fikirleri tanıyor. Ateist oluyor, inançsız oluyor fakat sonunda bunların hiçbirinden bir fayda sağlayamıyor.

Ateizm de bir çıkmazdır, çözüm değildir. Çözümsüzlüktür, o daha fena. Yani hiç olmazsa diğer dinler yanlış da olsa bir çözüm ama Ateizm çözümsüzlük, çözümü düşünmemek veyahut gözünü kapatmak veya bir yerden ötesi hakkında kafasını durdurmak, düşünmemek demek olduğundan o da tatmin etmiyor, sonunda müslüman oluyor.

Şimdi şunu söylemek istiyorum; bizim dışımızda bize düşman olan insanlar eğer dönüp dolaşıp da İslâm'a geliyorlarsa demek ki bizim Tanzimat'tan beri, Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki mâlum politikalarından beri "İslâm köhnemiştir, eskimiştir" diye bırakıp atmaya çalıştığımız sistem aslında kötü bir sistem değildir. Aslında bizim bu bakır eskimiş diye attığımız, bu kitap kenarları yıpranmış diye attığımız şeyi Avrupalı antika diye toplamaya başlayınca o zaman işin farkına varmaya başladık biz. Kıymetini bilmediğimiz çinileri duvarlardan söküp müzelere götürdüğünü görünce yavaş yavaş yanıldığımızı anlamaya başladık. Evet yanılmışız. Yüzyıllar boyu bize mutluluk sağlamış olan bir sistemi, düşmandan çok kendimiz kötülemişiz ama şu anda düşman hüsn-i şehâdet ediyor ki sizin sisteminiz iyidir, biz berbatız ve yıkılıyoruz.

Rusya yıkıldı, kapitalizm de yıkılıyor Avrupa'da. Bu belki daha önce yıkıldı. Sosyalizm kapitalizmi tâdil etti. Ve daha da kötü duruma düşecek. Amerika da yıkılacak deniliyor. Bu gidişle zaten ekonomisinin perişan olduğu söyleniyor. İngiltere'nin büyüme hızının sıfır olduğunu gazeteler geçenlerde yazdı. Bütün Batı devletlerinin problemleri var. Ancak bu problemleri zorbalıkla, eşkıyalıklai harp çıkartarak vesaire ile çözmeye çalıştıklarını görüyoruz.

Demek ki insani olan, güzel olan duygular yine elhamdülillah bizde oluyor. Onun için İslâm'ın kıymetini bilin. Allah'a dua edin ki Allah sizi müslüman bir ülkede dünyaya getirdi. Bedavadan, çok zahmet çekmeden, başkalarının uzun ızdıraplardan sonra elde ettiği bir inanca siz beşikten sahip oldunuz, miras yoluyla sahip oldunuz ama bir mirasyedi gibi bunu harcamayın. Bu değerleri harcamayın, İslâm'ın kıymetini bilin. Bu bir, bu sizin kendi şahsi mutluluğunuz için şart. Yani bu hayatta mutlu olmanız için de şart, âhirette ebedî saadeti elde etmek için de tabii biliyoruz ki şart.

Şimdi Allah'a karşı imanımız sapasağlam. Allah'a karşı kulluk görevlerimiz, borçlarımız olduğunu biliyoruz. Allah'a güzel kulluk etmemiz gerektiğini biliyoruz. Ve bütün her şeyimizi hayatta buna göre tanzim etmemiz gerektiğini kabul ediyoruz. Yani Allah'ın rızasını kazanma esasına göre hayatımızı tanzim edeceğiz. Bu niyetle içinizde dini okullarda okuyan kimseler olduğuna göre bu kodda isabetli yön tutturmuş, isabetli adım atmış kimselersiniz de yani aynı zamanda. Çünkü Allah'ın emirleri yasakları nedir, onları öğrenme yolundasınız ve bunları başkalarına anlatıp moral verme mesleğini seçmiş oluyorsunuz. Bu çok güzel bir şey.

Şimdi Allah'ın dinine hizmet etmek tabii Allah'ın bütün emirlerini tutmakla, yasaklarından sakınmak ve kaçınmakla mümkün olacak. Ve bu emir ve yasaklar bize Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilmiş. Şeriatımızın ahkâmında, Peygamber Efendimiz'in talimatında, tavsiyelerinde mevcuttur. Bunları öğrenme yolunda olmanız güzel. Bu yolun sünnet yolu olduğunu bilin ve sizin mesleğinizden daha yüksek bir meslek olmadığını bilin. Mesleğiniz, eğer tabiri mazur görülürse, yani İslâm'da gurur yoktur ama mesleğinizin gururunu taşıyın. "Elhamdülillah ki Allah beni böyle bir mesleğe sahip kıldı, elhamdülillah ki cennete götüren bir yolun yolcusuyum. Orada ayaklarım adım atıyor." ilerliyor diye sevinebilirsiniz.

Bir insanın şahsi mutluluğu iyi müslüman olmasına bağlı olduğu gibi toplumların mutluluğu da İslâmî esaslara bağlanmaktadır. İslâmî esaslara bağlanmayan, merhamete, adalete dayanmayan toplumların yükselmesi, ilerlemesi, hatta yaşaması, varlığını koruması mümkün olmayacak. Onun için toplumun mutluluğu için de İslâm şarttır. Ne kadar çırpınırsa çırpınsın, ne kadar kötülerse kötülesinler sonunda bizim ülkemizin içindekiler de bizim ülkemizin dışındakiler de anlayacaklar ki kurtuluş İslâm'dadır ve başka bir çare yoktur. Biz bunu çok önceden beri söylüyoruz. İddialar diye değerlendiriyorlar ama sonunda onların hepsi bu şeyi anlayacaklar. İslâm'ın asrın ilacı olduğunu, insanlığın kurtuluş reçetesi olduğunu anlayacaklar.

Siz bunu biliyorsunuz. Şimdi siz biliyorsunuz ama başkaları da biliyor; Avrupa da biliyor, Amerika da biliyor, papazlar da biliyor, Siyonistler de biliyor, Yunanlı da biliyor, Rus da biliyor, Ermeni de biliyor. Onun için bütün tedbirlerini İslâm'ın gelişmesini engellemek üzerine kurmuşlar. Diyorlar ki bu İslâm ne biçim din, Yugoslavya'da bile yayılıyor? Bu İslâm ne biçim din, Rusya içinde yayılıyor, yavaş yavaş Rusya'ya hâkim olacak? Bu din ne biçim din ki Amerika'da yayılıyor?

Rahatsız olan kim? Halk mutluluğu İslâm'da bulduğuna göre ve hürriyet esas olduğuna göre, inanç hürriyeti esas olduğuna göre, kimsenin kimseye baskı yapmaması gerektiğine göre, herkesin mutlu olduğu, tatmin olduğu inancı benimsemesi beynelmilel bir kâide olarak benimsendiğine göre kim rahatsız oluyor?

Bâtıl inançları ve bâtıl düzenlerin imkânlarını kullanan fırsatçılar rahatsız oluyor. Elindeki imkânların gitmesinden rahatsız oluyor. Onun için bugün dünya üzerinde İslâm'ın yok edilmesi uğrunda bir ittifak ve bir muazzam çalışma görüyoruz. Madem siz müslümansınız, İslâm'ın ana esaslarını öğrenme yolundasınız, İslâm'ı başkalarına öğretme durumundasınız, İslâm'ı koruma durumundasınız, müslümanlara yol gösterme durumundasınız; o halde sizin bilmeniz gereken bir şey var ki çevremizdeki ülkelerde ve dünyanın her yerinde İslâm'a metotlu, sistemli ve ittifaklı, anlaşmalı bir muhalefet ve savaş cephesi vardır.

İttifaklı diyorum yani birbirleriyle ittifakı ilk başta garip görünecek toplumların bile İslâm'a karşı ittifak ettiğini görüyoruz. Mesela Hindistan'ın dini başkadır ama müslümanlarla savaşmakta Hıristiyanlarla iş birliği yapıyor. Çin'in havası, dini başkadır ama İslâm düşmanları ile iş birliği yapıyor. Afrika'da, Asya'da bunun çok misallerini gazetede görmektesiniz. Bunları toplayın, fişlerin, dosyanız olsun yani makaleleri, yazıları fişleyin ve bunlar elinizde bulunsun.

Bir İslâm'a karşı ittifak var, bunu büyük politikacılar da söylüyorlar. Yani büyük politikacı dediğim gerçekten büyük insanlar, yüksek kaliteli, meziyetli insanlar olduğundan değil, politika pazarında sözü geçen, direksiyon elinde olan insanlar.

Mesela İngiltere'nin bir ara başbakanlığını yapmış olan Margaret Thatcher söylüyor. Mesela Rus devlet başkanı söylüyor. Mesela Sırp devlet başkanı söylüyor. Mesela İngiliz başbakanı söylüyor, John Major söylüyor. Mesela Fransız reis-i cumhuru söylüyor. Reis-i cumhurun karısı söylüyor. Alman söylüyor, papazlar söylüyor. Toplantılar yapıyorlar. Yani bunları da fişleyin, bunları da dosyalara koyun, kesin gazetelerden, takip edin ve göreceksiniz ki dilleri ile ifade ettikleri şeyi de aynen yapıyorlar.

Bugün dünya üzerinde bir müslümanlar var bir de müslümanlara kan kusturmak isteyen bir cephe var. Ve bu müslümanlara kan kusturmak isteyen cephe açıkça söylüyor. "Bugün karşımızda doğu-batı blok ayrılması yoktur, güney-kuzey ayrılması vardır. Şimdi karşımızdaki hedef kıtalar arası savaşta Rusya değildir, Rusya bizim müttefikimizdir veyahut zararsız duruma getirilmiştir. Şimdi düşmanınız İslâm, müslümanlar ve hedefimiz Mekke." diyorlar. Ve bunun için de fiilen müslümanlarla çarpışmalar var dünyanın her yerinde.

Filistinli bir kere müslüman ülkelerinin bağrı içine saklanmış bir bıçak gibi zonk zonk müslümanların beynini zonklattıran, ızdırap veren Yahudi savaşı var. Yahudi'nin Filistinlilerle, Suriye'yle, Irak'la, Ürdün'le, çevresiyle olan durumu var. Kafkasya'da yine buna benzer bir durum meydana getirildi. Ermeniler desteklendi ve bu desteklemeyi başta Amerika yaptı. Çünkü sözlerinden sonra Rusya'ya tayin edilen Amerikan elçisi Ermeni asıllıydı. Tabii Ermeni asıllı bir elçinin Rusya'da, Rus toprakları içinde Birleşik devlet parçası olan Ermenistan'ı destekleyeceği gün gibi aşikâr bir olay. Fransa'da birçok şehirde Ermeniler hakimdir. Politikasına da böylece müessirdir. Ve karısı Vitra'nın, Ermenileri destekleyen bir insandır, gazetelerden okuyorsunuz. İngiltere, Almanya, İsveç, sözü geçen ülkeler ve papalık bu çalışma içindedir.

Şimdi bu inkâr kabul etmez gerçek, gün gibi aşikâr gerçek karşısında bizim de kuvvetli olmamız lazım. Hazırlıklı olmamız lazım. Hazırlıklı olmazsak Başbağlar'daki katliam gibi bir katliama uğrayabilir müslümanlar herhangi bir yerde. Veya Bosna'daki gibi bir beynelmilel komploya, tuzağa düşürülebilir. Etrafı çevrilmiş, ikmal ve lojistik destek imkânı olmayan, kendi içinde taşıyla, kara sabanıyla, tırpanıyla, mutfaktaki et bıçağıyla kendisini savunmak durumunda kalmış insanlar haline biz de burada getirilebiliriz. Türkiye de getirilebilir, diğer İslâm ülkeleri de bu duruma getirilebilir.

O bakımdan size şu hadîs-i şerîfi hatırlatmak istiyorum. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki:

el-Mü'minü'l-kaviyyü hayrun ve ehabbu ile'llahi mine'l-mü'mini'd-daîf ve fî küllin hayrun.

Bu hadîs-i şerîfi yazın, sahih hadîs-i şerîftir hatırınızdan çıkarmayın.

el-Mü'minü'l-kaviyyü. "Kuvvetli müslüman…" Hayrun. "Daha hayırlıdır." Ve ehabbu. "Daha sevimlidir." ile'llahi. "Allah'a hem daha hayırlıdır hem Allah tarafından daha çok seviliyor kuvvetli müslüman." Mine'l-mü'mini'd-daîf. "Zayıf müslümandan daha hayırlıdır ve daha sevgilidir Allah'a." Ve fî küllin hayrun. Yani her iki tarafta da hayır olmakla beraber, zayıf müslümanda da kuvvetli müslümanda da hayır olmasına rağmen… Zayıf müslüman da defterden silinmiş bir varlık değil. Allah onu da seviyor, o da hayırlı bir insan. Buna rağmen kuvvetli müslüman daha hayırlıdır.

el-Mü'minü'l-kaviyyü hayrun ve ehabbu ile'llahi mine'l-mü'mini'd-daîf ve fî küllin hayrun. "Her ikisinde de hayır olmasına rağmen kuvvetli müslüman zayıf müslümandan daha hayırlıdır ve Allah'a daha sevgilidir."

Allah'ın sevgili kulu olmak için kuvvetli olmak zorundayız.

Ve bu kuvvet nasıl olacak?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Kur'ân-ı Kerîm'deki âyet-i kerîmede bir kelime geçiyor biliyorsunuz. Onun izahında bir söz söylüyor. Önce âyet-i kerîmeyi size söyleyeyim:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ve eıddû lehüm me'steta'tüm min kuvvetin ve min rıbâti'l-hayli türhibûne bihî adüvvallahi ve adüvveküm.

Kâfirlere, müşriklere İslâm düşmanlarına karşı bir gücünüz yettiğince kuvvet hazırlayın. Me'steta'tüm. "Takatiniz, gücünüz, kuvvetiniz yettiği kadar, yapabildiğiniz kadar."

Ve eıddû lehüm me'steta'tüm min kuvvetin. Yani kuvvet çeşitlerinden neleri hazırlayabilirseniz, nelere gücünüz yetiyorsa, yapabileceğiniz her şeyi yaparak kafirlere karşı kuvvet hazırlayın. Türhibûne bihî adüvvallahi ve adüvveküm. "Bu kuvvetle kendi düşmanınıza ve Allah'ın düşmanlarına korku vereceğiniz kuvveti hazırlayın, imkânları hazırlayın." diyor.

Şimdi, kuvvet nedir diyorlar, herhalde soruyorlar.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

el-Kuvvetü er-remyü el-kuvvetü er-remyü el-kuvvetü er-remyü.

Atıştır. Yani boğaz boğaza geldiğin zaman iş işten geçmiş oluyor, düşman yanına kadar gelmiş oluyor. Ama atmakta ne var? Uzakta, henüz senin elinin uzanamadığı, onun da sana yakana yapışamadığı bir mesafede düşmana darbe vurmak var. Atış bu.

Şimdi er-remyü atmak demek. Ama atılan şey asırlara göre değişiyor. Peygamber Efendimiz'in zamanında belki sapan taşı atıyorlardı. Hani şöyle bir şeyin içine koyup çevirip çevirip atıyorlardı, küt karşı tarafa kelle kadar bir taş çarpıyordu, belki buydu. Belki okunu çekiyordu 50 60 metre mesafeden, adamın atına, devesine, vücuduna saplanan bir şey. Yani ne derecede müessir olur, işte belki zehir sürülür de okun ucuna falan zarar verebilir veya öldürücü yerine gelirse yere düşürür ama insan bir yaradan kolay da ölmüyor yani. Başbağlar'da sabaha kadar başında beklemişler öldürdükleri adamların. Kıpırdayana tekrar kurşun atmışlar. Yani o kadar kurşunla taradıkları halde durdukça, kıpırdadıkça tekrar şey yapmışlar. İnsan kolay ölmüyor.

Demek ki ok basit bir öldürme şeyi, yaralama vasıtası ama bugün bizim düşmanlarımızla mücadelemizde biz savaş kaybediyoruz. Azerbaycan savaş kaybetti, muazzam topraklar kaybetti, ediyor. Ağdam elden gitti, Füzuli elden gidiyor, Laçin Koridoru elden çıktı. Biz Azerilerle toprak irtibatını sağlayalım derken aramıza muazzam mesafeler girdi ve Azerbaycan büyük bir savaş kaybetti Ermenilere karşı. Nüfus üstünlüğüne rağmen, daha kahraman olduğu halde Azerbaycan Ermenilerin karşısında yenildi.

Daha fedakâr ve kahraman olduğu halde bugün Bosna'da 150 bin 200 bin kardeşimiz şehit oldu. Zulmen maktul oldu, öldürüldü, esir oldu, çocukları her tarafa dağıldı. Evleri, tarlaları, bağları, dükkanları, bilezikleri, ziynetleri düşmanların eline geçti.

Bunun sebebini ben düşünüyorum. Bir tek sebep var. Yani bu savaşta bizimkiler imanlı, haklı, bizimkiler cesur ama yeniliyor. Bunun bir sebebi var. Düşman karşısına gelmiyor, düşman gırtlağına sarılacak mesafeye gelmiyor. Dağın arkasından, uzun menzilli bir topla Bosna'yı dövüyor. Bosna'daki insan topun nereden geldiğini bile bilmiyor. Veyahut jandarma erimiz karakolun önünde nöbet tutarken 2000 metre menzilli bir tüfekle bir kurşun yiyor, yığılıyor yere. Düşmanı görse bile kendisi silah attığı zaman kendisinin silahının menzili ona ulaşmıyor, yani attığı kurşun ona ulaşmıyor.

O halde mesele nedir?

O halde mesele teknolojik seviye farkındadır. Tabii bizim en büyük kusurumuz bu âyet-i kerîmeye uygun olarak ve eıddû lehüm me'steta'tüm min kuvvetin, kuvvet hazırlamamamızdır. Teknolojik bakımdan ileri olmadığı halde bugün Suudi Arabistan'ın elinde çok modern silahlar var. Hatta füzeler var ve İsrail'i korkutuyor. Amerika verin şu füzeleri diye baskı yapıyor üzerine.

Bu çöl kabilesinin, yani bu iptidai insanların, araba tamir etmesini bilmeyen, yani cihazdan aletten anlamayan insanların bu üstünlüğü ne ile oluyor?

Parayla oluyor. Demek ki para da bir kuvvet. Demek ki paraya sahip olsa benim kardeşlerim onları alabilecekler. Öyle de savunabilir kendisini. Esas olan kendi kendine üretebilmektir, dışarıdan destek olmadan üretebilmektedir ama parası olduğu zaman kendisi iptidai bir kabile, bir köylü, köy mensubu, dağ mensubu olsa bile iyi bir silahla düşmana karşı başarı elde edebiliyor. O halde bütün mesele teknolojik farkı kapatmaktadır. O bakımdan var gücümüzle ve şu anda sulh içinde olduğumuza göre rahatlıkla, gücümüzün yettiğince kuvvet hazırlamamız lazım kâfirlere karşı.

Benim bir korkum daha vardır. Yani Yunanistan gelirse biz onunla çarpışırız. Bulgaristan gelirse üstümüze çarpışırız. Ermenistan'la, Rus'la çarpışırız ama kendi içimizde birbirimize düşersek, yani aynı sokaktan bize bir hücum olursa, aynı apartmanda bazı kimseler bize şey yaparsa, kendi cinsimizden, kendi lisanımızı konuşan insanlar, o zaman büyük bir kargaşa olur. Nitekim Bosna Hersek'te şaşırdılar Bosna Hersekliler. Hayret ediyoruz dediler. Aynı komşuyduk, aynı sokakta oturuyorduk, aynı binada oturuyorduk; birden bize düşman oldular ve bizi öldürdüler. Biz gafil avlandık diyorlar.

Türkiye'de de böyle bir durumun olmamasına son derece dikkat etmek lazım. Çünkü ilerici-gerici, Sünnî-Alevî, Atatürkçü-mürteci vesaire diye bayağı bir bilenme ve kızıştırma var. Ve bayağı bir düşmanca tavır var.

Ve bu Başbağlar hadisesine tekrar tekrar söz takılıyor. Çünkü en canlı en yakın ve en önemli misal, sebepleri üzerinde durmak lazım. Adamlar 1938'in intikamını aldık diyorlar. Yani Başbağlar'a geldi, kâğıt bıraktı oradakilere. Diyorlar ki 1938'in intikamını aldık.

E, 1938'de ne oldu?

Bunu incelesin kardeşlerimiz.

1938'de ne oldu?

Bir soru da benden. Yani köprünün uzunluğundan daha değişik bir soru bu.

1938'de Başbağlar çevresinde ne oldu, Coşkun? Cevap ver de ben de sana bir ilahi söylettireyim arkadan.

Şeyh Sait isyanı.

Onu bileceksin, işte bak o unutmamış. 1938, 1988, 5 daha; 55 sene sonra geliyor, bir katliam yapıyor, 1938'in intikamını aldık diyor. Çok önemli. Sonra bütün evleri yakmışlar. Şöyle bir kapıya gri bir şey takıyorlarmış, patlıyormuş plastik bomba, büyük bir hararet çıkıyormuş. Ev sabaha kadar cayır cayır yanıyor, ertesi gün gidiyorsun hala oradan duman çıkıyor. Kuvvetli hazırlanmışlar, ellerinde uzun menzilli silahlar var. Hazırlıkları tamam, kılık kıyafetleri müsait vesaire.

Şimdi bu çok büyük bir önemli olay. Yani komşu köyden size bir düşman gelebiliyor ve birden… Tabii bizimkiler teslim olmasaydı, av tüfekleri ile uğraşsalar ne olurdu? Kaderde ne varsa o olur ama böyle olmazdı. Yani bu doğru değil, böyle teslim olup şey yapmak. Doğru bir hadise olmuyor.

O halde güçlü olacağız, kuvvetli olacağız. Güçlü ve kuvvetli olmak için yapılacak şey, belki sizin mesleğiniz değil, güç yettiğince kuvvet hazırlamak ve bu kuvvetin atış olduğu binaenaleyh şimdinin tabiri ile, şimdinin silahı ile belki bu şey füze. Belki kıtalararası balistik füze. O da bir şey atılıyor işte, bir yerden atılıyor öbür tarafa gidiyor.

Bunu bulun! Geçen gün gazetelerde vardı bizim fizik şampiyonları, matematik şampiyonları Amerika'ya gitmiş, olimpiyatlara katılmış. Birinci, ikinci, üçüncü bir şeyler olmuşlar gelmişler. Burada bakanlar, başbakan yardımcıları kendilerine ödül verdi. Yani bir icatlar bulun, bir şeyler yapın siz de. Yani akıllı bomba diyorlar, koordinatları, verilen hedefi allem edip kallem edip gidiyor vuruyor. Akıllı bomba yani elektronik beynine hedefin koşulları, şartları, konumu işlenmiş olan bomba. Koordinatları verilmiş olan yere önündeki manileri aşarak varıyor ve orayı vuruyor akıllı bomba. Sonra birtakım füzeler uçağı peşinden takip ediyor, manyetik alanından veya yakıt gazından vesaireden gidiyor vuruyor. Veyahut Amerika'nın gemisi Basra Körfezi'nde ve Akdeniz'deki, Irak'taki Bağdat'taki bir oteli vuruyor. Haritayı açın bakın biraz. Yani Basra Körfezi neresi, Türkiye'deki mesafelerle mukayese edin. Akdeniz neresi, bu mesafeleri mukayese edin. Ve bu vuruş gücünün ve oraya kadar bu silahı götürme şeyinin çaresini bulmak gerektiğini kabul edin. Ya siz bulun ya arkadaşlarınıza söyleyin. Ya teşvik edin ya mali desteğini sağlayın. Ne yönden, nasıl yardım yapabilirseniz, ne yönde çalışmanız mümkün olursa bu problemi çözmemiz lazım. Çözemediğimiz takdirde, kendi kendimize silah üretecek ve uzun yıllar bu silah üretimini yapacak durumda olamadığımız takdirde ve klasik silahlarla, şimdiye kadar konvensiyonel denilen silahlarla savaşa girersek memleketimiz harabeye döner. Mutlaka nükleer güce sahip olmamız gerektiğini unutmayın.

Bunu ben size niye söylüyorum? Ne ilginiz var yani siz atom bombası mı yapabilirsiniz?

Tabii siz yapamazsınız ama ben bir geçtiğimiz yıllarda gazete haberini hatırlıyorum. Piyasa imkânlarıyla Amerikan kolejlerinden, Amerika'daki kolejlerden bir sene devam eden bir öğrenci piyasa imkânlarıyla yani piyasadan alabildiği malzeme ile küçük çaplı bir atom bombası yapmış. Bir kolej öğrencisi, yani yüksekokul demek orada, bir yüksekokul üniversite öğrencisi piyasadan topladığı malzeme ile bir küçük atom bombası yapabilmiş. O halde bizim de yapmamız lazım. Başka bir çaresi yok, yani konvansiyonel silahlarla düşmanı bugün yenmek kolay bir şey değil. O halde bu gibi şeylere güçlere sahip olmamız lazım. Nükleer kulübe bizim de girmemiz lazım. Başka çaresi yok yani. Çin'in var, Hindistan'ın var, Amerika'nın İngiltere'nin Fransa'nın var, Japonya'nın var, Almanya yapabiliyor. Başkalarında yok.

Niye bende olmasın? Olmaması için çalışıyorlar. Siz uranyum üretiyorsunuz burada, zenginleştirmek üzere dört bin kilo uranyumu Amerika'ya göndermişler, Amerikalılar el koymuş. Tamam diyorlar alıyorlar, geri vermiyorlar. Kabadayı adam, zorla. Neden, senin onun karşısında onunla mücadele edecek silahın olmadığı için, şartlar ve silahlar eşit olmadığı için sen ona bir şey yapamıyorsun. O da bunu bildiği için efelik yapıyor. İngiltere de efelik yapıyor, Yunanistan da yapıyor, Sırbistan da yapıyor, Almanya da yapıyor. Almanya geliyor senin Güneydoğu Anadolu'nu karıştırıyor. Petrol meselelerinden İngiltere geliyor senin Güneydoğu Anadolu'nu karıştırıyor. Ermeni'ye destek veriyor Fransa.

O halde bunların üzerinde ciddiyetle düşünün! Çünkü hürriyeti olmayınca düşman geldiği zaman namaz da kılınmıyor, ibadet de yapılmıyor. Dindarlık da kalmıyor. Allah korusun hanımlar ayaklar altında kalıyor. Kızlar ayaklar altında kalıyor. Çocuklar perişan oluyor. Banyolarda üst üste cesetleri yığılıp kalıyor. O halde bu mazlumlara yardım etmek için ille onların zulme uğraması gerekmiyor. İlle zulme uğradıktan sonra harekete geçmek çok iptidai bir zihniyet. Zulmün olacağını düşünerek ve eiddû lehüm me'steta'tüm min kuvvetin, zulüm olmadan tedbir alırsanız zulmü engellersiniz.

Hâzır ol cenge eğer

İster isen sulh u salâh.

Cenge hazır ol sulh istiyorsan. Hürriyet istiyorsan, huzur istiyorsan, rahat istiyorsan cenge hazır olması lazım herkesin, bunu isteyen insanların.

O halde sözümü özetlemek istiyorum. Böyle uzun boylu konuşmak istemiyorum. Ben tecrübeli, sizden daha çok yaşamış bir kardeşinizim. İman en büyük gücüdür insanın ama iman insana en güçlü silahları yapacak enerjiyi de vermelidir.

Fatih Sultan Mehmed'i örnek alın kendinize ki sizin yaşınızda, 22 yaşındaydı İstanbul'u aldığı zaman. Sen de Fatih'in yaşındasın. Fatih İstanbul'u alırken çağının teknolojisini geçmişti. 8-9 tane lisan biliyordu. O devrin toplarından en büyüklerini döktürmüştü. Namazında niyazındaydı. Dervişti, Akşemseddin'e müntesipti. Edirne'den top döktürüp buraya getirmişti. Şu Rumeli Hisarı'nı yaptırmıştı buradan düşman gemisi gelip de yardımcı olmasın Bizans'a diye. Gemileri karadan Haliç'e indirmişti. Yani havan topunu bulmuştu, böyle havadan hop aşırıp güp öbür tarafa gülleyi düşürecek. Gezin Topkapı surlarını, Edirnekapı surlarını görün, o koca duvarların nasıl çatlayıp yıkıldığını düşünün o zamanın imkânlarıyla. O, çağının imkânlarını öğrenmiş, onu aşmış ve geçmişti. Ve askeri dehası ile her türlü askeri tedbiri almıştı. Siz de öyle olun. Siz de o tedbirleri alın. Sosyal tedbirler var, psikolojik tedbirler var, dini tedbirler var. Bir toplumun moral bakımından yüksek olması harbi kazanmasında en önemli faktörlerden biridir.

Ben bugün bir harp olacakmış gibi konuşuyorum. Hakikaten harp kapıdadır ve zaten oluyor. Zaten içeride harp var. Yani Güneydoğu Anadolu'da ve Doğu'da zaten harp var. Bu adı konulmamış bir şey ama harp devam ediyor. Balkanlarda da devam ediyor. Ve Azeri kardeşlerimiz yeniliyor, bizden medet umuyorlardı, ağabey biliyorlardı bizi. Ağabey diyorlardı ve şu anda onlar darbe üzerine darbe yemekte. Biz de düşmanın arkasındayız ama düşmana çelme bile takmıyoruz. Herhangi bir onlara destek olacak bir şey yapmıyoruz. Bu da bir acı durum.

O bakımdan Allah'ın rızasını kazanmak için her devirde, her zamana, zemine, şarta göre yapılacak işler değişebilir. Namaz kılma zamanında namaz kılarsınız. Ramazan'da oruç tutarsınız ama şartlar ne gerektiriyorsa bir şart başka bir şey gerektiriyorsa onu yapmak daha sevaplı olur yerine göre. Yani şurada namaz kılarken denize biri düşse o zaman namazı bozup onu kurtarmak gerekir. Çünkü acil bir durum vardır. O halde dinimizin ve imanımızın bekası için, müslümanların selameti için tedbir almak şu günlerde çok önem taşıyor. Bu tedbiri almak ve aldırmak ve bunu herkese söylemek hususunda görev yüklenin. Görev taşıyın muhtelif yerlere. Lütfen bir daha Başbağlar'daki gibi müslümanlar içeride veya Azerbaycan'daki, Bosna Hersek'teki gibi dışarıda gafil yakalanmasınlar.

Yunanların başında Kıbrıs'ta Makaryus var, Bulgarların başında, Sırpların arkasında, Fransa'nın İngiltere'nin Almanya'nın arkasında papazlar var, bunu bilin! Onlara moral veren, yön veren, hatta büyük taktikleri veren, nasıl hareket etmeleri gerektiğini söyleyen kilise teşkilatı. Balkanlarda müslüman bırakmayın diye talimatı veren onlar.

Başbağlar röportajımızı okuduğunuz zaman göreceksiniz, Başbağlar köyüne gelen kimselere telsizle "acımayın onlara hepsini öldürün" diye talimatı veren bir yer var arkada. Saatlerce konuştuktan sonra köylülerle sonunda, gelenler ne yapacaklarını bilmiyorlar, öldürmeye gitmiş de değiller ilk başta. Fakat arkadan gelen talimatta öldürün hepsini acımayın dedikleri için onlar da tarayıp öldürüyorlar. O bakımdan bu hadiselerin üzerinde dikkatle durun ve yapmanız gereken çalışmaları zamanında yapın ki dininiz de selamette olsun, imanınız da selamette olsun. Müslüman kardeşleriniz de huzur ve saadet içinde olsun. Ecdat yadigârı emanetler de nâ-ehillerin, hasımların, düşmanların, kâfirlerin eline geçmesin.

Allah basiret ihsan etsin. Allah rızasına uygun en güzel çalışmaları yapmayı nasip eylesin. Allah sevdiği kullar eylesin cümlemizi. Huzuruna sevdiği, razı olduğu bir kul olarak çıkmanıza sebep olacak işler yapmanızı nasip eylesin. Arkanızda hayır hasenât bırakıp vefatınızdan sonra da sevap kazanmaya yol açacak, sebep olacak eserler bırakarak, müsterih olarak, memnun olarak, mutlu olarak, vazifesini yapmış bir insanın huzuru ile âhirete gitmeyi Allah cümlenize cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Bi-hürmeti esmâihî ve bi-hürmeti Habîbihî ve bi-hürmeti esrârı sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı