M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Cenneti İsteyen Boş Durmaz; Hayırlara Koşar…

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Cumanız mübarek olsun,

Allah bu güzel günün içinde saklı olan hayırlardan cümlemizi, cümlenizi istifade ettirsin. Bu cuma sohbetinde Allah'ın arslanı Hz. Ali Efendimiz radıyallahu anh ve kerremallahu veche hazretlerinden rivayet edilmiş olan bir hadîs-i şerîfi bahis konusu etmek istiyorum. Dün akşam da içime böyle bir arzu gelmişti. Hz. Ali Efendimiz'in mübarek sözlerini açayım da oralardan bir şeyler okuyayım derken, bu sabah onun rivayet etmiş olduğu bu hadîs-i şerîf karşıma gelince bunda da bir tevafuk seziyorum.

Birkaç kaynak var; İbn Asâkir, İbn Neccâr ve daha başka kaynaklar var. Orada rivayet edildiğine göre -rivayet eden râvîsi Hz. Ali Efendimiz- Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;

Men iştâka ile'l-cenneti sâbeka ile'l-hayrâti ve men eşfeka mine'n-nâri lehâ ani'ş-şehevâti ve men terakkabe'l-mevte sabera ale'l-lezzâti ve men zehide fi'd-dünyâ hânet aleyhi'l-musîbât.

Şimdi dört tane cümle var. Bu cümleler üzerinde açıklama yapmak istiyorum. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

Men iştâka ile'l-cenneti sâbeka ile'l-hayrâti.

İlk cümle bu…

"Kim cennete müştâk ise hayırlara yarış edercesine koşar gider."

Ve men eşfeka mine'n-nâri. "Kim cehennemden korkuyor ise " lehâ ani'ş-şehevâti " Nefsinin şehevâni arzularından kaçar."

Ve men terakkabe'l-mevte sabera ale'l-lezzâti. "Kim ölümün göz önünde olduğunu anlarsa, müşahede ederse, ölümü görürse, lezzetlere kendini kaptırmaz sabreder. Böylece âhirete hazırlanmaya dikkat eder."

Ve men zehide fi'd-dünyâ.

Kim Allah'ın sevdiği bir huy olan dünyaya meyletmemek, zahid olmak, dünya konusunda müstağni bir hâlet-i ruhiye içinde olmak -buna zühd duygusu diyoruz.-

"Kim dünyaya karşı zühd duygusu içinde olursa" hânet aleyhi'l-musîbât. "Artık ona, kedisine gelen çeşitli belalar musibetler kolay gelir."

Onlara tahammül etmekte zorluk çekmez, onları umursamaz.

Şöyle bir soruyu sorabiliriz;

Cenneti istemeyen kim var?

Cennet, bizim inandığımız Allah'ın rahmetinin tecelli ettiği âhiret yurdu. Mü'min bir insan ebediyen âhirette Allah'ın rızasının olduğu ve mü'min kullarına gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kimsenin oturup da, hayal edip de, tahayyül bile edemeyeceği kadar güzellikleri, nimetleri hoş şeyleri topladığı bir mükâfat yurdu cennet…

Biz buna inanıyoruz. Tevrat'ta ve İncil'de de var. Ehl-i Kitâb dediğimiz kendilerine eskiden peygamber gönderilmiş ümmetler de inanıyor. Bütün hıristiyan âlemi de ufak tefek telaffuz farklılıklarıyla cennete inanıyor. Biz Adn Cennet'i diyoruz; onlar Aden diyorlar, vesaire. Biz Firdevs diyoruz onlar Paradise diyorlar ama onlar da inanıyorlar.

Yahudiler de inanıyor. Hatta daha başka dinleri, dinler tarihi yönünden inceleyecek olursak Allah onlara da muhakkak bir peygamber göndermiştir. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'den biliyoruz ki Allah hiçbir kavmi peygambersiz bırakmamış hepsine bir Beşîr, bir Nezîr, haber verici bir muhbir-i sâdık, Allah'ın emirlerini getirici bir görevli, mânevî görevle görevlenmiş bir kimse mutlaka her yerde, her devirde gönderilmiş, bu muhakkak…

Ve in min ümmetin illâ halâ fiyhâ nezîr.

Bu gerçek.

Binaenaleyh zaten müslümanlar dünya nüfusunun beşte biri. Hıristiyanlar da çeşitli yüzlerce mezhepleri var ama derleyip toparlarsak hepsi cennet inancında. Yahudiler ve diğerleri…

Dünyadaki insanların büyük çoğunluğu cennete inanıyor, cenneti seviyor, cenneti istiyor. Dünyada güzel bir şey, bir yer, bir manzara gördü mü; "Cennet gibi güzel, aman paradise, filan gibi…" diyor, böyle isimler veriyorlar. Tamam, ama bu kuru sevgi olmaz. Bir insan bir şeyi severse, sevdiği için yapabileceği bazı şeyler olabilmeli. Bazı fedakârlıklar olmalı ve o sevdiğini kazanmak için hak etmek için yapması gereken bir takım ödevleri var; o ödevleri yapması, vazifeleri yerine getirmesi lazım.

Onun için Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Men iştâka ile'l-cenneti.

İştâk, iştiyak duyarsa, şevk duyarsa istiyor; yana yakıla istiyor. Tamam.

Bir insan cenneti istiyorsa ne yapacak?

O insanın fiili görünümü nasıl olacak?

Oturacak mı bir kenarda miskin miskin?

Hayır.

uyumsus kısım

Sâbeka ile'l-hayrâti. "Hayırlı işler yapmaya, müsabaka edecek."

Başkalarıyla müsabaka edecek, müsabaka tek kişiyle olmaz. Müsabakaya pek çok kimse katılır. -yarış demek, "ben daha öne geçeceğim" diye yarış demek müsabaka.-

Sâbeka ile'l-hayrât. Hayırlara yarışacak, başkalarına da bakacak.

"Haa bu hayır yapıyor, şu da hayır yapıyor ama ben onlardan daha çok hayır yapayım, ben Allah'ın daha sevgili kulu olayım, ben Allah'ın rızasını kazanmaya, daha çok masraf yapayım, daha çok hizmet ortaya koyayım. Daha çok insanı mutlu edecek, Allah'ın rızasına uygun, Peygamber Efendimiz'in rızasını kazanmaya vesile olacak işleri daha çok yapayım" diyecek, müsabaka yapacak yarış yapacak.

Nerede yarış yapacak?

Hayırlarda. Hayırları işlemeye, doğru bir yarış yapacak.

Bu hayırlar neler olabilir?

Hayrın ilk başı, insana fayda verecek en büyük hayır ibadetlerdir. Bir kere insanın ilk önce kendisine hayrı olması lazım. Namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, haramdan kaçınmıyor; günahları işliyor. Biz "böyle bir insanın kendine hayrı yok" deriz. "Kendisine herkesten fazla kötülüğü kendisi yapıyor." deriz.

Hayırlara koşan bir insan, ilk önce kendisine hayrı olan ibadet ve taati yapan bir insan demektir, bu bir… Ondan sonra da, başkasına hayrı olan bir insan demektir. Biliyoruz bizde hayır mefhumu var, İslâm'da hayır kavramı var ve Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfi var; hemen hemen bütün müslümanlar bilir;

"İnsanların en hayırlısı insanlara en çok faydası dokunandır."

Görüyorsunuz İslâm, işi sadece kuru bir dava kuru bir inanç, "İşte ben inanıyorum" filan deyip bir kenarda durmaya bağlamıyor; faydalılık ortaya koyuyor. İş yapılacak, bu iş de insanlara faydalı olacak. Ve İnsanların en hayırlısı öteki insanlara faydası en çok dokunandır diye geçiyor. O zaman İslâm'da hayır nedir, faydalılık nedir, faydasızlık nedir diye faydayı faydasızlığı, hayrı şerri iyice düşünmek lazım, düşünmesi lazım. Bunların müslümanlar tarafından bilinmesi lazım ve bir müslümanın hayrı, faydalı olan şeyi yapmaya koşturması lazım.

İslâm tarihinde nasıl olmuş?

Kendi yakın çevremize bakalım, uzaklara gidersek belki okumuşuzdur belki okumamışızdır. Bilmeyebiliriz ama şu çevremizdeki eserlere bakalım.

Mesela şu anda ben İstanbul'dan konuşuyorum, İstanbul'un Fatih semti gibi eski ecdadımızın yaşadığı, yeni kurulan semtler olmayan, köklü semtlerinde şöyle dolaşın…

İki adımda bir çeşme vardır. Filancanın, hayır hasenat sahibi filanca ağanın, filanca hacının, filanca zâtın hayrıdır. Bir Sıbyan mektebi vardır.

Sıbyan ne demek?

Çocuklar demek. Çocukları okutan [müessesesi] vardır.

Bir Dâru'l-Kur'ân'ı vardır; Kur'an'ı öğreten bina yapmıştır, bir aşhânesi vardır, bîmarhânesi, hastanesi vardır…

Hele hele Bezmiâlem Valide Sultan'ı ne kadar seviyorum, yani hayranım kendisine. Bezmiâlem Valide Sultan'ın -Vatan Caddesi'nden geçerken görüyoruz- Gureba Hastanesi var, gariban müslümanlar bedava burada tedavi olsun diye hayırlar yapmış. İstanbul'un suyunu sağlayan Terkos tesislerini vesaireyi vakfeden o… birçok cami yaptırmış, hayır yaptırmış, vesaire…

Çevremize baktığımız zaman Bezmiâlem Valide Sultan hazretleri gibi bütün sultanların, vezirlerin, zenginlerin, ağaların, hacı efendilerin arkada istifade edilen hep hayır bıraktığını görüyoruz. Ya bir çeşmedir ya bir hastanedir. Ya böyle faydalı bir sosyal müessesedir karşımızda, hem de monumental yapmışlar. Asırlara dayanan sağlam kesme taştan, kurşunlarla taşları birbirine perçinleyerek muazzam eserler yapmışlar; asırlar yıkamamış, ihmal yıkamamış, düşmanlık yıkamamış da hâlâ dimdik ayakta duruyor.

Görüyoruz ki tepeden tırnağa ecdadımız hayır yapmaya yönelmiş, İslâm'ı lafta bırakmamış; İslâm'ı başka insanlara hizmet etmek, başka insanların gönlünü almak, başka insanları sevindirmek, onların hayır duasını kazanmak… Daha öte bir şey söyleyeyim, sadece insanları değil, hayvanları, kuşları düşünmüşler. Kuşlar için yuvalar yapmışlar, uçamayan kuşlar için vakıflar kurmuşlar. Kanadı kırık leylekler için, -onlar tabi sıcak memleketlere uçacaktı, kanadı kırık uçamıyor, kaldı bu soğuk yerde- ona bakılsın diye vakıflar tesis etmişler…

Hatta hiç unutmuyorum çok hoşuma gitti…

Bir hizmetçi, köle, cariye bulaşığı yıkarken diyelim ki kıymetli bir tabağı kırdı, ne olacak?

Efendisi azarlar, bağırır çağırır. Bu hususta Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfi var onu da hatırlatayım bu arada. Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz diyor ki;

"Hizmetçiniz bir tabak kırarsa, azarlamayın onu, çünkü eşyanın da bir eceli var. Onun da bir ömrü var; zaman gelecek bitecek. Tamam müddeti dolmuştur, öyle olacaktı olmuş, ondan dolayı artık olan olmuş, ötekisini azarlamayın." diyor Peygamber Efendimiz.

Tabii Peygamber Efendimiz öyle demiş ama bir de, bir insanın kıymetli bir eşyası kırıldığı döküldüğü zaman hakikaten canı, yüreği yanar. Kendi çocuğu olsa da biraz "Niye böyle yaptın?" diye sertelir, kaşını çatar, bağırır, çağırır. Yahut bir daha yapmasın diye düşünür, terbiye olsun diye düşünür, dikkat etsin diye düşünebilir, bağırır, çağırır…

Dedelerimiz ne yapmış?

Bağırır, çağırır ama gönlünde bir şey kalır, üzüntü kalır diye tabak kıran hizmetçinin tabağını tazmin etsin, ödesin diye ona yardım yapılsın da ödesin diye vakıf kurmuşlar. Hizmetçiyi bile koruma var. Zaten kölesine yediğinden yedirecek, giydiğinden giydirecek, harpte alınmış bir esir bile olsa. Öldürmeye hakkı vardı çünkü öldürmek için karşısına gelmişti. Ama gene de iyi bakacak. İslâm'da kölelerin durumu da gayet öyle… İnsanî bir bakış var…

Demek ki ecdadımız fiilen hayırlara koşmuşlar. Ben bakıyorum ki kabre firavunlar gibi, Hitit kralları gibi hazineler gömmemişler. Mezarlarını buluyorlar, açıyorlar içinden çeşitli hazineler çıkıyor. Böyle şeyler bırakmamışlar.

Ne bırakmışlar?

Herkesin faydalandığı sosyal tesisler, hastaneler bırakmışlar. Şırıl şırıl akan çeşmeler bırakmışlar. Onlar çeşmeleri yapmışlar, hatlarını döşemişler, borularını künklerini hazırlamışlar, bentlerini, barajlarını yapmışlar, her şey tamam. Biz mevcudu koruyamamışız, akan çeşmeleri akmaz hale getirmiş, musluğunu koruyamamışız. Ne kadar, burmalı güzel musluklar vesaireler yapmışlar. Zincirli taslar kenarına koymuşlar, tasın koyulacağı iç pencerecikler, nişler yapmışlar… Her şeyi düşünmüşler.

Bunda ne var?

Hayra koşmak var, insanlara faydalı işler yapmak var. Bir başkası onun yaptığı hayırlı bir şeyden istifade edip de, "Oh yâ Rabbi! Çok şükür, yaptırandan Allah razı olsun!" deyince bu, bu taraftan kenardan onu duyduğu, gördüğü zaman veya görmese bile görüyormuş gibi olduğu zaman mutlu oluyor, seviniyor. "Benim ortaya koyduğum eserden bir insan, bir kuş, bir hayvan istifade etti" diyor.

Peygamber Efendimiz'e sahabeden bir zât-ı muhterem radıyallahu anh soruyor;

"Yâ Resûlullah! Ne kadar zorluklarla kuyudan elimle suyu çekiyorum. Ellerim yara oluyor, benim develerim su içsin diye ipleri çeke çeke kovadan hazneye suyu boşaltıyorum, tam o sırada ihtiyarlamış, uyuz, hastalıklı salıverilmiş, işe yaramaz develerden de geliyorlar yanaşıyorlar, onlar da benim bin bir zahmetle çektiğim sudan höpür höpür içiyorlar. -Tabi bir devenin de karnı geniştir ne kadar su içer.- Benim halim ne olacak şimdi, bu kadar yoruluyorum bunda da sevap var mıdır?" diyor.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Onun da ciğeri yanıyor sıcaktan, zavallı hayvan… İşe de yaramadığı için kimse bakmıyor. İşe yaradığı zaman bakarlardı işe yarasın diye. Şimdi de hastalandı, ihtiyarladı sakatlandı diye kimse bakmıyor. Onlara da su vermekte fayda, ecir vardır. Sadakan olur."

İslâm bu. İslâm çok güzel bir din. Ama biz o güzelliği hem anlamalıyız hem de başkalarına anlatabilmeliyiz. "Bakın İslâm budur." diyebilmeliyiz.

İslâm deyince; menfî propagandalar var, kara kara tablolar çiziyorlar. Korkunç korkunç çatık kaşlı, palalı, mızraklı, kanlı, bilmem neli falan... Ters göstermeye çalışıyorlar.

Popaganda sistemleri önemlidir, reklâm ve propaganda bir insanı alırsa, mâsum bir insanı kapkara yapar. Hırsız, arsız, yüzsüz, edepsiz bir insanı da göklere çıkartabilir. Zaten görüyorsunuz gazetelerde, sayfalarda, sütunlarda, bunların nice misalleri var.

Ama Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu izahını yaptığımız hadîs-i şerîfte buyuruyor ki;

Sonuç olarak insan cenneti istiyorsa, "Ben cenneti istiyorum" diye kenarda durmayacak, hayırlara koşacak, faydalı işler yapacak.

Çok önemli muhterem kardeşlerim.

Boş durmayacak, oturmayacak, eser verecek, eylem yapacak, iş yapacak, hayır yapacak; yaptığı hayır da faydalı olacak, işe yaramaz bir şey olmayacak, yaptığı şey işe yarar bir şey olacak. Ondan insanlar, hayvanlar, canlılar, dünya, hepsi faydalanacak. Asırlar boyunca faydalanacak.

Bir insan bir ağaç dikse o ağacın dalına bir kuş konsa, meyvesinden gagalasa onu dikene bir sevap veriliyor. O ağacın altına birisi otursa, gölgelense dikene sevap veriliyor, o ağacı, o fidanı dikmiş olan kimse ölmüş olsa bile sevap kazanıyor. Odununu yaksa, kurumuş olsa kuru dallarını yaktığı ısındığı zaman bile o ağacı dikene sevap veriliyor.

Hayra vesile olmak, hayrı başlatmak, hayrı tesis etmek İslâm'da çok önemli. Hepimizin içinde bu duygu olması lazım. Faydalı olmak duygusu, boş vakit geçirmemek duygusu, hayırlara koşmak duygusu…

Bir de hayırlarda yarışmak. O kardeş de yapıyor, öbür kardeş de yapıyor. O hacı efendi de yapıyor, bu da yapıyor.

O zaman sen ne yapacaksın?

Sen daha güzel bir hayır yapmak için zihnini çalıştıracaksın, daha güzel bir hayır ortaya koymaya çalışacaksın.

Bizde klasik olarak hayır yapma deyince ilk hatırımıza gelen cami.

Tamam, cami çok güzel bir şey. Allah'ın evi, içinde ibadet ediliyor, edildikçe sevap kazanılır ama bir semtte bir tane, iki tane cami var. Doldu, tamam. Zaten bu ihtiyacı karşılıyor ve fazla bile geliyor. Üçüncü bir tane yapacağına o zaman cami yerine buraya şimdi başka ne lazım diye düşün. Onu yapmaya çalış.

Elhamdülillah, Allah'a hamd ü senâlar olsun. İnşaallah daha büyük hayırlar yapmaya da kardeşlerimiz muvaffak olurlar.

Bir radyo şirketi kurmakla bakın Türkiye'nin kaç yerinde şu anda konuşmalarımız dinleniliyor. Elhamdülillah. Nice nice kardeşlerimiz Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini, dinimizin inceliklerini güzelliklerini öğrenmiş oluyorlar. Bu bir eğitim.

Bu kadar insanı bir okulda, bir sınıfta toplayabilir misiniz?

Herkesin işi olur gücü olur. Ama mutfakta hanım çalışırken bu konuşmayı dinliyor. Arabasını sürerken şoför hem kendisi dinliyor hem müşterisine dinletiyor. Dükkânda tezgâhtar malını satarken açmış hem onu dinliyor hem müşteri dinliyor. Hayır hâsıl oluyor, ne kadar güzel! Görüyorsunuz bu da bir hayır işte. Kalıcı bir hayır…

Mesela bir de kitap hayrı var. Kitap yazıyorsunuz okunuyor. Okunuyor asırlarca, okunuyor. Bu hadis kitapları İmam Gazzâlî'nin eserleri işte. Mübarekler hadisleri toplamışlar, kitaplara geçirmişler. Biz açıp onların eserlerini okuyoruz. Tabi onlar sevap kazanıyorlar. Peygamber Efendimiz."İşte cenneti isteyen boş durmaz." diyor. Hayırlara yarışır, hayırlara doğru koşar, öteki müslümanlardan daha çok hayır yapmak için gayretli olur.

İslâm'ın ruhu bu. İslâm, tasavvuf, dervişlik miskinlik değil; hayırlara koşmak, faydalı olan şeyleri yapmak yoludur ve dünyada bu kadar güzel başka yol yok.

Ve men eşfeka mine'n-nâri lehâ ani'ş-şehevâti.

Bir de bunun karşı tarafı var.

"Efendim ben cehennemden korkuyorum, Allah'ın gazabına uğramak istemem, ateşlerin içinde cayır cayır yanmak istemem, çeşitli işkencelerle, Allah'ın bildiği, Kur'ân-ı Kerîm'de bildirdiği çeşitli mânevî cezalara mâruz kalmak istemem, sevdiklerimden ayrı düşmek istemem. Kahrolmak, mahvolmak istemem."

Tamam, iyi güzel istemiyorsan o zaman ne yapacaksın?

Lehâ ani'ş-şehevât. "Böyle düşünen bir insan şehvetlerden şöyle frenler, kendisini çeker, alıkoyar."

Şehevât ne demek?

Şehevât-ı nefsâniyye, insanın içinin, nefsinin, egosunun, canının çektiği istediği şeyler.

İnsan dondurma isteyebilir, yemek isteyebilir, gezmek isteyebilir, eğlenmek isteyebilir, uyumak isteyebilir, çalgı çalmak, şarkı söylemek isteyebilir, dinlenmek isteyebilir, oyun isteyebilir, kumar isteyebilir, bir başkasının malını isteyebilir. "Ah şu benim olsa, alsam" filan diye… Ama insanın içinin, nefsinin, canının çektiği, istediği her şeyi alması, yapması doğru değildir.

Nedir?

Bunun bir sınırı vardır. Kanunlar ilâhî kanunlardır, Allah'ın hükmüdür. Haram, helal fikirleridir.

Bir de bazı istekler insanoğlu için muzırdır. O isteklerin peşine düştüğü zaman insan alkolik, eroinman oluyor, şehvetperest olarak gençliğini yitiriyor, sıhhatini yitiriyor.

Her şeyin bir dozajı var. İlacın da bir miktarı var, damlanın da bir sayısı var. "15 damla damlatacaksın bir bardağa, günde iki defa içeceksin." diyor doktor mesela. Her şeyin bir miktarı var. Güzel bir şey olsa bile onun da miktarı önemli.

Bir de istediği şey güzel olmayabilir, faydalı olmayabilir, zararlı olabilir.

"İşte ama canım çekiyor çok istiyorum."

Çocuk mesela annesinin eteğine yapışıyor;

"İlle şundan istiyorum."

"Evlâdım olmaz, o sana zararlı, midene dokunuyor. Hastasın, dişlerini çürütüyor…"

İstiyor ama pis, temiz değil vesaire…

Demek ki insanın şehevât-ı nefsâniyesinden, nefsânî arzularından, isteklerinden vazgeçebilmesi veyahut onları frenleyebilmesi lazım. Frenleyen bir insan, kendisini kontrol edebilen bir insan, dolu dizgin arzularının peşinde koşmayan, sürüklenmeyen, harama helale dikkat eden, kanunlara hakka hukuka riayet eden, günahlardan kaçınan bir insan olması lazım. Bunlar şart! İnsanın canı bir şeyler isteyebilir ama herkes her istediğini yaparsa olmaz.

"Ben şu kadını istiyorum!"

"O kadın evli."

O zaman isteyemezsin. O zaman bitti; evli olunca isteyemezsin.

Tamam, efendim işte ben camdan çıkarım da, şöyle yaparım, böyle yaparım da bakarım da…

Olmaz!

Eğer cehenneme düşmek istemiyorsa bir insan; o zaman ne yapacak?

Şehevât-ı nefsâniyesinden de vazgeçecek. Kendisine hakim olacak.

Bu kuru lafla olmaz. Dikkat edecek. Flörtü, içkiyi, kumarı, gayrimeşru kazancı, aldatmayı bırakacak, yalanı-dolanı bırakacak, çalışmamayı bırakacak, tembelliği bırakacak…

Tembellik çok tatlıdır, hoştur. Yan gelip yatsın. Ağzına başkası üzüm salkımını yanaştırsın. O da yatarken yesin. Romalılar öyle yaparlarmış. Yerlermiş yerlermiş, doyarlarmış; ondan sonra gider onu çıkartırlarmış; yine yerlermiş yine doyarlarmış yine çıkartırlarmış, kusarlarmış. Böyle şey olmaz ki bu dejenerasyon. İsteğin de dejenere edilmesi.

Eğer cehenneme düşmek istemeyen bir insan varsa, ben cehennemi istemiyorum demekle kalmaz.

Bir de ne yapar?

Kötülüklerden kendisini alıkoyar, frenler.

Biz müslümanlar olarak karşımıza çok çeşitli imkânlar geliyor. Büyük şehirlerde okuyoruz, çoluk çocuğumuz okuyor. Yüksek tahsil yapıyor. İsterse bara, pavyona gidebilir; isterse içkiye, kumara alışabilir; isterse futbolun, sporun vesairenin peşinde koşup tahsilini tamamlayamayabilir. Vazifelerini ihmal edebilir. Ama sıkıyoruz dişimizi, gece uyku uyumuyoruz, derslerimize çalıyoruz, imtihanları kazanıyoruz, işimize devam ediyoruz, helâlinden para kazanıyoruz...

İşte bütün bunlar için nefsin arzularının karşısında durabilmek lazım. Cehennemden kurtulmak için nefsi terbiye etmek lazım. Tasavvuf yolunda bu çok önemli. O azgın nefis terbiye edilmezse insanı çok hatalı şeylere götürür. "Şunu istiyorum, yap, bunu istiyorum, yap!" İnsan onu yaptığı zaman da Allah'ın kızdığı, sevmediği bir kul olur. İşte şu insanların sevmediği, gazetelere düşen korkunç olaylar, hep onlardan oluyor. Nefsin oyunları. Şeytan nefsi kandırıyor. Nefis de insanı çeşitli şeyleri arzu ederek yaptırtıyor.

Bugünkü gazetelerde okudum. Amerika'da bir Türk'ü döve döve öldürmüşler.Demiş ki bir tanesi ötekine, "Dövmekten de baya keyiflendik, zevk duydum."

Keyiflendin, zevk duydun ama bu vahşet işte, insanlık değil. 24 sene ömür boyu hapis yemişler. Bu, dünyadaki cezası, bir de âhirette onun ne kadar azabı olacak.

İslâm'da cenneti kuru kuruya temenni etmek yok. Hayırlı, faydalı işlere koşmak var. Kuru kuruya, "Ben cehenneme düşmek, azaba gazaba uğramak istemiyorum." demek yok. Kuru kuruya laf yok. Onu sağlamak için de günahlardan, haramlardan, nefsânî, şehvânî, şeytanî işlerden uzak durmak var. Bu da önemli. Görüyorsunuz kuru lafa, palavraya İslâm önem vermiyor; sağlam iş istiyor. Elle tutulur bir şey ortaya konulmasını istiyor.

Üçüncü cümlesi Peygamber Efendimiz hazretlerinin sallallahu aleyhi ve âlihi teslimen kesirâ:

Ve men terakkabe'l-mevte sabera ale'l-lezzâti.

Ölüm gözümüzün önünde. Her gün yakınlarımızdan, akrabalarımızdan haberler alabiliyoruz. Vefatlar oluyor. Gazetelerde okuyoruz. Ama "Falanca da mı vefat etti? Allah rahmet eylesin." İnna lillah ve inna ileyhi raciûn vesaire…

Ölümü gören o zaman sabera ale'l-lezzâti. "Lezzetlere, zevklere sabreder." Fani dünya.

Hocamız cennet mekân Mehmed Zahid Kotku hazretleri. "Fani dünya hoştur amma, ahiret, mevt olmasa" derdi.

Hoştur fani dünya ama sonu ölüm. Ölüm var, ölümden sonra da hesap var. Hesaptan sonra da cennet var veya cenneti kaybetmek var. Cehenneme düşmek, cayır cayır yanmak var. Binaenaleyh, her lezzetli şeye de el uzatılmaz. Lezzetlere sabredilir.

Lezzetler, asıl lezzetlerin hepsi cennette olacağı için cenneti kaçırmamak için, biraz da sabırlı olmak lazım. Kendini tutabilmek, ölümü göz önünde tutmak lazım. Onun için Peygamber Efendimiz; "Ölümü unutmayın, ölümü göz önünde tutun" buyurmuş. Hatta bizim edebiyatımızda da, edebiyat derslerinde de hocalarımız anlatır.

Ölmeden evvel ölmek.

Talebe bir türlü anlayamaz. Hem ölüm diyor hem de ölmeden evvel ölmek diyor bu nasıldır.

İşte bu ne demek?

Ölmeden evvel ölümden sonraki halleri düşünmek, ölümü göz önünde tutmak, öleceğini bilmek, ölmüş de ölmüş bir insanın neler yapmak istediğini pişmanlık halinde, "Ah keşke hayatım olsaydı da şunu yapsaydım, bunu yapsaydım" dediği şeyleri o hal başına gelmeden düşünmüş de kendini toparlamış olsun diye söyleniyor bunlar. Üçüncü cümle de bu.

Dördüncü cümle:

Ve men zehede fi'd-dünyâ hânet aleyhi'l-musîbât. Bir müslümanda zühd duygusu, takva duygusu varsa, zahid ise, abid ve zahid bir kul ise, fani dünyanın geçiciliğini, boşluğunu, hiçliğini, değersizliğini anlamışsa o zaman dünyanın içindeki musibetler de ona hafif gelir.

"Ne olacak, fani dünya. Zaten kendisi ne ki? Olabilir böyle şeyler." der ve musibetlere karşı da metin olur. Musibet insana geliyor. İstemeden de geliyor. Hiç kimse musibeti talep etmez herhalde. "Bana musibet gelsin. Cayır cayır şu sıkıntılara düşeyim, ah edeyim vah edeyim, acılar içinde kıvranayım." diye kimse istemez. Düşmanına ister de kendisine istemez. Ama gelir, herkese gelir.

Musibetler en çok peygamberlere gelmiş. Salih kullara, abid kullara, zahid kullara, evliyaullaha gelmiş. İmtihandır, çünkü dünyada her zaman tatlı şeylerle imtihan olmaz; bazen de musibetlerle imtihan olur. Onları da metin olarak karşılayabilmek lazım, ondan dolayı yıkılmamak lazım.

Geçen gün gazetelerde okudum;

Danimarka'da –diyor, ülke adı da veriyor- sosyal haklar kuvvetli. Hastalansa parasız bakacak hastaneleri var. İşsizse devlet kendisine maaş veriyor. Her türlü yaşam şartları, konforu sağlanmış. Buna rağmen intiharlar çok oluyormuş.

Neden?

Musibetlere tahammül edemiyor, can sıkıntısına tahammül edemiyor. Canı sıkılınca canına kıyıyor insan. İmansızlık, İslâmsızlık alameti. İmansızlık demeyelim. Herkesin kendine göre bir inancı, imanı var ama her inanç doğru düzgün inanç değil. Mühim olan İslâm inancı.

Onun için müslüman musibetlere karşı dirençli olacak. Yıkılmaz, sarsılmaz, sabreder, bir de sabırdan dolayı da ecir alır.

Müslüman iki sebepten ecir alıyor:

Nimetler gelince şükrediyor, sevap kazanıyor ecir alıyor. Musibetler geldiği zaman sabrediyor, yine ecir kazanıyor. İkisinde de sevap kazanıyor. Onun için bu dünya hayatının içinde böyle olaylar olabilir, hastalık gelebilir, ölüm gelir. Çeşitli ticarî hayatta, ailevî hayatta problemler çıkabilir. Çıkar ne yapalım herkese geliyor… Reisicumhurlara da geliyor, devlet başkanlarına da geliyor. Devriliyorlar, çıkıyorlar, iniyorlar. Büyük zenginlere de geliyor, fabrikatörlere de geliyor. Amansız hastalıklara düşüyorlar. Farkı yok, bütün insanlara bu gibi olaylar gelebiliyor.

Binaenaleyh dünya hayatı böyledir. "Zaten dünya hayatı geçicidir, fanidir." deyip metin olacak insan. Metin olmak, dayanıklı olmak, dişini sıkmak ve atlatabilmek. Çünkü bu da önemli bir şey.

Men âmene bi'l-kaderi emine mine'l-kederi denilmiştir.

"Kadere inanan, bu gibi şeylerin karşısında sağlam durur."

Onun için atalarımızın sağlamlığına cümle cihan halkı hayran olmuştur. Böyle kale gibi, çelik gibi. Nasıl çelik, böyle kıvırırsın eğilir, bırakırsın tekrar eski haline gelir. Yay gibi, çelik gibi...

Neden?

Çünkü kader inancı var. Her şeyin Allah'tan olduğunu biliyor. Allah'ın kendisini imtihan ettiğini biliyor. Edebini muhafaza ediyor, dişini sıkıyor, sabrediyor.

Bizim bir ameliyatımız olmuştu. Bir arkadaşı koğuştan götürdüler, hastanede ameliyat yapacaklar. Kulağında bir problem var. Bütün hastane bağırtısından inliyor. Bütün hastaların morali bozuluyor. Tabii zor bir durum. Ondan sonra bir başkası gitti. Doktor ameliyat yapıyor. Tık demiyor. Doktor, "Yahu acımıyor mu?" diye sormuş.

"E acıyor ama…"

"E niye bağırmıyorsun?"

"Bağırınca acı dinmiyor ki. Bağırdığı zaman acı geçmiyor ki."

İnsan bağırıyor.

Niye bağırıyor?

Psikolojik olarak bağırıyor. Bağırmaz dişini sıkıyor. Nasıl olsa geçecek. İşte müslüman bağırmaz. "Nasıl olsa geçecek" der. O acının da kendisine sevap kazandıracağını, sabrettiği zaman kendisine sevap kazandıracağını bilir.

Ne kadar güzel bir hadîs-i şerîf öğrenmiş olduk. Hz. Ali radıyallahu anh Efendimiz rivayet ettiği için o da önemli. Türkiye'mizde Hz. Ali'yi seven özel gruplar var. Onlar da Hz. Ali'yi bilsinler, yolunu bilsinler diye ben istiyorum. Hz. Ali Efendimizle ilgili sözleri de bahis konusu etmek istiyorum. Oradan rivayeten gelmiş hadîs-i şerîfleri de zikretmek istiyorum.

Özetleyelim;

Peygamber Efendimiz, "Cenneti isteyen boş durmaz; hayırlara koşar, insanlara faydalı işler yapar." diyor, yapmalıdır demek istiyor. "Cehennemden korkan şehevât-ı nefsâniyesine dizgin vurur, fren yapar, kötü işlere meyletmez." Lafta bırakmaz işini. Kötülüklerden kendisini çeker. Ölümü gören lezzetlere karşı sabreder, âhiretini berbat edecek işleri yapmaz. Sabırlı olur, ölüme hazırlanır. Ve dünyanın boşluğunu gören insan da kendisine gelen musibetlere karşı metin olur, dayanıklı olur, onların karşısında demoralize olmaz, yıkılmaz, morali perişan olmaz. İntihara, vesaireye kalkışmaz. Metin olarak durur. "Eh ne yapalım Allah'ın şeyidir." Sabreder ve ecir alır. Sonunda da iyi olur. Eyyûb aleyhisselam'ın başına neler gelmiş.

Eyyûb aleyhisselam'ın hayatını okuyun!

Neler neler gelmiş başına da Allahu Teâla hazretleri Kur'ân-ı Kerim'de ne güzel methediyor. Onun başına gelenin binde biri etrafınızdaki insanların başına gelmemiştir. Ama o peygamber olduğu halde o musibetler gelmiş. Kavminden hiç kimse yanına sokulamamış, şehirden çıkarmışlar. Mezbelelik bir yerde tek başına yaşamış. Demek ki onun hastalığı bize bulaşmasın demişler.

Bir mübarek hanımı, valide hanımı, eşi, gidip gelirmiş yanına, başka kimse sokulamazmış. Uzaktan bakarlarmış. Sabretmiş, sabretmiş, sabretmiş. Ama ondan sonra yine sıhhatine kavuşmuş, malına kavuşmuş, evlâd ü iyâline kavuşmuş. Allah'ın imtihanı… Öyle geliyor sonunda da büyük mükâfatlar oluyor.

Allah bizi cennet için hazırlanan, faydalı işler yapanlardan eylesin. Cehennemden korunan, kötülüklerden kendisini çeken, kötülükleri yapmayan insan eylesin. Ölümü görüp de hazırlanan ve kendisine âhirette zarar verecek lezzetlerden, kendisini çekebilecek insan eylesin. Fani dünyanın lezzetlerine dalıp da ihmalkârlık yaptırtmasın. Dünyanın boşluğunu görüp de başımıza ufak tefek bir şeyler gelirse Allah'ın sevmeyeceği reaksiyonlar içine düşmeyen sabırla, metanetle meseleyi karşılayıp oradan da sevap kazanan kullarından eylesin. Rabbimiz cümlemizi mutlu eylesin, mutluluğu istiyoruz, dünyada ve âhirette afiyeti istiyoruz. Dini konularda sapasağlam olmayı istiyoruz. Allah bizi sağlam inançlı, sağlam dinî duygulara sahip, kalbi pırıl pırıl, nurlu, takvâ ehli, sabırlı, şükürlü, hayırlı, feyizli kullarından eylesin.

Sevdiklerinizle, anneniz, babanız, yakınlarınız, evlatlarınız, eşleriniz, çevreniz ve dostlarınızla beraber Allah nice nice mutlu cumalara erdirsin. Hem dünyada hem âhirette bahtiyar olun. Allahu Teâlâ cennetiyle cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh…

Sayfa Başı