M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Münebbihat Dersi (4)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Euzubillahimineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim.

el-Hamdü lillahi Rabbi'l-âlemîn. Ve'l-âkıbeti li'l-müttekîn. es-Salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalaletün ve külle dalaletin fi'n-nâr ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-Nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem.

"Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedini'n-nebiyyi'l-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim."

Cebrail aleyhisselam buyuruyor, sallallahu aleyhi ve sellem'e diyor ki:

Kâle lî Cibrîlü: Yâ Muhammedü, ış mâ şi'te fe-inneke meyyitün. Ve ahbib men ehbabte fe-inneke müfârikuhû. Ve'mel mâ şi'te fe-inneke mülâkîhi.

Yâ Muhammedü, ış mâ şi'te. "Nasıl istersen öyle yaşa!" Fe-inneke meyyitün. "Ama bil ki neticesi ölüm!" Ve ahbib men ehbabte."Neyi seversen sev!" Fe-inneke müfârikuhû. "O sevdiğinden ayrılacaksın!" Bu, güzel bir ders... Ve'mel mâ şi'te. "Nasıl istersen öyle amel et! İster hayır, ister şer..." Fe-inneke mülâkîhi. "O yaptığın amelle mücâzâtlanacaksın! İyiye iyi, kötüye kötü..."

"Üç kişi var ki, bunlar gölgenin olmadığı bir günde, arşın gölgesi altında gölgeleneceklerdir." Üç nefer. Bunlardan birisi: el-Mütevaddi'ü fi'l-mekârih. "Soğuk havalarda abdestini dikkatle alan, güzel alan." Soğuktan acele eder insan da, üşümeyeyim diye... Ve'l-mâşî'i'l-mesâcidi fi'z-zulem. Aydınlıklarda gitmek kolay da, karanlıkta gitmek zor olduğu için, Ve'l-mâşî'i'l-mesâcidi fi'z-zulem. Karanlık havalarda... O zaman böyle, elektrik yok yollarda filân... Karanlıkta ayın ışığıyla gidiyor herkes... "Ay karanlığı da olur, bazen bütün karanlık olur. O karanlıkta bile mescide gidenler." Yâni mescidi bırakmıyor hiçbir surette, "Karanlık bugün, namazı evde kılıvereyim!" filân demiyor. İlle mescide gitmeye çalışıyor. Birisi de, Ve mut'imü'l-câ'i'. "Açları it'âm edenler."

İbrâhim aleyhisselâm'a demişler ki: "Ne için Allah seni halil edindi, dost edindi? Allahu Teâlâ'nın seni dost edinmesine sebep ne?" diye sormuşlar. O da demiş: Üç şeyle. Üç haslet var bende, o üç hasletten dolayı Cenâb-ı Hak beni kendine dost edindi:

1. İhtertü emrallâhi teâlâ alâ emri gayrihî. Şimdi, iki tane iş çıkar ortaya: Ezan okunuyor, namaz kılınacak. Bir de dünya işi çıkar ki, görülmesi lâzım. Yok, Allah'ın emrine evvelâ git! Ondan sonra da dünya işiyle meşgul ol! "Ben Allah emrini ihtiyar ettim!" diyor İbrâhim aleyhisselam.

2. Ve mâ ihtememtü bimâ tekeffele'llâhu lî. "Allahu Teâlâ'nın verdiği rızık için hiç kaygı çekmedim. Biliyorum ki Allah verecek! Rezzak Allah! Rezzak'ın Allah olduğunu bildiğim için rızık hususunda hiç kaygım olmadı." Allah da ona, o kadar çok verdi.

3. Ve mâ te'aşşeytü, ve mâ teğaddeytü illâ me'a'd-dayf. "Bununla beraber, ne akşam ne de sabah yemeklerini misafirsiz yemedim!" İllâ misafir çıkarmış kapının önüne, yolun üstüne yahut... Misafir ararmış. Tabii şimdiki gibi kalabalık değildi dünya. Hoşuma gider:

Gâvur gelmiş, yoldan geçiyormuş. Gâvura işaret etmiş:

"Gel, gel! Yemeğini ye de öyle git!" demiş. Gâvur gelmiş. Gâvura:

"Lâ ilahe illallah de!" demiş. Gâvur:

"Demem!" demiş.

"Demezsen git!" demiş. Arkadan Cenâb-ı Hak vahyetmiş: -90 yaşındaymış gâvur- "Doksan sene ben ona rızkı verdim de; sen, bir gün ona rızkı vermedin!" demiş. Hemen koşmuş arkasından... Demiş:

"Gel, gel!"

"Neden?"

"Allah beni ayıpladı!" Demiş:

"Ne güzel Rabbin var senin! Lâ ilâhe illallah, İbrâhim halîlullah." diyerekten Müslümanlığını ilân etmiş.

Yani koyunlarının köpeğini söylüyorlar ama hatırımda kalmadı. Koyunlarının köpeği, köpek sürüsü çok sayıda. O kadar çok koyunu varmış. Cenâb-ı Hak vermiş. Bu da çok bereketli bir mahlûk.

Salebe isminde ashâbdan bir zât var, çok fakir. Cami güvercini koymuşlar adını, camiden çıkmıyor. Fakat fakirlik de var. Demiş:

"Yâ Rasûlallah, bana bir dua et de, ne olur ben bu fakirlikten kurtulayım! Kurtulayım da mal mülk sahibi olayım!"

Efendimiz, iki defasında hiç kulak asmamış. Üçüncüsünde bir dua etmiş. Büyümüş de büyümüş koyunları... Büyümüş de büyümüş. Salebe her gün camiden çıkmazken, şimdi haftadan haftaya gelmeye başlamış, cumadan cumaya.

"Ne oldu bizim Salebe?"

"Sürüleri arttı. Dışarıdaki boş arazilere gidiyor. Onun için gelemiyor."

Sonra diyor ki; "Cumaya da gelemiyor, ne oldu bu?"

"Medine havalisi yetmedi, dış memleketlere gitti."

Derken, zekât âyeti nâzil oldu. "Gidin, isteyin zekâtı ondan!" demişler. O da: "Ben bu zekâtı veremem, öyle şey olmaz!" demiş en nihâyet Allah esirgeye.

Hükemâdan bazıları demişler ki:

"Üç şey vardır ki, insanlardan gam ve gussayı giderir:

1. Birisi: Zikrullâhi teâlâ. Allahu Teâlâ'nın zikrine başladın mıydı, ne gam kalır ne kasavet! Ama, güzel bir zikrullah yapmak.

2. İkincisi: Ve likâi evliyâihî. Allah'ın dostlarına mülâki oldu muydu, orada da gam kasavet kalmaz. O da giderir.

3. Üçüncüsü: Ve kelâmü'l-hükemâi. Hükemânın sözlerini dinlersen, o da gam ve kasaveti dağıtır gider."

Hasan-ı Basrî hazretleri diyor ki; -Hasan-ı Basrî, malûm, büyük bir zât.-

1. Men lâ edebe lehû, lâ ilme lehû. "Edebi olmayanın ilmi olmaz!" Edeb büyük bir devlet yâni. Edebi olmayanın ilmi olmaz!

"Çok biliyor."

Ne kadar bilirse bilsin! Edebi olmayanda lâyıkı gibi ilim bulunmaz. Onun için büyüklerin sözü var:

Edeb bir tâc imiş nûr-i Hüdâ'dan

Giy o tâcı, emîn ol her belâdan

İlim meclisinde aradım, kıldım taleb,

İlim geridedir, illâ edeb, illâ edeb!

Edeb olmayınca olmaz!

2. Ve men lâ sabra lehû, lâ dîne lehû. "Sabrı olmayanın da dini olmaz!" Dininde kemâl olmaz yâni, kâmil olamaz.

3. Ve men lâ verâ'a lehû. "Vera' denilen, şübühattan ictinâb ediyor. Şüpheli şeylerden ictinâb ediyor, sakınıyor. Ve takvânın üstü, -takvâ bundan bir aşağı, takvâdan bir üstüne verâ diyorlar- o da olmazsa," Lâ zülfâ lehû. "onun da Allah'a yakınlığı olmaz!"

Bir rivâyet de yapıyorlar şimdi ki:

Enne racülen. "Adamlardan bir adam," Harace min benî İsrâil ilâ talebi'l-ilmi. "Benî İsrâil'in devrinde, Musa aleyhisselam'ın devrinde ilim öğrenmeye çıkmış."

Fe-beleğa zâlike nebiyyehüm. O zamanın peygamberine haber vermişler ki:

'Filân adam memleket dışına gidiyor ilim öğrenmeğe.' O da demiş ki:

'Çağırın o adamı! Ben ona bir nasihat edeyim, ondan sonra gitsin!'

Gelmiş adam. Demiş ki:

--Ey genç! İnnî eîzuke bi-selâsi hısâl. Sana üç şeyle nasihat edeceğim, va'z edeceğim. Fîhâ ilmü'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Bütün ilimler bu üç şeyin içinde:

1. Haffi'llâhe fi's-sırri ve'l-alâniyeh. Allah'tan her zaman kork! Gizli ve aşikâr.

Onun için diyorlar ki: Bazı adam bakar sağına soluna, bunu insanlardan kimse görmüyorsa yapacağını yapar. Âlim olan da, Allah'ı arar. Allah görüyor, biliyor. Onun için insanlara iltifat etmez. İnsan görsün görmesin, Allah görüyor ya kâfi der. O da onu arar.

Onun için, "Sen, gizli ve alenî her yerde, Allah'tan kork!" demiş. Dünkü münciyâtta da söyledi ya, Fe-haşyetullâh fi's-sırri ve'l-alâniyeh. "gizli ve âşikâr Allah'tan korkmak" diye. Her yerde haşyetullah. Yine o, ikisi de bir... Onun için:

Re'sü'l-hikmeti mehâfetullah. "Hikmetin başı Allah korkusu." Bu Allah korkusu içeriye sinmedikçe, insanın hakkından gelinmez.

İnsanoğlu çok büyük bir mahlûk, acâib mahlûk. Onun için, ya melekleri geçer insanoğlu yahut hayvanlardan aşağı düşer. Melekleri de geçer, hayvanlardan da aşağı düşer.

En'âm, hayvânât. "Bunlar hayvan gibidirler, hattâ hayvandan da aşağı." Çünkü hayvanın etini yersin. Derisinden, kemiğinden, tüyünden, sütünden istifade edersin. Ama insanın neyinden istifade edeceksin? Şerden başka bir şey yok.

Onun için, Allah korkusu her şeyin başında.

O da neden oluyor?

İmanın kuvvetinden...

Bu üç yeter! Neydi?

Birincisi; Allah korkusu.

İkincisi; halka karşı dilini tut, kimsenin ayıbını söyleme! Yâni, ayıpları sakla! Allah Settâr. Sen de settâr ismine bürün! Örtücü ol.

Üçüncüsü de; lokmana bak, helâl olsun lokman.

Ve ruviye enne racülen min benî İsrâil ceme'a semanîne tabuten mine'l-ilmi. Yine benî İsrâil devrinden bir adam, seksen sandık ilim, kitap doldurmuş. Seksen sandık büyük büyük kitap doldurmuş. Fe-kad ve lem yentefi' bi-ilmihî. Bizim gibi, ilminden hiç faydalanamamış zavallı.

Kitap dolu ama, merkebin arkasına kitapları doldursan merkebin o kitaplardan haberi olur mu? Sûre-i Cuma'da Cenâb-ı Hak bize diyor:

Ke-meselü'l-hımâri yahmilü esfârâ.

Merkebin arkasına kitapları doldurur gibi doldur kitapları; o Allah korkusu olmadıktan sonra, halkın aleyhine konuşursan, bir de lokmana dikkat etmezsen o bilgiler sana ne fayda verecek?

Onun için, şimdi bu adam seksen sandık kitap toplamış, fakat bir türlü faydalanamamış da, Fe-evha'llâhu teâlâ ilâ nebiyyihim. O devrin peygamberine Cenâb-ı Hak vahyetmiş:

En kul li-hâze'l-câmi'. "Bu kadar kitap toplayan adama söyle ey nebî!"

Lev ceme'te kesîren mine'l-ilmi lem yenfe'ake illâ en ta'mele bi-selâseh. "Yine bu kadar kitap toplasa, okusa üç şeyle amel etmedikçe, ne kadar kitap toplarsa toplasın faydası yok ona!"

1. Lâ tuhibbe'd-dünyâ. "Dünyayı sevme!" Yani dünyada günah işleme! Dünya âhiretin tarlası. Burada ne ekersen, onu biçeceksin. Onun için, hayırlar yap burada. Paralarını günah yerlere harcama! Günah işlerin peşinde koşma! Zevk ü sefaya dalma!

Dünyayı seveceğiz biz. Niçin? Cennete buradan gideceğiz. Kazanacağız, fakirlere bakacağız, muhtaçlara bakacağız. Tâlib-i ilmi gözetleyeceğiz, okutacağız………..

Ama buradaki "dünyayı sevme" [sözü] "Dünyada günah işleme! Günah yerlerine, zevk yerlerine aldanıp da hayatını ifna etme! [mânasına.]

Çünkü; "Dünya müminlerin yeri değil." Mü'minlerin yeri cennet. Burada cennete gidecek amelleri yapabilirsen, ne mutlu sana!

2. "Şeytanla arkadaşlık yapma!" Şeytanla arkadaşlık olmaz tabiatiyle; şeytanı bulamayız, göremeyiz. Yâni, şeytanın sözünü dinleme! Şeytan seni sevk eder: "Deniz kıyısına, plaja git!" der. Şuraya git der, buraya git der. "Şimdi televizyonun karşısından kalkma!" der, "Şimdi ezan okunuyor ama zararı yok, onu seyret!" der. Hep o şeytanın arkadaşlığı.

Fe-leyse bi-refîki'l-mü'minîn. "Şeytan, mü'minlere refik olmaya lâyık değildir." Yani, onu ilminle def et, Allah'ın emrine uy.

3. "Hiç kimseye eziyet etme!" Ama ne güzel! Yukardaki nasihatte dedi ki: "Dilini tut!" Burada da diyor ki; "Kimseye ezâ etme!" Kimsenin aleyhinde konuşma demek... Aleyhinde konuşursan duyacak insan. Yerin kulağı var diyorlar ya, gelir kulağa. Sana karşı bir nefret besler, "Vah, vah! Benim aleyhimde böyle konuşuyormuş." der.

İnsanın niyeti bozuk tabii. Ben de onun aleyhinde konuşurum. Duramam ki. O zaman ben de konuşunca; ben de günahkâr, o da günahkâr. Derken fitne büyür. Kavgalara gider. Ölümlere kadar gider. Onun için,

Ve lâ tü'zi ehaden. "Hiç kimseye eziyet etme." dedi. Kimsenin aleyhinde konuşma.

"Ama kabahati çok!"

Ne yapalım, Allah Gaffar.

"Çünkü kimseye eziyet etmek müminlerin işi değil! Müminler kimseye eziyet etmez!"

Ne güzel nasihatlar! Yâ Rabbi, affet kusurlarımızı!

Demişler ki:

Es'adü'n-nâs. "Nâsın saîdi." Şimdi Berat gecesi oldu ya; saîd ve şakî diye ikiye bölündük. Saîdlerin eline saadet kâğıdı verildi. Şakîlerin de ellerine şekavet kağıdı verildi. Şimdi bu diyor ki;

Es'adü'n-nâs. "İnsanların saîdi, mes'ud olanı kim?"

Men lehû kalbün âlimün. "Gönlü var, ilimle, Hak ilmiyle dolu."

Ve bedenün sâbirun. "Bedeni var, sabırlı. Hastalıklara, rahatsızlıklara, her türlü şeye karşı sabrediyor."

Ve kanâatün bimâ fi'l-yed. "Elinde olana da kanaat ediyor. Demiyor ki: 'Yahu, öteki yaşıyor; ben de böyle sürüneyim mi?' Gözü yok başkasının malında."

Allah hepimize böyle güzel huylar nasip etsin Mevlâm. Bunları yazmışlar ne güzel de, ama kulaklarımıza girmiyor işte. Ne yapalım?

İbrâhim-i Nehaî denilen bir büyük var, o da şöyle diyor:

İnnemâ heleke men heleke kableküm. Sizden evvel helâk olanlar helâk oldu, bi-selâsi hısâlin. üç şeyden dolayı. Sizden evvel helâk olan taife var ya, bir sürü kavimler kaybolmuş gitmiş. Onların helâki üç şeyden olmuş:

1. Bi-fudli'l-kelâm. Çok konuştuklarından. Çok konuşuyorlar.

2. Ve fudli't-taâm. Çok yemek yiyorlar.

3. Ve fudli'l-menâm. Çok uyuyorlar.

Üç şey: Çok konuşmak, çok yemek ve çok da uyumak. İyi bir şey değilmiş ki sizden evvel helâk olanlar bu üç şeyden dolayı helâk oldular.

Çünkü fazla söz senin gönlünü karartır. Allah'ı zikretmeye vakit kalmaz. Halbuki o lisan Allah'ı zikredecektir. Sen onu, boşu boşuna fazla sözlerle vaktini geçirirsin.

Çok taam, fazla taam; o da öyledir. Vücutlarımıza ağırlık veriyor, çeşitli hastalıklar getiriyor. Peygamberin yediği gibi: İki öğün yer. Bir gün yer, bir gün yemez. Pazartesi perşembeyi bırakmaz, oruç tutar. Bazen üç-beş gün birden tutar.

Ve bir de, çok uyku! Uykuyu üçe bölmüşler: Dört saat, altı saat, sekiz saat. Dört saat, büyüklerin; altı saat, orta insanların; sekiz saat de, bizim gibi gafillerin. Ondan fazlası, fazla!

Yahyâ b. Muaz da diyor ki;

1. Tûbâ li-men terake'd-dünyâ kable en tetrükehû. Dünya seni nasıl olsa bir gün bırakacak. İş bitmez! Bugün bir Şamlı geldi de öyle diyor: "İş bitmez, ölünce biter."

Binâenaleyh, "Sen dünyayı terk et, o seni terk etmeden!" Çünkü bir gün bırakacak seni... Ölüm gelecek, bırakacak... O seni bırakmadan, sen onu bırak...

2. İkincisi: Ve benâ kabrehû kable en yedhulehû. "Kabrini yap, oraya girmeden evvel..."

"E, altınla filan mı yaptıracağız?"

Yok, öyle değil! Amel-i sâlihlerle kabrini tezyin et! O çok paralar harcayıp da, o kabri yaptıranlara yazık... Allah merhamet versin. O tenin toprak oldu, çürüdün gitti. Senin üstündeki mermerin, ziynetin ne kıymeti var? Ama saltanatlara meraklı insanlar.

Men lem yekün indehû sünnetullah ve sünneti rasûlihî ve sünneti evliyaihî fe-leyse fi yedihî şey'ün. "Şu üç sünnet; Allah'ın sünneti, Peygamber'in sünneti, evliyânın sünneti bir kimsede olmazsa, o kimsenin elinde hiçbir şey yok!"

Demişler ki:

Mâ sünnetullah. "Allah'ın sünneti nedir?"

Demiş:

Kitmânü's-sırri. "Sırları saklamak." Sırları saklamak Allah'ın sünneti. Birisi sana bir şey söyler. Onu kimseye söyleme! Sen de onu sakla! Bu, Allah'ın sünneti.

Mâ sünnetü'r-Rasûl. "Sünnet-i Resûlullah nedir?" demişler.

Sünnet-i Resûlullah, bak; namazın, öğlenin sünneti var. Akşamın sünneti var. Sabahın sünneti var… Bu sünnetlere sünnet deriz. Abdestin sünneti var. Bunu hep biliyoruz.

Demiş:

El-mudârâtü beyne'n-nâs. "İnsanlar arasında gâyet hoş geçinmek, sünnet-i Resûlullahtır."

Adamın birisi -işte cahil adam- gelmiş, Efendimiz'in yakasına yapışmış. Biraz da tartmış şöyle. İz etmiş boynuna mübareğin. Tabii etrafında bir sürü ashâb var. Buna bir tane tokat patlatabilirdi. Ashabına, "Tutun şu adamı!" diyebilirdi. Yok, hiç onları yapmadı. Ne etti ya? Para istiyormuş. "Verin şunu!" dediler. Koyuverdiler, aldı, gitti. Müdârâtün beyne'n-nâs. İnsanlar arasında tatlı geçim! Herkesin mizacına göre.

Şimdi onu da diyordum ya. Bir doktor gitmiş köye. Köylüyü toplamış. "İşte, hastalık şöyle olur. Bu mikrop buradan gelir, şu mikrop buradan çıkar." Köylü... Hiç kulağına bile gitmez onun. Mikroptan filan ne anlayacak? Bir mühendis gider. "Köprü böyle yapılır, bina böyle yapılır…" filân… Köylü anlar mı? Ona diyeceksin: "Ekin böyle ekilir, tarla bu zaman sürülür." Ondan anlar. Herkesin hâline göre söyleyeceksin! Haline göre.

Mâ sünneti evliyâihî. "Sünnet-i evliyâ nedir?" demişler.

Evliyânın da sünneti var! Büyüklerin sünnetleri vardır. Bunları da hoş görmek lâzım! Bunun yeri yok kitapta filan deyip de, atlatmamağa çalışmak lâzım! Büyüklerin sünnetleri vardır. O sünnetlere de dikkat etmek lâzım! Neymiş o?

İhtimâlü'l-ezâ ani'n-nâs.

Gördün mü, bak yukarda, "Hiç kimseye ezâ etme!" dedi, "Hiç kimsenin aleyhinde konuşma!" dedi. Şimdi burada da "Gelen ezâlara sabret!" diyor. Beşer bu. Herkeste bir türlü hilkat var. Kimisi acı söyler, kimisi sert söyler. Bunların hepsine ne yapacaksın? İhtimâlü'l-ezâ ani'n-nâs. Sabredeceksin! Allah, cümlemizi bu sabırlı kullarından etsin...

Bunlar dilde kolay... Ama bunlar tatbikat ister. Meselâ pehlivan. "İşte şöyle vuracaksın, böyle vuracaksın!" demekle olur mu? Olmaz! Çalışacaksın, kuvvetleneceksin de onu yapacaksın. Diğeri doktor. Mektepte okuyor ama çıkınca olmuyor. "Üç sene daha çalış da, tatbikat gör de ondan sonra!" diyorlar.

Diyor ki:

Bizden evvelki insanlar, üç şeyle insanlara nasihat ederlerdi.

Yetevâsavne bi-selâsi hısâl. "Hep birbirlerine üç şeyden vasiyet ediyorlar." Ve yetekâtebûne bihâ. "Yazıyor altına: Şu üç şeyi yap, şu üç şeyden kaç!"

1. Men amile li-âhiretihî kefâhu'llâhu emre dînihî ve dünyâhu. "Her kim amel-i âhireti işlerse, Allah'ın emirlerine itaat eder de onun emrettiklerini yaparsa; Allah onun dünyasına da, âhiretine de kâfidir!" Dünyada da, âhirette de sıkıntı çekmez. Dünyada sıkıntıya gelmez, âhirette de gelmez.

2. Ve men ahsene serîretehû ahsene'llahu alâniyetehû. "Her kim içini temiz ederse, güzel ederse içini; onun dışını da Allah güzel eder."

3. Ve men eslaha mâ beynehû ve beynallah eslaha'llahu mâ beynehû ve beyne'n-nâs. "Kim kendisi ile Allah arasını ıslah eder, düzeltirse; Allah da insanlarla onun arasını ıslah eder." Herkes onu sever, herkes ona saygı gösterir.

Ali radıyallahu anh buyuruyor ki:

1. Kün indallahi hayra'n-nâs. "Allahu Celle ve A'lâ'nın indinde nâsın hayırlısı ol!"

Hayru'n-nâs men yenfe'u'n-nâs. "Nâsın hayırlısı, insanlara hayrı dokunandır." Hayırların en büyüğü, en iyisi insanlara imanı telkin eden, imanı aşılayan, imanı onda tekemmül ettirmeye çalışan faaliyetlerdir.

2. Ve kün inde'n-nefsi şerra'n-nâs. "Nefsine göre de, en şerli bir mahlûk bil kendini!"

3. Ve kün inde'n-nâs raculen mine'n-nâs. "İnsanlar arasında da, kendine hiç paye verme! İnsanlardan bir insan ol! 'Ben alimim, ben fazılım, ben şöyleyim, ben böyleyim…' deme, 'Herkes nasılsa, ben de öyleyim' de!

Üzeyr aleyhisselam var, Cenâb-ı Hak ona vahyediyor, diyor ki;

1. Yâ Üzeyr izâ eznebte zenben sağîran. "Ufak bir günah işlediğin zaman…" Günahın büyüğü var, küçüğü var. Meselâ, gözlerle harama bakmak küçük bir günah. Ama, bu büyük günahları çeker diyor. Büyük günahları çekici... Bu, kendisi ufak, ama büyük günahlara vesile olur. Fe lâ tenzur ile sığarihî. "Onun ufaklığına bakma sen! Sen ufak günah işledin ama, onun ufaklığına bakma;" Ve'nzur ilâ meni'llezî eznebte lehû. "onu kime karşı yaptığına bak! Bu günahı kime karşı yaptığına bak, ufaklığına bakma!"

2. Ve izâ esâbeke hayrun. "Eğer bir hayır isabet ederse sana," Yesîrun. "ama az bir şey, az bir hayır geldi." Ve lâ tenzur ilâ sığarihî. "Onun da azlığına bakma!" Meselâ, bugün birisi beş kuruş verdi. Bugünün çocuğu da almıyor ya onu - onun azlığına bakma. Onu sana gönderene bak! Onu sana gönderen, onu münâsib görmüş göndermiş. Hiç sesini çıkarma!

Ve'nzur ilâ meni'llezî rezakake. Onu, o rızkı sana gönderene bak! Az gelmiş. Ama gönderen az vermiş, ne yapalım? Çok gelince sevinirsin ama, gönderen çok da gönderir az da gönderir. O da onun bir hikmeti.

3. Ve izâ esâbeke beliyyetün. "Eğer sana bir belâ, bir musibet gelirse;" Ve lâ teşkünî ilâ halkî. "halka karşı beni şikâyet etme! ' Halka karşı şikâyetçi olma. Vay vay diye bağırıp da, ortalıkta tellallık yapma."

Kemâ lâ eşkûke ilâ melâiketî izâ saidet ileyye mesâvik. "Senin günahların bana geliyor. Senin günahların bana gelince ben de, 'Kulum ne fenalıklar yapıyor!' diye meleklere şikâyet etmiyorum ki! Ben seni nasıl şikâyet etmiyorsam, sen de halka beni şikâyet etme!"

Allah cümlemizi affetsin.

(Ezan okunmaya başladı.Eşhedü enne Muhammede'r-Rasûlullah'a gelince, iki ellerini bir araya getirip, başparmak tırnaklarını öpüp gözlerine sürdüler. Sonra dediler ki:)

Bu, Ebû Bekr-i Sıddîk hazretlerinin sünnetidir. "Kurrate aynî habîbî yâ Resûlallah!" diyerek böyle yapardı.

Sübhâne Rabbiye'l-aliyyi'l-a'lel-Vehhâb. el-Hamdü lillâhi hakka hamdihî, ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayra halkıhî Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

Yâ Rabbi, bu okuduklarımızdan hâsıl olan sevapları, sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin ve bi'l-cümle peygamberân-ı izâm hazerâtının evlâd, ezvâc, ashâb ve etbâlarının; bu ana kadar geçmiş olan bi'l-cümle mü'minîn ü mü'minât ve meşâyih-i izâm hazerâtının ruhlarıyla beraber, Halid b. Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin ruhu ile, bi'l-umum ashâb-ı güzîn rıdvanullahi tealâ aleyhim ecmaîn; selâtîn-i mâzıyyenin ruhlarıyla birlikte İskender Paşa'nın ruhu ile, bi'l-umum ashâb-ı hayrâtın da ruhlarına; bâhusus hâzırûn ve cemaat kardeşlerimizin geçmişlerimizin ve geçmişlerinin ruhlarına ayrı ayrı hediye eyledik, Mevlâ vâsıl eyleye...

Cümlesinin ruhlarını mesrûr, kabirlerini pürnûr, makamlarını âlî, derecelerini yüksek eyleyip. seyyiâtlarımızı ve seyyiâtlarını da hasenâta tebdil eyleye...

Bizler dahi onlar gibi bu dâr-ı dünyadan göç vakti gelince, cümlemize az ağrı, âsân ölüm, kâmil bir iman ile ve buyurun, "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlühû" kelime-i tayyibe-i münciyesini de cân u yürekten söyleye söyleye, çene kapayıp göz yummayı Mevlâ cümle ümmet-i Muhammed'e, bizlere de nasîb ü müyesser eyleye...

Allâhümmec'alnâ mine't-tevvâbîn. Ve'c'alnâ mine'l-mütetahhirîn. Ve'c'alnâ min ibâdike's-sâlihîn. Ve'c'alnâ mine'llezîne lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn. Allâhümmehdinâ min indik. Ve efid aleynâ min fadlik. Ve esbiğ aleynâ min rahmetik. Ve enzil aleynâ min berekâtik.

Allâhümme innâ nes'elüke temâme'n-ni'meh. Ve devâme'l-afiyeh. Ve hüsne'l-hâtimeh. Bi-hürmeti'l-Fâtihah!.

Sayfa Başı