M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Tasavvuf Yolunun İncelikleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm

Bismillâhirrahmânirrahîm

Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi kemâ yenbağî li-celâli vechihî'l ve li-azîmi sultânih. es-Salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaine't-tayyibîne't-tâhirîn.

Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

İnsanoğlunun yaptığı çalışmaların en sevaplısı ilim öğrenmek ve ilim öğretmek için yaptığı çalışmalardır. O halde şu anda biz, en sevaplı işi yapmaktayız.

İlim, ibadetten de önce gelir. Çünkü ibadetlerin doğru olması için de ilim lazımdır. Yanlış olmaması için de ilim lazımdır. O bakımdan Allahu Teâlâ hazretleri bizi rahmetine erdirsin. Rızasına vâsıl eylesin. Doğruyu söylemeyi, doğruyu konuşmayı, doğruyu öğrenmeyi ve uygulamayı nasip eylesin.

Diyor ki; "Hatalı pek çok işleriniz olabilir."

"Beşer, şaşar. İnsanoğlu hatasız olmaz. Hatasız kul olmaz…" sözlerini duymuşuzdur. İnsan iyi insan olmak istediği halde bile ayağı sürçer. Hatalıdır insan; şaşırır, kızar. Kontrolünü kaybeder, hatalı bir şeyler yapabilir. Ama Allahu Teâlâ hazretleri, Erhamürrâhimîndir. Yani merhameti çok fazladır. Her şeye kâdir olduğu halde; lâ yus'elü ammâ yef'al, yani kimse ona sorgu sual açacak değil ki ne yaparsa yapar.

Ama o çok merhametli, çok şefkatli olduğundan, Erhamürrâhimîn olduğundan kullarının yüzlerce, binlerce, hadsiz, hesapsız suçlarını, kusurlarını affediyor. Her an affediyor. Çünkü biz her an kusur işliyoruz. Ama o her an bizim kusurlarımızı affediyor. Esmâ-i Hüsnâ'sından birisi Afüvv.

Afüvv; "affetmesi fevkalade fazla olan" demek. Esmâ-i Hüsnâ'sından bir tanesi Tevvâb.

Tevvâb; "tevbeleri çok kabul eyleyip kullarına çok teveccüh eden" demek.

Kul günah işliyor; fakat günahından tevbe edince Allah kabul ediyor. Allahu Teâlâ hazretleri; bir kulun tevbesinden hoşnut olur. Memnun olur, razı olur; hatasını anlayıp hatasından dönen kulunu affeder. Hatta; Affet yâ Rabbi!.." demeden affedermiş. Kalbine pişmanlık düştüğü anda, "Yahu ben niye bu işi yaptım. Ayıp oldu, benim bu yaptığım günah oldu. Yapmasaydım ne iyi olurdu…" diye içinin yanmaya başladığı anda, daha "Tevbe yâ Rabbi! Affet yâ Rabbi!.." demeden affedermiş.

Peygamber Efendimiz; Allah'ın nasıl memnun olduğunu, nasıl razı olduğunu anlatmak için bir hadîs-i şerîfte buyuruyor ki;

"Allah kulunun tevbesinden memnun olur."

Nasıl memnun olur?

Çocuksuz, kısır bir aile; evlenmişler, seneler geçmiş, yıllar geçmiş. Bir türlü çocukları olmamış. Kısır bir aile; olağanüstü bir durum olsa da bir evlada kavuşsa nasıl sevinir? O kadar, onun sevinci gibi…

Peygamber Efendimiz sevinçleri anlatıyor:

Allah kulunun tevbesinden ne kadar memnun olur?

Akîmin, kısırın evlat sahibi olması kadar sevinir.

Yolunu kaybeden, çölde ölmek üzere olan insanın yolunu bulduğu zaman sevinci kadar memnun olur. Fakat günahların bazı çeşitleri var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

Bazı günahlar vardır. Günahlardan biri vardır; Allah onu affetmez. Tevvâbdır, affedicidir; affetmeyi sever. Ama bir günahı hiç affetmez.

O nedir?

eş-Şirkü billah el-İşrâkü billah. "Allah kendisine şirk koşulmasını, kâfirliği, müşrikliği affetmez."

Bu Peygamber Efendimiz'in hadisinde vardır ama âyet-i kerîmede de vardır.

Bismillâhirrahmânirrahîm

İnnallâhe lâ yağfiru en yüşrake bihî ve yağfiru mâ dûne zâlike li men yeşâu. "Allah kendisine herhangi bir şekilde, herhangi bir yanlış düşünce ile şirk koşulmasını affetmez."

Tabii şirkin çeşitleri olduğundan, şirkin türleri, cinsleri çok olduğundan herhangi bir şeyin kendisine ortak koşulmasını Allah affetmez. Şirki Allah affetmez.

Ve yağfiru mâ dûne zâlike li men yeşâu. "Öteki günahlar ne kadar korkunç olursa olsun, ne kadar büyük olursa olsun kul tevbe ederse Allah affeder."

Öteki günahları affedebilir.

En büyük gün nedir diye geçen gün konuşmuştuk, söylemiştim. Mesela adam öldürmek, cana kıymak çok büyük bir günahtır; ama katil candan pişman olsa tevbekâr olsa çok perişan olsa Allah affeder. Yani katili bile affeder. Hırsızı bile affeder, zinakârı bile affeder. Binâenaleyh Allah'ın affetmesinden ümit kesmek yoktur. Allah'ın rahmetinden ümit kesmek haramdır.

"Hocam, galiba gönlümüzü almak için çok teselli edici sözler veriyorsun ama ben o kadar çok günah işledim ki Allah beni herhalde affetmez…" diye düşünenler olabiliyor. Mesela Erenköy'de biz lise talebesi iken bir kayık tutacaktık. Filozof edalı bir kayıkçı vardı, Bektaşî meşrepliymiş.

"Allah beni affetmeyecek. Ben biliyorum." diyor. "Allah beni affetmeyecek." Çok bilgiç bilgiç söylüyor. "Cehenneme atacak, yakacak…" diyor, böyle söylüyor.

Allahu Teâlâ hazretleri affeder, ne kadar büyük günah olursa olsun. Çünkü âyet-i kerîme de böyle buyuruyor: Affetmediği günah, şirk! Şirk Allah'a inansa bile doğru inanmamaktır. Yani inanmak yetmiyor, doğru inanmak lazım geliyor. Burası çok önemli. Türkiye'de yüksek tahsil görmüş insanlar oluyor. Avrupa'ya, Amerika'ya gitmiş; doktora yapmış oluyorlar. Modern bir hayatla yetişmiş oluyorlar. Diyorlar ki; "Benim Allah inancım var. Ben Allah'a inanıyorum." falan diyor. "Ama Kur'an tanımam, peygamber tanımam vs. tanımam. Benim aklım mantığım böyle şeyleri kabul etmez…" gibi laflar söylüyor.

Sırf Allah'ı tanımak yetmiyor. Ben Allah'a inandım, demek yetmiyor. Allah'a inancının, Tanrı inancının doğru olması gerekiyor. Mesela İngilizce'de Tanrı mânasında God kelimesi var.

Amerikalılar'ın kâğıt dolarının üstünde In god we trust yazıyor. "Tanrıya tevekkül ediyoruz!" diyor. Bir inanç var. God diye bir varlığa inanıyorlar; ama o Amerikalı'yı, o İngiliz'i, o hıristiyanı karşımıza aldığımız zaman, sorduğumuz zaman; "God deyince nasıl bir şey aklına geliyor, anlat bakalım."

Biz, müslümanlara Allah deyince sen ne kastediyorsun? Nasıl inanıyorsun?.." diyoruz. Diyor ki; "Allah her yerde hâzır ve nâzırdır. Her yaptığımızı görüyor, gözler onu göremez. Gözler göremez; ama o insanları bilir. Kalbinden geçenleri bilir…"Böyle güzel şeyler.

Bir İngiliz'e, bir Amerikalı'ya "God dediğin zaman neyi kastediyorsun?" diye sorsan acaba ne söyleyecek?

Belki sormuşsunuzdur. God dediği zaman o neye inanıyor? Saçları omuzlarına dökülmüş sarışın, çatık gözlü bir şeye inanıyor. Hatta bileklerinden çivilenmiş, ayaklarından çivilenmiş, alnından çivilenmiş. Mum gibi sapsarı olmuş göbeğinin alt tarafı görünmesin diye bir örtü sarılmış… Böyle bir şeye inanıyor. Jesus diyor. Tanrı dediğin Jesus, diyor Ona inanıyor. Hz. İsa diyor, Hz. İsa'ya inanıyor. Olmadı. Tanrı kavramı, Tanrı inancı, Tanrı deyince hatırına gelen şeyler yanlış!

Allah şirki affetmeyecek!

Lekad kefera'l-lezîne kâlû innallâhe hüve'l-mesîhu'bnü meryeme.

"'Meryem ve İsa tanrıdır.' diyenler kâfir oldular, muhakkak ki diye kesin!"

Lekad kefera'l-lezîne kâlû innallâhe sâlisü selâsetin.

Trinitiye inananlar var. Görüyoruz, üçe inanıyor. Bunlar küfür!

Budistlerin inancı küfür!

Neden?

Tanrı kavramları sakat! Şirk, müşrik inancı var. İnancı olması yetmiyor, inancın doğru olması lazım. Bu çok önemli bir husus.

İlk başta tashih edilmesi, düzeltilmesi, öğretilmesi gereken şey Allah hakkındaki kanaatlerinin düzeltilmesi. İnsanlara ilk yapılacak şey budur. Bunun, bu çalışmanın tabii başlangıcı vardır devamı vardır. Bir de sonuca ulaştırılması vardır. Başlangıcı lâ ilâhe illallah demektir. Allah var; şerîki, nazîri yok. Vahdehû lâ şerîkeleh. İlk adım; Allah'tan gayrı bütün varlıkların Tanrı olmadığını bilmek, sadece Allah'ın Tanrı olduğunu bilmek. Bu en veciz, en özlü ifadesini Kulhüvallahü ehad sûresinde bulunuyor. Orada görüyoruz.

Kul hüvallâhu ehadün. "Allah ehaddir. Bir, tek, eşsiz, bir, tektir." Allâhu's-samedü. "Bütün mahlûkatın Rabbidir. Bütün mahlûkatın ihtiyacını gören, hayatı için, varlığı için gerekli ihtiyaçlarını sağlayan yüce varlıktır." Lem yelid velem yûled. "Ne evlâdı olmuştur ne anası, babası olmuştur. Yani ne 'baba Allah'tır, 'ne oğul Allah'tır." Ve llem yekûn lehû küfüven ehadün. "Onun dışında ona denk olacak, onun mümasili, onun emsali, onun karşıtı bir başka varlık da yoktur. Sonsuz güç ve kudret sahibi, tek olan, eşsiz olan Allah'tır."

Eşsiz olduğu için eşi ve benzeri olmadığından Allah'ı tasavvur etmek bir bakıma zordur. Yani neye benzetelim! bilmediğim bir şeyi bir şeye benzeterek anlatırız.

Mesela diyelim ki Avusturalya'nın sevimli, özel yaratıklarından mesela bu duvara, ağaca sarılan tombul tombul bir hayvan var; koala.

Koala nasıl bir şeydir?

Türkiye'dekilere koala çok sevimlidir, çok cana yakındır. Tombul ve tontondur.

Yahu nasıl bir şey ki bu?

Ayıdır, bir çeşit ayıcık. Ayıya benzer ama çok şişmandır…

Hah, "gibi" diye anlatırsın. Böyle bilinmeyen bir şeyi anlatırsın.

"Yahu Avustralya'da bir meyve yedik. Hem kokusu çok güzeldi hem çok tatlıydı."

Nasıl bir şey bu?

"Vallahi erik gibi bir şey. Malta eriğine benziyor, soyduğun zaman beyaz; malta eriği gibi şekilleri var. Fakat tadı daha güzel…"

Ayarlamalar yapıyor; benzetmelerle şöyledir böyledir diye ayar yapıyor, dürbüne ayar yapar gibi tam belli olsun diye öyle anlatıyor.

Bilinmeyen bir şeyi insanlar bilinen şeylerle anlatırlar. Ama Allahu Teâlâ hazretleri eşsiz olduğundan, yani benzersiz, aynı zamanda olduğundan Allahu Teâlâ hazretlerini anlaması bir bakıma zordur. Ama onun hiçbir mahlûka benzemediğini bilmek bir çeşit anlamadır.

Tarih boyunca birçok inanç sahibi kavimler tanrılarını ne yapmışlardır?

İnsan şeklinde tasavvur etmişlerdir. Heykellerini insan şeklinde yapmışlardır. Zeus'un heykeli oturmuş, çıplak, kıvırcık sakallı bir heriftir, insan şeklindedir. Baküs'ün heykeli öyledir. Venüs'ün heykeli, çıplak bir kadın şeklindedir. Hititler'in ana tanrıçası; şişman, göbekli bir kadın, çıplak bir kadın şeklindedir. Hintliler'in, Çinliler'in Buda'sı; göbekli, şişman, aşağıya doğru -yukarıya doğru değil, aşağı doğru uzun kulaklı- bir şey tanrısıdır. Başka inanca sahip olanların tanrıları bilmem şu kadar kolludur. Kolları çoktur ama şekli benziyor… Hep kendilerine benzetmişlerdir. Kendileri gibi, bildikleri bir şey gibi tasavvur etmişlerdir. Kaş yapmışlardır, göz yapmışlardır. Yerliler de öyle, totem yaptıkları zaman böyle bir şeye benzetmişlerdir.

Allahu Teâlâ hazretleri böyle değildir. Allahu Teâlâ hazretlerinin zâtı emsalsizdir. "Şunun gibidir." denilmez. Çok büyük güç, kuvvet sahibidir. Gözler onu göremez; O her şeyi görür ve bilir. İnsanın içini de dışını da bilir. Her yerde hâzır ve nâzırdır. İşte doğru inanç budur; öteki inançlar pili bitik diyoruz. İlkel inançtır. Çocuksu inançtır. Bilgisiz insanların inancıdır. İşte kâinatı yaratan âlemlerin Rabbi böyledir.

Allah'ın kudretinin erişemediği bir yerde, uluhiyetinin icraatı nasıl olacak?

Mümkün olmaz. Her yerde hazır ve nazır olacak. Yerde, gökte, her yerde hazır ve nazır olacak.

Allahu Teâlâ hazretleri; kendisi hakkındaki bilgiyi sevgili kullarına, sevdiği kullarına sevdiği şekilde hareket ederse kendisi bildirir. Allah'ın bilgisini kula Allah kendisi verir. 8 Allah bilgisinin Türkçe'deki ve Arapça'daki adı mârifetullahtır.

Mârifetullah; Allah bilgisi, Allah hakkındaki imanı demek. İrfan da denilir. Mârifetullaha sahip kimseye de ârif kimse denir, irfan sahibi kimse denilir. Bu böyle olduğu için; talimle bilmeyip de Allah sevdiği kuluna kendisi bildirdiği için kulun Allah'ı takip etmesi gereken yol, Allah'ın emirlerine itaat ederek çalışmasıdır.

Allah'ın emrine âsi olur, Allah'a karşı gelir, zalim, fasık olursa, kâfir olursa Allah kendisi hakkındaki bilgiyi vermez. İnsan Allah hakkındaki bilgiye kavuşamaz. Kur'ân-ı Kerîm'de bu bildiriliyor ki;

Vallâhu lâ yehdî'l-kavme'z-zâlimîne. "Allah zalim kavimleri doğru yola, hidayet etmez."

Bu neden böyledir, Allah bu bilgiyi niye onlara vermiyor?

Çünkü Allah'ı bilen bir insan çok büyük bir nimete mazhar oluyor. Hem dünyada hem âhirette saadete eriyor. Hâlbuki Allah'a âsi olanın cezası mükâfat değildir. Cezası gerektiğinden, cehennemde yanması gerektiğinden mahrum bırakılıyor: "Sen misin öyle âsi olan, zalim olan, gaddar olan, edepsiz, saygısız, sevgisiz olan; o halde sana söylemiyorum; vermiyorum bunu!" diye. O zaman insan kendi başına kalır. Dalâlete düşer. Mahvolur.

Allahu Teâlâ hazretlerinin, mahlûkatına ihtiyacı yoktur. Allah'ın sıfatı da budur. Mahlûkatına ihtiyacı yoktur, bütün mahlûkatın Rablerine, âlemlerin Rabbine sonsuz ihtiyacı vardır. Allah'ın mahlûkatına hiç ihtiyacı yoktur.

Yâ eyyühe'n-nâsu entümü'l-fukarâu ilâllâhi vallâhu hüve'l-ğaniyyü'l-hamîdü.

Allah'a muhtaç olan sizsiniz, bizleriz; bütün insanlar, bütün mahlukât! Allah müstağnidir, ihtiyacı yoktur. Cihan olmadan evvel de O Rab idi. İnsanlar yokken de insanlar ibadet etmiyorken de Rab idi. İnsanlar yok olduğu zaman da yine Rab'dir.

Cümle cihan halkının, cümle kâinatın ibadeti O'nun şanına bir şey eklemez. Cümle cihan halkının kâfir olması onun şanından bir şey eksiltmez. İhtiyacı olan kuldur, imandan fayda görecek olan kuldur. Dünya ve âhiret saadetini arayan kuldur.

Allah arayana yardımcı oluyor; ama âsiye, zalime, kâfire, fâsıka, müşrike yardımcı olmuyor. "Madem bu kadar edepsizsin, ne halin varsa gör! Hadi bakalım, ne yapacaksan yap!" diye onlara şey yapıyor.

Onun için Allahu Teâlâ hazretlerine ermek, evliyâ olmak yolu tasavvuftur.

Tasavvuf nasıl bir yoldur?

Tasavvuf; insanın kendisine çeki düzen verip düzelterek, güzelleştirerek, nefsini ıslah ederek, ahlâkını düzelterek, Allah'a olan ibadetleri yaparak, kendisini Allah'ın sevdiği duruma getirme çalışmasıdır.

Neden?

Allah, kulunu severse o zaman O da mârifetullahı verecek, alim kulu yapacak; onun için!

Bu yol ne?

"En iyisi ben Allah'ın sevdiği kul olmaya çalışayım. Üzerimdeki kötü huyları atayım. Kötü hâlleri bırakayım. Kalbimi tertemiz yapayım. İçim dışım pırıl pırıl olsun. Allah'ın sevdiği işleri yapayım. Emrettiklerini yerine getireyim. 'Yapma!' dediklerini de yapmayayım. Böylece onun seveceği bir duruma kendimi getirmeye çalışayım…" diye çalışması lazımdır. Böyle yapınca Allah o kulu sever. Yani nefsini ıslah edince, nefsi; nefs-i emmârelikten çıkınca, ahlâkı kötü huylardan arınınca, iyi huyları benimseyince ve kul Allah'a itaat edince sevilir.

Biz de itaat edeni severiz. Çocuklarımızdan beş tane, altı tane çocuğumuz vardır. Bir tanesi haylazdır. Ötekisi itaatlidir. İtaatli olanı severiz, öğretmen de sınıfta öyledir. Askerde de böyledir, devlet dairelerinde de özel müesseselerde de böyledir.

Söylenen işi doğru düzgün yapan, başaran insan sevilir. Âsî olan, dik kafalılık yapan, işten kaytaran, yapmayan sevilmez. Bu gayet tabii olan bir şey. Onun için Allah'a ermenin yolu tasavvuftur.

"İnsan Allah'a başka yoldan da eremez mi?"

Hangi noktadan olursa olsun Allah'a gitmek istediğin zaman tasavvufun söylediği şeyleri yapacak ki Allah'ın sevdiği kulu olabilsin. Onun için yegâne yol tasavvuf! Nerede olursa olsun çare yok; kendini ıslah etmek. Nefsi ıslah olmamışken ârif olamaz, evliyâ olamaz. Çare yok; ahlâkını düzeltecek. Ahlâkını düzeltmeden bu kötü huylar güzel değilken bu edepsizlikleri yapıp dururken olmaz. Hangi noktada bulunursa bulunsun yapacağı şeyler aynı olduğundan Allah'a götüren yol tasavvuftur.

Yoksa bencillik yaptığımızdan "Bizim yolumuz doğru, başkasının yolu yanlış!.." dediğimizden değil. Allah'ın rızasını kazanma yolu, onlar oluyor. Peygamber Efendimiz de Allah'ın yolunu öyle göstermiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de öyle göstermiştir. Mesela Kur'ân-ı Kerîm'de âyet-i kerîme var: "Nefsini terbiye eden, âzat eden, felah bulur." diye kesin olarak beyan ediliyor.

Onun için Allahu Teâlâ hazretlerine itaat ederek ibadetlerini güzelce yaparak Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği ibadetleri yaparak zikirleri, tesbihleri çekerek kötü huylarını atarak insan böylece Allah bilgisine ulaşacaktır.

Bazı kimseler bu konuyu da tam anlamıyorlar. Sanıyorlar ki dervişlik; zikir yapmaktan ibarettir. Eline tesbih alacak. Şeyh Efendi gelmiş, beş tane zikir vermiş. Bu zikirleri çekecek. Tamam, sanıyor. Nefsini terbiye etmesi gerektiğini, ahlâkını düzeltmesi gerektiğini unutuyor. Tasavvufta şeyh efendinin yanında bulunduğun zaman verilen işaretlerle hatalarını göstermesi üzerine hatalarını, onları düzelterek ilerleyeceğini düşünmüyor. Böylece tabii, yerinde sayıyor. Evet, bazı insan öyledir. Okula girer; ama mezun olamaz. Kimisi belge alır çıkar. Kimisi her seneyi ikişer sene okuyarak sınıfta kalarak ilerler. Kimisi de çok çalışkan olur, hızlı gider. Bu kişinin çalışmasıyla kabiliyeti ile ilgili ihlâsıyla samimiyetle ilgili bir şeydir.

[Mehmed Zahid Kotku] Hocamız'ın tekkeye getirdiği iki şahıstan birisi, elinden tutup da "Gel bak. Burası güzel yer." diye tekkeye getirdiği iki şahıstan bir tanesi Hacı Hasib Efendi'dir, bir tanesi de Abdülaziz Efendi'dir. Bunların hepsi evliyâullahtır. Kerametleri zâhir kişilerdir. Hakkında kitaplar yazılmış kimselerdir. Hasib Efendi'yi şeyhi on günde halvetten çıkarmış, on gün. Hâlbuki kırk gündür halvet. Halvet eğitimi kırk gündür.

Kırk gece bu derviş ne yapıyor?

Karanlık, tenha bir yere gidiyor. Başka insanlarla görüşmeden iç dünyasında ilerliyor. Zihin dünyasında, kalp, gönül dünyasında yoğunlaşıyor. Sizin anlayacağınız kelimelerle konsantre oluyor, derinleşiyor. İlerliyor ilerliyor. Ondan sonra dağları aşıp düze çıkıyor. Karanlıktan kurtulup aydınlığa erişiyor. 40 gün dile kolaydır.

40 gün bir insan bir caminin tenha yerinde başka insanlarla görüşmeden gözü kapalı, tefekkür ederek, şeyhinin verdiği çalışmaları yaparak bir ay geçecek. Artı on gün daha geçecek. Ondan sonra halvetini tamamlanmış olacak. Ruhsal eğitim çalışmasını tamamlamış olacak. Buna halvet deniliyor. Bunu Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîs-i şerîflerde Hz. Musa aleyhisselam'ın bu işleri böyle yaptığı anlaşıldığından usûlü budur. Bazen 40 gün olur, arkasına yine eklenmesi gerekir. Bazı insanlar tekrar tekrar bu 40 günlük ibadeti yaparlar. Mesela bizim mahallemizde mahallenin imamı bir kimse bir yere bağlı duydum. Yedi defa halvete girmiş. Yedi defa kırk. 4 kere 7 eşittir 28. Dokuz ay, aralıklı girmiş; ama bu eğitimi yapmış.

Eşrefoğlu Rûmî hazretleri; Arapça bildiği, dinî ilimleri okuduğu, öğrendiği halde peş peşe üç tane halvet çıkardıktan sonra şeyhinden icazet almış. Anadolu'dan kalkmış; Suriye'ye, Hama şehrine gitmiş. Hama şehrinde Sadeddîn-i Hamavî hazretlerine müracaat etmiş.

"Evladım, maşaallah. Hoş geldin. Gel, bakalım bir halvete."

Onu kırk günlük eğitime almış. Kırk gün az yemek yiyerek, gündüzleri oruç tutarak, geceleri az uyuyarak, ibadet ederek, devamlı düşünerek ne kadar mesafe alacağını düşünün.

40 günün sonunda halvet bitince şeyhinin huzuruna gelmiş. Elini öpmüş, şeyhi şöyle bakmış;

"Maşallah, çok güzel olmuş! Çok beğendim. Aferin evladım. Hadi, bakalım 40 gün daha gir." demiş. Tekrar sokmuş. Halvetten çıkmış. Tekrar halvete girmiş.

Hâlbuki oraya hanımıyla çoluk çocuğu ile gelmişti. 40 günde hanımından, çocuğundan da haberi yok. Onların işini zaten artık tekkede görüyorlar herhalde. 40 gün daha girmiş. 80 gün. 3 aydan 10 gün eksik.

Bunu size nasıl anlatabilirim?

Ramazan'ın son 10 gününde sünnet olarak itikâfa giriliyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz o güzel Ramazan ayında, gündüzleri oruç tutarken, akşamları teravih namazı kılarken, Kur'an okurken, tatlı tatlı ibadetlerle ayını geçirirken son on gününde ne yapardı?

Evinden ayrılırdı, hanımlarından, çoluk çocuğundan, evinden ayrılırdı, camiye gelirdi. Camide yatıp kalkmaya başlardı. Gece de gündüz de yoğun bir şekilde ibadetle meşgul olurdu. On gün böyle devam ederdi, geceleri uyumazdı.

Bu sünnettir. Bir beldede eğer bir insan itikâf yaparsa tamam; ama hiçbir kimse yapmazsa bütün belde halkı sorumlu olur. Çünkü bu önemli bir sünnettir. Bunun yapılması lazım. Hiç olmazsa bir beldeden bir kimsenin yapması gerekiyor. Bir il sınırında hiç kimse yapmamış, bundan bütün müslümanlar sorumludur. Melbourne'dan kimse itikâfa girmemiş, Ramazan geliyor. Bir ay sonra itikâfa girme vakti gelecek. Hiç kimse girmemiş, bütün Melbournelu müslümanlar sorumludur. Siz niye itikâf müddetini yapmadınız diye Allah'ın sorgusuna, sualine mâruz kalır. Bir kişi bile girmesi yeterliyken hiç girilmeyen bir beldede bütün müslümanlar sorumlu olur. Biri şayet girerse o zaman "Eh, bu beldede Peygamber Efendimiz'in o kuvvetli sünneti yapıldı." diye ötekilerden sorgu sual kalkar. Buna sünnet-i kifâye derler. Farz-ı kifâyenin sünnette olan hâlidir. Burada birisi 10 günlük itikâfa girecek. İlmihâl kitaplarından itikâfın nasıl yapılacağını öğrenecek. Brisbane'da da, Melbourne'de de girecek daha başka şehirlerde de girecek.

İkinci defa 40 günlük halvete girmiş.

Şunu anlatmak istiyorum. İnsan itikâfa girdiği mi halkla konuşmaz. Hatta böyle bir çarşafla caminin kenarında ayrı bir bölmeye durur veya mümkünse kimsenin görmediği bir yerde durur. Sadece abdest almak için yemek yemek için dışarıya çıkar.

Ondan sonra yoğun bir şekilde zikirle, Kur'ân-ı Kerîm'le ibadet ile ve namazla meşgul olur. Tefekkürle meşgul olur. Bunu yapanlar bilirler. Kolay değil, on gün sürer.

Bu 40 gün sürmüş. Çıkmış. Şeyh efendi, bir daha 40 gün yapmasını söylemiş.

Etti 80 gün. 3 aydan 10 gün eksik. Ondan sonra tekrar gitmiş. Saçları sararmış, zayıflamış bir vaziyette. Şeyhinin elini öpmüş.

"Çok güzel evladım, çok beğendim. Hadi bakalım bir daha gir." demiş. Etti, 40 gün daha; 120 gün, 4 ay! Devamlı!

Muhterem kardeşlerim!

Tavsiye ederim: Eşrefoğlu Rûmî hazretlerinin kitaplarını okuyun, lütfen okuyun. Eşrefoğlu Rûmî'yi ismi bir kalite belgesidir, kaliteyi gösteren bir işarettir.

Eşrefoğlu Rûmî hazretlerinin kitaplarını bir okuyun. Müzekki'n-Nüfûs'u okuyun, ilahilerini bir okuyun. İlahilerini dinleyin. Eşrefoğlu Rûmî hazretleri şiir de yazmış. İlahi yazmış, ilahilerini bir okuyun.

Mesela bildiğimiz hangi ilahisi var?

Ey Allah'ım, beni senden ayırma

Beni senin cemâlinden ayırma

Balığın canı su içre diridir

İlahi, balığı gölden ayırma

Eşrefoğlu; senin kemter kulundur

İlâhî, kulunu senden ayırma

Böyle bir ilahisi söyleniyor, biliyorsunuz.

Demek ki Allahu Teâlâ hazretleri safileşen, itaati en güzel derecede yapan, ahlâkını güzelleştiren, zikirleri, tesbihleri çeken kullarının kalbini açıyor, aklını müsait hâle getiriyor. O zaman mârifetullaha erdiriyor.

Mârifetullaha erdiği zaman, Allah'ın sevgili kulu olduğu zaman bir insan; nasıl bir insan oluyor?

Siz de müslümansınız biz de müslümanız. Elhamdülillah, Allah imandan ayırmasın. Öyle bir insan nasıl bir insan oluyor?

Tarihte misalleri çok da ben tarihten, hiç kimsenin itiraz edemeyeceği tarihî kaynaklardan da misal vereyim. Kendi zamanımızdan da misal vereyim.

Hz. Ömer radıyallahu anh Medine'yi Münevvere'de Emire'l-mü'minîn iken minbere çıkmıştı. Cuma hutbesi okuyordu. Cuma hutbesi okurken birden telaşlandı, hutbede bağırdı:

"Yâ Sâriye! el Cebel, el Cebel!"

Herkes şaşırdı. Sâriye, İran'a müslümanların gönderdiği ordunun komutanının adı. İran'da. Medine'de değil, Suudi Arabistan da değil, Irakta değil; İran'da Sâriye. Şimdi hutbeyi okurken elhamdülillah veya nasihat ederken falan Hz. Ömer durdu;

"Yâ Sâriye! Yahu dikkat et. Dağa dikkat et, dağa dikkat et!" dedi.

Herkes şaşırdı. Böyle bir hadise. Bütün mescid halkı bunu dinledi, gözleriyle gördü. kitaplar yazıyor. Sonra Sâriye de Medine'ye geldiği zaman anlattı ve dedi ki;

"Biz düşmanla savaşa tutuşmuştuk. Savaşın heyecanıyla vuruşurken, dövüşürken düşmandan bir grup dağ tarafından, arka taraftan arkamızdan kuşatmak istemişti. Oradan bizi sarmaya başlamış. Arka taraftan sarılırsa çepeçevre düşman etrafımızı sarmış olacak. İmha olacağız. Çünkü öndeki ile mi uğraşalım arkadaki ile mi uğraşalım? O sırada Hz. Ömer'in sesini duydum:

"Yâ Sâriye! Dağa dikkat et!"

"Dağa baktık ki düşman arkama doğru sarkıyor. Hemen onlara hücum ettik, tedbir aldık. Harbi kazandık." demiş.

Bu meşhur bir olaydır. Tek olay değildir. Kitapların yazdığı bir olaydır.

Hz. Ömer, Medine'den İran'ı nasıl gördü? Hz Ömer, Medine'den İran'daki komutanına sesini nasıl duyurdu, sorusu çıkıyor karşımıza. İşte bu evliyâullahın işidir.

Bunun aslı esası var mı, Peygamber Efendimiz böyle bir şeyden bahsediyor mu?

Evet bahsediyor. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Allahu Teâlâ;

"Bir kul bana ibadet ede ede yakınlaşır. Nihayetinde ben o kulumu severim. Mühim olan Allah'ın rızasını kazanmaktır. Kulum bana iyi kulluk ede ede, tatlı tatlı ibadet ede ede kulum bana yakınlaşır yakınlaşır yakınlaşır."

Devam ediyor. Allah'a doğru yaklaşır yaklaşır. Sonra;

Hattâ ühibbehu. "Nihayet ben o kulumu severim."

Fe izâ ahbabtü küntü aynehu'l-letî yübsıru bihâ. "İşittiği kulağı olurum, gördüğü gözü olurum."

Sahih hadis kitaplarında var.

"Ben onun gözü olurum. Ben onun kulağı olurum. Ben onun dili olurum, ben onun eli olurum; ben onun ayağı olurum. Benimle görür, benimle işitir; benimle söyler. Benimle tutar, benimle gider."

Olağanüstü işler oluyor. Medine'den sesini oraya duyuruyor. Medine'den, minberin üstünden Hz. Ömer İran'daki ordunun savaş durumunu takip ediyor. Olağanüstü bir durum, olağan durum değil, tabii durum değil. Senin, benim durumumun üstünde bir durum.

Nasıl, ne zaman oluyor?

Allah, kulunu sevdiği zaman!

Bizim anladığımız şekilde ne zaman oluyor?

Kul; Allah'ın sevgili kulu, evliyâsından olduğu zaman oluyor. Biz bunun misallerini tarih kitaplarından okuduğumuz gibi, Kur'ân-ı Kerîm'den okuduğumuz, bildiğimiz gibi Hocamız Mehmet Zahid Efendi hazretleri ile rahmetullahi aleyh ile yaşadığımız zaman da gördük. Her gün görüyoruz, her vesileyle görürdük. Her zaman böyle olağanüstü olaylarla karşılaşırdık. Her zaman [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız ağzını açıp bir şey söylediği zaman bizim kalbimizden geçen bir şeyin cevabı olurdu.

Ne demek istiyorum?

Bu olaylar tarihin içine gömülmüş, bu devirde olmayacak olaylar değildir. Her devirde olur; ama her devrin insanının Allah'ın sevdiği kulu olması lazım. Allah'a itaat edecek. Allah'ın sevdiği huyları benimseyecek.

Nefsini ıslah edecek. O zaman olur. Yolu tasavvuf yolu olduğu için böyle olacak. Allahu Teâlâ hazretleri şirki affetmez, başka her günahı affeder. İmanımızın sağlam olması çok önemli. İmanın sağlam olmasının yolu da kısaca tasavvuf yoludur. Öteki yollarla olmaz. Öbür yollarda yürüyenler bu sonuca ulaşamazlar.

Öbür yollar hangisi?

Zengin olmak yolu, mevki makam sahibi olmak yolu… Bunlarla olmaz.

"Arabistan'a gidelim. Arapça okuruz, öğreniriz…"

O zaman da olmaz. Bir insan Arapça öğrenebilir. Araplar zaten Arapça'yı öğrenmiş olarak doğuyor. Arapların hepsi evliyâ mı?

Değil. Kur'ân-ı Kerîm okumakla da olmaz.

Ne olacak?

Nefsini ıslah edecek. Kendi nefsini, kendi şahsiyetini iyi bir nesil hâline getirecek. Ahlâkını tasfiye edecek.

Tasfiye ne demek?

Safileştirmek demek. Ahlâkının safileştirecek.

İyi huylar çok önemlidir. İnsanın âhirette terazisine konulacak en ağır şey, en sevaplı şey iyi huylardır. İyi huyların neler olduğunu sıralamamız lazım. Bunları bilmemiz lazım.

Tabii, siz şu anda hevesleniyorsunuzdur. Belki içinizden temenni ediyorsunuzdur. "Hocam, madem öyle ise sen bunların bir listesini bize ver." diye söylüyorsunuzdur. Bu listeler zaten Tasavvufî Ahlâk kitabında var. [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız yazmıştır. İyi huylar belli, kötü huylar belli.

Yalnız, burada yine söylediğim gibi bir nokta var, mühim şeyler bu anlatacağım şeyler. Sanki ben iyi anlatamıyorum gibi ama mühim olduğunu söylediğim cümleleri yazın, altını çizin:

Bir şeyi bilmek yetmiyor. Bildiğini uygulamak gerekiyor. Bilmek yetmiyor. Tasavvufî Ahlâk kitabını açarsınız güzel ahlâkı öğrenirsiniz; ama güzel ahlâkı Tasavvufî Ahlâk kitabından okumakla insan güzel ahlâklı olmuyor.

Oluyor mu?

Olmuyor. Güzel ahlâkın bilgisini kazanmış oluyor. Ama eğitimini yapıp onu benimsemiş, kendisine huy edinmiş olmuyor. Kendisine huy edinmiş olmayınca da iş olmuyor. Adam müftü olabilir. Müftülere bir şey söylemek için söylemiyorum bu sözü. Yunus Emre'de şiirinin birisinde; "Bu gizli varaktır, bunu müftüler nereden bilsin!" diyor. Adamcağız kimseyi kırmak istemiyor: "Benim işim gönül yapmaktır. Ben kimsenin kalbini kırmak istemiyorum. Ama ne yapalım ki iş böyle olduğundan müftüler bu işi bilmez. Bu gizli varaktır." diyor.

Bu bir gizli sayfadır. Okumadı bunu müftüler. Bu bir gizli varaktır, okuyan bilir.

Ahlâkını, uygulamasını yapıp, benimseyen biliyor. O zaman dağdaki oduncu veya çoban veya demirci veya esnaf, veya filanca fukaracık ahlâkını güzelleştirmiş. O; erenlerden oluyor, ötekisi erenlerden olamıyor.

Çünkü kötü huyları kalıyor. Mesela kötü huylar çok fena! Müftüler de profesörler de bende profesörüm. Üniversite profesörüyüm; insanın mevki, makam sahibi olması çok tehlikelidir. Şöhret sahibi olması çok tehlikelidir.

Neden?

Şişer, kabarır, koltuğu kabarır. Kibirlenir, kendini beğenir. Kibirlendiği zaman, kendini beğendiği zaman da Allah sevmez. Allah'ın en sevmediği huy, kibirliliktir. Kibirlilik kula yakışmaz. Kula tevazu yakışır. Kibirli olmak kötüdür; ama gel de sen bir profesörün kibrini yak bakalım.

Profesör böyle bir toplantıya geldi. Kapıdan girerken değişik gelişinden bellidir. Profesör deyin, müftü deyin, alim deyin, eşraf deyin, zengin deyin, mevki, makam sahibi, vali deyin, müdür, genel müdür deyin… Kendisine hava verdiren bir şeyin kapıdan girişi bile farklıdır. Yürüyüşü farklıdır. En öndeki sıraya oturmazsa kızar. Bir dahaki sefere gelmez.

Neden?

Onuruna yediremez.

"Ben ki falancayım. Herifler bana itibar etmediler yahu! En arka sırada oturdum. Beni ön sıraya bile getirmediler…"

Bu kötü huy! Kendini beğeniyor. Kibirli, onun için olamaz.

Olgunlaşamaz. Onun için ilerleyemez. Bu kötü huyu atması lazım. Mütevazı olmak lazım, boynu bükük olması lazım. Azîz Mahmûd-ı Hüdâî hazretleri gibi olması lazım.

Güzel bir misal olduğu için, her zaman anlatıyorum ki Azîz Mahmûd-ı Hüdâî hazretleri mevki, makam sahibi bir insandı. Kadı idi.

Kadı ne demek?

Bursa'nın mahkemelerinin başkanı idi. Herkes, hatta vezir ve komutan bile gelir, önünde muhakeme olabilir. Suçsuz, mazlum ve sanık durumunda olabilir. İtibarlı adam. Bu devirde de öyle. Falanca adam hâkim, deyince; "Buyurun efendim; hoş geldiniz. Şöyle buyurun…" derler. Çünkü öyle toplantılarımızda görüyoruz.

"Hocam, bu falanca yerin hâkimi." diyorlar.

Öyle mi?

Hemen "Buyurun, hoş geldiniz." diyoruz.

"Falanca yerin başsavcısı."

"Buyurun." diyoruz.

"Hocam bu kaymakam."

"O öyle mi, Allah razı olsun. Hoş geldiniz. Buyurun, oturun." diyoruz.

"Bu vali, bu bakan…"

Bizim toplantımıza, çevre dernekleri toplantımıza uçağa atladı; Allah razı olsun bakan, Çevre Bakanı geldi. Ankara'dan geldi, toplantımıza katıldı. Ondan sonra izin istedi, kalktı, yine Ankara'daki açılışa gitti. Sırf bizim toplantımız için geldi. Şeref misafirimiz, başköşeye oturttuk. Memnun olduk, mesrur olduk.

Tamam, iyi güzel de bu mevkiler, makamlar insanlara hava verir. Bazen bu mevkiden, makamdan dolayı insanlar başkalarına tepeden bakar. Başkalarına haksız muamele yapar. Kötü muamele yapar, Allah sevmez.

Allah mütevazı kullarını sever. Bizim bakan tanıdıklarımızdan öyle bakanlar vardı ki [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız Ankara'ya gelirdi. Onlar da bakan; şu bakanı, bu bakanı… Bizim Mehmed Hocamız gelirdi. Evimizi Mehmet Ali Hoca bilir.

[Mehmed Zahid Kotku] Hocamız bizim eve gelirdi. Ben damadıyım. Kızının evine gelirdi, [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız. Onlar da akşamüstü Hocamız'a ziyarete gelirlerdi. Daha önce başkaları gelmiş, kalabalık. Bakan, hiç unutmuyorum, kapının eşiğine oturdu, diz çöküp oturdu. Diz çöküp oturdu, öyle boynu bükük. [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız görüyor. Tabii göz ucuyla, belki gelişini görüyor, gelişinden itibaren takip ediyor. Çünkü [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız evliyâ idi. Kalbinden geçenleri takip ediyor. Oraya gelişine kadar takip ediyor.

O, kapıya oturdu. Ben bakanım, demedi. Yani o derviş.

Başkası nasıl yapar, derviş olmayan bir bakan ne yapar?

Kapıya gelir:

"Selamünaleyküm hocam."

Ne demek?

"Ey cemaat-i müslimîn! Her işi bir tarafa bırakın. Ben geldim. Beni biraz pohpohlayın. Biraz itekleyin. Selamünaleyküm hocam, hoş geldiniz. Elinizi öpmeye geldim…"

Bu nasıl el öpmeye gelmek! Adam kendisine; ben buradayım, dedirtiyor.

O zaman herkes kalkar. O hoş geldiniz. Nil nehri açılmış gibi açılırlar. O açılan yerden Hocaefendinin yanına kadar gelir. Hocaefendinin elini öper. [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız da tabii; "Buyur otur. Nasılsın?" falan der. Tam başköşeyi bulur.

Bu nedir?

Bu, bakanlık havasını atamamaktan doğan bir davranış şeklidir. Ekseriyetle böyle olur. Yani kendini beğenmişlik, gurur, ucub falan oldu mu, bir insan böyle yapar. Ama mütevazı oldu mu bir insan; "Ben Allah'ın âciz ve nâçiz bir kuluyum. Allah ya seviyor ya sevmiyor. Allah'ın bu mübarek kulu, ben bunu ziyarete geldim." diye tevazu ile kapıdan girer, bir köşeye oturur. Sessizce, belli etmeden oturur.

Ama onun tevazuundan dolayı Allah ona derece verir. Aferin, bakan olduğu halde şımarmamış; kibirlenmemiş, ucublanmamış. Kendini beğenen bir insan hâline gelmemiş. Burnu Kaf Dağı'na çıkmamış falan diye Allah; mânevî bakımdan da rahmet eder, iyi bir duruma gelir. İşte bu huylar.

Mesela bazı insan kindar olur:

"Falanca adam bana ayağa kalkmadı."

Gider onun başında durur:

"Niye ayağa kalkmadın benim için?"

"Görmedim, efendim."

"Bu adamın ismini al, nerede çalıştığını tespit et. Bunu daireden at."

Yanındaki sekreterine emreder:

"Bu herifi at."

Neden?

"Benim geldiğim toplantıda ayağa kalkmadı. Bunu mimle."

Mim ne demek?

İsminin yanına mim harfi koymak.

Mim neyin kısaltılmışı?

Mühim!

Bu iş çok mühim. Bu herif gidecek. Madem bu herif saygısız, bu herif gidecek. Sekreterine fıs fıs: "Bunun adını öğren. Hangi okulda, ne iş yapıyor, müdür mü, öğretmen mi, necidir; sür bunu Fizan'a. Sür bunu Kars'a. Anarşi nerede varsa oraya sür de anarşistler öldürsünler…"

Öyle olur. Savcılar böyle olur, valiler böyle olur, komutanlar böyle olur. Bir üst komutan geldi mi ötekisi ona gereken saygıyı göstermedi mi isminin yanına mim konulur.

Bu nedir? Kin tutmaktır karşısındakine, kötülük yapmak istemektir. Bu kötü bir huydur.

İyi bir insan ne yapar?

İyi bir insan hoş görür, affeder. Önemsemez hatasını, dikkate almaz; geçer. Başka bir davranış şeklidir. Bu davranış şekillerinden ortaya çıkıyor.

[Mehmed Zahid Kotku] Hocamız'la ilgili hatıra olarak anlatayım: Yusuf Ziya Binatlı var. Eski Ömer Ziyaeddin Efendi, şeyh efendi hazretlerinin oğlu, hafız; ama profesör, hukuk profesörü. Dekanlık falan yaptı. Tasavvuf terbiyesi, tekke terbiyesi görmüş bir insan. O anlattı. Allah ömür versin, ben biraz onun hakkında da anlatayım.

İskenderpaşa Camii'ne vaaz vermeye gidiyoruz. Hadis dersi vermeye gidiyorum. Merdivenlerde karşılaştık. Yusuf Ziya Binatlı seksen yaşında adam. Yaşlı adam, profesör, dekanlık yapmış. Bursa İlahiyat Fakültesi dekanlığını yapmış adam.

"Selamünaleyküm hocam." dedi.

"Aleyküm selam, efendim dedim." ben.

"Hocam, biliyor musunuz, ben de sizin müridinizim." dedi.

Babası şeyhti zaten, kendisi de profesör, ihtiyacı yok, mütevazı!

"Biliyor musunuz hocam, ben de sizin müridinizim." dedi.

Ben onun yaşının yarısı kadarım. 80 bölü 2 eşittir 40. Ben onun yarısı kadar, oğlu kadarım. Belki torunu kadarım. Ama "Ben de sizin müridinizim." dedi.

Neden?

Tasavvuf terbiyesi görmüş. Tekkede yetişmiş, mütevazı. Profesörüm diye kibir, hava, ezâ ve sâir yapmıyor. O anlattı.

Hocamız Mehmed Zahid Efendi çok narin, ince, uzun bir kimseydi. Son zamanını bilenler şaşırır. Son zamanda şişmandı. Gül yanaklı, resimlerinden de bilirsiniz. Şişman da ama 37 kilo falanmış. Üflesen sallanacak.

Yusuf Ziya Binatlı anlatıyor: "Tekke'de onu çok severdik." diyor. Çünkü babasının şeyhliği sırasında tkkeye mürid olarak gidip geliyor. O zaman daha genç.

O da babasının oğlu, tekkeye gidiyor. Tekkeye gelenleri biliyor. Diyor ki;

"Mehmet Zahid Efendi'yi çok severdik. Bursalı Mehmed'i çok severdik, çok acırdık; çok sessizdi. Şeyhinin toplantısına geldi mi diz çöker, otururdu. Kıpırdamaz da, ayağını değiştirmezdi. Ayağım acıdı, yoruldu; dizim acıdı falan değil, sohbetin sonuna kadar edeple otururdu." diyor.

Zayıftı! Tekkenin aşçısı;

"Yazık şu Mehmed'e biraz yemek getirirdim." dermiş.

Mehmed Zahid Hocamız'a yemek getirirlermiş. Tekkede hazırlarlarmış pilavı, pilavın üzerine et gömerlermiş. Bir tarafına kemiksiz eti gömerlermiş. Bunu aşçı, tekkenin aşçısı yapıyor. Sonra derlermiş ki;

"Bak, bu tepsiyi götüreceksin. Etin gömülü olduğu yer tam o kısım, Bursalı Mehmed'in önüne gelecek. Onun önüne koyacaksın, o yesin biraz. Zayıf. Biraz yesin de biraz zayıflığı geçsin."

Seviyorlar, kendisini sevdirmiş. Tekkenin aşçısı iltimas yapıyor, kayırıyor.

Mutfağın camından gözlerlermiş:

Tepsi gitti mi gitti. Bu ayarlı konuldu mu konuldu. Et kısmı Bursalı Mehmed'in önüne geldi mi geldi. Tamam, Hocamız rahmetullahi aleyh bir kaşık alırmış. Pirincin altından et çıkarmış. Bir kaşık aldı, et gördü. O, eti yanındaki arkadaşına itermiş.

Et çıktı ya, belli oldu ya, o, yanına doğru itermiş eti. Buradakiler tribünden maçı seyreder gibi heyecanla söylermiş. "Hay Allah, et yine öbür tarafa gitti. Yine kendisi yemedi. Bak, biz onun için koymuştuk. O yanındaki arkadaşına veriyor…"

Buna ne derler?

Tasavvufî ahlâk derler.

Buna ne derler?

Kendisi yemeyip arkadaşına yedirmek derler. Arkadaşına iyilik yapmak derler, arkadaşını kendisine tercih etmek derler. Arapça tabiriyle isâr derler.

İsâr. Kur'ân-ı Kerîm de geçiyor:

Ve yü'sirûne alâ enfüsihim ve lev kâne bihim hasâsatün. "Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile muhtaç olsalar bile kardeşlerini tercih ederlerdi."

Sahâbe-i kirâm yemezlerdi, yedirirlerdi. Al kardeşim, derlerdi.

"Ama sen ye."

"Teşekkür ederim. Sen al." derlerdi.

Bu nedir?

Tasavvufî terbiyedir.

Maddî insan ne yapar, materyalist insan ne yapar, yirminci yüzyılın insanı ne yapar?

Oh önüme et geldi, der. Hop alıp cup yutar. Bir lokmada yutar.

"Yahu bu pilavın içinde üç parça et var. Bunu böyle bir kişi yutarsa ötekiler etsiz pilav yer. Onlar da yesin. İstemez misin?"

"Olsun. Rabbena, hep bana! Öyle şeyler hep bana gelsin, etleri ben yiyeyim; ben rahat edeyim."

Bu nedir?

Bu bencilliktir.

Öteki nedir?

Îsâr; peltek s ile, i'si uzun; îsâr. Arkadaşını tercih edeceksin. Bu yirminci yüzyılın mantığında yok. İngilizler bunu bilmez. Îsâr ne demek, bilmez. Hayatlarında da bilmezler, yapmamışlar, yapmazlar. Ama müslümanların da hepsi bilmez. Dervişler, tekke terbiyesi alanlar bilir.

Ne yapıyor?

Kardeşini tercih ediyor.

Bu işi neden yapıyor?

Birisine iyilik yapmak sevap da ondan! Arkadaşını tercih etmek iyi de ondan yapıyor. Bir tek yer kalmış, bir tek sandalye var. Geliyor, birisi oturuyor. Bak arkada yaşlılar var, falancalar var.

"Kardeşim, evladım. Hemen atlama, sen kalk da..."

"Bana ne, ben önce geldim. O önce gelseydi otursaydı."

Bu nedir?

Materyalisttir, yirminci yüzyılın ahlâkıdır. Ama oturduğu yeri kalkıp büyüğüne vermek, arkadaşına vermek, yemeyip yedirmek, giymeyip giydirmek, arkadaşına hizmet etmek, arkadaşı için fedakârlık yapmak; işte tasavvufî ahlâk budur.

Bu bir misaldir, tasavvufî ahlâkın numuneleri, çeşitleri çoktur. Mesela diz çöküp de hiç kıpırdamamak tasavvufî bir ahlâktır. Şeyhine saygıdan kaynaklanıyor. Gıybet etmemek, kimsenin aleyhinde konuşmamak, herkesin kötü hâlini bile iyiye yormak bir tasavvufî ahlâktır. Yani İslâmî ahlâktır. İnsanın güzel ahlâkıdır. Öyle yaparsa insan, iyi insan olur

Biz babamla münakaşa ederdik. Babamla tekkeye giderdik. Tekkede bir olay olurdu.

"Bak baba, falanca şöyle yaptı. Ne kadar ayıp etti." derdim. Babam derdi ki;

"Yok, evladım. O onu ondan yapmamıştır."

"Baba ondan yapmamış olur mu? Ben çok dikkatle takip ettim. İşte sonradan geldi, adamın önüne geçti. Şöyle yaptı, böyle yaptı…"

"Yok, evladım. O çok iyi bir insandır. Öyle yapmamıştır, başka sebepten yapmıştır…"

Bin dereden su getirirdi. Biz de babamızın bu kadar iyimserliğine tahammül edemezdik.

"Yok, baba yahu, o kadar da değil! İşte adam bunu kötü niyetle yaptı."

"Yok, evladım iyi niyetlidir o. Çok iyi bir insandır. Siz yanlış anlamışsınızdır."

"Yahu doğru anladık baba."

"Yanlış görmüşsünüzdür."

Yok, babama, ihvanımızdan bir kimseye bir kötü sözü söyletemezdik. Biz çok zekiyiz, çok kurnazız ya; bize göre çok kötü, aşikâr olan kötülüğünü babamıza kanıtlayamazdık.

"Yok, evladım. O iyi biri. Yapmaz öyle. Siz yanlış görmüşsünüzdür." derdi, bizi çileden çıkarttırdı. Yerimizden hoplatırdı.

Bu nedir?

Tasavvufî ahlâk! Herkes hakkında hüsnüzanda bulunmak. Bunu yirminci yüzyılın insanı yine bilmez. İngiliz'i bilmez. Herkes her taşın altında bir bit yeniği arar. Her hareketin arkasından bir başka mantık arar. Çünkü ağzı yanmıştır. Doğrudur, falan der. Hayatta her taraftan darbe yemiştir. Tuttuğu dallar elinde kalmıştır. Herkesten kötülük görmüştür falan.

Ondan artık babasına bile itimat etmez.

Yirminci yüzyılın felsefesi nedir?

"Arkadaş, babana bile itimat etmeyeceksin!"

Öyle demiyorlar mı? Kimseye itimat etme! Herkes birbirinin aleyhinde konuşuyor. Hâlbuki gıybet haram. Herkes birbirinin kötü olduğunu düşünür. Hâlbuki suizan haramdır. Birisinin gizli hâlini araştırmak günahtır.

"Olur mu hocam yahu, yutacak mıyız yapılan muameleyi?"

Allah'ın emrini tutup Allah'ın sevdiği huyu olarak yutmak, açık sözlülük edip de günaha girmekten daha iyidir.

Günahı için tebrik ediyoruz. "Adamın ciğerinin köşesini okudun!" diyoruz. Kötülüğünü anlıyoruz. O kurnazlık hedefi sapmışsa daha fena. Keşke kurnaz olmasa saf olsa da günaha girmese. Keşke gıybet etmeyip suizan etmeyip günaha girmese!..

İşte bu huyları kazanamayan bir insan vali olsa hâkim olsa güçlü olsa profesör olsa eşraf olsa münevver olsa zengin olsa aşağı seviyede kalır. Bunları hatmetmiş, bu güzel huyları benimsemiş olan bir insan çoban olsa o duncu olsa kömürcü, işçi olsa yükselir. İnsan iyi huyundan dolayı yükselir. Takvâsından dolayı ileriler.

"Allah indinde sizin en kıymetliniz, en soylunuz, en asaletliniz; Allah'tan en çok korkup, huylarını en güzelleştiren, her yaptığı işi en Allah'ın rızasına uygun yapandır."

İşte bu huyları sevince, güzel huyları benimseyip, uygulayınca insan iyi insan olur. Allah o zaman mârifetullah verir.

Kısaca tabii, ben uzun boylu anlatmak istemiyorum. Anlatmakla da olmuyor.

O zaman evliyâ olur insan. O zaman Yunus Emre gibi olur. O zaman işte uzaktaki şeyleri görür. O zaman uzaktaki şeyleri duyar, anlar. O zaman insanın rüyasına girer. O zaman ikaz eder, çeşitli şeyler olur. Bunların misalleri çoktur.

Kerâmâtü'l-evliyâi hakkun. "Evliyâullahın olağanüstü olayları, hâlleri ve hareketleri vardır."

Kur'ân-ı Kerîm'de de vardır tarihte de vardır. Günümüzde de vardır aramızda da vardır. Haktır, bunlar olur.

Nasıl olur?

Allah'ın sevdiği kul olunca olur. Onun için her şeyin başı; Allah'ı doğru tanıyıp onun azametini, kudretini, esmasını, sıfatını iyice öğrenip ona güzel bir kulluk yapmaya girişerek olur.

Bu olmadan olmaz; şirk varken imanda eksiklik varken Allah insanı hidayet yoluna almaz. Cennet yoluna sokmaz. İltifatına mazhar etmez.

Onun için önce bunu sağlamak lazım. Önce insanın imanını sağlamlaştırmak lazım. İnsan tam mü'min olamıyor. Lâ ilâhe illallah demekle iş bitmiyor.

Onun için Kur'ân-ı Kerîm'de âyet-i kerimede geçiyor:

Kâleti'l-a'râbu âmennâ. "Bedeviler, 'Biz iman ettik.' dediler."

A'rab, "bedevi" demek.

"Bedeviler, 'Biz iman ettik.' dediler."

Kul lem tü'minû velâkin kûlû eslemnâ yedhuli'l-îmânü fî kulûbiküm. "Ey Nebim! Onlara de ki; 'Siz daha henüz iman etmediniz. Kalbinize iman, tam mânası ile girip yerleşmedi. Fakat biz İslâm'a dâhil olduk ama henüz daha imanınız kuvvetlenmedi.' deyin."

Bu farklı iyi anlamak lazım.

İnsan lâ ilâhe illallah deyince İslâm'a girer. Tamam, müslümanların defterine yazılır. Ama imanın insanın içine girmesi bir başka şeydir. Kalbine yerleşmesi bir başka şeydir. Peygamber Efendimiz şöyle dua ederdi:

Allahümme innî es'elüke îmânen yübâşiru kalbî.

"Yâ Rabbi! Ben senden öyle bir iman istiyorum ki kalbimle birleşsin, kalbime tam dolsun. Böyle iman istiyorum. Şeksiz şüphesiz bir inanç istiyorum."

Doğru, yakîn inanç içinde olsun diye dua ederdi. İman, insanın kalbinde kuvvetlenir veya zayıf kalır.

Bir imanı vardır; ama şu benim anlattığım şeyleri düşünmemiştir. Bu işin daha başka incelikleri vardır. Onlardan haberi yoktur. İşte öyle gönlünde bir kandil yanmış gibi küçük bir ışık vardır. O imanın kuvvetlenmesi, bütün gönlünün aydınlanması ayrı bir çalışma sonundadır. Uzun bir çalışma sonundadır; ama bu uzun çalışmayı bazıları kısa zamanda başarırlar. Uzun mesafeleri çabuk aşarlar.

Acaba Toowoomba'dan Melbourne'a yaya kaç günde gidilir?

Herhâlde birkaç ayda gidilir yaya; ama otomobille iki üç günde gidilir. Uçakla iki, üç saatte gidilir. Mesafe aynı, geçilecek yerler aynı; ama bazıları hızlı gider, bazıları yavaş gider.

İlk ders olarak benim üzerinde önemle durmak istediğim husus budur. İmanın doğru olması lazım. İman doğru olmadığı zaman hiçbir sonuca ulaşılamaz. İmanın içinde yanlışlıklar bulunmamalı. Şirk bulunmamalı, insanın mârifetullah bilgisi sağlam olmalı. Allah hakkındaki düşünceleri, kanaatleri, kavramı, kafasındaki bilgi doğru olmalı. Bu doğru olduktan sonra temel vardır; imkân vardır, yol açıktır. Ondan sonra yapılacak şey tasavvufî çalışmadır:

1.Nefsini ıslah etmek çalışması; nefs-i emmâresini, iradesini terbiye etmek çalışması.

2.Ahlâkını tasfiye etmek çalışması.

Kötü huyları atacak, iyi huyları alacak. İyi huyları almadan kötü huyla hareket etti mi her gün bir darbe yer. İlahî sille yer, ilahî tokat yer. Bir yere gidemez. 40 yıldır camiye gelir, yaşı altmışı yetmişi geçmiştir. Saçı sakalı ağarmıştır; ama huyları güzel olmadığından her seferinde Allah'ın hoşuna gitmeyecek bir şey yaptığından, bir söz söylediğinden, bir iş yaptığından bir darbe yer.

Huyların güzelleşmesi lazımdır. Allah'a itaat lazımdır. Allah'ın emirlerini öğrenip itaat edersen sevgisine nail olur. Allah'a itaat etmezse âsi olursa emirlerini tutmaz, yasaklarından kaçınmazsa oradan da mahvolur. Kısaca temel meseleler bunlardır.

Bunları sağlamaya çalışalım, ahlâkımızı güzelleştirmeye çalışalım. Kötü huyları atmaya çalışalım; nefsimize sahip olmaya, hâkim olmaya, nefsimizi ıslah etmeye çalışalım. İrademizi kuvvetlendirmeye çalışalım. Allah'ın esmasını, sıfatını güzel öğrenmeye çalışalım. Allah'tan; bizi kuvvetli iman sahibi yapmasını isteyelim. Kalbimize imanı ve yakîni doldurmasını, sâdık bir yakîni doldurmasını isteyelim. Allah, isteyene istediğini veriyor.

Sözü sonuca getireyim:

Allahu Teâlâ hazretleri isteyene istediğini veriyor.

Ama insan neyi isteyecek?

Lokantaya gidiyor, garson başında dikiliyor. Elinde kalem ve bir de kâğıt: "Efendim, ne istiyorsunuz?" diye soruyor. Lokantada bir sürü yemek var. Hangisini yiyecekse onu isteyecek. En güzel şeyleri isteyebilen, güzel şeylere nâil olur. Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de buyurmuştur ki;

Ve kâle rabbükümü'd'ûnî estecib leküm. "Ey kullarım! Siz bana dua edin, ben sizin duanızı karşılayacağım. Duanızın karşılığını vereceğim!"

Sözü haktır: "Dua edin, duanızı kabul edeceğim!"

O halde neye dua etmeliyiz?

"Yâ Rabbi! Beni sağlam, senin sevdiğin, razı olduğun, doğru imana sahip eyle! Yâ Rabbi! Benim ahlâkımı güzel eyle! Yâ Rabbi! Benim nefsimi ıslah et!.."

Kadir gecesinde okudum. Peygamber Efendimiz'in duası üzerine aslında çok düşünmek lazım. Peygamber Efendimiz diyor ki;

Zâlemtü nefsî. "Yâ Rabbi! Nefsime zulmettim, günah işledim!" Fağfirlî zünûbi cemîa. "Çok günah işledim. Beni affı mağfiret eyle yâ Rabbi!" Fe innehû lâ yağfirû'z-zünûbe illa ente. "Çünkü günahları ancak sen affedersin, yâ Rabbi! Beni affeyle! Mağfiret eyle!" diyor.

Bunlardan ibret almamız lazım. İnsanın nefsi, büyük bir düşmandır; kuvvetli bir düşmandır. Onu yenmek kolay değil. Allah'tan yardım isteyelim.

"Yâ Rabbi! Nefsimi ıslah et! "Yâ Rabbi! Ahlâkımı güzel eyle! Yâ Rabbi! İmanımı sağlam eyle! Yâ Rabbi! Gönlümü sağlam imanla doldur!.." diye isteyelim. Bu istemek tarafı.

"Bana dua edin, ben de sizin duanıza karşılık vereyim."

Verecek, siz istemeye devam ettikçe verecek. Arapça'da bir söz var. Buyuruluyor ki;

Men talebe şey'en ve cedde vecede. "Kim bir şey isterse ve o istediği şeye gayret gösterirse çalışırsa istediğini bulur, muradına erer."

Men talebe şey'en ve cedde vecede.

Bu sanatkârane bir söz, güzel bir sözdür.

"Kim bir kapıyı çalarsa ve ısrar eder, kapıdan ayrılmaz ve durursa kapı bir zaman sonra açılır. O kapıdan içeriye girer."

Buradan neyi anlıyoruz?

Bu son sözden hemen bir isteyip vazgeçmemeliyiz. Hemen kapıyı bir çalıp dönüp gitmemeli, ısrar etmeli.

"Yâ Rabbi! Bana kuvvetli iman ver! Yâ Rabbi! Benim ahlâkımı güzel eyle! Yâ Rabbi! Benim nefsimi ıslah et!"

"Tamam, bir defa dedim. Allahaısmarladık. Ben dedim. Bundan sonra demem. Ben Brisbane'a gidiyorum."

Öyle şey olmaz. Bir defa istedin. Dur bakalım. Sabret, devam et. "Kim kapıyı çalarsa ve kapıda durursa ve çalmaya devam ederse açılacak." İçerde adam, geliyordu. Elini yıkıyordu, havluya elini siliyor; terliğini giyecek. Robdöşambrını üzerine alacak. Gelecek. Çıplak mı gelsin? Evinin içinde kısa donla dolaşıyordu belki. Dur bakalım, sabret. Bir daha çal, biraz bekle. Tık, tık, tık… Belki benim dediğim gibi değil de namaz kılıyor: Allahu ekber dedi. Namaza durdu. Sen zili çaldın. Dur bakalım.

Bir insanın bir kapıda en aşağı dört rekâtlık namazı bitirinceye kadar beklemesi lazım.

Neden?

Belki namaza durmuştur. Allahu ekber demiştir. Çaldın, kapıyı; şimdi namazı mı bozsun? Bekle biraz, ondan sonra gelip açacak.

Öyle bir isteyip de ayrılmak nedir?

Azimsizliktir. Azmetmek lazım, çalışmak lazım. Etrafındaki olaylardan ibret almak lazım. Bir tarım mesleğine sahip olan insanın; bir tarladan verim almak için yaptığı şeyleri düşünün. Beklediği zamanları düşünün; toprağı nasıl hazırladığını, bitkiyi nasıl budadığını, gübreyi nasıl verdiğini, nasıl çalıştığını, çabaladığını, bir sene nasıl beklediğini düşünün.

Onun için ısrar etmek lazım.

Allahu Teâlâ hazretleri ısrar edersem acaba kızar mı?

Kapıyı bir çaldım, bir daha çaldım, bir daha çaldım. Adam kapıyı açtı, hışımla. "Ne oluyorsun yahu? Allah Allah! Ne çok çalıyorsun!" falan dedi. On defa kapıyı çalsa diyorum ki ben; "Alacaklı gibi çalıyor kapıyı, bak!" Alacaklı kapıyı öyle çalar. Alacaklı gibi kapıyı çalıyor, diyorum.

Çok ısrar etti diye biz kızarız.

Allah sever. Allah'ı tanımak lazım. Allah'ı tanımıyoruz. Allah sever. Allah ısrarla istemekten, kapısını çok çok çalmaktan memnun olur. Duada ısrarın devamını sever Allah.

"Peki, hocam. Memnun oldum. Teşekkür ederim. Duada çok şey istersem o zaman ne olacak, kızar mı? Yâ Rabbi! bana Mercedes araba ver. Hem de bu kuluna deniz kenarında kullanmak için ver. Hem de bahçeli bir ev ver. Hem de evin içinde havuz olsun. Hem de bahçe en genişinden olsun…

Çok istemeye başladım. Kalemler ilerliyor, böyle aşağıya doğru kayıp duruyorsun…

"Hem de sıhhatli olayım. Hem de uzun ömürlü olayım hem de çoluk çocuğum hayırlı olsun. Hem de şu olsun hem de bu olsun hem de bunların hepsine masraf lazım. İşim iyi gitsin hem de şöyle olsun…"

Allah kızar mı?

Kızmaz. Allah, istedikçe sever. Çok istedikçe sever.

"Peki, hocam. Böyle Mercedes falan mı isteyeceğiz, büyük şeyler mi isteyeceğiz? Küçük şeyler istesek…"

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in bir hadîs-i şerîfi var:

"Ayakkabınızın bağcığı kopsa Allah'tan isteyin!"

Küçük, büyük her şeyi Allah'tan isteyin; Allah verir, isteyin verir Allah!

Evliyâullahtan birisi evinde duruyormuş. Canı dışarıya çıkmak istemiş, elinde sebep yok. Canı istemiş, öğlen vakti, sıcak.

Dışarıda ne olacak?

Canı dışarıya çıkmak istiyor. İçinden dışarıya çıkmak istiyor… Giyinmiş, çıkmış. Çıkmış dışarıya. Kapıda karşı tarafta, gölgede birisi oturuyormuş. Sarıklı, hırpanî bir adam.

Demiş ki; "Yâ mübarek! Allah'tan deminden beri senin dışarı çıkmanı istiyordum. Nihayet çıktın! Ama geç çıktın ha!" demiş.

Allah'tan istiyor. Allah da onun gönlüne dışarı çıkma arzusu tutuşturuyor, veriyor.

Ne oluyor?

"Bak, deminden beri senin dışarı çıkmanı istiyordum. Allah'tan nihayet çıktın, geciktin." demiş.

Onun için dua edin, duada da ısrar edin!

Duada da çok şey isteyin! Bir de kendinize istemekle yetinmeyin; ananıza babanıza, evladınıza, akrabanıza, arkadaşlarınıza, dostunuza ve hocanıza da dua edin!

Neden?

Allah başkasına dua edenleri sever. Çünkü O'nun hazineleri sonsuzdur. Bitecek diye bir şey yok. Kulun istemesi imanının alametidir. İstiyor, inanıyor ki istiyor. İmanın alameti olduğundan dua ibadettir.

Dua çok kıymetlidir, istediği kadar ister.

"Peki, tamam ben şimdi hele bir Ramazan olsun camiye geleceğim. Sabahlara kadar dua edeceğim."

İste, ne olacak? Allah'ın hazineleri mi bitecek? Sen istemekten bıkmayacaksın da Allah sana vermekten mi bıkacak? Allah'ın vermesinde kesinti mi olacak? Öyle bir şey bahis konusu değil.

Onun için kendinize ve yakınlarınıza dua edin!

Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi iki cihanda mesud ve bahtiyar eylesin.

es-Selamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh!

Sayfa Başı