M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

01-Fudayl b. İyâz

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Fudayl b. İyaz, "İyaz'ın oğlu Fudayl" demek. Fudayl kendi ismi, İyaz babasının ismi. İbn "oğlu" mânasına geliyor, İbn kelimesinden sonra gelen kelime baba ismi oluyor. Bazı insanlar kendi ismiyle, bazı insanlar da babasının ismiyle tanınır; kendi ismi bilinmez. Mesela meşhur tabip İbn Sînâ.

Ne demek?

"Sînâ'nın oğlu" demek. Kendi ismini pek çok kimse bilmez. İbn Sînâ'yı pek çok insan bilir de kendi isminin ne olduğunu bilmez. Baba ismiyle tanınmış; "Sînâ'nın oğlu." Böyle gelmiş böyle gidiyor. Onun için bunu bilmek lazım.

İbn kelimesi iki isim arasında olursa elifsiz yazılır; tek olursa başında bir elif yazılır. İki ismin arasında olursa, ibn kelimesinin ilk kelimesi i olmaz; kendinden önceki kelimenin son harekesi olur.

Bu ibareyi Arapça okumak gerekirse "el-Fudaylü'bnü İyâz" demek lazım. O zaman ibn olmaz. Baştaki bu i harfi kesin değildir; e olur, ü olur, i olabilir. İbn kelimesinin sonundaki de bazen i olmaz, baştaki neyse o olur; ü olur, e olur, i olur. Bunu herkesin bilmesi lazım.

Bazen bir şahsın künyesi olur. Mesela Peygamber Efendimiz'in künyesi, Kâsım isimli çocuğuna izafeten Ebu'l-Kâsım. Ebu'l-Kâsım, "Kâsım'ın babası" demek. Bazı insanlar da böyle künyeleriyle tanınmıştır, ismi bilinmez.

Mesela Ebu'l-Kâsım el-Kuşeyrî diyoruz. Onun künyesi de Ebu'l-Kâsım. er-Risâle isimli eserin müellifi. Öyle tanınmıştır. İbn Sînâ'nın künyesi Ebû Ali'dir. Ebû Ali İbn Sînâ. "Ali'nin babası, Sînâ'nın oğlu." demek ama kendi ismi arada yine yok. Bazen baba adıyla bazen oğul adıyla, çeşitli şekillerde tanınabiliyor.

Diyelim ki benim Selma diye bir kızım olsa bana Ebû Selma denilebilir. Ebû Selma, "Selma'nın babası" demek. Umumiyetle ilk çocukta böyle künye alırlar. Bazen şahıslar böyle tanınır. Bu kitabı yazan müellifin künyesi Ebû Abdurrahman'dır. Herhalde Abdurrahman diye bir çocuğu var. "Abdurrahman'ın babası" diye tanınıyor. Ebû Abdurrahman es-Sülemî diye tanınır.

Peygamber Efendimiz'in en faziletli sahabisi, cennetliklerden başta gelen kim?

Ebû Bekir.

Bak o künyedir, isim değildir. Demek ki insanın bir kendi ismi oluyor. Bir de bazen baba ismiyle tanınıyor bazen de evladının ismiyle tanınıyor.

Bazen de mevkiinden, makamından, başarısından dolayı verilmiş bir lakabı oluyor. Mesela Mesnevî'nin sahibi, Konya'da medfun olan Mevlânâ Celâleddin. Celâleddin isim değildir; "dinin celali" demek. Mesela komutansa seyfeddin derler; "dinin kılıcı" demek. Onu bunu vuruyor, orduları kesip biçiyor. Seyfeddin. Bazen böyle lakap olur; bazıları böyle tanınmıştır. Eski isimlerde böyle bir lakap varsa asıl ismini arayacaksınız. Künye varsa asıl ismini arayacaksınız. Baba ismi varsa asıl ismini arayacaksınız. Asıl isim ayrı.

Bir de nereli olduğunu bildiren bir şey bulunur. Mesela Sülemî. Bu kitabı yazan şahsın nisbesi. Nereye mensup, nereli. Benî Süleym kabilesine mensup olduğundan Sülemî denmiş. Celâleddin'e Anadolulu olduğu için Celâleddîn-i Rûmî denmiş. Çünkü İslâm âleminde tanınmış, Hindistan'da da, Orta Asya'da da her yerde tanınmış.

Hangi Celâleddîn?

Celâleddin Er-Rûmî, yani Anadolulu demek. Rum demek Anadolulu demek; yoksa Yunanlı demek değil.

Sonra; Sahih'i yazmış ve hadis konusunda en ileri mertebeye ulaşmış; imam unvanını almış kim var?

Buhârî var.

Kendi ismi ne?

İsmi başka ama Buhârî nisbesi Buharalı olduğunu gösteriyor. O isimle tanınmış. İmam Buhârî, "Buharalı İmam" diyoruz. İsmi, künyesi, lakabı yok. Sadece nereli olduğuyla tanınmış.

İmam Müslim diyoruz, Müslim kendi adıdır. Müslim b. Kuteybe'dir. Kendi ismiyle tanınmış. Arapça'da bir şahıs öz, kendi adıyla tanınmış olabilir; nereli olduğuyla, lakabıyla, baba adıyla, evlat adıyla tanınmış olabilir.

Bir de tantanalı bir tanınma olarak hepsiyle birden tanınır.

Mesela Ebû Bekir Muhammed bin Zekeriyya er-Râzî.

Bir şahıs. Bu kadar kalabalık isimli ama bir şahıs. İslâm âleminin meşhur kimyagerlerinden, çok büyük alimlerinden birisi. Ebû Bekir; künyesi. Muhammed; ismi. İbn Zekeriya; Zekeriya babasının adı. er-Râzî nereli olduğu...

Bazen böyle beşi birden zikredilir; tantanalı, mükellef, muazzam bir isim olur.

Burada bu bilgiyi verdik, bu bilgi lazım.Hatta bu bilgiyi belki bir makale halinde yazmamız gerekiyor. Çünkü bunu her zaman doğru yazmazlar, imlasının bir takım problemleri vardır. İslâmî neşriyata bakarsanız pek çok hata vardır.

el-Fudayl'übnü İyâz. "İyaz'ın oğlu Fudayl." İsmi bu. el Fudayl, minhümü'l-Fudaylü'bnü İyâd.

Minhüm diyor. Bu tabakada yirmi kişi var. Kitabın tamamında yüz kişi var. Minhüm "onlardan birisi." Birincisi ama sırayla hepsini sayacağı için onlardan birisi.

Minhümü'l-Fudaylü'bnü İyâzi'bni Mes'ûdi'bni Bişr et-Temîmî sümme'l-Yerbûî.

İsmi Fudayl'mış. el Fudayl. Babasının adı İyâz imiş, onun babasının adı Mesud imiş, onun babasının yani dedesinin babasının adı Bişr imiş.

et-Temimî "Temim kabilesine mensup" demek. Demek ki Arap asıllıymış. Sümme'l-Yerbûî. Temim kabilesi içinde Yerbû oymağındanmış.

Horâsâniyyün. "Horasanlıdır."

Arap asıllı ama şimdiki Horasan'da. İran'ı geçeceksiniz, İran'ın kuzeyinde; şimdiki Orta Asya dediğimiz, hani beş tane Türk cumhuriyeti var, Türkmenistan, Tacikistan, Özbekistan, Kazakistan yani Horasan. Oradanmış.

Pekiyi bu Arap asıllı zât orada ne arıyor?

Ecdadı cihat için oraya gitti, oralara yerleştiler, hatta şehirler kurdular. Ahaliyi İslâmlaştırdılar, medreseler kurdular. Orası İslâm diyarı oldu. Çok büyük çalışma yaptılar. Ülkelerin sahnesini değiştirdiler, tarihini değiştirdiler; tarihin akışını, kültürleri, medeniyetleri değiştirdiler, yemyeşil, pırıl pırıl nuranî bir renge boyadılar. Oralar İslâm diyarı oldu.

Geçtiğimiz yaz Semerkant'a, Buhara'ya kadar gittik. İnsan hakikaten çok derin heyecana düşüyor ve çok güzel duygular içinde oluyor.

Min Nâhiyeti Merv. "Merv nahiyesinden."

Horasan'da Merv isminde bir şehir var, Fudayl b. İyâd oralı.

Min karyetin yükâlü lehâ Fündin. "Merv şehrinin Fündin isimli köyünden."

[Kitabı] neşreden zât, Merv'in okunuşunun nasıl olduğunu, nerede bulunduğunu; enlemini, boylamını, nüfusunu, hangi şehre kaç fersah mesafede olduğunu uzun boylu, kaynak da göstererek izah etmiş. Yukarıda iki satırlık metnin kendisi varsa aşağıda on beş satırlık izahat var. Çok güzel hazırlamış. Hazırlandığı zaman eser böyle hazırlanmalı.

Kezâlike Zekerehû İbrahîmü'bnü'l-Eş'as sâhibuhû fîmâ ahberanâ bihî Yahye'bnü Muhammedini'l-İkrimî bi'l-Kûfe.

Ne dediğini tercüme edeceğim; kitabı yazanın ne kadar bilimsel çalıştığını anlayacaksınız.

Kezâlike zekerehû İbrahimü'bnü'l-Eş'as. "Eş'as oğlu İbrahim, şu bizim yukarıda sıraladığımız şekilde bunun ismini böyle zikretti."

Fudaylü'bnü İyâzi'bni Mesudi'bni Bişr et-Temîmî Yerbûî diye böyle anlattı.

Sâhibuhû "Onun arkadaşıymış."

Fudayl b. İyâz'ın arkadaşıymış, onunla görüşen bir kimseymiş. Demek ki bilgileri salahiyetli bir yerden alıyor, ismini doğru tespit ediyor.

Fîmâ Ahberanâ bihî Yahye'bnü Muhammed el-İkrimî. "Bu bilgiyi bize Muhammed oğlu Yahya el-İkrimî'nin haber verdiğine göre arkadaşı,sohbetdaşı olan İbrahim el-Eş'as ismini bu tarzda zikretti, Kûfe'de bu bilgiyi verdi." diyor, kaynağını gösteriyor.

Kâle: Semi'tü'l-Hüseyne'bne Muhammedeni'bni'l-Ferazdaka bi-Mısrin. "Mısır'da Ferazdak oğlu Muhammed b. Hüseyin'i duydum ki; Kâle semi'tü Ahmede'bne Hammûk. "O da Hammuk oğlu Ahmed'i duydum." dedi. Kâle semi'tü Nasre'bne'l-Hüseyn el-Buhârî. "O da Buharalı Hüseyin oğlu Nasr'dan duydum dedi." Kâle semi'tü İbrâhimi'bni'l-Eş'as yezkürü zâlike. "Bu arkadaşı olan İbrahim b. Eş'as isminin böyle olduğunu zikrediyor." diyor.

Bu detayı her zaman zikretmem ama bu kitabı yazan insanın ne kadar titiz bir alim olduğunu; bilgiyi nasıl topladığını, hepsinin kaynağını nasıl verdiğini göstermiş olmak için okumuş oluyorum.

Ve zekera İbrâhîm'übnü Şemmâs. "Şemmâs oğlu İbrahim dedi ki;" Ennehû vülide bi-Semerkand. "Semerkant'ta doğdu." diye İbrahim b. Şemmas, Fudayl b. İyâd için "Semerkant'ta doğdu." demiş.

Bu zât kimmiş?

Ebû İshak İbrahimi'bni Şemmâs es-Semerkand. "Semerkantlı Şemmas oğlu İbrahim Ebû İshak."

Ebû İshak künyesi oluyor.

Nezîlü Bağdat. "Bağdat'a yerleşmiş." Yervî an İbn Mübarek. "İbnü'l-Mübârek'in bilgilerini bize nakletmiş bir alim." Ve yervî anhü Ahmedi'bnü Hanbel. "Ve bu zâttan, meşhur mezhep imamı, hadis alimi Ahmed b. Hanbel bilgi alır, rivayet eder." diye de zikrediyor.

İşte bu, Semerkant'ta doğduğunu söylemiş.

Ve neşee bi-Ebiverd. "Ebiverd şehrinde gelişti, yetişti." diye bilgi veriyor. Kezâlike semi'tü Ahmede'bne'l-Muhammedi'bni Rumeyh. "Rumeyh oğlu Muhammed oğlu Ahmed'den Ebiverd'de yetiştiğini, Semerkant'ta doğduğunu duydum. " Yekûlü semi'tü İbrâhîm Nasr ed-Dabbî bi-Semerkand. "Semerkant'ta Dablı Nasroğlu İbrahim'in şöyle dediğini duydum." Semi'tü Muhammede'bne Aliyyi'bni'l-Hasani'bni Şakîk. "Şakik oğlu, Hasan oğlu Ali b. Muhammed'den duydum." Yekûlu "Diyor ki:"

-Bu ayrıntıları okuyarak sizi her zaman sıkmayacağım ama ilk sayfalarda bunu belirtiyorum.-

Yekûlü İbrâhîmi'bni Şemmâs. "O meşhur İbrahim b. Şemmâs dedi ki: Kâle semi'tü'l-Fudayle'bne İyâdin yekûlü. "Tercüme-i hâli anlatılan Fudayl'ı şöyle derken duydum. " Vülidtü bi-Semerkand. "Ben Semerkant'ta doğmuşum." dedi.

Demek ki şahsın kendisi de Semerkant'ta doğduğunu söylemiş.

Neşe'tü bi-Ebiver. "Ebiver şehrinde yetiştim, büyüdüm; tahsilim orada oldu. " Ve raeytü bi-Semerkand aşrete âlâfin cevzeten bi-dirhem. Ve bunu anlatırken bir de hayatı ile ilgili enteresan bir cümle sarfetmiş. "Semerkant'ta doğmuşum, Ebiver'de yetişmişim, Semerkant'ta on bin cevizin bir dirheme satıldığını gördüm." diyor.

Anadolu'da da bu hâlâ vardır. Cevizler, yumurtalar sayıyla satılır. "On bin tane cevizin bir dirheme satıldığını Semerkant'ta görmüşüm." diye bir de enteresan bir olay nakletmiş. Hani biz size şimdi; "125 kuruşa Aksaray çarşısından bir kilo et alırdık, üç kuruşa Bebek'ten tramvaya biner, Eminönü'ne kadar gelirdik." desek sizin hoşunuza gider.

Tabi bizden öncekiler bu kuruşlardan da aşağı şu kadar paraya, bu kadar paraya falan diyecekler. Bu da "On bin tane cevizin bir dirheme satıldığını Semerkant'ta gördüm." diyor. Demek çok bolluk, fevkalâde ucuzluk olmuş. Hem hayatını anlatıyor hem de "Biz bu günleri de görmüşüz." diye enteresan bir şey söylüyor.

Bu kitabı yazan şahıs bilgileri nereden aldığını bize gösteriyor. Bu sözü hangi şehirde, kimden duyduğunu, o şahsın kim olduğunu anlatıyor. Eserin kıymeti buradan geliyor. İlerde bu şahısların hayatı ile ilgili, sözleriyle ilgili rivayetler gelecek. Oradan tasavvufî bir takım konulara gireceğiz. Bu sözler birer atasözü gibi. Acaba böyle mi söyledi? Başka türlü mü söyledi? Bu alim böyle titiz bir alim; Bu bilgiyi böyle tespit ediyor. Nerede doğmuş? Kırk tane kişiye soruyor, kırk tane delil gösteriyor, kaynak gösteriyor. Bu bizim için de bir ders olmalı. Üniversitede çalışan genç kardeşlerimiz için, hepimiz için bir ders olmalı. Sözümüzün kaynağını gösterebilmeliyiz.

Ben Anadolu'da yetişmiş bir kardeşinizim. Üniversitede okudum, profesör oldum. Mesela bize veya herhangi bir hoca efendiye; "Namaz şöyle kılınacak. Neden?" diye sorulsa, biz ne deriz?

"Ömer Nasuhi Bilmen'in Büyük İslâm İlmihalinde böyle yazıyor." deriz. Tamam, bu kadar. Ama bunlar öyle yapmıyor. Bunlar en salahiyetli şahsa kadar kaynağını gösteriyor ve hadîsi rivayet ediyor.

Biz de bir hükmü kaynağıyla öğrenmeye, ezberlemeye alışmalıyız. Kimden duyduğumuzu doğru düzgün yazarsak hatta yanımızda bir defter olursa -ajanda defterler güzel oluyor hem içinde takvim de oluyor- daha iyi olur. Kulaktan kulağa oyunu gibi; siz bir söz söylüyorsunuz kulaktan kulağa yayılıyor. Sonra size bir haber geliyor ki: "Ben hiç öyle dememiştim." diyorsunuz. Söz dönmüş dolaşmış, tamamen ters bir mâna kazanmış. Sözü doğru duymak, doğru tespit etmek, doğru nakletmek çok önemli. Bizim ecdadımız bu ahlâka sahipti. Biz müslümanız, hepsi bizim ecdadımız. Bizden önceki müslümanlar, büyüklerimiz bu ahlâka sahipti. Peygamber Efendimiz'den duydukları hadisleri bu ciddiyetle naklettiler. Değil Peygamber Efendimiz'den duydukları hadisleri güzel alışkanlıkla rivayet etmek; Peygamber Efendimiz'in devri geçmiş, sahabenin devri geçmiş, tâbiînin, tebe-i tâbiînin devri geçmiş, dördüncü tabakanın insanlarından bahsederken bile ne kadar titiz davranıyorlar. Her şey ne kadar muntazam tespit edilmiş. Biz İslâmî ilimleri bu şahıslara, böyle insanlara borçluyuz. Bunlar âyetleri, hadisleri derin derin incelemişler.

Bir alime diyorlar ki; "Kur'ân-ı Kerîm'i ne kadar zamanda okuyorsun?"

"Eskiden bir günde iki hatim indirirdim. Şimdi ise 14 senede Enfal sûresine kadar gelebildim." diyor.

İnsan 14 senede Kur'ân-ı Kerîm'in ancak altıda yedide biri kadar bir yeri okuyabiliyorsa kim bilir her ayet üzerinde ne kadar derin düşünüyordur. Onun için bu alimlerin yazdıkları eserler bizim dinimizin kaynakları oluyor ve biz bunların güzel çalışmalarından sonra İslâm'ı sağlam bir şekilde anlatılmış olarak görüyoruz ve yaşıyoruz. Bunların bu çalışmaları olmasaydı arkeolojik kazılar gibi toprağın altından bir şey çıkacak, biz bir gerçeği bulacağız da, İslâmî bir hakikati öğreneceğiz diye hıristiyanlar, yahudiler gibi perişan olurduk. Allah razı olsun ki böyle titiz çalışan büyük alimler her şeyi hazırlamışlar. Nur içinde yatsınlar, Allah bizi şefaatlerine erdirsin.

Senedi atlayarak anlatmaya devam edeyim.

Haddesenî Ebû Ubeydete'bnü el-Fudayli'bni İyâd. "Fudayl b. İyâd'ın oğlu Ebû Ubeyde söylemiş ki; Kâle Ebî. "Babam" Fudayli'bni İyâdi'bni Mes'ûdi'bni Bişr. "Bişr'in oğlu, Mesud'un oğlu, İyâd'ın oğlu Fudayl." Yüknâ bi-Ebî Ali. "Künyesi Ebû Ali'dir." Bir isim oluyordu, bir künye oluyordu.

el-Fudayl'ın künyesi neymiş?

Ebû Ali imiş, Ebû Ali el-Fudayl imiş.

Min Benî Temîm. "Temim kabilesindenmiş."

Demek ki Temim'e mensup mânasına et-Temîmî diyeceğiz.

Min Benî Yerbû'. Temim kabilesi içindeki alt dallardan Yerbu' oymağındanmış. Min enfüsihim. "Onların ta kendisinden."

Sonradan onlara gelmiş, o kabileye sığınmış bir insan değil, o asalet onların ta kendilerinden. "O kabile Arap kabilesi, o kabilenin kendisinden." diye söylemiş.

Vülide bi-Semerkand. "Semerkant'ta doğmuştur." Ve neşee bi-Ebiverd. "Ebiverd'de yetişmiştir. " Bunu oğlu söylüyor. Ve'l-aslu mine'l-Kûfe."Ama oralara gidenlerin asılları kökleri Kûfe'dendir."

Demek ki Temim kabilesinden Kûfe'ye gelmişler, Kûfe'den Semerkant'a gitmişler. Fudayl b. İyâd orada doğmuş, Ebiverd'de yetişmiş.

Kâle Abdullah Muhammedi'bni'l-Hâris.

Çeşitli rivayetler naklediyor.

Mâte fi'l-Muharremi senete seb'în ve semânîne ve mie ve esnede'l-hadîs.

Mâte. "Öldü."

Hayatı, ismi ve memleketiyle ilgili bilgiyi verdi şimdi vefat tarihini söylüyor.

Mâte fi'l-Muharremi. "Fudayl b. İyâd Muharrem ayında vefat etmiştir." Senete seb'în ve semanîne ve mie.

Bu isimleri de, kelimeleri rakamları da yavaş yavaş öğrenin. Arabistan'a gittiğiniz zaman kem riyal ya hâc falan diye sorduğunuz zaman lazım olacak.

Senete seb'în ve semânîne ve mie.

Seb', yedi. Seb'a semâvât diyoruz ya…

Senete seb'în ve semanîne. "87" Önce 7 diyorlar, Araplar'ın rakam söyleyiş tarzı; 7, 80 ve mie. Mie 100 demek. "Fudayl 187 senesinde vefat etmiştir."

187 senesi miladî hangi seneye gelir?

Bunun için hicrî tarihleri miladîye çevirme kılavuzu diye kitaplar vardır; ay ay, gün gün gösterir, açıp bakarsınız. 187 miladî hangi seneye geliyor oradan bulursunuz, doğrusu budur. Hesaplaması kolay değil ama hesaplamak gerekirse 187 tane hicrî sene geçmiş.

Sene belli başlı üç tanedir. Bir şemsî sene vardır, bir hicrî sene vardır. Kamerî senede ayın hilal olarak doğduğu, dolunay haline geldiği, gittikçe küçüldüğü, yok olduğu ve tekrar hilal haline geldiği zaman bir ay geçmiş oluyor. Yenilenen hilaller aybaşlarını gösteriyor.12 ay geçti mi bir sene tamam olur. Buna Kamerî sene deniliyor. 354 gündür.

Muharrem, Safer, Rebîülevvel, Rebîülâhır, Cemâziyelevvel, Cemâziyelâhır, Receb, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkâde ve Zilhicce.

İşte bu aylar kamerî senenin aylarıdır. Bunların hepsinin toplamı 354 gündür. Şemsî bir yıl olsaydı; diyelim ki ilkbaharın başladığı ilk günden tekrar ilkbaharın ilk gününe gelişine kadar geçen zamana, yani 1 Haziran'dan bir Haziran'a, 1 Mart'tan 1 Mart'a, 22 Mart'tan 22 Mart'a, geçen zamana kadardır. 365 gün 6 saat. 354, 365. Arada 11 gün fark vardır. İkisi beraber başlasalar hicrî sene tamam olur. Miladî sene tamam olmaz. Hicrî ikinci sene başlar 11 gün geçer, miladî sene ondan sonra biter ve yeni sene başlar. Her bir senede böyle 11 gün takınca, hicrî sene, 33 senede 1 yıl fark atar. Demek ki hicrî seneyi, 33'e bölersek, şemsî seneden ne kadar fark ettiğini anlarız. O miktarı bu hicrî rakamdan çıkaracağız. 187'yi 33'e bölelim, 6 diyelim. 187'den 6'yı çıkarırsak 181 kalır. Hicret 622'deydi. 622 ile 181'i toplarsak 803 eder. uyumsuz kısım Fudayl b. İyâd 802 senesinde vefat etmiş.

Acaba o zamanlarda ne oldu?

Miladî 803'lerde tarihten bildiğiniz bir şey var mı?

uyumsuz kısım

Erken bir devir. Peygamber Efendimiz'in hicretinden 180 yıl geçmiş, vefatından 170 yıl geçmiş. Demek ki eski tarihlerde bildiğimiz bir şey yok. Galiba 756 da Araplarla bizim dedeler karşılaşıyor, çarpışıyorlar. İşte bu senelerde yavaş yavaş İslâm'ı öğreniyorlar. Bu yüzyıllarda çadır çadır, kabile kabile, kavim kavim yavaş yavaş İslâm'a girmeye başlıyorlar. Selçuklular, Gazneliler bunlardan daha sonra gelecek.

Demek ki bu zât-ı muhterem 187 yılında vefat etmiş, Allah rahmet eylesin.

Ve esnede'l-hadîs. "Hadis de rivayet etmiştir." Esnede'l-hadîs. "Hadis isnat etti."

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfleri çok büyük bir ciddiyetle nakledilmiştir. İmam Mâlik; Mâlikî mezhebinin kurucusu. Büyük imam. Abbasîler zamanında Harun er-Reşid'in hilâfeti döneminde yaşamış. Çok büyük bir alim. Fıkıh alimi,aynı zamanda hadis alimi. Hem belli bir usule göre Peygamber Efendimiz'den gelen hadisleri naklediyor hem de müftü gibi kendisine mesele sorulursa fetva veriyor. Fıkıh kitabı da yazmış. Kapısına birisi geldiği zaman sorarmış;

"Hoş geldin, buyur! Benden isteğin nedir? Bir fıkıh meselesi mi soracaksın?"

"Evet. Bir müşkülüm var, fıkıh meselesi soracağım."

"Peki, buyur sor."

Sorarmış, cevabını verir gidermiş.

Halkın sorduğu sorunun cevabını veriyor.

"Yok ben sana fıkıh meselesi sormayacağım. Hadis rivayet ediyormuşsun. Sana geldim ki: Bana hadis rivayet et. ‘Ben de İmam Mâlik'ten duydum." diye başkasına rivayet hakkına sahip olayım."

Hadis zincirine bir halka olmak istiyor. İmam Mâlik'ten hadisi icazetle alacak, ondan sonra da kendinden sonra gelenlere verecek, nakledecek. Bu hadisin evvelinde;

"Ben falancadan işittim, o falancadan işitmiş, o filancadan işitmiş, o Ebû Hüreyre'den işitmiş ve Ebû Hüreyre Peygamber Efendimiz'den işitmiş." diye zikrediliyor ya, iş sağlam olsun diye, o senette ismi geçsin diye;

"Senden hadis yazmaya geldim yâ İmam Mâlik!" dediği zaman;

"Peki, buyur o zaman biraz bekle." dermiş. Onu misafir odasında oturturmuş. Kendisi içeri girermiş -zaten mübarek temizdir pâktır- bir gusül abdesti alırmış. O esnada misafirin oturduğu sofaya rahle koydurtur, en güzel tütsüleri, buhurdanları yaktırırmış. Orada bayram havası gibi gayet güzel kokular olurmuş. Ondan sonra kendisi en güzel elbiselerini, başka işte kullanmadığı cübbesini ve sarığını giyermiş. Rahlenin önünde kemâl-i edeb ile oturur, kemâl-i ciddiyet ile tane tane, ağır ağır;

"Ben falancadan işittim, o filancadan işitmiş, o filancadan işitmiş, o filancadan işitmiş ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş." diyerek hadîs-i şerîfi nakledermiş. Dinleyen yazar, kontrolü yapılır. Bu merasim tamam olduktan sonra gelen zâtı uğurlarmış.

Hadis ilmine verilen ciddiyet. Çünkü hadisler dinin kaynağı olacak. Peygamber Efendimiz'in dediği nakledilince akan sular duracak. Elini böyle kaldırırdı, böyle bağlardı. Herkes; "Tamam, ben de öyle yapayım." diyecek. Namazı ona göre kılacak, ibadeti ona göre yapacak. Hadis dinin kaynağı olduğundan o kadar ciddiyetle nakledilmiş.

Bu zâtı anlatırken onun şerefini de ortaya koymak için; "Bu şahıs aynı zamanda hadis de rivayet etmiştir." diyor. Ve esnede'l-hadîs. "Fudayl b. İyâd sıradan bir insan değildir, hadis de rivayet etmiştir." diyor. Küçük bir cümle ama kıymetini bilin. Müellifin ne demek istediğini anlayın. Ve o hadîs-i şerîfi naklediyor.

Ahberanâ Ebû Ca'fer, Muhammedü'bne Ahmede'bni Saîdini'r-Râzî, kâle ahberane'l-Hüseynü'bnü Dâvûde'l-Belhî, kâle ahberanâ Fudaylü'bnü İyâd, kâle ahberanâ Mansûr an İbrâhîm an Alkame an Abdullahi'bni Mes'ûdin radıyallâhu anhü kâle, kâle Resûlullâh sallalllahu aleyhi ve sellem yekûlu'l-lâhü teâlâ li'd-dünyâ: "Yâ Dünya! Mürrî alâ evliyâî ve lâ tahlevlî lehüm, fe-teftinîhim.

İbn Mes'ûd radıyallahu anh'ten rivayet olunduğuna göre Peygamber sallalllahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki:

"Allahu Teâlâ hazretleri dünyaya şöyle buyurur; ya dünyâ! Ey dünya! Mürrî alâ evliyâî. "Benim evliyâma acı ol, acılaş, tatlı olma." Ve lâ tahlevlî lehüm. "Benim dostlarıma, evliyâma, sevgili kullarıma tatlı olma, acı ol!" Fe-teftinîhi. "Sonra onları aldatırsın, fitnelere düşürürsün." Fitnelere düşürmeyesin diye onlara tatlı olma acı ol.

Hadis de rivayet eden bir kimse olduğunu söyledi. Şimdi bu zât-ı muhteremin tasavvuf konusunda yaşantılarını aksettiren sözlerine geliyoruz.

Semi'tü'l-Fudayle'bne İyâdin yekûlü. "Bu zâtın şöyle dediğini falanca şahıs duymuş ki" Men celese maa sâhibi bid'atin lem yu'ta'l-hikmete. "Bid'at sahibi bir kimseyle oturup sohbet eden kimseye hikmet verilmez."

Allah ona hikmet vermez, hikmet ona nasip olmaz.

Hikmet nedir?

Bir kere hikmet çok büyük bir şeydir ki ve men yü'te'l-hikmete fe-kad ûtiye hayran kesîrâ. "Kime hikmet verilmişse ona çok büyük hayır verilmiştir." diye Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriliyor.

Hikmet; peygamberlere, evliyâullaha verilen çok kutlu, çok kıymetli, çok değerli, çok mukaddes bir bilgi ki herkese verilmiyor. "Verilen insana da çok hayır verilmiş." demek oluyor. Hikmet hakeme, hüküm kökünden geliyor; bir şeyi yerli yerince yapmak demek. Eğer bir insan bir işi yerli yerinde, nasıl olması gerekiyorsa öyle, usulü dairesinde yapıyorsa, bir sözü yerli yerince söylüyorsa; sözü yersiz, mânasız, anlamsız, damdan düşer gibi değilse, o söze, o kişiye "hakîm, hikmet sahibi" denir. Yaptığı işe "hikmetli iş" denir, söylediği söze "hikmetli söz" denir.

Demek ki bir insan bid'at sahibi bir kimseyle oturdu kalktı mı, arkadaşlık etti mi bu Allah'ın sevgili kullarına, peygamberine verdiği hikmet denilen nimeti alamaz. Mahrum kalır.

Neden?

Çünkü bid'at sahibiyle oturdu.

Peygamber sallalllahü aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

Külle muhdesetin bid'atün. "Dinde aslı esası olmayan insanların sonradan kendi kafasından ortaya koyduğu, çıkardığı her şey bid'attir." Ve külle bid'atin dalâletün. "Her bid'at dalâlettir, sapıklıktır." Ve külle dalâletin, "Her sapıklık" ve sahibihâ "Ve o sapıklığı ortaya koyan kimse" fi'n nâr. "Cehennemdedir."

Demek ki "Bid'atler sapıklıkmış, dinde sonradan ortaya çıkma şeyler sapıklıkmış ve bu sapıklığı ortaya çıkaran, bu bid'ati ortaya koyan kimseler o bid'atle beraber cehenneme atılacaklar." diye hadîs-i şerifte bildiriliyor. İşte bu hususta çok hadîs-i şerif var, ben bir tanesini söyledim.

Râmûzü'l-ehâdîs'te okuduğumuz hadîs-i şeriflerden bazılarında; "Allah; bid'at ehli olan bir insanın farzını, nafilesini, namazını, orucunu, haccını, umresini, hayrını, hasenâtını hiç bir şeyini kabul etmez." buyuruyor.

Demek ki Ümmet-i Muhammed dinde aslı esası olmayan bir şeyi ortaya koymamaya, dinin aslına sımsıkı sarılmaya ve Peygamber Efendimiz'in sünnet i seniyyesi yolunda yürümeye zorlanıyor. Bu yolda yürürse sevaba giriyor, doğru yolda yürümüş oluyor. Bu yoldan çıkar da kendi kafasından bir şeyler uydurur, bid'atler ortaya atar, dinde yenilikler icat eder, onlara uyarsa hem ibadetleri tâatleri kabul olmuyor hem de çıkardığı bid'atle beraber ceza olarak cehenneme atılıyor.

İşte bu tehditten ve bu hakikatten dolayı bizden önceki selef-i sâlihînimiz, bu ümmetin evvelki büyük alimleri, dinin esaslarını tespit edip de kitaplara geçirmiş, ana kaynakları yazmış olan büyüklerimiz sünnet-i seniyyeye sarılmaya ve bid'atlerden uzak durmaya son derece dikkat etmişlerdir. Neden? Felaket! İbadetleri mahvolacak, cehenneme girecek, hiç bir hayra nail olamayacak, bütün hayırlardan mahrum olacak.

Bu söz güzel. Bu sözü söyleyen Tabakâtu's-sûfiyye'nin ilk şahsiyeti bize gerçek mutasavvıfların sünnet-i seniyyeyi en iyi uygulayan, bid'atlerden en titizlikle kaçınan insanlar olduğunu gösteriyor. Çok güzel. Allah'a hamd ü senâlar ediyorum. Tasavvuf yolunun bir şânı, şerefi vardır, bir güzelliği, tadı vardır, bir methi, senası vardır. İnsanların gönlünde derin kök salmıştır, yeri vardır. Ama bu hokkabazlık değildir. Bu nedir.

Kur'an yoludur, sünnet-i seniyye yoludur, dinin aslını sadıkâne yaşamak yoludur. Öyle olmazsa mutasavvıf da olamaz. Öyle olmazsa hikmet verilmez; insan hakiki bir derviş, hakiki bir şeyh olması da mümkün değil. Bid'at sahibi bir insanla oturan kimseye bile hikmet verilmiyor. Zaten o bid'atin asıl sahibine hiç bir şey verilmez. Yani adam cehennemlik.

Bizim Nakşibendî-Halidî koluna dair bir kitap okudum. el-Behcetü's-seniyye fi't-tarîkati'n- Nakşibendiyye isimli eserde büyüklerimizden bir tanesi nasihat etmiş. Ûsîke; "Sana nasihat ederim ki" diye başlıyor. "Şu yeryüzünde çok diyar gezdim, çok beldeler gördüm, çok insanlarla karşılaştım, bid'at ehli mutasavvıflardan daha zararlı insan görmedim. Yeryüzünün en şerli insanları onlardır." diyor.

Cenneti istiyorsak, Allah'ın rızasını istiyorsak, cehenneme düşmek istemiyorsak, mâneviyatımız gelişsin istiyorsak, hikmet sahibi olalım diye bir arzumuz varsa, gerçek mutasavvıf, gerçek derviş olmak istiyorsak bid'atten bucak bucak kaçacağız. Bid'atin yanına yanaşmayacağız, bid'at ehlinin yanına oturmayacağız. Ben bunu özellikle seçmedim. Bu eserin başından, mukaddimesinden başladık, karşımıza bu çıktı. Başka şeyler de çıkacak, hepsinden istifade edeceğiz ama ilk dersimiz en önemli ders ve bu, erbâb-ı tasavvufu dinden çıkmış insanlar gibi gören cahillere de yine en güzel cevaptır

.

Mutasavvıfların en büyüklerinden birisi diyor ki;

"Bid'at ehlinin yanında bile oturma! Oturursan hikmetten mahrum olursun, büyük cezaya çarpılırsın."

Bu devirde lise tahsiliyle, ulûm-u şer'iyye tahsili yapmadan ve yahut da Mısır'a gidip el-Ezher'de ilim tahsil edip, Suudi Arabistan'a gidip baskılı, güdümlü tahsil görüp belirli konularda içine düşmanlık aşılanıp da gerçekleri bîtaraf olarak görme imkânından mahrum olan insanlar tasavvufa saldırıyorlar. Ama tasavvuf dinin özü, bid'atlerden uzak; derûnî, ruhî hayatı yaşamak. Onu inkâr eden dini inkâr etmiş olur. Gerçek tasavvufun inkârı mümkün değil ama tabi gerçek tasavvufun güzelliğinden dolayı taklitleri çıktığından taklitçilerinin de yanına yanaşmamak lazım. Yanaşırsa ebedî olarak tarikatten hâsıl olabilecek faydalardan mahrum kalır.

O bakımdan bu ilk dersimiz fevkalade önemlidir. Bunların her birisi birer atasözü gibidir.
Bunları defterinize yazabilirsiniz. Fudayl b. İyâd'ın; hadis de rivayet etmiş olan bu büyük alimin ilk sözü bu. Hakiki mutasavvıfların, erbâb-ı tasavvufun şeriate ne kadar bağlı olduğunu, sünnet-i seniyyeye ne kadar âşık olduğunu, bid'atlerden kendileri uzak olduğu gibi, sözlerini dinleyen muhataplarını da bid'atlerden kaçınmaya dikkat etmeleri hususunda uyardıklarını gösteren bir misal.

Arapçasını söyleyeyim.

Men celese maa sâhibi bid'atin lem yu'ta'l-hikmete. "Bidat sahibiyle oturan, meclis kuran, düşüp kalkan, ahbaplık eden kimse hikmete nail olamaz, Allah tarafından kendisine hikmet verilmez. Mahrum olur."

Çünkü bid'at sahibinin yanına gitti. Allah'ın sevmediği insanla beraber oldu.

Kâle ve semi'tü'l-Fudayl yekûl.

Demek ki aynı râvî Fudayl'ın başka bir sözünü rivayet etmiş. Bunların her bir sözü üzerine bazen bir ders, iki ders durabiliriz. Yerine göre. Bazen de iyice anlaşıldığı kanaatindeysek bırakabiliriz.

Fî âhiri'z-zamâni akvâmün yekûnûne ihvâne'l-alâniyete a'dâe's-serîratü. "Âhir zamanda bir takım kavimler türeyecek."

Kavim, ırk mânasına değil. Kavim, topluluk demek. Başlı başına bir grup teşkil eden, bir özelliğinden dolayı tek başına sayılabilecek gruba kavim derler.

Âhir zamanda bir takım insanlar türeyecek ki bunlar; yekûnûne ihvâne'l-alâniyete; alâniye insanın âşikâresi demek, -ye'si şeddesiz- zâhiri demek. Zâhirin ihvanı olacaklar, dostları olacaklar ama a'dâe's-serîratü. Serîre de insanın sırrı yani iç âlemi; görünmediği için serîre. "Âşikârenin kardeşleri, gizlinin düşmanları olacaklar."

Dıştan kardeş gibi olacaklar, içten birbirlerine hasım ve düşman olacaklar.

"Âhir zamanda olacak." diyor. "Âhir zamanda bir takım insanlar türeyecek ki dıştan birbirleriyle ahbap gibi, kardeş gibi görünecekler ama içten birbirlerine hasım ve düşman olacaklar."

Niye âhir zamanda diyor?

Çünkü bu öyle acayip bir haldir ki hakiki İslâm ahlâkına sığmaz. Bu mübarek asırların; ashâb-ı kirâmın, tâbiînin, tebe-i tâbiînin ahlâkı değildir. Onlar göründükleri gibi idiler; gönüllerindeki şeyi dobra dobra karşı tarafa söylerlerdi, nasihatlerini âşikâre yaparlardı, kimsenin gıybetini yapmazlardı, dua ederlerdi. Güzel ahlâka sahip insanlardı. Bu iyi insanlar; Kur'an'ı bilen, sünnet-i seniyyeyi bilen, Kur'an ahlâkını, peygamber ahlâkını bilen insanlar zamanında olmayacak bir şey, hayret edilecek bir şey olarak. Fudayl b. İyâd böyle anlatıyor.

Şimdi yok ama âhir zamanda öyle bir takım insanlar türeyecek ki dışarıdan kardeş gibi, ihvan gibi görünecek ama birbirlerine düşman olacaklar.

Bu ne alametidir?

Münafıklık alametidir. Bir insanın içinin başka, dışının başka olması münafıklık alametidir.Dobra dobra olması lazım, bir kusur görüyorsa söylemesi lazım. Seviyorsa sevecek, sevmiyorsa "Ben seni şu sebepten sevemiyorum." diyecek. Haksızsa kendisini düzeltecek, haklıysa karşı tarafı düzeltecek. "Sende şu kusuru görüyorum bunu düzelt, seni onun için sevemiyorum." diyecek. Ama ihvanlık, kardeşlik, müslüman kardeşliği nerede? İnneme'l-mü'minûne ihvetün. Kur'ân-ı Kerîm buyurmuş, müslümanlar birbirlerine kardeş olması lazım güya; hiç ilgisi yok. Bu günkü müslümanlar arasında müslümanın müslümanla kardeş olmasının bir misalini göremiyoruz.

Bir kere bölük bölük bölünmüşler, birbirleriyle ilgilenmiyorlar. İran Pakistan'la çekişiyor, Azerbaycan'ı tanımıyor; "Rusya üzerinden ben seninle ahbaplık yapacağım." diyor. Azerbaycan'ın yarısı kendisinin elinde. Kendi hudutları içinde Âzerîler'den nice insan var, buna rağmen "Azerbaycan'ı tanımayacağım." diyor. Tanımakta bir şey yok. Rusya'yla icabında çekişiyor, çarpışıyor ama "Tanımayacağım." diyor. Böyle ahbaplık mı olur, böyle kardeşlik mi olur, böyle Müslümanlık mı olur? Pakistan'la düşman, Türkiye'yle hasım, Irak Kuveyt'e saldırmış, Cezayir Tunus'la çekişmede, Mısır Libya'yla çatışmada, Moritanya Fas'la çekişmede; müslümanlar toplumlarına hâkim değiller ve müslüman toplumlar birbirleriyle kardeş değiller, birbirleriyle yardımlaşmıyorlar.

Onu bırakalım bir milletin içinde müslüman guruplar birbirleriyle has kardeş değil. Bir tarikatin mensupları, o hocaya bağlı olanlar bu hocaya bağlı olanlar birbirleriyle has kardeş değil. Aynı tarikatten olmak da bir şey ifade etmiyor. Aynı tekkenin içinden, aynı camiye devam eden insanlar birbirleriyle tam dost, tam kardeş değil. Yüzüne gülse bile aslında içinde düşman oluyor.

Bunlar İslâm ahlâkı değildir. "Bu çeşit kavimler âhir zamanda türeyecek." demek, kıyamet alameti demektir. Zaten Peygamber sallalllahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bazı hadîs-i şeriflerinde kıyamet alametleri zikredilirken "Üzerlerine kuzu postları örtünmüşler, sarınmışlardır, kalpleri kurt kalbi gibi yırtıcıdır." Yani hasım, kan emmek isteyici mânasına. Öyle kavimler olacak ki dilleri yumuşacık, tatlı. Tatlı tatlı konuşuyorlar, üstlerine kuzu postu bürünmüşler ama kalpleri kurt gibi bir kan dökme fırsatı arıyor, parçalayacak, yiyecek, kanını emecek.

Bu kıyamet alameti.

Burada söylenmiyor ama "Âhir zamanda türeyecek, kıyamete yakın zamanda türeyecek." dediği için kıyamet alameti olduğunu hadîs-i şeriflerden de bildiğimiz için söylüyoruz. Yani İslâm ahlâkı değil. Ümmet-i Muhammed'in İslâm'dan koptuğu, İslâm'ın aslını esasını unuttuğu zamanda ortaya çıkacak, acayip garaib işlerden biri demektir. Münafıklık alameti.

Peygamber sallalllahu aleyhi ve sellem sahih hadîs-i şeriflerinden bir tanesinde şöyle buyuruyor:

Ve'l-lezî nefsî bi-yedihî. "Canım nefsim kudreti elinde olana yemin ederim ki " Lâ tü'minû hattâ tehâbbû lâ tedhulü'l-cennete hattâ tü'minû. "İman etmedikçe cennete giremeyeceksiniz."

Tamam, biliyoruz mü'minler cennete girecek, kâfir cennete giremez. İman etmedikçe cennete giremezsiniz.

Ve lâ tü'minû hattâ tehâbbû. "Birbirinizi sevmedikçe de mü'min olamazsınız."

Yeminle söylüyor, yeminden dolayı meczum. Yeminin cevabı olduğu için fiilin sonundaki nun düşmüş.

"Yemin ederim ki mü'min olmadıkça cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de tam mü'min olamazsınız."

Hepimizin cennete girmede tehlikesi vardır.

Neden?

Herkesin birbirine candan, içten kini ve hasmı vardır. Herkes birbirine bir sebepten düşmandır. Ön safta "İmamın arkasındaki yeri ben kapacağım." diye birbirlerine omuz vururlar. O kadar acayip bir hale düşmüştür. Bu tamamen tasavvufa aykırı bir hal. Bir büyük mutasavvıfın, bir büyük zâtın hayatından seçtiği cümleler içinde birisi;

"Bir bid'at ehli ile biraz oturana asla hikmet verilmez, tasavvufun esrarına asla vakıf olamaz, mânevî hayatın inceliklerini Allah ona yasak eder, öğretmez."

İkincisinde de;

"Âhir zamanda kıyamet alameti olarak bir takım insanlar türeyecek, dışları kardeş gibi görünecek ama içleri birbirine düşman olacak."

Böyle şey olmaz. Mü'min mü'mini sevecek. İnneme'l-mü'minûne ihvetün.

Bir âyet-i kerîmenin, Kur'ân-ı Kerîm'in altıda, yedide birinin on, on beş senede öğrenilmesi, okutulması, okunması ne demek?

Üzerinde düşünmek demek.

İnneme'l-mü'minûne ihvetün. "Mü'minler birbirlerinin kardeşleridir."

Bunun üzerinde düşüneceğiz.

Biz kardeş miyiz?

Değiliz. Ne paramızı veririz, ne yardım ederiz, ne destek oluruz, ne misafir ederiz. Her bakımdan kusurluyuz. Biz adı müslüman denen insanlarız ama bin bir türlü kusurumuz var. Allah bizi affetsin, cahilliğimizden bu duruma düşmüşüz ama bu sözleri duyduktan sonra inşaallah bu halleri bırakıp da Allah'ın sevdiği hallere sahip olalım, sevdiği işleri yapalım.

Ve bihî kâle. Aynı senetle demek… Bihi "Yukarıdaki rivayetçileriyle bana geldi." Kâle. "O zât, o son râvî dedi ki Semi'tü Fudayl yekûl. "Ben bu Fudayl isimli zâtın şöyle söylediğini duydum. " Ehakku'n-nâsi bi'r-rıdâ ani'l-lâhi, ehlü'l-ma'rifeti bi'l-lâhi azze ve celle. "İnsanların Allah'tan razı olma makamına en layık olanları, Allah'tan razı olma sıfatına sahip olma durumu bakımından en gerçek durumda olanları." Ehlü'l-ma'rifeti bi'l-lâhi azze ve celle." Aziz ve Celil olan Allah'ı bilen, ma'rifetullaha ermiş insanlar."

Ma'rifetullaha ermiş insanlar Allah'tan razı olurlar, rıza makamına ererler. Ma'rifetullaha ermeyenler rıza makamını yakalayamazlar, gerçek rıza makamının sahibi olamazlar. Rıza makamının sahibi olabilmek için ma'rifetullaha ermek lazımdır. Bir insan; "Ben Allah'ın her kaderine, takdirine razıyım." dese bile mârifetullahı tam değil ise rıza ve teslimiyeti de tam değildir.

"Allah'tan razı olmak" sözünü biraz izah etmemiz lazım. Tasavvufta düşünceler, hisler, duygular çok önemlidir. Bir insan Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığına inanıyor. Amentü billah. Allah'a inandık. Lâ ilâhe illallâh. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. Bu sözleri söylüyoruz. Allahu Ekber. Her zaman söylüyoruz. Rahmâni'r-rahîm. Çeşitli sıfatlarını biliyoruz. İyyâke na'büdü ve iyyâke nesteîn. "Ancak sana ibadet ederiz ancak senden yardım isteriz." diyoruz. Takliden diyoruz bunları; şuurunu derinliğine kavramış, tam o mânayı benimsemiş, içimize yerleştirmiş, gözlerimiz pırıl pırıl, bu mânayı sezerek demiyoruz. Takliden bu sözleri söylüyoruz.

Peki, başımıza gelenler nedir?

Allah'ın kaderi.

Hastalık?

Şifayı veren de Allah derdi veren de Allah.

Zenginlik, fakirlik?

Zengin eden de Allah, fakir eden de Allah.

İzzet ve zillet?

Mevki makam sahibi eden de Allah, mevkiden makamdan kaydırıp düşüren de Allah.

Öyle mi, öyle.

Kuli'l-lâhümme mâlike'l-mülki. "Ey mülkün sahibi olan Allah'ım, de!" Tü'ti'l-mülke men teşâü ve tenziü'l-mülke mimme'n-teşâ. "Mülkü, egemenliği dilediğine verirsin, dilediğinden alırsın." Ve tüizzü men teşâü ve tüzillü men teşâ. "Dilediğin kulu aziz kul edersin; izzet, ikram, itibar sahibi edersin. Dilediğini de zelil kılarsın." Bi-yedike'l-hayr. "Hayır, senin elindedir." İnneke alâ külli şey'in kadîr. Tûlicü'l-leyle fi'n-nehâri ve tûlicü'n-nehâra fi'l-leyli. "Geceyi gündüze kavuşturursun, gündüzü geceye kavuşturursun." Tuhricü'l-hayye mine'l-meyyiti ve tuhricü'l-meyyite mine'l-hayyi. "Ölüden diri çıkartırsın, diriden ölü çıkartırsın."

Demek ki yuhyî ve yümît. "Dirilten öldüren" Muizz, müzill "Aziz kılan zelil kılan; zengin kılan fakir kılan " Muğnî, mâni; darr, nâfi "Fayda veren zarar veren…" Hepsi Allah. Şek şüphe yok, âyetler böyle. Tamam.

Peki öyleyse bu itiraz ne?

Herkes itiraz ediyor. Mesela Arabesk müziğin aslı esası, şarkılar türküler hep isyan, küfür. Kadere isyan, durumuna isyan. Razı olmuyor. Her şeyi Allah'ın bildiğini biliyor ama rızası yok. İmanlarını sağlam yapmaya çalışan evliyâullah ve mutasavvıflar bu durumu gördükleri için kendilerini bu hususta eğitmeye çalışmışlar. Allah'ın kaza ve kaderine, mukadderata itiraz etmeyip "Yâ Rabbi! Bu senden geldi." diye sabırla, sabr-ı cemîl ile karşılamaya kendilerini alıştırmaya, terbiye etmeye çalışmışlar. Allah'a teslim olmaya, teslimiyet duygusu içinde olmaya, itiraz etmemeye çalışmışlar. Bu hususta meşhur bir hikâye vardır.

Muhafızlar mutasavvıflardan bir tanesini bir şehre girdiği zaman yakalıyorlar. "Sen öbür şehirden bizim şehrimize casus olarak geldin, senin kafanı keseceğiz." diye alıp cellâda teslim ediyorlar. Ama aslında casus değil, derviş. Kılığının hırpaniliğinden şüphelenmişler. Tanıyan kimse yok, gariban ama ârif, evliyâullahtan, duyguları derin ve tasavvufî bilgisi yüksek olan bir kimse. Kendi kendine diyor ki; "Sen bugüne kadar hep tasavvuftan, rıza ve teslimiyet makamından bahsederdin. ‘Allah'ın hükmüne razı olmak lazım itiraz etmemek lazım.' derdin, Hak'tan ne geldiyse kabul ederdin. Her şeyi güzel görebiliyor musun? Her şeye razı olabiliyor musun? E lafta böyle diyordun. Şimdi seni haksızlıkla yakaladılar, itham ediyorlar ki casussun. Halbuki casus değilsin. Suçlu diyorlar ama suçun yok. Kafanı keseceğiz diyorlar halbuki mâsumsun. Söyle bakalım bu takdir de, Allah'tan mı? Allah'tan. Buna da razı mısın?"

Hak şerleri hayr eyler.

Zannetme ki gayr eyler,

Ârif anı seyreyler,

Mevlâ görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

Gözünü yumuyor içinden itiraz geliyor mu diye kendisini şöyle bir dinliyor. Biraz sonra kafası kesilecek. Başını taşa koyacak, ensesine balta gelecek, kafası kesilecek. İçinden şöyle bir his geliyor;

"Nasıl olsa hayat bir gün bitecek. Demek ki ömrümüz bu kadarmış. Buna da eyvallah. Allah iman selameti versin."

İçinde itiraz yok.

Cellâdın yanına kadar geliyorlar, tam kafası kesilecek, sesleniyorlar;

"O zât mâsummuş, suçu yokmuş."

Kurtuluyor. Cellattan dönüyor, ipten dönüyor yani. Ama çok güzel bir sözü var. Diyor ki;

"Vallahi Öldürülmekten halâsıma değil, kurtılduğuma değil, o andaki düşüncemdeki ihlâsıma seviniyorum"

İşte rıza dediğimiz, Allah'tan razı olmak dediğimiz şey bu. Teslimiyet makamı, rıza makamı tasavvufta yüksek bir makam diye büyüklerimiz kitaplara yazmışlar. Yüksek bir makam ne demek? Bu duyguya sahip olmak, çok yüksek, ileri bir mertebedir.

Sen her şeyi bu gözle görüp de, Allah'ın kaza ve kaderi karşısında itiraz etmeden sabredip, sabr-ı cemil ile karşılayıp kazaya ve kader-i ilâhiyeye tahammül edebiliyor musun, kulluğunda bir bozulma olmadan devam edebiliyor musun?

Fe-in u'tû minhâ radû ve in-lem yu'tav minhâ izâ hüm yeshatûn.

Peygamber Efendimiz'in etrafında bir kısım idraksiz insanlar varmış; ganimetlerden fukarâya para pul dağıtılırken, yiyecek dağıtılırken bunlara da dağıtılırsa "Oh bize de bedavadan pay geldi." diye memnun oluyorlar, dağıtılmazsa o zaman da kızıyorlarmış.

Allah'ın, Peygamber Efendimiz'in taksimine razı olmamak olur mu?

Verilince memnun, verilmeyince kızgın!

Öyle şey olur mu?

Olmaz. Kur'ân-ı Kerîm bu davranışın iyi olmadığını belirtmek için onların aleyhinde bu âyet-i kerîmeyi indirmiş.

Demek ki mü'min Allah'ın hükmüne, kaza ve kaderine razı olma duygusuna sahip olacak.

Kolay mı?

Değil.

Hastalık oluyor; insanın karnı ağrıyor, canı çıkacak gibi oluyor, burnuna geliyor. Çeşitli olaylar başına üşüşüyor, malına telefat geliyor; ailesine, karısına, kızına, oğluna, belalar geliyor.

Eyüb aleyhisselam'ın ovalar dolusu sürüleri varmış; helak olmuş. Kavmi kabilesi, evlâd ü iyâli, çoluk çocuğu varmış; ölmüşler. Sıhhati afiyeti varmış; tepeden tırnağa hastalanmış. Vücudunu yaralar kaplamış, yaralara kurtlar üşüşmüş. Ama hepsine sabretmiş. Eyüb aleyhisselam sabrı. Sabretmiş, sabr-ı cemîl göstermiş, Allah'ın da sevdiği bir kulu olmuş. Ni'mel abd. "Ne güzel kul!" diye Allah methediyor. Allah'tan razı olmak dediğimiz şey buymuş.

Allah'tan razı olmak makamı bir duygu, bir anlayış, bir zihniyet. Allah'ın kaza ve kaderi karşısında Allah'a bağlılığı sarsılmıyor, Müslümanlığına bir değişiklik gelmiyor, kendisini dağıtmıyor.

Bazı insan çocuğu öldü diye namazı bırakır. "Allah'a küstüm, darıldım." der, -hâşâ sümme hâşâ- "Benim evladımı ne diye aldı?" der. "Etme eyleme." dersin, bir türlü anlatamazsın. Evladını alsa da verse de, zengin etse de fakir etse de, hasta etse de sıhhatli etse de Allah'ın hükmüne razı olmak lazım.

Bir şehirde bizim zıpır profesörlerden bir tanesi çıkmış; "Hani sizin evliyâullahınız? Hani dünyayı idare eden kutbu'l-aktablar, gavsü'l-a'zamlar bak dünyayı Bush idare ediyor." demiş.

Bu sözün altında küfür yatıyor, Allah'ın varlığına inanıyor musun? Elbette inanıyor; "İnanıyorum." diyor. Allah Bush'a müsaadeyi vermiş, Allah'ın kaderi öyle.

Hoşuma giden bir söz var, Timur Nasreddin Hoca'yı çağırmış da;

"Ben zalim miyim, mazlum muyum?" diye sormuş. O da biliyor; her geçeni çağırıyor, soruyormuş.

"Mazlumsun." diyenlere;

"Seni dalkavuk seni! Ne mazlumu? Bu kadar insanın canını yaktım, kimse bana bir şey yapmadı." diye ceza veriyormuş.

Bunu görenlerden bazıları da "Zalimsin." demişler, onları da pataklamış. Aynı soruyu Nasreddin Hoca'ya da soruyor. Hoca diyor ki;

"Sen Allah'ın adalet kılıcısın bizlere, zalim biziz ki Allah seni indirdi yere." Zalim biziz ki Allah başımıza seni musallat etti.

Tabi bu bir şaka, Nasreddin Hoca fıkrası ama benim çok hoşuma gidiyor.

Bush'u da, Timur'u da müslümanların başına musallat eden gene Allah, Allah'ın kaderi. Allah'ın evliyâullahı, kutbu'l-aktablar, gavsü'l-a'zamlar nerede diyeceğine "Allah nerede?" de o zaman. Çünkü onlar Allah'ın emrine âsî olmazlar, Allah'ın emrini îfâ ederler, şaşkın adam! "Allah nerede?" de o zaman? Allah bir hikmetle onu ona musallat ediyor.

Neden?

Müslümanların başına taş yağsa revadır.

Müslümanlık nerede?

Hani kardeşlik, hani yardımlaşma, hani çalışma, hani dürüstlük, hani temizlik, hani intizam?

İşte bakın buralar Peygamber Efendimiz'in sahabesinin Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin oturduğu semt.

İstanbul'un en güzel semti mi?

Hayır.

En itinalı semti olması lazımdı.

Eskiden şeyhülislâmların konakları buradaydı, hani? Emaneti koruyabilmiş miyiz?

Mezarlıklara gecekondu yapılmış, konaklar yıkılmış, tekkeler harap olmuş, meşrutalar virâne olmuş. Ne biçim Müslümanız! Çalışmayız, hayır yapmayız, birbirimizi sevmeyiz, desteklemeyiz, ilim irfan öğrenmeyiz. Bir sürü kusur var. Bunların her birisine bir zayıf alsa, insanın karnesi zayıfla dolar.

Bunun bir cezası yok mu?

Bir tokadı, bir sillesi, bir sınıfta kalması, bir tard edilmesi yok mu?

Var. Allah gene lutf-u ilâhî'sinden bize rızık veriyor da, başımıza taş yağmıyor. Bunu anlamıyor da ileri geri konuşuyor.

Neden?

Çünkü cahil. Profesör ama cahil… İlâhiyat Fakültesi'nde profesör ama zır cahil. Çünkü İlâhiyat Fakültesi'nde profesör olmak ona gurur vermiş, Arapça bilmek, Farsça bilmek ona gurur vermiş, işin aslını düşünmemiş, kaz kafalı. Bu laf söylenir mi? Kadere rızası yok, işin esrarını anlayamamış. Evliyâullah kendi başına direksiyonun başında duran; o tarafa, bu tarafa çeviren insanlar mı? Allah'ın emrini îfâ eden kullar.

Peygamberine Ve'stekım kemâ ümirte buyurdu. Peygamber Efendimiz; "Hud sûresi beni ihtiyarlattı; saçımı, başımı ağarttı." diye buyurmuş.

"Ey Resûlüm! Nasıl emrolunduysan öyle istikamet üzere ol!" diye emredilmiş.

Peygamber, Allah'ın en sevgili kulu ama nasıl yaşamış?

Hz. Âişe anamız anlatıyor: "Yatağa, yanıma yattı. Eli elime, vücudu vücuduma değdi." diyor.

Aynı yatakta yatacaklar ama demiş ki;

"Yâ Âişe! Bana müsaade eder misin, bu gece Rabbime ibadet edeyim?"

Nezakete bak! "Kendi istediğimi yaparım." demiyor, hanımına söylüyor müsaade istiyor.

"Kalktı, abdest aldı, namaza durdu. Ağlaya ağlaya ibadet etti, rükû etti, secde etti." diyor.

Peygamber Efendimiz sabaha kadar, ayakları şişinceye kadar ibadet ediyor.

Kutbu'l-aktab olunca, gavsü'l-a'zam olunca, Allah'ın evliyâsı olunca eşkıyâ mı olacak? Ferman mı kesecek? Yola çıkıp önüne gelen adamın kafasını mı kıracak?

Allah'ın emrini yapacak, Allah neyi emretmişse ona tâbi olacak, peygamberler ne yapmışsa o yolda yürüyecek. Peygamber Efendimiz harbetmiş, darbetmiş, düşmana mağlup olmuş, galip olmuş. Bedir olmuş, Uhud olmuş, Hendek olmuş. Hepsinin hikmeti var.

Neden hepsinde galip etmemiş? Niye iki tarafta iki melek dolaşmıyordu? Taif'e gittiği zaman niye taşladılar, topuklarını yaraladılar? Niye Uhud harbinde dişleri kanadı?

Çeşitli hikmetleri var. İnsan düşünürse hikmetlerini de görür. Ama bir bid'at sahibiyle biraz oturan bir insana hiç hikmet verilmediği için adam hikmetleri hiç göremez.

Demek ki işi esasından düzeltmek lazım, bid'atten kurtulmak lazım; sünnete sarılmak, derviş olmak lazım.

Adam dervişliğe düşman; hikmeti görebilir mi?

Mümkün değil. Öyle abur cubur, lambur lumbur laf söyler, cehenneme gider. Cehenneme götürecek laf söyler. "Profesörüm." diye ortada geziyor. Yarın sana; "Profesörlük diploman var mı? diye sormayacaklar, kalbine bakacaklar.

Yevme lâ yenfeu mâlün ve la benûn. İllâ men eta'l-lâhe bi-kalbin selîm.

Tasavvuf işte bu. Kalb-i selîm, kalp yapma çalışması. Hasta olmayan bir kalp, içinde hasta duygular olmayan bir gönül sahibi olmak; tasavvuf bu. Bundan haberdar değil. Senin profesörlüğün kendi sahanda. Tasavvuf sahasında sıfırsın, ilkokul talebesi bile değilsin. Delisin, mecnunsun, divanesin!

"Canım, ben Arapça bilirim!"

Bilirsin ama Arapça bilmek kurtarsaydı Ebû Cehil'i kurtarırdı.

Peygamber Efendimiz'in zamanındaki insanlar, Peygamber Efendimiz'in tüm nuruna, makamının onca yüceliğine rağmen üç sınıftı.

Ona iman edenler mü'min oldular, dünya ve âhiretleri bahtiyar oldu.

Ona inanmayanlar kâfir oldular, dünya ve âhiretleri mahvoldu.

İnanmış görünüp de tam işi kavrayamayanlar da münafık oldu.

Sende kusur. Mürşit ne kadar mükemmel olursa olsun iş müritte, mürid adam olmalı. Müridin zihniyeti bozuk olduğu zaman ya münafık sıfatında duracak, ya kâfir durumuna düşecek. Mürid mü'min olacak, has mü'min olacak.

Demek ki bütün mesele gönüldeki o duygular. O zihniyet önemli.

Rıza makamına en layık olanlar, onu elde etme şansı en yüksek olanlar kimlerdir?

Allah'ı en çok bilenler. Allah'ı biliyorsa, mârifetullaha ermişse, hakiki mutasavvıfsa, Allah'a ermişse o zaman Allah'tan razı olur, her şeyine rıza gösterir. "Yâ Rabbi! Biliyorum ki bu senden." der.

Haramîler, bir büyük zâtın -ismini hatırlayamayacağım- yolunu kesiyor, yanında çoluk çocuğu var. Kaç tane çocuğu varsa başlamışlar kesmeye, adam kale gibi duruyor. Birinci çocuğunu kesmişler, ikinci çocuğunu kesmişler, üçüncü çocuğunu kesmişler. Haydutlar kesiyor; cani, hiç merhameti yok. Kesiyorlar ama adama bakmışlar, akıllarına takılmış demişler ki;

"Ne biçim adamsın sen! Çocuklarını kıtır kıtır kesiyoruz, kıpırdamıyorsun bile." Demiş ki;

Vallahu yuhyî ve yumît. "Yaşatan öldüren Allah; siz nesiniz ki? Onun ömrü o kadarmış, Allah öldürüyor."

Ellerinden kılıçlar düşmüş.

"Bu lafı önceden söyleseydin bunları yapmazdık."

"O da kader." demiş, "O kadarı ölecekmiş bundan sonrası yaşayacakmış."

Adamlar tevbe etmişler. Allah'ı en iyi bilenler, Allah'ın kaza ve kaderine en güzel edeple boyun eğerler, razı olurlar. Başlarına gelen çeşitli dünyevî olaylar dolayısıyla kulluklarında bir zikzak, bir tezelzül meydana gelmez.

Bu kadar söz yeter.

Allah hepinizden razı olsun...

Fâtiha-i şerife meal besmele

Sayfa Başı