M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İlmin ve Alimin Önemi

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm

Allah'a hamd ü senâlar olsun. Rabbimiz bizi cümleten Peygamber Efendimiz'in şefaatine nâil eylesin. Ümmetin fesada uğradığı zamanda sünnet-i seniyyeyi ihyâ edenler zümresine dâhil eylesin. Böylece cümlemize yüzlerce şehid sevabı ihsan eylesin.

Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına başlamazdan önce şu mübarek gecede Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ruh-i pâkine hediye olsun diye; onun mübarek âl'inin, pâk ashâbının, kıyamete kadar kendisine hüsn-i ittibâ ile ittiba etmiş olan etbâının; onu seven, candan seven, canından çok seven ahbabının, sâir enbiyâ ve mürselînin; cümle evliyâullahın; hâsseten Ümmet-i Muhammed'in mürşidleri, Peygamber Efendimiz'in hakiki vârisleri olan ulemâ-i muhakkıkîn ve meşâyih-i vâsılîn sâdât-ı turuk-ı aliyyemizin cümlesinin, Ebû Bekr-i Sıddîk ve Aliyy-i Mürtezâ'dan müteselsilen bize kadar gelmiş geçmiş olan sâdât ve meşâyih-ı turuk-ı aliyyemizin ruhlarına; hâsseten elimizden düşürmediğimiz şu hadis kitabını yazmış olan Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Hocamız'a; kendisinden feyz aldığımız Mehmed Zâhid-i Bursevî Hocamız'a; bu beldeleri canlarını, mallarını ortaya koyarak âhiret sevabını düşünerek her şeylerini feda ederek cihad ederek fethetmiş olan fatihlerin, şehidlerin, gazilerin, mücahidlerin, muvahhidlerin ruhlarına; cümle hayır hasenât sahiplerinin ve şu caminin yapılmasına, yaşamasına yardımcı olanların bizzat kendilerinin ve geçmişlerinin ruhlarına; uzaktan yakından bu hadîs-i şerîfleri bazen başka şehirlerden gelerek, dağlar dereler geçerek gelmiş olan siz kardeşlerimizin, âhirete göçmüş bütün sevdiklerinin ve yakınlarının, ecdadının ruhlarına hediye olsun diye; biz yaşayan müslümanlar da Rabbimiz'in rızasına uygun yaşayalım, Rabbimiz'in huzuruna yüzümüz ak, alnımız açık; sevdiği, razı olduğu kullar olarak varalım diye bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf okuyalım. O geçmişlerimizin ruhlarına bağışlayalım, öyle başlayalım.

Hadîs-i şerîfi Ebu'ş-Şeyh, Abdullah b. Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet eylemiş, kitabına kaydetmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu hadîs-i şerîflerinde buyuruyorlar ki;

el-İlmü hayâtü'l-islâmi. "İlim, İslâm'ın canıdır, hayatıdır. " Ve i'mâdü'l-îmâni. "Ve imanın ana direğidir. Sütunudur. İmanın dayandığı, imanı ayakta tutan direğidir." Ve men alleme ilmen enmallâhu lehû ecrahû ilâ yevmi'l-kıyâmeti. "Kim bir ilim öğrenirse Allah ona bir sevap verir. Ama bu sevabı olduğu gibi bırakmaz. Kıyamete kadar o sevabı bereketlendirir. Kârlandırır. Nemalandırır. Büyütür büyütür büyütür; ecrini öyle verir." Ve men tealleme ilmen fe amile bihi. Kim bir ilim öğrenir de onunla amel ederse. Kâne hakkan alellâhi en yüallimehu mâ lem yekün ya'lemuhu. Allah'ın üzerine ona bilmediği ilimlerin, mânevî ilimlerin, esrârın, ilm-i ledünnün kapılarını açmak hak olur. Çünkü bildiğiyle amel etti. Allah ona bilmediği ilimlerin kapısını açar."

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Bu hadîs-i şerîf, bu konu son derece mühim bir konudur. İki cihanın saadeti ve hakiki hayatı İslâm'la mümkündür. Mü'min olmadıktan sonra insanlar kendisini yaşıyorum sanmasınlar. Yaşıyor ama ölüler gibi. Kalpler ölü. Onların yaşamasına yaşamak denmez. İki cihanın hayrı, bereketi, hayatı, canlılığı İslâm'ladır. İslâm'ın hayatı da ilimledir. İlim olmadığı zaman İslâm çöker. Söner. Hurafelere batar. Yıkıntılar arasında kalır. Enkaz arasında kalır.

Müslümanlar ilimsiz oldukları zaman ne Allah'ın rızası yolunu bulurlar ne de kâfirlere karşı cihad edip kendilerini kurtaracak izzet ve itibar yolunu bulurlar ne de bir muvaffakiyete nâil olurlar.

İşte Tacikistan, işte Türkmenistan, işte Kazakistan, Türkiye'nin dışındaki nice İslâm beldeleri ilim olmadığı zaman durumun ne kadar fena olduğunu gösteren misaller… Eğer onlar kâfirlere karşı gereken hazırlıkları zamanında yapsalardı ne Endülüslü müslümanlar gerilerdi, ne Balkanlar'da müslümanlar gerilerdi, ne Kafkasya'da gerilerdi, ne Orta Asya'da gerilerdi. Kâfirler mü'minlere yol bulamazdı.

Fatih Sultan Mehmed Han hazretlerinin hayatını 29 Mayıs münasebetiyle bir kere daha okuyup hatırladığımız zaman hayretler içinde görüyoruz ki müthiş bir cevvaliyet ve hayatiyet var. Cennet-mekân; Arapça, Farsça, Rumca, Latince, Yunanca, Sırpça birçok dilleri biliyor. Birçok şeyle ilgili. Buluşlar yapıyor, teknik buluşlar yapıyor. Havan topu bulmak gibi, topları büyük çapta döktürmek gibi, gemileri karadan yürütmek gibi teknik ve teknolojik bakımından da emsalsiz çalışmalar yapıyor. Bizim için çok büyük bir örnek.

Onun için bizim ilme sımsıkı sarılmamız gerekiyor. Sadece dünya için değil imanın da direği ilim. İlim olmadığı zaman Allah'ın rızasını kazanacağım diye ibadet nâmına hurafe icrâ ediyor. Yalan yanlış işler yapıyor. Sevap işleyeceğim derken günah işliyor. Faydalı olacağım derken zararlı oluyor. Kaş yapayım derken göz çıkartıyor. Tedavi edeyim derken öldürüyor. O bakımdan imanın da direği İslâm.

Onun için dünyayı isteyen ilme çalışacak. Âhireti isteyen ilme çalışacak. Her ikisini isteyen yine ilme çalışacak. Allah'ın rızasını isteyen yine ilme çalışacak. Çünkü İslâm onunla canlanıyor.

İlim nedir?

Peygamber Efendimiz bir başka hadîs-i şerîfte nasıl tarif etmiş:

el-İlmü hayrun mine'l-ameli ve milâkü'd-dîni el-verau ve'l-âllimü men ya'melü bi'l-ilmi ve in kâne kalîlen.

Ubâde b. Sâmit radıyallahu anh'ten yine aynı alim Ebu'ş-Şeyh kitabına kaydetmiş. Efendimiz Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki;

"İlim amelden daha hayırlıdır."

Mâlum bir amel var, icraat var. Namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz, zekât veriyoruz, tesbih çekiyoruz… Amel, âmâl-i sâliha, sâlih ameller. İlim amelden daha hayırlıdır. Çünkü ilim olmayınca ameller de fesada uğrayabiliyor. Bâtıl olabiliyor, heba olabiliyor, kabul olmayabiliyor. Güzel yapılmıyor. Kıymetlisi kıymetsizi anlaşılmayabiliyor.

Onun için ilim öğrenmek nafile ibadet etmekten önde gelir. İlim, amelden daha önde gelir. Sizlerin ve bizlerin şu devirde, şu zamanda ilmin azaldığı, İslâm'ın iyi tanınmadığı şu devirde ilme sarılmamız lazım. Hepimizin fıkıh kitabı okumamız lazım. Hadis okumamız lazım. Tefsir okumamız lazım.

Bakın camimizin içinde hadis kitabı okuyoruz.

Camimizin önünde Fıkıh Enstitüsü kurduk. Muhteşem bir eserdir o. Evet boyu küçüktür ama muazzam bir eserdir. Çünkü orada fıkıh öğretilecek. Çocuklar, gençler, üniversite mezunları yüksek seviyede fıkıh öğrenecekler. Allah'ın dinini öğrenecekler. İlim amelden daha hayırlıdır. Ona büyük pay ayırmamız lazım. İbadete düşüp kenara çekilmekten ziyade ilme düşüp ilim üzerinde çalışmak lazım.

Hani müslümanları çok tenkit ederler ya, tanımayanlar dervişleri bilhassa tenkit ederler. İşte bir kenara çekilip miskin miskin tesbih çekmek filan sanırlar.

"Böyle şey olmaz…"

Zaten biz "Öyle şey olmaz!" diyoruz. Sizden önce diyoruz. Uyuyanları uyandırmaya çalışıyoruz. Yatanları kaldırmaya çalışıyoruz. Duranları harekete geçirmeye çalışıyoruz. Adam diyor ki;

"Sırf tesbih çekmekle olmaz."

Sırf tesbih çekmekle olmaz tabii. İşte bak söylüyoruz. Ama tesbih çekmeden de olmaz! Sen de zikirden kaçma şaşkın adam! Sen de zikirden kaçma; Nefis ve şeytan seni aldatıp da zikirden kaçırmasın, çünkü zikir çok sevaplı bir ibadettir! Evet, amel güzel. Farz olan amelleri yapacağız. O devirler yaşanmış. O çeşit insanlar gelmiş geçmiş. Terk etmişler dünyayı. Çekilmişler bir kenara. İbadet ibadet ibadet…

Hayır, ilim daha önde geliyor. İnsanın vefatına bir gün kalsa yine ilimle meşgul olacak. Bu tamam. Fakat;

Ve milâkü'd-dîni el-verau.

Bu dinin esası, bel kemiği, iliği, aslı esası nedir?

"Verâdır. Allah'tan korkmak ve bu korkuyu titiz bir şekilde uygulamak. Şüpheliden bile kaçınmak."

Haramdan kaçınacak. Diğer günah şeylerin hepsinden kaçınacak da şüphe olan şeyden bile kaçınacak. Titizlenecek. İşte dinin aslı esası budur.

Ve'l-âllimü men ya'melü bi'l-ilmi.

Ve alim denilen insan bilgi yığınlarını kafasına dolduran insan değildir. Devrilmiş kütüphane değildir. Çok şey bilen insan değildir. Tarifini Peygamber Efendimiz yapıyor:

Ve'l-âllimü men ya'melü bi'l-ilmi. "Alim, ilmini uygulayandır. İlmiyle amel edendir."

Eğer ilmini uygulamıyorsa o alim sayılmaz. Yüzlerce kitabı ezbere bilmiş bile olsa uygulamadığı için alim sınıfından sayılmıyor. Onun ilmi kendisine sevap kazandırmıyor, vebal yüklüyor.

el-İlmü mîrâsî ve mîrâsü'l-enbiyâi kablî fe men kâne yerisünî fe hüve meî fi'l-cenneti.

Ebû Nuaym el-İsfahânî, Ebû Ümmü Hânî radıyallahu teâlâ anhâ'dan rivayet eylemiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

el-İlmü mîrâsî. Benim mirasımdır ilim. İlim benim mirasımdır."

İstemez miyiz Peygamber Efendimiz'den bir hatıra kalsa, bir mendil, bir çorap, bir takke, bir pabuç, bir küçük şey. Hatta sakalının bir kılı yadigâr kalsa elimizde bulunsa istemez miyiz? İsteriz. İşte buyurun istediğinizin âlâsı:

"İlim Peygamber Efendimiz'in mirasıdır." Buyurun, ilim öğrenin. Peygamber Efendimiz'in mirasına sahip olun. İlim benim mirasımdır, diyor Peygamber Efendimiz.

Ve mîrâsü'l-enbiyâi kablî. "Benden önce gelmiş göçmüş enbiyânın da mirasıdır. Sadece benim değil benden önceki peygamberlerin de mirasıdır."

Demek ki ilim öğrenen hem Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem'e varis oluyor hem de ondan önceki peygamberlere de varis olmuş oluyor. Cümle peygamberlerin varisi olmuş oluyor.

Peki, bunun sonucu nedir?

Fe men kâne yerisünî fe hüve meî fi'l-cenneti. "Kim bana varis olursa hakkıyla varis olursa, cennette benimle beraber olur." diyor Peygamber Efendimiz.

Cennette Peygamber Efendimiz'le beraber olur. Bu mirasa ortak olan, sahip olan Efendimiz'e o kadar yakınlaşmış olan kimse cennette de Peygamber Efendimiz'le beraber olur.

Bu bakımdan gencimiz yaşlımız, ilahiyat talebesi veya başka okulların talebeleri, her kim olursa olsun her birimiz Allah'ın dinini öğrenmekle vazifeliyiz. Tüccar, sanayici, esnaf, işçi, patron, kadın, erkek, hangi meslekten olursa olsun Allah'ın dinini öğrenmek vazifemiz. Geçimimizi sağlamak için bir meslek sahibi olmak, kimseye muhtaç olmamak için çalışmak. Bunlar asil şeyler, güzel şeyler. Ziraat yapmak ticaret yapmak güzel. Peygamber Efendimiz'in mesleği, faydalı, sevaplı. Fakat her birimizin ana mesleği İslâm'ı öğrenmektir. Sahâbe-i kirâm gibi!

Sahâbe-i kirâmın meslekleri unutulmuştur. Ne yaptığını kimse bilmez. Ama sadece onları hadîs-i şerîflerinden tanırız. Sadece İslâm'a yaptıkları hizmetlerden tanırız. Filanca manifaturacıymış, ötekisi pazarda şunu satarmış, berikisinin şu ticareti varmış. Onları belki bilmeyiz bile. Rivayetlerde karşımıza gelmemişse haberimiz bile yoktur. Biz de öyle olacağız. Bizim ana işimiz, ana faaliyetimiz İslâm'ı bilmek öğrenmek.

İstanbul'da İlim Yayma Cemiyeti'nin ilgilisi yaşlı bir zengin. Geldi bana sordu:

"Hocam! Güney Afrika'dan benden İngilizce bilen din alimi istediler. İngilizce bilen, İngilizce konuşabilen, hutbe okuyabilen, vaaz verebilen din alimi istediler. Ben de aradım. Dini bilen İngilizce'yi bilmiyor. İngilizce'yi bilen dini bilmiyor. Bulamadım." dedi.

Koca Türkiye'de istenen evsafta bir din adamı bulamamış! Şöyle bir mektup yazmış. Demiş ki;

"Geç müracaat ettiniz, şimdi Ramazan yaklaştığı için hocaların çoğu Almanya'ya vs. vaaza gittiler. İnşaallah önümüzdeki sene sizin isteğinize müspet cevap verebiliriz."

"Böyle bir cevap verdim, utandım. Türkiye halifelerin diyarı olduğu için Ümmet-i Muhammed'in bir ara dâru'l-hilâfeti'l-aliyyesi olduğu için, halifelerinin oturduğu bir diyar olduğu için, İstanbul Dâru'l-hilâfe diye anıldığı için utandım." diyor yok bizde böyle bir şey. Yetişmemiş demekten utandım. Onun için böyle cevap verdim." diyor.

Zengin arkadaşıyla beraber böyle bir grup hâlindeydiler. Ben de ona dedim ki;

"Ben sizi bir müesseseye götüreceğim. Bir gün tayin edin."

Tayin ettiler. O gün onları aldım, bizim Hadis Enstitüsü'ne götürdüm. Hakyol Vakfımız'ın Hadis Enstitüsü'ne götürdüm. Müdürün odasına oturttum. Bir kere binayı gördüler, hayran kaldılar. Şahane, tarihî, eşsiz emsalsiz güzel bir bina! Müdür izahât verdi: "Şu kadar talebemiz var…" dedi. Hepsi master yapıyor. İlahiyat Fakültesi'ni bitirmiş. Master yapıyor. Bir kaç tanesi de doktora yapıyor. Master yapanlar da sonra doktora yapacak. Yüksek seviyede dinî bilgileri öğreniyorlar. Hepsi Arapça çalışmışlar. Dedim ki;

"Bakın bu çocuklara biz İlahiyat Fakültesi'ni bitirdikten sonra dört sene din ilmini tekrar okuttuk. Çünkü İlahiyat Fakültesi'nde numune okuyorlar. Bir tefsirden numune. Biraz kelâmdan numune. Biraz fıkıhtan numune… Çeşni salata gibi. Numune, vitrindeki eşantiyonlar gibi. dört sene biz fiilen fıkıh, fiilen Arapça, tefsir, hadis; kendilerine aslen lazım olacak bilgileri orada öğrettik. İşte muhtelif yerlere de mezun olup gidenler de oldu. Bunları 2 sene veya 3 sene daha okutalım. Ama bu sefer bütün bilgileri İngilizce olarak okutalım. Öğrendikleri bilgileri İngilizce olarak okutalım. Pakistan isterse Pakistan'a gönderelim. Güney Afrika isterse Güney Afrika'ya gönderelim. Avustralya isterse Avustralya'ya gönderelim. Amerika isterse, Brezilya isterse Brezilya'ya gönderelim." dedim.

Muhterem kardeşlerim!

Bizim bunu yapmamız lazım. Bana Avustralya'dan; "Hocam bize kadı gönderin, hâkim gönderin!" diyen müslümanlar çıktı. Adam kendisi Malezyalı. Budist imiş, müslüman olmuş. "Bize İslâm'a göre hükmedecek -aramızdaki ihtilafları biz İngiliz hâkimlere götürmek istemiyoruz- İslâm'a göre, fıkha göre, Kur'an'a göre hükmedecek kadı gönderin bize!" diye benden istediler.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Bütün gücümüzle buna yüklenmeliyiz. İlme yüklendiğimiz, hazırlandığımız ve o sahada yetiştiğimiz zaman dünyanın her yerine kardeşlerimiz gidebilecek. Bakacaksınız aranızdan yetişmiş bir kardeşiniz Avustralya'ya gidecek. Ötekisi Brezilya'ya gidecek. Brezilya'dan da talep geldi. Brezilya'da maalesef oraya gitmiş yerleşmiş olan bazı Arap ülkesi mensupları karanlık işlerle, çirkin işlerle meşgul oluyorlarmış. İslâm'ı temsil edecek doğru düzgün bir kimse yokmuş. Giden şahıslar da iş olsun diye orada para kazanmak için filan çalışıyorlarmış. Geçen gün;

"Allah rızası için Allah'ın dinini yayacak insana ihtiyaç var. İslâm'ı güzel temsil edecek insana ihtiyaç var." dediler.

Hepinizin ve hepimizin boynunun borcudur: İlim öğrenmek, ilmî çalışmalara destek olmak; bu benim dediğim tarzda veya bunun başka şekilleriyle alimleri yetiştirmek ve dünyanın her yerine ihtiyaç sahiplerine göndermek vazifemizdir, boynumuzun borcudur.

En faydalı iştir. İslâm'ı diriltmek için İslâm'ı dünyaya hâkim kılmak için yapmamız gereken iş budur. Vebalden kurtulmak için Allahu Teâlâ hazretlerinin rûz-ı mahşerde mahkeme-i kübrâda bize hesap sorduğu zaman hesaptan yüzü ak çıkmamız için yapmamız gereken iş budur.

Hani küçük şeylerle uğraşmayalım. Ana meseleyle uğraşalım. Bir alimi hapse tıksalar hapisteki mahkûmları müslüman eder. Sürgüne gönderseler Sibirya'ya, Sibirya'daki insanları müslüman eder. Onun için ilme gayret gösterin. Ayrıca şunu söyleyeceğim: Kendiniz gayret gösterin! Küçük bir çocuğunuzu bir yakınınızı da ele alın! Onu kendiniz nâmına alim yetiştirmeye gayret edin ve ecri sizin olsun! Sizin tarafınızdan yetiştirilsin! Siz meşgul olamamışsınız; o İslâm'ı öğrensin, uygulasın! Ve böylece İslâm dünyanın her yerine anlatılmış olsun. Tebliğ edilmiş olsun. İrşad vazifesi yapılmış olsun ve İslâm aziz olsun galip olsun.

el-İlmü lâ yahillü men'uhu.

Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiş.

"İlim men edilmez."

Birisi gelip ilim öğrenmek istedi mi ona mâni olmak yakışık almaz. İsteyen insana vermemek olmaz. Allah rahmet eylesin. Hüsrev Hoca isminde bir zattan bahsediyorlar. Eski yazının yasaklandığı, dinî tedrisatın kaldırıldığı, hocaların takibâta uğratıldığı, Kur'ân-ı Kerîmlerin toplatıldığı, gömüldüğü, yakıldığı zamanda, Fatih Camii'nde ders vermiş, evinde ders vermiş, sabah ders vermiş, akşam ders vermiş. Hatta gözlerim yaşardı: Bir kaç tane kız gelmişler. "Hocam başka zamanımız müsait değil." demişler. Onlara "Şu zamanda…" demiş. Birkaç genç gelmişler. Başka bir zamanımız müsait değil, gece ders vermiş. Gece ders vermiş. Bu işin kıymetini bilen böyle çalışıyor. Allah bize de ilmin kıymetini bilmeyi nasip eylesin.

el-Ulemâü verasetü'l-enbiyâi yuhibbühüm ehlü's-semâi ve testağfiru lehümü'l-hîtânü fi'l-bahri izâ mâtû ilâ yevmi'l-kıyâmeti.

Hadîs-i şerîf Hz. Ali radıyallahu anh Efendimiz'den:

"Alimler yeryüzünün kandilleridir. Fenerleridir. Aydınlatan nurlandıran varlıklardır. Peygamberlerin halifeleridirler ve benim varislerimdirler ve eski Peygamberlerin varisleridirler."

Bu hadîs-i şerîfte yeryüzünün cehalet karanlıklarının ilimle aydınlanacağı, alimle aydınlanacağı bildirilmiş oluyor. Nasıl burada hadisi okuyalım diye ışıkları yakmışsak nasıl görüntü iyi olsun diye videoya alan kardeşimiz oraya projektörü kurmuş bize doğru tutmuşsa işte yeryüzünün de kandilleri, fenerleri, nurları, nurlandırıcı varlıkları alimlerdir. Bu alimler İslâm'ı bilen imanı bilen alimler; peygamberlerin halifeleridir. Bizim Peygamberimiz buyuruyor ki; "Benim varislerimdir ve eski peygamberlerin varisleridir."

el-Ulemâü ümenâu'r-rusuli alâ ibâdillâhi va'tezilûhüm ve'ctenibûhüm mâlemu yuhâlitu's-sültâne ve yüdâhilu'd-dünyâ. Fe izâ hâletu's-sültâne ve dâhalü'd-dünyâ fe kad hânû er-rusule fe'hzerûhüm.

el-Ulemâü ümenâu'r-rusuli. "Alimler peygamberlerin eminleridirler. Emanet verdikleri emanetçileridirler."

Peygamberler bunlara kimleri emanet etmiş?

Alâ ibâdillâhi. "Allah'ın kullarının üzerine peygamberlerin tayin etmiş oldukları emanetçilerdir alimler."

"Bak bu kullar benim ümmetimdir. Sen gel bunun başında emanetçi ol. Bunları hıfzet. Bunları zâyî etme. Bunları çarçur etmesinler. Bunlar zâyî olmasın. Bunlar bozulmasın!.." diye hani bir metaı bir yere koyarsınız, başına bekçi koyarsınız. Bir yeri ekersiniz, bağ kulübesi yaparsınız, çardak yaparsınız, mahsul olduğu zaman kimse çalmasın diye beklersiniz.

Bu ümmetin mensuplarını, insanları korumak üzere peygamberlerin bu kulları emanet ettikleri şahıslar kimlerdir?

Alimlerdir!

Ümenâu'r-rusuli alâ ibâdillâhi. "Allah'ın kullarını korusunlar diye peygamberlerin emanetçi tayin ettikleri kişiler peygamberlerin emanetçileri alimlerdir." Va'tezilûhüm ve'ctenibûhüm mâlemu yuhâlitu's-sültâne. "Bunlara ilişmeyin. Sataşmayın. Bunlara yan çıkmayın, karşı çıkmayın. Zarar verici bir tavır almayın!"

Allahu alem "Hürmette kusur etmeyin!" demek.

Ne zaman?

Mâlemu yuhâlitu's-sültâne ve yüdâhilu'd-dünyâ. "Sultanlarla düşüp kalkmadıkça dünyalık meselesine dalmadıkça bunlara ilişmeyin. Hürmette kusur etmeyin. Aleyhlerinde söz söylemeyin." Fe izâ hâletu's-sültâne ve dâhalü'd-dünyâ fe kad hânû er-rusule. "Ama sultanın peşine kuyruğuna girerlerse ve dünyalığa dalarlarsa dünyalık peşine, sevdasına düşerlerse o zaman bu emanetçiler peygamberlere hıyanet etmiş demektir. Emaneti koruyamamış, emanete hıyanet etmiş demektir." Fe'hzerûhüm. "O zaman sakının!"

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Demek ki alimin hası, hayırlısı siyasî otoriteye boyun eğmeyendir. Siyasî otoriteye dalkavukluk etmeyendir. Dünyalığa meyletmeyendir. Para pul, mevki makama tenezzül etmeyen kimsedir. Korkmayacak. Aldırmayacak. Dalkavukluk yapmayacak. Maddî menfaat peşinde koşmayacak. Alimin emanetçiliği bu vasfıyla devam ediyor. Bu vasfı bozulursa zenginlerin, muktedir insanların, iktidar sahiplerinin peşine düşerlerse, dünyaya dalarlarsa, o zaman görevlerine vazifelerine hıyanet etmiş oluyorlar. O zaman onlardan kaçının, buyruluyor. Alimin vazifesi sultanın karşısında hak sözü söylemektir. Ona dalkavukluk etmek değildir, hak sözü söylemektir. Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadîs-i şerîflerinde buyuruyor ki;

Efdalü'l-cihâdi kelimetü hakkin inde sultânin câir. "Cihadın en üstün derecesi, en kıymetlisi, en faziletlisi, zalim bir hükümdarın karşısında geçip de hak sözü söyleyendir. Hak sözü söyleyen kimsedir. Asıl cihad budur."

Çünkü adam yönetimin başına geçmiş. Bir emriyle birçok iş yapılıyor. Ülkeleri yönetiyor. Haksızlığı, yanlışlığı, zulmü olduğu zaman büyük çapta zulmü oluyor. Onun karşısına geçip de onu doğrulttuğun zaman, onu hak yola getirdiğin zaman, onu haksızlığını engellediğin zaman; bir alim beldelerin, ülkelerin, şehirlerin müteselsil haksızlıklarını engellemiş oluyor.

Onun için en üstün cihad zalim sultanın karşısında hak sözü söylemek. Hayat pahasına da olsa, hapse girmek pahasına da olsa, kelleyi kaptırmak pahasına da olsa hak sözü söylemek olmuş oluyor. Alimlerin hayırlıları sultanların yanına gitmeyendir. Sultanların hayırlıları alimlere hürmet ve izzet edip onlara yanına gelip onların sözünü dinleyendir, diye başka hadîs-i şerîflerde tavsiyeler var.

el-Ulemâü verasetü'l-enbiyâi yuhibbühüm ehlü's-semâi ve testağfiru lehümü'l-hîtânü fi'l-bahri izâ mâtû ilâ yevmi'l-kıyâmeti.

el-Berâ b. Âzib radıyallahu anh'ten İbn Neccâr, Deylemî, Ebû Nuaym el-İsfahânî rivayet etmişler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki;

el-Ulemâü verasetü'l-enbiyâi. "Alimler peygamberlerin varisleridir." Yuhibbühüm ehlü's-semâi."Gök ehli kendilerini sever. Hayrandır, âşıktır gökteki varlıklar."

Gök ehlinden maksat Allahu alem; melekler Allah'ın o günahsız, mâsum, emredilen şeyi yapmakta hiç kusur işlemeyen melekleri; o alimleri sever.

Ve testağfiru lehümü'l-hîtânü fi'l-bahri. "Denizdeki balıklar bile alimlere tevbe ve istiğfar edip dua ederler."

Alimi sadece insanlar sevmiyor, takdir etmiyor. Gökte melekler ve görünmez varlıklar, denizin içindeki balıklar bile bilip bilmediğimiz şekillerle onları methedip onlar hakkında dua ediyorlar.

İzâ mâtû ilâ yevmi'l-kıyâmeti. "Vefat ettiklerinden kıyamet kopuncaya kadar da bu dualar, bu muhabbetler devam eder."

Alim ölür, sevgisi devam eder. Alim ölür, balıkların, gök ehlinin duası onlara devam eder. Kıyamete kadar devam eder. Onun için ilme bu derecede sımsıkı sarılın. Bu mükâfatları görerek çalışın.

el-Ulemâü kâdetün ve'l-müttekûne sâdetün ve mecâlisühüm ziyâdetün.

Enes radıyallahu anh'ten İbn Neccâr rivayet etmiştir.

el-Ulemâü kâdetün. "Alimler kâidlerdir."

Kâid, çoğulu kâde, "kâidler; insanları yöneten, sevk ve idare eden komutan, orduları sevk ve idare eden kimse" demek.

Pakistan'ın kurucusu Muhammed Ali Cinnâh diye birisidir. Lakabını hatırlarsınız eğer Pakistan'la ilgili bazı yazılar okumuşsanız. Kâid-i Âzam, derler; en büyük komutan en büyük yönetici" mânasına.

el-Ulemâü kâdetün. "Alimler başkomutanlardır, komutanlardır." Ve'l-müttekûne sâdetün ve mecâlisühüm ziyâdetün. "Müttakîler de takvâ ehli insanlar da seyyidlerdir."

Seyyid, "efendi" demek. Ama bu soylu, asil kimse mânasına geliyor ve çok kıymetli bir sıfat. Bugün Arabistan'a gittiğiniz zaman sıradan bir insana yâ seyyidî dediğin zaman adam sevincinden şaşırır, yüzüne tebessüm yayılır. Karşımdaki adam bana seyyid dedi, diye ne yapacağını şaşırır. Çok büyük bir iltifattır.

Seyyid; "bir kavmi sevk ve idare eden onlara başkanlık eden efendi, asil yüksek kimse" demek oluyor.

"Alimler komutanlardır başkomutanlardır. Müttakîler seyyidlerdir"

Ve mecâlisühüm ziyâdetün. "Bu alimlerle oturmak, bu takvâ ehli insanlarla oturmak insanın ilmini arttırır. Sevabını arttırır. Bilgisini, görgüsünü arttırır. Her bakımdan faziletlere, ziyadelere, ikramlara sebep olur."

O halde biz alimleri arayacağız. Bulacağız ve müttakî insanları tespit edeceğiz. Onların ziyaretine gideceğiz. Onların sohbetlerine rağbet edeceğiz. Onlarla konuşacağız. Onların yanında olmaya gayret edeceğiz.

el-Amâimü tîcânü'l-arabi fe izâ vadau'l-amâime vadallâhu izzehüm.

İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiş. Camilerde görürsünüz, bazı kimseler takkelerinin üstüne sarık sarıyorlar. Bizim de başımızda gördüğünüz sarık var. Hocalar camide imamlığı sarıkla yapıyorlar. Fakat halktan da başladı başına sarık saranlar.

Neden?

el-Amâimü tîcânü'l-arabi. "Bu sarıklar Arapların taçlarıdır." Fe izâ vadau'l-amâime vadallâhu izzehüm. "Onlar sarık sarmayı terk ettikleri zaman, sarıktan vazgeçtikleri zaman Allah da onların izzetlerini, şevketlerini, saltanatlarını, itibarlarını indirir. İtibarları kalmaz."

el-Amâmetü ale'l-kalensûti faslün mâ beynenâ ve beyne'l-müşrikîne. Yu'tâ bi-külli kevratin yüdevviruhâ alâ resihi nûran.

Bu hadîs-i şerîfte yine sarıkla ilgilidir:

Takkenin üzerine sarılan sarık, bizim ile müşriklerin arasındaki farktır. Onlar da başlarına bazı başlıklar giyebilirler. Güneş çarpmasın başımız toz olmasın, filan diye bazı başlıklar geçirebilirler kafalarına ama bizim o başa geçirilen şeyin üstüne bir de sarık sarmamız onlardan farkımızdır. Bizim üstünlüğümüzdür. Sarığın her dolaması bir nur, baş üzerinde ayrı bir nurdur. Onu saran kimseye her dolaması için Allah tarafından bir nur ihsan olunur, diye buyrulmuş hadîs-i şerîfte.

el-Baverdî, Rukâne radıyallahu anh'ten rivayet etmiş.

Birçok kimseler soruyorlar, bu sarığın aslı nedir? Gerekli mi gerekmez mi? Suudi Arabistan'da giymiyorlar, kadınlar gibi başörtü örtüyorlar. Üçgen olarak ikiye bölüyorlar. Başlarına onu örtüyorlar. Lazım mı değil mi?

Her şey ilimle anlaşılacak. Bu hadîs-i şerîfi onun için okumuş oluyorum. Hadîs-i şerîflerde sarık sarmakla ilgili teferruatlı teşvikler var. Bir teşvik de şudur:

"Sarıkla kılınan namaz, sarıksız kılınan namazdan yetmiş kat daha sevaplıdır!"

Müşriklerle aramızdaki fark bu; bizi böyle saltanatlı, şevketli, heybetli gösteren bir şey oluyor. Onun için bazı kardeşlerimiz, Allah razı olsun, cübbelerinin kenarında saklıyorlar filan. Camiye girdikleri zaman alışmışlar, kenarda güzelce doluyorlar. Allah razı olsun. İslâm'ın şiarını camide gösteriyorlar.

el-Umretü ile'l-umrati keffâratün limâ beynehümâ ve'l-haccü'l-mebrûru leyse lehû cezâün ille'l-cennete.

"Bir umre, bir önceki umre ile arada geçen kusurlar ve günahların affına, kefaret olunmasına, silinmesine vesiledir."

Hac mevsiminin dışında Mekke'yi, Beytullah'ı ibadet kastıyla ziyaret eden kimsenin yaptığı işe umre deniliyor. Umre, "ziyaret" demek. Beytullah'ı ziyaret ediyor. İhram giyiyor. Huduttan, mikaddan ihramlı giriyor. Tavaf ediyor. Sa'y ediyor. Umresini tamamlıyor. Bu bir ziyaret, Kâbe'ye hürmet, Kâbe'yi ziyaret. Allah'ın beyti diye, mukaddes mahal diye yapılan ziyaret. Bu umredir. Bir önceki umre ile aradaki yapılan günahların affına sebep oluyor. O kadar kıymetli bir ibadet! Meşakkat çekiyor. Yolculuk yapıyor. Masraf ediyor. Teşvik edilmiş bu iş. Müslümanların o mübarek yerleri Peygamber Efendimiz'in yaşadığı o mübarek diyarları görmesi istenmiş. O bakımdan umreye bu mükâfat verilmiş. Bir umreyle öteki umre arasındaki günahları ikinci umre siliyor.

Ve'l-haccü'l-mebrûru leyse lehû cezâün ille'l-cennete.

Hac mevsiminde, Zilhicce ayında, hac mevsiminde de insan makbul, mebrur bir hac yapabilirse…

Hacc-ı mebrur nedir, diye onu da izah etmek lazım: Hacc-ı mebrur; şartlarına riayet ederek, helal parayla, kimseyi üzmeden, kimsenin hakkına tecavüz etmeden edep ile eda edilen bir hacdır. Böyle bir haccın mükâfatı da cennetten başka bir şey değildir, diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müjdelemiş. Haccın sevabı hakkında Buhârî'den, Ahmed b. Hanbel'den, Müslim'den, Tirmizî'den, Neseî'den bütün sıhhatli hadis kitaplarından nakledilmiş bir hadîs-i şerîftir.

Türkiye'den 140 bin kişi müracaat etmiş. Suudi Arabistan da; "Sizin nüfusunuz 55 milyondur. Onun binde biri olan 55 bin hacı gönderebilirsiniz. Daha fazlasına müsaade vermem, vize vermem." demiş.

85 bin kişi ne yapacak? Hacca gitmek istiyor. Allah emretmiş. Allah'ın emri, İslâm'ın rükünlerinden bir tanesi, onlar da gelirsin-gelemezsin diye kayıt koymaya kalkıyorlar.

İşte müslümanların birlik beraberlik olmadığı zaman ibadetlerinde dahi ne kadar büyük müşkülatın ortaya çıktığını gösteren şeyler. Allah'ın ibadetinin engellenmesi! Kur'ân-ı Kerîm'de bir âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;

Ve men ezlemü mimmen menea mesâcidallâhi en yüzkera fîhe'smühü ve seâ fî harâbihâ.

"Allah'ın mescitlerinde Allah'ın adının anılmasını engelleyenden ve o mescitlerin harap olmasına sa'y u gayret edenlerden, yeryüzünde daha zalim kim olabilir? Ne kadar zalim adamdır mescitte Allah'ı zikrettirmiyor. Namaz kıldırtmıyor ve harabiyetine, o mescitlerin cemaatsiz kalmasına veyahut yıkılmasına sebep oluyor."

"Bir namazın kılınmasına mâni olandan daha zalim kim vardır!" diye Allah Kur'ân-ı Kerîm'de sorarsa; "Bu demek çok zalimdir!" demek.

Hâlbuki namazı her yerde kılabiliyoruz. Şu camide de kılarız, bahçede de kılarız. Yolun kenarında da kılarız. Seccademizi atarız. Seccademiz yoksa cübbemizi çıkartırız. Ters çeviririz. Hiçbir şey olmazsa kumların üstünde secde ederiz. Yeryüzü bizim için mescittir. Namazı kılabiliriz. Her yerde kılabiliriz. İlle Mekke'de olmak şartı yok. Dünyanın her yerinde namaz kılınırken bir camide, bir mescidde ibadet edilmesinin engellenmesi çok büyük zulüm olarak anlatılırken haccedilmemesi haccettirilmemesi hacca mâni olunması ne kadar büyük zulüm oluyor. Bunu artık sizin mukayesenize bırakıyorum. Tefekkürünüze bırakıyorum.

Muhterem kardeşlerim!

Müslümanlar parça parça parçalanmıştır, bölük bölük bölünmüştür. Osmanlılar'dan sonra Osmanlılar'ın toprakları üzerinde 15-16 tane devlet türemiştir. Suudi Arabistan, Ürdün, Irak aynı şahsa verilmişken üç evlat arasında bölünmüştür. Çıkmıştır ortaya üç tane ayrı devlet. Bu devletler kendi saltanatları payidar olsun diye hudutlar koymuşlardır, yasaklar koymuşlardır. Müslümanlar ticaretinde ziraatinde kendi işiyle meşgul. Dinlerinin gereklerini yapma hususunda gayretleri eksik. Protestoları yok. Bir patronun maaşına zam yapmaması üzerine grevler olur. Etler pahalı diye boykotlar olur. Ufak tefek şeylerden nice kitlesel protestolar, hareketler olur. İslâm'ın emirleri çiğneniyor, Allah'ın emirleri engelleniyor. Yaptırılmıyor, yapılmıyor.

Ama müslümanlar dünyanın her yerinde bir milyar müslüman var; reaksiyon göstermediği için, birlik ve beraberlik içinde olmadığı için, alimlerinin sözünü tutmadığı için, alimlerini desteklemediği için, peşinde gitmediği için, zalim idarecileri desteklediği için, zalim idarecilere dur demediği, hayır demediği, niye bunu böyle yapıyorsun diye sormadığı için!

Demek ki zalimin zulmü dalkavuklarla; onlar yapmasa onlar onu desteklemez, yapamayacaklar. Böylece ibadetler dahi yapılamıyor. Makbul bir haccın sevabı cennetten başka bir şey değil. Siz cennete girmek istiyorsunuz. Cennetlik bir iş yapmak istiyorsunuz. Engel olunuyor. Bir milyar müslümandan beş milyon adam korkmuyor ve mâni olmaya çalışıyor! Burası senin malın değil ki! "Burası Ümmet-i Muhammed'in malı. Sen buradaki ibadeti nasıl engellersin?!.." diye dünya çapında bir protesto hareketi olmuyor.

Neden?

Müslümanlar İslâm'ı bir töre olarak, bir folklorik malzeme olarak benimsemişler. İslâm'ı anadan babadan gördükleri şekilde namaz kılmaktan ibaret sanıyorlar. İlimden mahrumlar, yoksunlar. Onun için kendi meselelerini takipten âcizler. Menfaatlerini kollamaktan âcizler. Başlarına da nice acayip garip insanlar geçmiş. Nice acayip usuller koymuşlar. İbadetler yapılamıyor. Müslümanlar da burada sakin sakin rahat rahat günlerini gün ediyor.

Allahu Teâlâ hazretleri gerçekleri görüp vazifelerini idrak edip ona göre ecr ü sevabı kazananlardan eylesin. Gafillerden, cahillerden etmesin. Yapmamız gerektiği halde yapmadığımız, vazifemiz olan şeylerden dolayı bizi sorguya suale çeker de sıkı bir hesaba tâbi tutarsa hâlimiz nice olur bilmiyorum. Affıyla muamele eylesin. Elimizden geldiğince din-i mübîn-i İslâm'a en güzel tarzda hizmet etmeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Ve bi-hürmeti zikrike'l-cemîl ve bi-hürmeti esrârı sûreti'l-Fâtiha!

Sayfa Başı