M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İslâm Davası, İslâma Hizmet Etmek

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Muhterem kardeşlerim!

Davetimize icabet ettiniz. İşinizi gücünüzü bırakıp İstanbul'a geldiniz. Üç gündür bir mesai, çalışma sarf ediyorsunuz. Allah komisyon çalışmalarınızın verimlerini, sonuçlarını büyük eylesin. Bu arada verilen konferansların bir tanesine de ben katılabildim, dinleyebildim. Mustafa Özel kardeşimizin rakamlara dayalı çok güzel konuşması olmuştu.

Bu çeşit toplantıları biz senelerdir yapıyoruz. Vakfımızın, hatta kardeş vakıfların, kuruluşların elemanlarını çağırarak çok büyük çapta toplantılar yaptığımız gibi biraz müesseselerimizin belli elemanlarını çağırarak hizmet içi eğitimi gibi yaptığımız çalışmalar, toplantılar da olmuştur. Ailelerin katılımıyla, çocukların katılımıyla topyekûn eğitim tarzında yaptığımız toplantılar da olmuştur.

Biz bunları niçin yapıyoruz?

Biz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin bize vermiş olduğu örneğe, modele uymaya sünnet-i seniyye-i nebeviyyeye uygun, her yönden tam bir faaliyet göstermeye çalışıyoruz.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz esas mesele itikat ve iman meselesi olduğu halde Medine-i Münevvere'de cemiyetin her meselesiyle ilgilenmiştir. Hatta Hamidullah Bey'e göre, Allah selamet versin, Medine'de bir anayasa, İslâm anayasası denilebilecek bir hukuk belgesi ortaya koymuştur. Çünkü Medine'de artık Mekkeli zalim eşrafın müslümanlara yaptıkları baskı tarzında bir baskı yoktu.

Medine'nin belli başlı kabileleri Peygamber Efendimiz'e kucak açmışlar, hizmet arz etmişler; "Yâ Resûlallah! Biz seni kendimizi koruduğumuz gibi, mallarımızı canlarımızı koruduğumuzu gibi koruruz." demiş, davet etmişlerdi. O bakımdan Medine-i Münevvere'de kimsenin âşikâre bir şekilde Peygamber Efendimiz'e mâni olacak pozisyonu yoktu. Ama hasımlar vardı. İçten korkarak düşmanlık yapan insanlar vardı. Bunlara münafıklar diyoruz. Ayrıca ehl-i kitaptan yahudiler vardı. Onlar da husumet, rekabet ve adavet grupları teşkil ediyorlardı ama etkin değillerdi.

O halde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Medine-i Münevvere'de cemiyetin her meselesiyle ilgilendi. Hatta çarşıya pazara gidip çarşıyı pazarı dahi teftiş etti. Belediye hizmetleri sayabileceğimiz, belediye başkanının yapacağı hizmeti yaptı ve ordular teşkil ederek muhtelif yerlere sevk etti ve bu orduların yaptığı bazı savaşların bizzat başında bulundu. Demek ki askerî faaliyetler, siyasî faaliyetler, ekonomik faaliyetler, kültürel faaliyetler, her yönden çalışmalar yaptı.

Hasan Âli Yücel mantığının;

Din bir duygu ona kimse ilişmez.

Laikliği ben böylece bileyim

diye şiirler; ortaya koyduğu saçma sapan, yersiz, mantıksız bir din anlayışı yok İslâm'da. "Din bir duygu.", "Kulla Allah arasına girilmez.", "Kul evinde seccadesinde ibadetini yapabilir." ama toplum yarım akıllı insanların prensipleriyle götürülebilir gibi bir saçma mantık yok İslâm'da. Konuların taksimata tâbi tutulup sadece dinî konularla ilgilenir de dünyevî konularla ve diğer konularla ilgilenmez gibi bir ayrım yok.

Bunu birçok kimse anlayamıyor. Çünkü bizim aydınlarımız, okumuşlarımız Batı'nın sözlerini okumuşlardır. Batı'nın yazılarını, yazarlarının, filozoflarının sözlerini okumuşlardır. Batı'yı anlayamamışlardır da tahlil de edememişlerdir. Batı'nın mantığını da kavrayamadıkları, kendi köklerini de bilemedikleri için böyle acayip şeyler söyleyebilmişlerdir. Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olmasına rağmen böyle bir insanın ağzından böyle bir söz çıkabilmiştir.

Biz hayatın her dalındaki faaliyetleri yapmalıyız. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Medine-i Münevvere'de neler yaptıysa, demin saydığım maddeler neler ise hepsinde faaliyet göstermeliyiz. Çünkü bunların hepsi insanoğlunun Allahu Teâlâ hazretlerine hâlisâne ibadet etmesi için gerekli çevreyi ve şartları hazırlayan faaliyetlerdir.

Askerî faaliyet olmasa müşriklerin ve kâfirlerin hücumlarından İslâm'ın hiçbir ahkâmını uygulamak ve yaşamak mümkün olmayacak. Binâenaleyh o şarttır. Kültürel çalışmalar, eğitim çalışmaları olmasa Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mescid-i saadeti bir üniversite gibi çalışmasa, Kur'ân-ı Kerîm, hadîs-i şerîf, fıkıh ve diğer bilgiler gece gündüz, 24 saat öğretilmese İslâm öğrenilmez, başkalarına nakledilmez, tebliğ edilmezdi. Ekonomik faaliyetler olmasa insanoğlunun büyük bir ihtiyacı karşılanmamış olurdu. Hukukî çalışmalar olmasaydı düzen olmazdı.

Binâenaleyh bunların hepsini biz yapmalıyız. Kalem kalem, madde madde bunları düşünerek yapmalıyız. Çünkü bunlar İslâm'ın payidar olması için şarttır, gereklidir, lüzumludur. Bunları ihmal ettiğimiz zaman İslâm'ı yaşatmamız mümkün değildir. O bakımdan biz de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bize devretmiş olduğu, bırakmış olduğu vazifeleri kendi çağımızda, zamanımızda devam ettirmekle görevliyiz. Bunları yapmaya çalışacağız.

Fakat adeta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bambaşka bir tarzda yetişmiş bir toplumun içinden çıkıp da İslâm'ı o topluma kabul ettirdiği gibi biz de gayri İslâmî bilgilerle kafası, gönlü tamamen karışmış olan insanlar arasında İslâm'ı anlatmaya çalışıyoruz. Durumumuz bu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in çevresinde olduğu gibi bizim çevremizde de bir kâfir, müşrik topluluğu var, bir gafil, cahiliye topluluğu var.

Biz bu çalışmaları yapmak isterken, böyle çalışmaları yapmak iddiasında olan başka gruplarla eşit durumda değiliz. Pozisyon itibariyle hepsinin önünde ve üstündeyiz. Çünkü biz Allah'ın rızasını düşünüyoruz. Çünkü biz takvâ yolunu tutmuşuz. Çünkü biz ihlas ve takvâ gibi mânevî, tasavvufî, irfanî vasıflar olmadığı zaman çalışmaların başarılı olmayacağını bildiğimiz için, bunlar herkes tarafından bilindiği için, o yolları tuttuğumuz için onlardan üstünüz. Eğer insanların iç alemi, bâtınî durumu ele alınmazsa, tamir, tâdil edilmezse ve tenvir edilmezse elemanlardan fayda gelmiyor.

Çevrenizdeki insanlara bakın, gazetelere bakın; Amerika'da okumuşlardır, Avrupa'da okumuşlardır tahsil görmüşlerdir, ihtisas yapmışlardır, koca koca diplomaları vardır, yabancı dil bilirler vesaire. Ama memlekete faydalı insanlar değildir, muzır insanlardır. Hele böyle imanları, irfanları olmayanlar memleket için fevkalade muzır insanlardır.

Çünkü bilgili düşmandır. Keşke tahsilleri olmasaydı, keşke zır cahil olsalardı. Ve keşke elif'i gördükleri zaman mertek sansalardı, sopa sansalardı, uzun bir şey… Hiçbir şeyden haberleri olmasaydı keşke. Böyle değil, her şeyden haberleri var; yalnız dinden, imandan, irfandan haberleri yok. Bütün o bilgilerini şerre kullanıyorlar: Rüşvete kullanıyorlar, anarşiye kullanıyorlar, İslâm'a karşı kullanıyorlar. Onun için çok daha zararlı oluyorlar.

Biz bunların karşısında mücadele veren öteki grupların içinde de Allahu Teâlâ hazretlerinin Kur'ân-ı Kerîm'de methettiği Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnet-i seniyyesiyle tebellüğ etmiş olan takvâ yolunu, nefsi terbiye etme yolunu, Allah'tan korkma yolunu, ahlâkını düzeltme yolunu, iç alemindeki duyguları kontrol altına alma yolunu benimsemiş olduğumuz için öteki çalışan gruplar bizimle denk değil. Tasavvufla ilgilenmeyen bir grup bizimle denk değil.

Tasavvufla ilgilenen gruplar ise bizim elemanlarımız kadar çeşitli ilimlerde ilerlememiş oldukları için yine bize denk değil. Tasavvufî çeşnileri itibariyle şeriate bağlılıkları bizim kadar belirgin olmadığı için yine bizimle eşit değil.

Gümüşhaneli Efendimiz Nakşibendiliğin Hâlidiyye kolunda ne yapmıştır?

Onlar bir şey yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıyor, üstatlarını aynen takip etmek arzusuyla hareket ediyor. Ama kendiliğinden ortaya çıkan enteresan bir durum var. O enteresan durum şudur ki; tasavvufî bir camiada o üstadımız, cennetmekan, rahmetullahi aleyh bir hadis koleksiyonunu ders kitabı olarak ortaya koymuştur. Bu çok mühim bir hadisedir! Tasavvuf tarihinde önemli bir hadisedir.

Gümüşhaneli hocamız buyurmuştur ki; "Bizim hadis koleksiyonumuzu dikkatle okursanız kısa zamanda muhakkik bir alim olursunuz." Aynı sözü başka kimselerden bazı kimseler hatırlayacaktır. Mesela Saîd-i Nursî merhum diyor ki; Risâle-i Nur'ları okursanız kısa zamanda bir muhakkik alim olursunuz. Risale-i Nur okumakla hadîs-i şerîf okumak arasında muazzam fark vardır muhterem kardeşlerim. Bizim yolumuzun, müslümanın yolunun şeriatın çizgisinden kaymaması için emniyet, hadîs-i şerîftedir. Hadîs-i şerîfe sarılmadığınız zaman şeriatın çizgisinde devam edemezsiniz, kayarsınız. Çünkü şeriatin çizgisi kıl kadar incedir, kılıç kadar keskindir. Ona ancak hadîs-i şerîfe sarılarak, hadîs-i şerîf yolunda yürüyerek, takvâ yolunu yol edinerek, ihlas ile hareket ederek ulaşabilirsiniz.

Onun için bizim yolumuz – Allah'a hamd ü senalar olsun ki bize bu yolu nasip etmiş Mevlâmız – bütün yollardan daha ileridir. Bunu şahsi bir övünç veya bir reklam ve propaganda sözü olarak söylemiyorum. Allah'a hamd ü senalar olsun diye, bir tahdîs-i nimet sadedinde söylüyorum.

Biz tasavvufa karşı, dine karşı, millî kültürümüze karşı, tarihimize karşı her türlü ileri geri, abuk sabuk, düşmanca sözlerin söylendiği ortamda yaşadık. Her türlü zehirli şerbeti bize sundular. Biz o şerbetlerin tatlarını tattık ama yutmadık. Dilimiz o tatları biliyor. Biz bütün bu çeşitli yollar arasında bu yolu benimsemişsek – elhamdülillah – bu büyük bir nimettir.

Ecdadımız da öyleydi muhterem kardeşlerim! Ecdadımız da Orta Asya'dayken Budizm'i biliyorlardı, Konfüçyanizm'i biliyorlardı, Brahmanizm'i biliyorlardı, Totemizm'i biliyorlardı, Şamanizm'i biliyorlardı, Yahudilik'i biliyorlardı, Hristiyanlık'ı biliyorlardı. Hatta Türker'in bir kısmı eski devirlerde yahudi olmuştu. Bir kısmı Hazar Denizi'nin kuzeyinde hıristiyan olmuştu. İncil'le ilgili, Hristiyanlık'la ilgili en eski Türkçe metinler Kodeks Kumanikus (Codex Cumanicus) denilen Hıristiyanlık metinlerini ihtiva eden bir eserdir. O Gagavuz Türkleri dediğimiz kollar Hristiyanlık'a da aşina olmuşlardır. İran'ı gördüğümüz için Şiiliği de biliyordu dedelerimiz.

Binâenaleyh bütün hak ve bâtıl dinleri, bütün hak ve batıl mezhepleri ve bütün itikatları görüp bunların içinden ehl-i sünnet yolunu seçmeleri, takvâ yolunda yürümeleri ve tasavvufa sarılmaları ecdadımızın büyük başarısıdır – rahmetullahi aleyhim ecmaîn – ki biz onların arkasından rahatlıkla bu yolda yürüyoruz. Kendimiz bir seçme zahmeti çekmeden doğru yolda gelmişiz. Ve onlar Orta Asya'daki eserleri incelersek görüyoruz ki işte Abdullah b. Mübarek hazretlerinden, hatırınızda bir misal olarak belirebilir.

Bizim ecdadımızın yaşadığı yerlerde İslâmî ilimler zirveye çıkmıştır. Fıkhın en yüksek üstatları, hadisin en büyük alimleri, itikadın en ileri gelen isimleri hep o bölgelerde yetişmiştir. Bizim ecdadımız, İslâmî ulûmların profesörlüğünü yapmış. Değil yüksek tahsilini, değil masterını, doktorasını, doçentliğini, ordinaryüs profesörlüğünü yapmış büyük müçtehitlerin yaşadığı sahalarda onların tercihlerini görerek yetişmiş ve gelmişlerdir. Bu bize büyük bir mirastır, çok büyük bir avantajdır. Allahu Teâlâ hazretlerine hamd ü senalar olsun.

Biz bu yolda yürürken, burada, şu çağın içinde de böyle sünnet ehli olmak, ama sünnet ehli olmakla beraber irfan yolundan da uzak bulunmamak gibi bir meziyete sahibiz. Bugün ifrat ve tefrit diyebileceğimiz çizgilerde pek çok insan vardır.

Ya modern selefî akımlarla, onlara kapılmış, kafaları dolmuş insanlar, tasavvufu inkâr ediyorlar ki takvâ yoludur, ihsan yoludur, ihlas yoludur, Kur'ân-ı Kerîm yoludur, nefsi tezkiye etme yoludur, ahlâkı güzelleştirme yoludur. Vehhâbî üniversitelerinde okuduktan sonra, Mısır'da okuduktan sonra, böylece neo-selefîlik diyebileceğimiz bir öğreti ile tasavvufi gerçekleri inkar ediyorlar. Dinin onda dokuzunu, yüzde doksanını inkâr ediyorlar. Dinin aslına sarılmak nâmına dinin aslından o kadar uzaklaşıyorlar.

Ya da ananevî yolu takip ederek ve bütün öteki cereyanlardan bîhaber bir şekilde tasavvuf yolunu takip ediyorlar ama tavırları ve hareketleri itibariyle şeraitten haberleri yok. Tekkelerine sigara dumanından giremiyorsunuz. Gelen dervişe sigara ikram ediyor. Bu kadar büyük bir şaşkınlık! Küçük bir hareket ama büyük bir şaşkınlık! İş yerlerinde içki satıldığını görüyorsunuz. Kadın ve erkek konusunda acayip tutumlarını görüyorsunuz. Kendi özel hayatlarında saçma sapan, gayri İslâmî tavırlarına rastlıyorsunuz.

Şunu vurguluyorum. Allah'a sonsuz hamd ü senalar olsun ki bizi Kur'ân-ı Kerîm yolunda, takvâ yolunda, tam olan bir yolda, ifrat ve tefritten uzak, dinin özüne, temel çizgilerine tamamen mutabık bir yolda yürüyen bir cemaat eylemiştir Allahu Teâlâ hazretleri. Ben bunu, "Kıyamete kadar daima hakkı tutan, hakkı destekleyen bir taife mevcut olacaktır. Onlara yardım etmeyen, çelme takmaya çalışan insanların onlara zararı olmayacaktır. Kıyamet kopuncaya kadar böyle iyi insanlar bulunacaktır." hadîs-i şerîfinde bahsedilen taife olmamızı temenni ediyorum, umuyorum. Onun bir şeyi [?örneği?] olarak görüyorum.

Onun için muhterem kardeşlerim; biz de o güzel irfanın bir eseri olarak, tevazu eseri olarak… Ama gerçek tevazu. Bazen tevazu yapıyormuş gibi insan da tekebbür edebilir. Tekebbürü, kendini beğenmişliği tevazu tarzında görülebilir. Bir gerçek tevazu eseri olarak biz kendimizden bahsetmiyoruz ve onun için konuşmacıların çoğu bu noktaya temas ettiler: "Biz tekkeyi tanıtma çalışması yapmıyoruz. Hatta kendi çalışmalarımızı bile söylemiyoruz." dediler.

Evet. Biz bu eksikliği hissettiğimiz için zaman zaman da kıyıdan köşeden "hizmetlerimiz şunlardır" diyoruz, sakına çekine. Çünkü söylediğimiz zaman nazar da değiyor, çelmeleme ve engelleme de yapılıyor. Bunu söylemek zorunda kalmışızdır. Her seferinde söylediğimizden de doğrusu pişman olmuşuzdur. Çünkü o gelişmeleri görenler, mukabil tedbirleri alarak bize öyle zarar vermişlerdir. Ya da daha başka türlü meseleler olmuştur.

Burada bir noktaya ben çok önem veriyorum ve eğiliyorum. O hususta kararlıyım, öyle hareket etmeye çalışıyorum. Mesele bir hoca efendinin şahsiyetiyle ilgili değildir. Dava devamlıdır. Şahıslar gelip geçer ama bayrak elden ele yürür. Binâenaleyh ben kendimi daima aradan çıkarmaya çalışıyorum. Toplantılarınıza bazen kasten gelmiyorum, faaliyetlere kasten katılmıyorum. Çünkü bu bir şahsın başarısıyla kâim, şahsıyla kâim bir mesele değildir. Öyle olmamalıdır. İslâm'ın bütününe aittir. Müslümanların hepsine ait bir vazifedir, bir şereftir. Güzel yapılırsa hepsine ait bir şereftir, kötü yapılırsa herkese ait bir vebaldir. Bunun şahsi çıkarla, nüfuz temini meselesiyle değişmesi, işin sonunda o noktaya gelmesi, yozlaşması demek olur. Ben ondan da şiddetle kaçınıyorum.

Binâenaleyh şahsımıza ait bir şey istemiyoruz. Reklam ve propaganda istemiyoruz. Ama yolumuzun doğru olduğunu bilip onunla ilgili bir davet ve irşat çalışması içinde olmanızı en mühim bir vazife olarak görüyoruz. Bizim asıl vazifemiz gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül sohbet ister kahve bahane dediğimiz gibidir. Bizim ticarî şirketlerimizdeki amaç bile dinîdir, tasavvufîdir. Onun için asıl irşat ve tebliğ çalışmasına önem vermek lazım.

Heraklius'a Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hakkında bilgiler gittiği zaman o, gelen elçiye bazı sorular sordu: "Bu şahıs nasıl bir şahıstır? Zenginlerle mi oturuyor fakirlerle mi oturuyor?" "Fakirlerle oturuyor" dediler. "Haa…" dedi. "Şöyle mi yapıyor böyle mi yapıyor?" "Böyle yapıyor" "Haa..." dedi. Birçok sorular arasında önemli bir sorusu vardır. Dedi ki; "Etrafındaki insanlar günden güne artıyor mu azalıyor mu?" "Artıyor" dediler. "Haaa, hım..." dedi.

Bu sorulan soruların hepsinden Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hak Peygamber olduğunu idrak etti Heraklius. Ama itiraf etmedi. İdrak etti ama eyleme geçiremedi, mücadelesini veremedi, tatlı canına zarar gelir diye, mevkii, makamı gider diye bir adım daha ileriye atamadı. Ölürsem öleyim; "Arkadaşlar! Hak din İslâm'dır. Ben bunu bütün bu sorularımla anladım. Bu dine tâbi olmalıyız." diyemedi. "Tâbi olalım" dedi. Salondan itirazlar yükselince "ben sizi denemek için şaka yaptım" diye dönüş yaptı. Biliyorsunuz Heraklius'u.

Ama ben burada şunu ifade etmek istiyorum. Bir topluluk eğer çoğalıyorsa sıhhatlidir, çoğalmıyorsa sıhhatli değildir. Çoğalmıyorsa, durgunlaşmışsa duraklama devrine girmiş demektir. Çoğalmaya, gelişmeye, büyümeye açık olmayan bir bünyede bir kusur var demektir. Biyolojik bir kusur var demektir, bünyesinde bir arıza var demektir.

Biz elhamdülillah hocamızın âhirete irtihalinden sonra onun gibi büyük bir evliyâullahtan, mübarek bir zâttan sonra benim gibi âciz, nâçiz bir kimsenin bu hizmeti yüklenmesine rağmen, bu kadar aczimize rağmen, gelişme gösteren bir toplumuz. Türkiye içinde, Türkiye dışında gelişme gösteriyoruz. Bu inşaallah sıhhatin alameti diye temenni ediyorum. Ama gelişmeyi doğruluğumuzla doğru orantılı görmüyorum. Yüzde yüz doğru olup da gelişmesi yüzde on olan bir topluluk herhalde bir tarafında bir kusur olan bir topluluk demektir.

Bizim kusurumuz arkadaşların ittifakla üzerine bastırdıkları kusurdur. Bizim tekkemizde her şey yapılıyor ama tasavvufî faaliyet, irşat ve tebliğ çalışması yapılmıyor. Az yapılıyor. Çok az yapıldığı için de fanatik ve palavracı başka gruplar şey yapıyorlar [öne çıkıyorlar?]. Kerâmet ticareti yapan başka gruplar daha ileri gidiyorlar. Biz bunların karşısına ayın metotla, kerâmet ticareti yaparak çıkamayız. Bizim için bu bahis konusu değildir. Biz soyluluğumuz ve vakarımızı korumak babında gelişmenin, büyümenin yüzde onda kalmasına razı oluyoruz. Biz tekkeye hıyanet eden, tekkenin mantığına aykırı hareket eden bir insana Mısır'a sultan olsa bile dirsek çevirebiliyoruz. Herhangi bir menfaat, gider vesaire gibi bir düşünce içinde değiliz.

Ama bu vakar, ciddiyet, onurluluk ve istiğna, müstağni oluş içinde yine de büyümemiz lazım. Yine de bu yüzde onluk büyüme tam bir büyüme değildir. Hakkın hâkim olmadığı yerlerdeki boşluklara bâtıllar yayılır. O boşlukları bırakırsak vebal bizim olur. Onun için her yere hâkim olmamız lazım. Her beldeye, her şehre ve toplumun, cemiyetin faaliyetlerinin her dalına hâkim olmamız lazım. Biz bunu sağlayamamışızdır. Biraz onurumuzdan sağlayamamışızdır.

Açılış konuşmasında da söylediğim gibi bir haftalık dergi çıkartamamışızdır. Meseleyi kaç defa ayağa kalkıp konuştuğumuz halde, finans meselesini çözemedikleri için yapamamışızdır. Bir gazete atılımı yapamamışızdır. Gazete çıkartacak duruma gelememişizdir. Bu büyük bir eksikliktir. Elemanlarımızı bir yan faaliyet olarak, hayatlarındaki çalışmaların bir çeşnisi, bir küçük yüzdesi, bir küçük parçası olarak hizmet edici elemanlar halinde görmekten muzdaribiz.

Müslüman, ihvanımız, ama hayatının faaliyetleri içinde tekkeyle bağlılığı, tasavvufla bağlılığı ve tekkemize faydası yüzde bir, yüzde iki, yüzde üç... Bu yanlış bir görünümdür. O kişinin yanlış bir yolda olduğunun alametidir. Biz bu faaliyetlerin full time olması gerektiğine inanıyoruz.

Sizden bir kardeş, tekkeden ders almış, tekkeye bağlanmış bir şahıs hobi olarak binbir faaliyetinin arasında biraz da bizim tekkeye mensup bir derviş olduğunu ara sıra hatırlamak durumunda değildir. Full time bu davaya hizmet vermek durumundadır.

Bunun önüne çıkan mâni meslektir. Herkesin geçim gailesidir, derdidir. Bir insan bu geçim derdi ve gailesi sebebiyle tekkeye yüzde yüz hizmet veremiyorsa o zaman mesleğini ve geçim kapısını düşünmek ve ayarlamak zorundadır. "Ben nasıl bir çalışma yapayım da yüzde yüz bu faaliyetin tam içine gireyim" diye o mesleğini seçerken veyahut o mesleğinde faaliyet gösterirken kendi hayatında birtakım reformlar yapmalıdır, düzenlemeler yapmalıdır. Sonuç itibariyle yüzde yüz tekkeye hizmet veren, bir davaya hizmet veren bir eleman haline gelmelidir.

Ben bu tekke meselesini de… Bazıları küçümsüyorlar. Bizim ders verip burs verip de yetiştirdiğimiz bazı kimseler dediler ki; "Biz tekkeye hizmet etmeyeceğiz. İslâm'a hizmet edeceğiz." Kalktılar gittiler. Aslında kendilerine hizmet ettiler. İslâm'a hizmet etmediler. Ama şu fıkrayla ben bu meselenin yanlışlığını anlatmaya çalışacağım.

Bir sokakta üç tane doktor varmış. Rakip, birbirleriyle çekişme ve müşteri kapma gayreti içinde. Bir tanesi düşünmüş taşınmış. Penceresinin altına bir levha yazmış. Demiş ki; "Türkiye'nin en iyi doktoru." Bakmışlar öteki dokturlar, "Allah Allah! Türkiye'nin en iyi doktoru ne demek? Bize hakaret! Aynı sokaktayız, adam "Türkiye'nin en iyi doktoruyum." yazıyor."

Bir tanesi, bu Türkiye'nin en iyi doktoru olduğuna göre ben ne yazayım levhaya diye, düşünmüş taşınmış. Ötekisi de "dünyanın en iyi doktoru" diye bir levha yazdırmış. O da penceresinin altına astırmış. İnsan ne Türkiye'nin en iyi doktoru olabilir ne dünyanın en iyi doktoru olabilir. Bunlar kendilerinin iddiası.

Üçüncüsü. Bunların karşısında ne yapacak? Uzay kaldı. Uzayın en iyi doktoruyum filan diyebilir belki. Dünyadan daha büyük bir mekan uzay olduğu için. Ama o öyle yapmamış. Şaşırtıcı bir levha yazmış. Ama doğru bir levha yazmış. Demiş ki; "Bu sokağın en iyi doktoru." Sokak küçüktür. "Bu sokağın en iyi doktoru" demiş ama doğruyu söylemiştir.

Biz de tekke faaliyetleri yapıyoruz derken tekkenin faaliyetleri nedir?

"Ben tekkeye hizmet etmeyeceğim de İslâm'a hizmet edeceğim." diyen bir insanın mantığına karşı bunu söylüyorum. Tekkenin faaliyeti İslâmî faaliyettir, organize bir faaliyettir, düşünülerek yapılan bir faaliyettir, planlanarak yapılan bir faaliyettir, sıradan bir faaliyet değildir ve görüyorsunuz başka grupların faaliyetlerinden de farklıdır, üstündür, moderndir, sağlamdır.

Kardeşimiz Arnavutluk'la ilgili şeyler anlatırken hıristiyanların Hıristiyanlığı yaymak için tıptan nasıl faydalandığını anlamış olduk. Tıbbî hizmet yapıyormuş gibi Hıristiyanlığı o tarzda, o yolla yayıyorlar. Bu yaygın bir şey. Bizim faaliyetlerimiz için de doktor kardeşlerimizin faaliyetleri önemli bir faaliyettir ve yatırımlarımızın büyük çoğunluğu onlarla ilgilidir. Herhalde komisyon çalışmalarında bunlar dile gelmiştir ve sizden bu hususta yardım istenmiştir.

Bizim çalışmalarımız başkalarına örnek oluyor. Binâenaleyh hakk-ı tekaddümümüz vardır ve fazl-ı tekaddümümüz vardır. Bir şeyi önceden yapmanın, önde olmanın ve ortaya atmanın fazileti ve sevabı vardır. Bizi taklit ediyorlar. Gerçi bizi taklit edenler bize rakip olmak için taklit ediyorlar. Bizi çelmelemek için, bizim hızımızı kesmek için yapıyorlar. Bunun bazı merciilerce şuurla yapıldığını biz biliyoruz. İfade edilmiştir bu. Bizim hızımızın yavaşlatılması, başarımızın yüzdesinin düşürülmesi, sıradan bir grupçuk haline düşürülmemiz için çok büyük çapta, Türkiye çapında, belki Türkiye hudutları dışına da taşıyorsa beynelmilel çapta hakkımızda engellemeler olduğunu biliyoruz. Ama diyoruz ki; HasbunAllahu ve ni'mel vekîl.

"İnsanlar toplandılar, silahlandılar, size geliyorlar" denildiği zaman has mü'minler ne dediler?

HasbunAllahu ve ni'mel vekîl. Allah bize yeter, o ne iyi vekildir, dediler. HasbunAllah diyoruz, "Allah bize yeter" diyoruz ve yetiyor hakikaten. Fakat Allah'ın çalışma yaptığımız zaman;

Allahu Teâlâ hazretleri insanlara sa'yine göre mükâfat ve sonuç veriyor, muvaffakiyet veriyor. Kanûn-u ilahîsi böyle. Ve en leyse li'l-insâni illa mâ sa'â ifadesi insanoğlu için sa'y ü gayret ettiğinden başka bir mükâfat verilmez demektir. Leyse olumsuzluk fiilidir.

Ve en leyse li'l-insâni. İnsan için yoktur. İlla mâ sa'â. Ancak sa'y ü gayret ettiği kadarı vardır, o vardır.

Lâ ilâhe illallah gibi bir cümledir bu, kuvvetli bir cümledir. Sa'yin önemini göstermektedir. Hiçbir ilah yoktur ancak Allah vardır. Hiçbir sonuç alamazsınız ancak sa'yiniz kadar sonuç alabilirsiniz. Sa'y ederseniz, gayret gösterirseniz alırsınız demektir bu. "Ben sizi seviyorum, siz benim sevgili kullarımsınız, ben size havadan cabadan şöyle muvaffakiyet veririm." demiyor Allahu Teâlâ hazretleri, "Ancak sa'y ederseniz veririm." diyor.

Ama şu incelik vardır bu işte. Sa'y eden mü'min kullarına Allahu Teâlâ hazretlerinin mükâfatı çok çok büyüktür. Ama sa'y etmek şartına bağlıdır. Durduğu yerde durmak şeklinde değildir, uyumak şeklinde değildir, tembellik tarzında değildir, ihmal tarzında değildir, vazifesini yapmamak üzerine değildir. Vazifesini yapmayan insana Allah yapmadığı halde mükâfat vermez, yapmadığı için ceza verir. Mü'min kulu olduğu halde. Osmanlı'nın yıkılışının sebebi budur.

Mehmet Âkif güzel söylüyor.

Allah'a dayan, sa'ye sarıl, hikmete râm ol

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.

"Allah'a dayan", tevekkül. "Sa'ye sarıl", çalış. İşte şu bizim işlediğimiz konu. "Hikmete râm ol", ilmin peşine düş demektir. Hikmet ilmin, bilginin, doğrunun, akla, mantığa ve şeriate uygunluğun sembolü olan bir kelimedir. Ona râm olacaksın, ona tâbi olacaksın. Bu Konyalıların iyi bildiği bir beyittir. Çünkü İmam Hatipin kapısının üstünde yazılıdır. Ali Ulvi Bey'in mısralarıdır. Ali Kemal Bey de bestelemiştir bu sözü. Onun için sa'y etmemiz gerekiyor muhterem kardeşlerim. Bu ciddi bir iştir.

Ve ben böyle genç, dinamik, ciddi ve teşebbüs halinde olan insanlara hitap etmenin mutluluğu içindeyim. Evet, hepiniz sakallı, sarıklı, cübbeli hoca değilsiniz ama sa'y eden müslümanlarsınız. Bizim temennimiz öbür tarafın da, hocalık tarafının da olması.

Bu iki şekilde olacak:

Ya siz aynı zamanda hocalık bilgilerine de sahip olacaksınız, ilmihali öğreneceksiniz... Bir hocanın bilgisi ne kadardır, siz de o kadar çalışacaksınız, imam-hatip bilgilerine sahip olacaksınız. Cübbeyi sırtınıza geçirdiğiniz zaman, sarığı başınıza aldığınız zaman hutbe okuyabileceksiniz, vaaz verebileceksiniz. Ne söyleyeceğinizi bileceksiniz. Cenaze namazı kılabileceksiniz, kıldırabileceksiniz, cenaze yıkayabilecekseniz, talkın verebileceksiniz... Bir hocanın, bir vaizin yapabileceği her şeyi bileceksiniz ve bu konuda kendinizi yetiştireceksiniz.

Ya da din adamları sizin gibi aksiyon insanı ve meslek mütehassısı olacak ya ilahiyattan mezun olan insanlar, imam-hatipten mezun insanlar hukuk fakültesine, iktisat fakültesine, işletme fakültesine, tıp fakültesine, teknik üniversiteye gidecek, öyle yetişecek ki; içinizde böyle insanlar var. Hocadır, öteki mesleklerden de nasibini alıyor, zü'l-cenaheyn oluyor, zâhir ve bâtın ilimlerine sahip oluyor. Ya da siz doğrudan doğruya dünyevî bir ilimle yetişmişseniz gideceksiniz fark imtihanlarını vererek birer imam-hatip diploması alacaksınız, diyanete müracaat edeceksiniz, "Ben falanca yerde imam olmak istiyorum" diyeceksiniz. O hâle gelebileceksiniz. "Vaiz olmak istiyorum" diyebileceksiniz. O da 'gık' diyemeyecek, bu görevi size vermek zorunda kalacak.

Böyle olduğu zaman, yani dinî bir fonksiyon da üstlendiğiniz zaman iş bütünlük kazanıyor. İslâm'da dinî görev, bir dinî kadroya mahsus ve münhasır değildir. Bütün müslümanların vazifesidir. Binâenaleyh tamlık oluyor. Hem sizin Müslümanlığınız tam oluyor hem sizin vazifelerinizi güzel görmeniz mümkün oluyor. Ben onun için hepinizden – bir dahaki toplantıya kadar demeyeyim ama – kısa zamanda birer imam-hatip lisesi diploması almanızı rica ediyorum, bir. İkincisi; hepinize bulunduğunuz yerdeki ihvanımızı tanımanızı, defterlemenizi, yazmanızı, hepsini, yaşlısı ve genci öğrenmenizi tavsiye ediyorum.

Siz belli bir seviyenin altındasınız. Yaş durumuna bakacak olursak kırkın civarında olan insanlarsınız. Daha yüksekler içinizde yok. Çok sıkı bir arama yapılırsa belki eleğin üstünde bir iki kişi kalabilir, o kadar. Daha büyük yaşta insanlar yok. Bu bir kopukluktur. Eski ihvanımız ile yeni ihvanımız arasında bir diyalog eksikliği vardır. Bu sizin eksikliğinizdir. Çünkü "büyüklerini saymayan bizden değildir" diyor Peygamber Efendimiz.

Siz gidip sayıp hacı babaları, hacı amcaları tanıyacaktınız, bilecektiniz. Bu bilmemek sizin kusurunuzdur. Onların da sizi bilmemesi onların kusurudur ama suçun yüklenilmesi size düşer, şamarı siz yersiniz. İnsan, herhangi bir ortadaki şahıs, hakem mevkiindeki şahıs gidip de yaşlıyı suçlamaz. Suçlu yaşlı bile olsa gence "sus bakalım, otur oturduğun yerde, konuşma, suçlu sensin" derler. Onun için bu aktivite size düşüyor. Hepsini tanıyacaksınız, bir.

Bazı yerlerde hocamızın zamanından, tarihî değeri olan, sit şahsiyetler vardır tabiri caizse. Onlara görev vermişizdir, hocamız zamanındaki ders verme salahiyeti devam etmektedir, hatm-i hacegân yaptırmaktadırlar. Tamam, güzel. Yapsınlar. Onlara hürmet edin, ikilik çıkarmayın. Ama siz de hatm-i hacegân yapabilirsiniz. Müsaade veriyorum, yaptırabilirsiniz. Ve tasavvufa intisap etmek isteyen kardeşlerimize, vekalet veriyorum, benim nâmıma tasavvufun zikir tarafını telkin edin ve onları tekkemize kazanın. Tekkemize kayıtlarının yapılmasını, bizimle irtibata geçmesini sağlayın. Böylece bu ikilik ortadan kalksın. Ayrılık gayrılık, ikilik ve eksiklik ortadan kalksın. Din ve dünya diye ikiye ayırdığınız zaman insanın yüzde 50'si kayboluyor. İkisi bir arada olacak; din, dünya ve âhiret, ikisi de aynı anda bulunacak.

Yeni yapılanmamız başarılıdır, maddî bakımdan; başarısızdır, şu anlattığımız konular bakımından. Yeni yapılanmamızın eksikliği çok barizdir. Kusurun hepsi benimdir, yüzde 99'u benimdir. Biz bu çalışmaları adeta sivil bir toplumun çalışması tarzında götürüyoruz da bir tekke heyecanı, neşesi, aşkı, şevki, heyecanı, ürpertisi aşılama konusunda bir çalışma yapmıyoruz. Bu bir eksikliktir, yeni yapılanmamızın kusurlu tarafıdır. Bunun telafi edilmesi lazım.

Bunun telefi edilmesi bulunduğunuz yerlerdeki vaiz, hoca, imam, müezzin, müftü kardeşlerimizle irtibat kurmaktır. Mümkünse onların tekkeye kazanılmasını sağlamaktır. Böylece bu genişlemenin nispeti artacaktır, büyümenin hızı artacaktır, hizmet eden insanlar artacaktır, hizmet verilen saha genişleyecektir. Bunu mutlaka sağlamak gerekiyor.

Dünyevî işler de yaptığımız için Seha, Vefa, Deha, Ahsen vesaire derken, müdürlük, memurluk, uzmanlık, teknisyenlik derken, işlerin icabı veyahut olağan iş yönetim hadiseleri şeklinde işine son verilenler oluyor. Olabilir. Bunun önüne de geçilmez. Canlı bir toplum, bir işyeri kadrosunda tenkisat yapabilir, yapmak zorunda kalabilir, değiştirme ihtiyacını duyabilir, kan değiştirme mecburiyeti olabilir.

Burada kardeşlerimize şunu aşılayabilirsek; gelen gidenden daha üstün manasına bir değişiklik değildir bu, bir nöbet değişimidir. Birden üçe kadar filanca nöbeti tuttu, üçten beşe kadar falanca tutacak, beşten yediye kadar falanca nöbet tutacak. Böylece herkes icabında dinlenecek manasına bir hava verilir de meseleler bu tarzda ortaya konulur ve anlaşılır, anlatılırsa sanıyorum biraz kolay olabilir bu işler. Fakat bütün bunlara rağmen dünyevi iş yaptığımız için mutlaka gayrı memnunlar olabilir, darılmalar, kırılmalar olabilir.

Hatta tasavvufî konuda bile geçtiğimiz, gezdiğimiz yerlerde bölünmeler, ikilemeler, üçlemeler görüyoruz. Bakıyoruz ki hatm-i hacegânın başında falanca duayı okumaktan veya okumamaktan ihvan iki gruba ayrılmış. Onlar başta şu duayı okuyanlar, bunlar okumayanlar. Hatm-i hacegândan sonra şöyle yapanlar, böyle yapmayanlar diye bir ihtilaf çıkmış olabiliyor.

Bence bu çok komik bir şey. Ama trajik bir komikliği var bunun. Acıklı bir komiklik bu. Acı acı insanı güldüren bir şey. Bunun incir çekirdeğini dolduran bir tarafı yoktur. İşin esası tamam olduktan sonra böyle, bu gibi detay üzerinde ihtilaf çıkarmak akıl kârı değildir. Ya bunları çok cahil insanlar çıkartıyor ya da art niyetli insanlar çıkartıyor. Uyanlar da buna çanak tutanlar da vebal altında kalıyor.

Bu birlik ve beraberliği koruma hususunda herkesin fedakâr olması gerekiyor. İşin düzelmesi için bir tarafa fedakârlık düşer. İki taraf da hakkını sonuna kadar isterse. Ve la teftesti hakkate külleh. Hakkını tamamen almaya kalkma. O zaman alamazsın. Alamayınca da bir mücadele olur. Terkü'l-husûmâti fi'l-erzak. diye geçti dün akşam. Yani "Dünyevi meselelerde çatışma, çekişmeyi terketmek" diye geçti. Fedakârlık etmek gerekiyor. "Tamam kardeşim". Îsâr gerekiyor. dün akşamki prensiplerden. "Tamam, ben olmayayım, sen ol. Ben yemeyeyim, sen ye. Ben giymeyeyim, sen giy. Ben öleyim, sen yaşa..." gibi fedakârlık. Buna îsâr diyoruz. Tercih, arkadaşını tercih. Böyle olursa bunun ecri, sevabı büyüktür.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadîs-i şerifinde; "Haklı olduğu halde münakaşayı terk eden müslümana cennetin avlusunda bir köşkü garanti ediyor." Haklı ama münakaşa çıkmasın diye "peki peki" diyor. Münakaşa çıkmaması önemli. İhtilaf çıkmaması önemli. Yangının sönmesi önemli. "Peki" diyor. "Sen haklısın" demese bile "Peki peki kardeşim" diyor, susuyor, ses çıkartmıyor. "Buna cennetin avlusunda bir köşkü garanti ederim" buyuruyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Bu az bir mükâfat değildir. Güzel bir şeydir. Bizim gözümüzün önünde bulunması gerekiyor.

Bir topluluğun içinde daima... Biliyorsunuz, bir evde kardeşler arasında bile kavga oluyor. İki kardeş birbiriyle elbisenin, ayakkabının renginden, modelinden ağlama, zırlama durumuna düşebiliyor. Bunlar bildiğimiz şeyler. Binâenaleyh tabiidir. İnsanlar toplu halde oldukları zaman böyle şeyler olabilir. Ama bu tabiiliği davamızın ilerlemesine engel bir büyük zelzele haline getirmemek lazım. Bölünme ve çatlama haline getirmemek lazımdır.

Böyle bir şey yok ama bahis konusu edildiği için ben bu konuya değindim. Bu gibi şeyler çok az veya hiç yok. Veya eskiden bizim bu partiyle ilgili meselelerdeki tutumumuzdan dolayı, partinin tutumundan dolayı bir şey olmuştur. Kimisi o tarafı tercih etmiştir kimisi bu tarafı tercih etmiştir. Daha başka bir şey... Kendi içimizde sâfîleştik. Büyük ölçüde olmuyor. Yüzde 99,3-5-7, neyse iyidir durumumuz ama ufak tefek şeyler duyuyoruz. "Falanca şehirde şöyle bir problem var, falanca şehirde şöyle bir problem var…" diye.

Kardeşlerimiz bunları kendi içinde halledebilmelidir. Çünkü yarasını tamir edemeyen bir vücut da sıhhatli değildir. Vücudun bir yerinde bir yara açılmış, tamir edemiyor. Şeker hastası galiba veyahut böyle bir rahatsızlığı var veyahut böyle bir vitamin eksikliği var demektir. Yarasını tamir edemeyen bir toplum sıhhatli bir toplum değildir. Yara olabilir. Yaralanır insan, ister istemez yaralanır. Kimse hastalanmak istemez, yaralanmak istemez ama yarayı vücut örer, temizler, kabuk bağlatır, kabuğu atar, o kadar. Aynı şekilde o uzuv vazifeyi görmeye devam eder.

Doktorlar insanı masaya yatırırlar. Karnını keserler. Bağırsaklarını masanın üstüne dökerler. Keserler, biçerler, dikerler... İnsan ondan sonra kalkar, yine yaşar. Vücut sıhhatli olduğu için bunların hepsinin altından kalkar. İnsan ondan sonra senelerce yine yaşar. Halbuki karnında iki karış boyunca ameliyat izi vardır. Kaç yerinde deliği vardır, dikişi vardır. Ama insan yine yaşar. Çünkü sıhhatli toplumlar yaralarını tedavi edebilirler.

Eğer yaralarımızı tedavi edemiyorsak bizde bir sıhhatsizlik var demektir, bir hastalık var demektir. Adı şeker hastalığı gibi tatlı bile görünse güzel olmayan bir rahatsızlık var demektir. Bu hususta da dikkatinizi çekerim. İhtilafta taraf olmamaya gayret edin. İhtilaf çıkarmamaya gayret edin. İhtilafı kapatmaya gayret edin.

Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki; "En faziletli faaliyet, ıslâh-ı zâti'l-beyn. İhtilaflı iki tarafı barıştırma faaliyetidir. En sevaplı iş budur. Çünkü ihtilaf helak edicidir. Kökünden kazıyıp toplumun salahını, felahını tahrip eden bir kötü durumdur ihtilaf." Ve Peygamber Efendimiz diyor ki; "Allah'tan korkun. Aralarınızdaki ihtilafları düzeltmeye gayret gösterin. Bakın Allahu Teâlâ hazretleri bile rûz-u mahşerde iki müslümanın arasını bulmak için neler yapıyor." bir hadîs-i şerîfte. O hadîs-i şerîfi teberrüken söyleyelim.

Mahşer günü bir kul Allah Teâlâ hazretlerinin divanında diz çökmüş durumda ve başı yerde. Başını kaldıramıyor. Çok kritik bir durumda. Sevapları gitmiş, veballeri sevapları arasındaki fark azalmış. Ve çok az bir farkla belki cennete girecek. Fakat bir hasmı geliyor. Diyor ki; "Yâ Rabbi! Bu kardeş dünyadayken bana şöyle bir zulüm ve haksızlık yapmıştı. Ben bundan hakkımı isterim." O hakkını isteyince bu sefer negatife geçiyor kişi. Cehenneme gitmesi lazım geliyor. Ötekisi hakkını aldığı zaman, pozitiften negatife düşünce, cehenneme gidip cezası kadar yanması gerekiyor. Ötekisi boynunu büküyor. Tam böyle kritik bir noktadayken, cennete kıl payı girecek gibiyken cehennemlik olacağı anlaşılınca, fevkalade mahzun...

Allahu Teâlâ hazretleri hak isteyen kula; O da başı yerde. Mahşer gününün dehşetinden kaldırıp başlarını bakamıyorlar; "Ey kulum, başını kaldır!" diye emrediyor. Kul başını kaldırdığı zaman karşısında cennetin mücevherle yapılmış köşklerini görüyor. Hayranlığından "Kimin yâ Rabbi bu köşkler?" diyor. O güzellik karşısında şaşırıyor, afallıyor: "Yâ Rabbi! Bu köşkler kimin? Bunlar şehitlerin mi peygamberlerin mi? Kimlerin bu köşkler?"

Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki; "Bedelini verenin Kim bedelini verirse, parasını sayarsa onun bu köşkler." Diyor ki; "Yâ Rabbi! Böyle bir muazzam, muhteşem, mücevherli bir cennet köşkünün bedelini kim verebilir? Kim bunun parasını ödeyebilir?" "Sen verebilirsin." diyor Allahu Teâlâ hazretleri. Bu köşkler, kardeşlerini, kendisine zulmetmiş olan bir kardeşini affedenler içindir.

İnsanları affeden içindir bu köşkler, diyor. "Sen de bu kardeşini affedersen bu köşk senin olabilir" diyor. "Affettim yâ Rabbi!" diyor. O zaman affedince, kardeşi cehenneme sevk edilmek üzereyken, o hasmı durduruluyor. O da köşkün sahibi olmanın mutluluğu içinde cennete koşuyor.

Koşarken Allahu Teâlâ hazretleri; "Ey kulum dur. Evet cennete giriyorsun ama bak, o da sen onu affettiğin için cennete gitme durumuna geldi. Hakkını istemeyince o da cennete gidecek duruma geldi. Tut elinden de cennete beraber girin." buyuruyor.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; "Bakın, ey müslümanlar! Allah'tan korkun. Araları ıslah edin ki Allah bile iki müslüman kulunun arasını ıslah etmek için neler yapıyor! Bu hadîs-i şerîfte görün." diyor. Ona köşk gösteriyor. Köşkün hatırına arkadaşını affettiriyor. İkisini birden cennete sokuyor. Hem de el ele tutuşarak! "Tut bakalım kardeşinin elini!" deyip cennete öyle sokuyor. Bu arayı ıslah etmek, böyle mühim bir olaydır muhterem kardeşlerim. Bu sizin zihninizde önemli bir yer işgal etsin. İhtilaf çıkarmayın. İhtilafları halletme konusunda gayretli olun, koşucu olun, düzeltici olun, araları birleştirici olun.

Biliyorsunuz ki bizim vakıflarımızdan Hakyol Vakfı'nın üç temel prensibinden birisi dostluktur. Dostluğu pekiştirmektir, düşmanlıkları izale etmektir, zulmedeni affetmektir. Biz bize zulmedenleri affetmeseydik birçok kimseyle şu anda selamlaşmamamız gerekirdi. Çünkü açıkça bize karşı haksızlık etmişlerdir, hakkımızı çiğnemişlerdir, dine aykırı hareket etmişlerdir ama affetmek önemli bir husus olmuş oluyor muhterem kardeşlerim.

Bakın biz mü'minleriz, Allah'ın sevdiği kullarız ama dünya üzerinde bizden çok daha üstün başarı sergileyen gayrimüslim milletler var. Bu bana utanç veriyor. Utanıyorum. Kıskanıyorum. Bir Japonya'nın gelişmesini, Mustafa Özel kardeşimiz anlattığı zaman, hasedimden çatlayacak hale geldim. Japonya'nın o gelişmesi, o üretimi, o üretimdeki canlılığı, üretimi geliştirmek, güzelleştirmek için fikirlerin çalışması, buluşların yapılması... Çok önemli!

Dört bin tane buluş teklif ediyor fabrikanın yönetimine notları almışsınızdır. Panasonic fabrikası mıydı neydi? Neyse. Ne kadar geliştiğini... Elemanların her birisi işin gelişmesi için bir yeni teklifte bulunuyor. Ve bu dört milyon adedi buluyor. Şu kadar zamanda şu kadar teklif. Dört milyon… Bizde dört tane yeni teklif yapılmıyorsa ayıptır, günahtır. Bizim kafamız mı eksik? Gözümüz mü şey, nedir yani? Biz bir buluş yapamaz mıyız?

Ben oturduğum yerden, edebiyat fakültesi mezunu bir eften püften mesleğin sahibi insan olarak, şey [mucitlik?] iddiasındayım; pencerelerin şekli, kapıların formu, bilmem nenin nasıl olması gerektiği konusunda icatlar peşindeyim. Vaktim olsa oturacağım, cetvelle çizeceğim. Bence bu direklerin köşeleri böyle olmaz. Neden? Birisi çarparsa, bir çocuk, burada kafası yarılır. Karpuz gibi ikiye ayrılır kafası. Nasıl olacak? Yuvarlak olacak. Hafif yuvarlatılmış olacak. Bu önemli bir şey. Bir müslümanın kafasını, Allah'ın verdiği aklı, muhakemeyi, tefekkürü geliştirmesi lazım.

Düşünmek gibi kıymetli, sevaplı ibadet olmaz, buyuruyor. Düşünen insan olacağız. Geliştiren insan olacağız. Problemleri çözen insan olacağız. Yenilikler ortaya koyan insan olacağız. Ben kardeşlerime dedim ki yeni silah icat edin. Onu imal edelim. Piyasaya onu sürelim. Yeni olsun. Niye başkasını takip ediyoruz? Otururuz, daha güzelini yaparız. Düşünelim. Ama daha güzelini yapmak için mevcudu bilmek gerekir. İlmin ilk şartı budur. Mevcudu bileceksiniz, ondan sonra mevcudu aşacaksınız. Çünkü sizin aylarca yıllarca uğraşacağınız şeyi birisi uğraşmıştır da çözmüştür.

Amerika'nın demir perde olduğu zaman Rusya'daki buluşları iyi takip edememesinden araştırma, geliştirme masraflarına çok büyük kayıplar yaptığını yazıyordu bir kitap. Çünkü aynı konuyu Ruslar da incelemiş ve çözmüş. Amerika ondan habersiz o konunun çözümü için ne kadar masraf yapmış, sene harcamış. Onun için teknolojik casusluk, teknolojik istihbarat, bilimsel istihbarat önemlidir. Yeni şeyler bulanlar bilgisini saklarlar. Karşı taraf da onu çalmak için allem eder, kallem eder, uğraşır, didinir, onu çalmaya çalışır. Neden? Zahmetten kurtulmak için.

Bir Japon öğrencisi Almanya'daki bir fotoğraf firmasının çeşitli bölümlerinde çalışıyor, çalışıyor. Sonra işini bitirdiği zaman Japonya'ya dönüyor. Japonya'da o çalıştığı firmanın aynı inşa edilmiş. O fabrikanın başına getiriliyor. Çünkü çalıştığı bölümlerin fotoğraflarını çekmiş, Japonya'ya aktarmış. Japonya'ya geldiği zaman o bölümler aynen Japonya'da inşa edilmiş. Almanya'daki o fotoğraf firması o hale gelinceye kadar neler çekmiştir. Hazır olarak, hemen yüksek seviyeden fotoğrafçılık yapmaya başlıyor. Ondan sonra da geliştiriyorlar. Yeni bir şeyler yapmaya çalışıyorlar.

Bir imalatçı, fabrikatör şahıstan dinlemiştim. "Bizim fabrikamızda bir problem vardı. İmalatı aksatıyordu. Onun çözümünü bilmiyorduk. Almanya'da veya Avrupa'nın bir başka şehrinde aynı cins imalat yapan bir fabrikaya gittim. O benim problemli bölümüm, orada gizli bölüm. Oraya beni sokmadılar. Tam püf noktası olan noktaya, yasak kısım, oraya sokmadılar. Ama ben oradaki konstrüksiyondan bir şeyin nasıl yapıldığını anladım." diyor. "Biz başka türlü yapıyorduk, o şöyle yapmış. Böyle cihazların, depoların, vesairenin duruşundan, gelişinden, gidişinden, ham malzemenin geliş yeriyle çıkış yerinin farkından anladım meseleyi, bir bakışta problemi çözdüm, gittim, hallettim" diyor.

Bir Karadenizli kardeşimiz bir ihaleyi kazanmış. Alçı kartonpiyerler, şu kenarlardaki desenli, alçı kısımlar yapılacak. Bidonla alçıyı karıyoruz, yerine uygulayacağımız zamana kadar donuyor. Çuvallarla alçı ziyan ettik, meseleyi çözemedik, diyor. Onun üzerine gitmiş, bu işin ustası bir gayri müslimi parayla tutmuş. Onun başında da şahin gibi oturmuş. Bakalım bu problemi nasıl çözecek? Alçının ani donmasını engelleyip oraya uygulanmasını sağlayacak kadar zamanı nasıl kazanıyor ve bu işi nasıl uyguluyor diye. Bir gün çalıştırmış o adamı ondan sonra işine son vermiş. Çünkü problemi çözmüş. O işi nasıl uyguladığını anlamış. Araştırma ve geliştirmenizi teşvik için bu sözleri söylemiş oluyorum.

Bizim Japonya'dan aşağı kalmamız lazım muhterem kardeşlerim! Aptal adamlar güneşe tapıyorlar! Bâtıl bir inanç. Putperest bir kavim, müşrik bir kavim ama hırsla çalışıyorlar. Ve Allah da sa'y kanununa göre çalışmalarının sonucunu veriyor.

Batı Almanya'nın gelişmesi... Yahudiler kendilerine düşman, yahudileri destekleyen Amerika, İngiltere, Fransa kendisine düşman, Avrupa devletlerinin çoğu eskiden beri onun hasmı. Almanya, bu kadar hasmın karşısında, vura kıra, bugün Doğu Almanya'yı kurtardığı gibi Avrupa Birliği'ni de Avrupa Topluluğu'nu da sürüklüyor, düşmanlarının muhalefetlerine rağmen Amerika gibi, Rusya gibi, Çin gibi büyük bir devlet olma dinamizmini gösteriyor. O hızla çalışıyor.

Çok utanıyorum! Bizim Almanya'dan ve Japonya'dan geri kalmamızı fevkalade utanç verici bir durum olarak görüyorum. Çünkü biz de Osmanlı Devlet-i Âliyyesi'nin evlatlarıyız. Niye biz Osmanlı Devlet-i Âliyyesi'ni bu Batı Almanya'nın şimdiki çalışması gibi, yeniden kurtarma çalışmasına girişmemişiz? İhtiyaç olduğu Makedonya'dan, Kosova'dan, Arnavutluk'tan, Batı Trakya'dan, Bulgaristan'dan, Kafkasya'dan, Suriye'den, Irak'tan, Kuveyt'ten görülüyor.

Bizim şu ana kadar devletin başında görev yapmış olan insanların hepsi tarih karşısında suçludur. Hepsi suçludur. Çünkü 1923'ten 93-94'e yetmiş yıl geçmiştir. Bu yetmiş yılın içinde şu Batı Almanya'nın gösterdiği bir basireti, bir vefayı göstermemişlerdir. 1994 yılında Makedonya'ya karşı sorumluluğumuz olduğunu hissediyoruz, Kafkasya'ya karşı sorumluluğumuz olduğunu yeni hissediyoruz ve karınca kararınca, ufak tefek çalışmalar yapıyoruz. 70 yılın yöneticilerinin hepsi mesuldür. Hepsi Allah divanında bu konuda sorgu ve suale maruzdur ve cezaya müstahaktır.

Çünkü 23'ten sonra bu gibi meselelerle ilgilenmemiştir. Gözümüzün önünde on iki ada Yunanlılara verilmiştir. Yendiğimiz Yunanlılara! Bulgaristan'la ilgilenilmemiştir. Yunanistan'a buğday yardımı yapılmıştır da Batı Trakya desteklenmemiştir. Kafkasya ihmal edilmiştir. İnönü zamanında Kafkasya'dan Türkiye'ye kaçanlar geriye oraya iade edilmiştir. Onlar bu tarafta yalvarmışlardır: "Bunlar o tarafa geçince bizi öldürecekler." "Siz öldürün!" demişlerdir. Hayır, köprünün öbür tarafına öbür tarafa geçer geçmez Rus askerleri hiç başka şey yapmadan, takır takır, orada, teslim edenlerin gözü önünde o mültecileri öldürmüşlerdir.

Yöneticilerin ne Nahcivan hakkında bilgisi vardır ne Azerbaycan'ın yapısını bilirler ne Kafkasya'yı bilirler. İtiraf ediyorum ki ben de Kuzey Osetya, Güney Osetya vesaire gibi Çeçen, İngüç vesaire gibi şeylerin Kafkasya'daki önemini, vesaireyi son olaylardan sonra tanıdım. Sancak, Kosova, Makedonya vesaire gibi konuları son olaylarda öğrendim.

Bizim Japonya'dan ve Almanya'dan ne eksikliğimiz vardı? Vefasız bir millet miyiz biz? Duygusuz bir millet miyiz? Korkak bir millet miyiz? Aptal bir millet miyiz? Aptal bir ümmet miyiz? Nedir bizim kusurumuz ki biz Japonya gibi Amerika'nın karşısında mutlak bir teslim oluşla Hiroşima ve Nagazaki'de iki tane atom bombası atıldıktan sonra kayıtsız şartsız teslim olmuş bir Japonya'dan ve Fransa, Rusya, Amerika, İngiltere tarafından toprakları istila edilmiş bir Batı Almanya'dan daha geri mi bir topluluktuk biz?

Hangi şeyimiz eksikti ki onlar bu başarıyı bugünlerde, aradan bu geçen zaman zarfında sağladılar da biz sağlayamadık. Bizim bir eksikliğimiz vardır. Bu eksikliği arayıp bulmamız lazım. Ben o eksikliğin ne olduğunu biliyorum. Ama burada ifade etmeyi lüzumlu görmüyorum.

Bizim Almanya'dan, Japonya'dan eksik tarafımız yoktur. Bizim rakibimiz Japonya'dır, Almanya'dır, Amerika'dır. Bizim onlarla yarışmamız lazım. Bizim onlarla güreşmemiz lazım. Bizim onlarla olimpiyat mücadelesine girmemiz lazım muhterem kardeşlerim.

Onun için vazifemiz çok büyüktür. Biz dünya kupasında birincilik için mücadele verme durumundayız. Sizler de bulunduğunuz beldelerde bu mücadelenin elemanlarısınız. Sıradan insanlar değilsiniz. Türkiye'ye ait insanlar değilsiniz. Dünyadaki bütün müslümanların ümidisiniz, temennisisiniz.

Biz bir Afrika ülkesine gideceğiz. Bizim kardeşlerimiz bizden çok önce Makedonya'ya, Arnavutluk'a gitmişler, görmüşler. Biz Orta Asya'ya gittik; Özbekistan'ı, Azerbaycan'ı gördük. Daha görmediğimiz bizden ileri pek çok yer var. Gidip oraları gören pek çok arkadaş var. Biz dünyadaki birincilik için çalışmaya başlamalıyız. Onun başlangıcıdır bu toplantımız. Bu şuurla çalışın.

Allahu Teâlâ hazretleri muvaffakiyet ihsan eylesin. Birinci olmayı ihsan eylesin. Çünkü İslâm birinci dindir. Çünkü müslümanlar Allah'ın en sevdiği kullarıdır. Çünkü birincilik Allah'ın mü'min kullarına layıktır.

es-Selamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü...

Sayfa Başı