M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 109

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Euzubillahi mineşşeytanirracim. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbil âlemin. Hamden kesiran tayyiben mübareken fih. Ala külli halin ve fi küllü Hin. Hamden kemâ li yenbegı vechihî vel azimi sultanih. Esselatu vesselamu ala seyyidinâ evveline vel ahirine ve taci ruusina ve tabibi glubina muhammedinil mustafa.Ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebihu bi ihsânin ila yevmilceza.

Emma badü.

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân ve inne efdale'l-hadîsi kitâbullah. Ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin Sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerra'l-umûri muhdesatuhâ ve külle muhdesetin bid'atün. Ve külle bid'atin dalâletü ve külle dalâletin ve sahibehâ fi'nnâr.

Ve bi'ssenedi'l-muttasılı ile'nnebiyyi Sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kal.

İnne'nnâse yeksurune ve ashabi yekillûne fe lâ tesubbû. Ashâbî. Fe men sebbehum fe-aleyhi la'netullâhi.

adaka rasulallah. fîma kâl ev kemâ kal.

Aziz, muhterem, sevgili ve değerli kardeşlerim; Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı dünyada ve âhirette üzerinize olsun. Allahu Teâlâ hazretleri şu mübarek aydan en yüksek derecede istifade etmeyi cümlemize nasip eylesin.

Rabbimiz cümlemizi rahmetine erdirip, mağfiretine mazhar eyleyip, iki cihanda korktuklarımızdan emin, umduklarımıza nâil eylesin.

İbadetlerimizi, taatlerimizi, hayratımızı, hasenâtımızı affımıza ve mağfiretimize vesile eylesin.

İbadetlerimizi güzel yapmayı nasip eylesin. Peygamberimiz, serverimiz, zişanımız, önderimiz, rehberimiz, eşref-i verâ Muhammedü'l Mustafa Efendimiz Hazretlerinin mücevher misali hadîs-i şerîflerinden bir demet okuyarak şu mübarek günde Kur'an okuduğumuz gibi, zikirler yaptığımız gibi ömrümüzü Rabbimizin rızasına uygun geçirmek için burada toplandık.

Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi rızasına mazhar eylesin. Bu hadîs-i şerîflerin okunmasına başlamadan önce evvela Peygamber Efendimiz'in ruhlarına bizden hediye olsun diye, sonra âl'ine, ashâbına, esbabına, ahbâbına cümle büyüklerimizin ruhlarına hediye olsun diye, hâsseten İstanbul'da bulunan Eba Eyyüp el-Ensârî Efendimiz'in ruhlarına, makamı bulunan Yuşa aleyhisselam vesair evliyâ ve mürselînin ruhuna, bu beldeyi fethetmiş olan cennet mekân Fatih Sultan Mehmed Han hazretlerinin ve ordusu mensubu mübarek Zahidlerin, şehitlerin ruhuna; cümle hayır, hasenât sahiplerinin ve hâsseten bu cami yaptırmış olan İskender Paşa'nın ruhuna, ve bu camiyi asırlar boyunca hizmette tutmak ve zaman zaman tefsir ve tevfik eylemiş olanların, buna az veya çok katkıda bulunanların ruhuna, bu camiden gelmiş geçmiş imamların, müezzinlerin, vazifelilerin, caminin etrafında merhum bulunan mü'minlerin ruhlarına ve uzaktan, yakından bu dersi kar demeden, kış demeden dinlemeye gelen siz dergâh kardeşlerimin âhirete göçmüş bütün müslüman yakınlarının ruhlarına hediye olsun diye, cümlesinin ruhları şâd olsun, kabirleri nur dolsun.

Makamları âli olsun diye bizler de Rabbimizin sevdiği kulları olalım da ömrümüzü rızasına uygun geçirip huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varalım diye bir Fâtiha bir İhlâs-ı Şerîf okuyup başlayalım. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Râmûzü'l-ehâdîs kitabımızın 109. sayfasının 109. hadîs-i şerîfi olan demin metnini okumuş olduğum Ebû Hüreyre radiyallahu anh tarafından rivayet edilen hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki:

İnne'n-nâse yeksurûne. İnsanlar, müslümanlar artıyor diyor; Peygamber Efendimiz.

Ve ashâbî yekıllûne. Ama benim ashabım birdenbire azalıyor, artık. Yani insanlar asırlar boyunca yaşayacaklar; gelecekler, gidecekler. Doğacak var ama ashabın sayısı onlar gittikçe azalacaklar. Onlar gittikçe azalıyorlar, yaşayanlar ölüyor. Nihayet kalmayacak yani, miktarları azala azala.

Fe-lâ tesubbû ashâbî. Sakın benim asabıma sövmeyin. Sövüp saymayın. Saygısızlık etmeyin. Kıymetini bilin, gittikçe azalacak. Bunlar kalmayacak. "Resûlullahı gören var mı içinizde" dediğiniz zaman olmayacak işte. Peygamber Efendimiz'i görüp, sohbetine terennüm edene sahabi denir.

Peygamber Efendimiz'in asabını görenlere tâbiîn deniliyor. Bir zaman gelecek ashâbı görenler bile nadide insanlar olacaklar, kıymetli insanlar olacaklar. Sen Resûlullah Efendimiz'in ashabından birini gördün. Onu gören gözlerin sahibi bir insan gördün.

Bu sefer o kıymete binecek. Onun için bu mübareklerin benim sohbetimde bulunmuş, beni görmüş olan bu asabımın kıymetini bilin de onların aleyhine konuşup, sayıp, sövmeyin.

E, söversem ne olur?

Fe-men sebbehum. Kim onlara sövüp sayarsa kötü söz söylerse;

Fe-aleyhi la'netullâhi. Allah'ın laneti onların üzerine olsun. İki mana olabilir burada: Allah'ın laneti onların üzerine olur. Allah gazap eder, onları cezalandırır diye bir bilgi. "Aman böyle yapma! Bak, sonra çarpılırsın." falan diye bir bilgi. Rüyada Allah'ın laneti onun üzerine olsun, demiş de olabilir.

O mânâya geliyor. Arapça'da bu ifade hem temenni mânasına geliyor hem bilgi mânasına geliyor. Yani bak, öyle yaparsan Allah'ın cezası size gelir. Bilgi ihbarı mânasına geliyor. "Bak, böyle yaparsan böyle olur. Dikkat edin, yapmayın."

Bir de dua mânasında irşâdî derler, ona. O da "bak böyle yaparsanız Allah'ın laneti üzerinize olur." İkinci mânanın karşılığında bir şey var. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme işkence gören sahabileri dediler ki:

"Yâ Resûlallah; şu müşriklere beddua et, lanet et. Allah bunları mahvetsin ve kahretsin de bizde kurtulalım." Çünkü çok eza, cefa ediyorlar. Düşünebiliyor musunuz ateş yakıyor çölde. Odun ateşin üstüne yatırıyor müslümanın sırtını hem de çıplak sırtını.

Yani nasıl işkence yaptıklarını anlayabiliyor musun?

Sığırın ıslak derisini alıyor. Islak ıslak sarıyor, böyle rulo dürüm gibi.

Ak başka bir şey diyeceğiz yani. Televizyon sözünün Türkçe bir karşılığını bulalım diye yarışma açtım. Herkes isim yazdırıyor. Yani televizyonumuzun adı şu olsun. Adı aklanmış, tamamlanmış. Sen Ak'ın yanındaki televizyon sözcüğünün Türkçe karşılığını bul.

Ne demek istiyoruz?

Yani yabancı aletler girmiş, dilimize. Girmiş içimize. Yabancı filmler girmiş, kafamıza. Kâfirce, zalimce, düşmanca hareket eden insanların her şeyi patronunuz almış. Veya bazıları kasten sokmuş, sokuşturmuş, tıkıştırmış. Mahsustan yapmış veya gayri ihtiyari yapmış.

Adam Amerika'da tahsil görmüş de ne yapsın bir kelimeyi kekeliyor, kekeliyor. Bulamıyor, öyle söylüyor.

Ne yapsın?

Konuşacak, derdini, meramını anlatacak. Türkçe telaffuzu aklına gelmiyor. Hadi biz hüsn-ü zan edelim. Unuttuğundan diyelim yani. Yabancı tahsil aldığından, Türkçe'lerini hatırlayamadığından yabancı kelimeler girmiş. Yani birbirlerine konuşurken bu meseleyi ekonomi bakımından mütalaa edersek şöyle olur:

Ne demek istiyormuş bu?

Ekonomi ne demek, iktisat demek?

Ekonomi bazı ne demek?

Temel demek. Yani ekonomi açısından, ekonomi temelinden, niye bakımı kullanıyorsun, temel varken.

Türkçes'ini niye kullanmıyorsun?

Yani bu bir hücum. Senin dilini yok edecek, senin örfünü yok edecek, senin fikrini yok edecek. Etti zaten, etti. Büyük ölçüde biz şimdi tahribata uğramış bir milletiz.

Kıyafetlerimiz onların kıyafeti. detlerimiz onların âdeti. Evdeki eşyalarımız onların eşyası. Gardırop onların, konsol onların. Bunların hiçbirisi bizim değil. Hiçbirisi Türkler'in değil.

Bizimki neydi?

Dolap bizimkinin adı. Dolaptı, sandıktı. Bizim olan şeylerin bizde adı var. Dışarıdan gelenler, takliden gelenlerin adı yok. Setmiş, bilmem müzik seti imiş. Bilmem ne girmiş. Şimdi biz ona karşılık diyoruz ki her şeyin dedelerinden kalma aslını, bize ait olanı kullanalım, diyorum. Televizyon demeyelim de başka bir şey diyelim.

Radyo demeyelim de başka bir şey diyelim, diyorum. Bana isim yazıyorlar. Televizyon kelimesinin karşılığını bulacaksınız. Onu kullanmayacağız, Ak televizyon demeyeceğiz. Ak bir şey diyeceğiz. İşte onu soruyorum. Ak radyo demeyeceğiz. Orta Asya Türk devletlerinin lügatlerini karıştırdım. Radyo için ne demişler diye.

Çoğu radyoyu kullanmış da bir tane buldum. Ünaldı, ses alan cihaz. Ünaldı demişler, televizyon için de buldum. Aynı devirde tabii ki biraz benim gibi düşünen bir adam var orada. O da televizyon için de Sınaldı, demiş. Ünaldı, Sınaldı ama sının ne olduğunu anlayamadım. Görüntü mü demek artık, ona bakacağız. Bir şey bulacağız. Bu Ak televizyonun yanındaki televizyon silinecek.

Oraya bizim bulduğumuz kelime gelecek. Kullanmayacağız, yabancı bir kelimeyi kullanmayacağız. Ben şimdi taklit yapıyorum mecburen. Ben onlara daha güzel taklidi yapacağım. Kendi evlatlarımı daha güzel yetiştirebileceğim. Onun içinde mektepler açıyoruz, açtık.

Ve bizim mekteplerimizde yetişenlerin, onların mekteplerinde yetişenlerden daha iyi yetiştiğini de haberlerde okuyoruz. Kulağımıza geliyor. Mesela Avustralya'da, mesela daha başka ülkelerde bunu duyduk. Burada evelallah bizim talebimiz daha güzel çalışır. Bizim mektebimiz daha güzel öğretir. Bizim radyomuz daha faydalı olur. Bizim yaptığımız her şeyi yapabilir.

Çünkü Allah o kabiliyeti vermiş. Ona verdiği kabiliyetlerin aynısını bize vermiş. Bize de ayrıca iman kabiliyeti vermiş. İman kuvveti vermiş. Biz o iman gücüyle onlardan daha üstünüz. Onlar yarım, bir gözleri görmüyor. Sadece dünyayı görüyorlar.

Biz hem dünyayı hem âhireti görüyoruz. Hem zâhiri hem bâtını kollamaya çalışıyoruz. Dışı boyayıp da içi berbat etmek olmaz diye içimizi de dışımızı da düzeltmeye çalışıyoruz. Reklamda değil, dış görünüşte, gösterişte, alkışta değiliz.

Allah sevsin diye içimizi de düzeltmeye çalışıyoruz. Hem dışı hem içi hepsini güzel yapmaya çalışıyoruz. Onun için biz onlardan üstünüz. Biz bir şey yaptık mı iman gücüyle daha güzel yaparız. İşte, bunun bayrağını açtık biz. Bunu yapmak istiyoruz, bunu yapacağız. Yaparız. Çünkü adamlar onların memleketinde yaşayan kardeşlerimize hayran oluyorlar. Onlar gidiyorlar, görüyorlar. Oradaki kardeşlerimize hayran oluyorlar. Ya siz daha güzelsiniz, diyor. Onların yanına gitmiyor, bunun yanına geliyor.

Ben üç dört gündür İsveç 'deyim. Başkalarının yanından bizim yanımıza geliyor.

Neden?

Elhamdülillah, insanın içi de dışı da güzel olursa zâhiri de bâtılı da mamur olursa yaptığı işte niyeti de güzel olursa daha güzel olur. Tek taraflı gibi olmaz, çöl gibi olmaz. Tek yönlü gibi olmaz, tek bacaklı gibi olmaz. Tek elli gibi olmaz.

Yani onların memleketinde bizim kardeşlerimiz iyi yetiştiği zaman onlardan iyi oluyor. Çünkü her şeyi bilmiş oluyor. Ama onlar bizim bildiğimiz şeyleri bilmiyor. Yarı bilgileri eksik. Bizim yarımız kadar yarım adam onlar. Hatta bu yarısı olmadığı için öbür yarımları da bozuluyor.

İnsanı insan eden mânevî tarafları olmayınca, maddî tarafı da bozuluyor. Eroinman oluyor, alkolkeş oluyor, esrarkeş oluyor. Alkolik oluyor, kalleş oluyor, alçak oluyor. Vefasız oluyor falan.

Neden?

Bu mânevî yanı yok, maddî yanı da azalıyor gitgide. New York'ta elektrikler kesilmiş. Bütün dükkânların camlarını kırmışlar. Birilerini yağmalamışlar.

Neden?

Elektrik yok, alarmı yok, polis yok, telefon sinyali yok. Fırsatı buldular, içlerindeki çirkef, kötü huylar icraata geçti. Görüyor musunuz bak, medeniyet falan hepsi masal. Ben şunu şöyle çıkartayım, içine anlat. Ben başka işle uğraşırken külahıma anlat, bunları.

Medeniyet falan hepsi masal. Hepsi gaddar, hepsi zalim, hepsi can düşmanı. Irz düşmanı, öldürüyorlar masum insanları. Dünyanın her yerinde bunu görüyoruz yani. Medeniyet masal. Kendilerine bile düşmanlar.

O halde ne yapacağız, onlara da insanlığı öğreteceğiz. O da bizim görevimiz, onlara da insanlığı öğreteceğiz. Onlar da bizim Hz. Âdem'den kardeşimiz. Onlara da böyle yaptığı işlerin haram olduğunu, günah olduğunu, zararlı olduğunu, insafsızlık olduğunu, yazık olduğunu, ayıp olduğunu, "bak onun yerine sen kendini koy" falan diye anlatacağız.

Sen Avrupalı, İngiliz, Fransız, Alman, Rus olmasaydın; sırf Ermeni olmasaydın da zulmettiğin Boşnak, Çeçen veya Afrikalı zenci veya Somalili, Ugandalı o harplerde çatır çutur öldürülen birisi olsaydın ne yapardın?

Bu insanlar dünyayı silah gücüyle, iktisat gücüyle, alet gücü ile hâkim olduğundan her yana menfaatten gidiyorlar. Bak, bu Orta Afrika'daki katliamların arkasında İngilizler var, münafıklar var.

Neden?

Çünkü silahları onlar satmış, onlar vermiş. Ya silah ticareti yapıyor ya da silahı bizzat verip bu tarafı o tarafa saldırtıyor. Yani medeniyetsiz. Yani insafsız, yani kalleş, yani faziletsiz. Sonra geçmişte bizim karşımıza, insan haklarından falan bahsediyor.

Bunlar nasıl olur; çalışmakla olur. Bu işin dersini, fikrini, ilmini, edebini, irfanını anlatabilmeliyiz.

Bu nasıl olacak?

İşte, bunu bulacağız. Çalışacağız; çabalayacağız. Gönül birliğiyle hepimiz çalışacağız. Çalıştığın zaman oluyor, inşaallah. Kıymetini bilmezse ashaba söverse bir insan Peygamber Efendimiz ihtar ediyor: Bak, Allahu Teâlâ'nın lanetine uğrarsın.

Çarpılırsın, başınız derde girer. Ahiretimiz mahvolur. Dünyada da belanızı bulursunuz, âhirette de cezanızı çekersiniz. Onlara lanet olsun demek uygun olur ama Peygamber Efendimiz lanet etmedi. Kendisine ashâbı gelip "bize işkence edenlere beddua et ya Resûlallah, Allah onları kahretsin" deyince, "Yok. Ben lanet edici bir Peygamber olarak gönderilmedim." dedi.

Yâ Rabbi!, benim kavmim bilmiyor ve cahilliğinden yapıyor, bunları. Sen bunları affet; sen bunlara hidayet ver, dedi Peygamber Efendimiz. Onun için belki kalbinin şefkatinden ikaz ediyordur. Bakalım tercümeyi nasıl yapmışlar?

O öyle düşünmüş, ben de şefkatinden sakın ashabıma sövmeyin yoksa size yazık olur. Bak, onların şanına leke gelmez. Güneş balçıkla sıvanmaz. Onlardan bir şey eksilmez. Size yazık olur. Gıybet ettiğiniz için, sövdüğünüz için, kötü söz söylediğiniz için.

Hem de çok büyük. İnsanlara çok kötü söz söylediğiniz için çarpılırsınız. Mahvolursunuz, dünyanız ve âhiretinizi berbat olur. Yapmayın böyle.

Siz de kurtulun diye söylemiştir diye tahmin ediyorum. Gelelim, şimdi bu devirde ashab kalmadı. Ama 1400 yıl geçti aradan.

Kaç asır geçti?

Oh! Derelerin, köprülerin altından ne kadar sular geçti. Ne günler gördü bu köhne dünya. Hala ashabın aleyhinde atıp tutan insanlar var. Hâlâ İmam-ı Azam Efendimiz dedi ki:

Bak, biz onların zamanında yaşamadık. Kılıçlarımız onların malları ile kirletmedik. Onların kanlarını döküp de günaha girmedik, kötü işler yapmadık. Bari onlardan sonra bu kadar sorun yaşamışız. Dilimizi onların aleyhinde kullanmayalım. Dilimizi kirletmeyelim, kötülük yaparak ve kötü söz söyleyerek. Şu sahabe ile bu sahabi karşı karşıya gelmişler.

O zaman mecbur birisini tutacak, çarpışacaktık. Ama şimdi aradan asırlar geçmiş. Tarihî olay olarak bakıyoruz. Bari şimdi öyle olup da kendimizi tehlikeye sokmayalım. Günaha girmeyelim, dilimizi dedikodu ile şeyle kirlenmesin.

Kimisi Peygamber Efendimiz'in ashâbı olan kimseye, ashabından olan kimseye açıkça ne diyor?

"Allah lanet etsin ona." ya Peygamber Efendimiz'in ashabından. Bak, Peygamber Efendimiz aleyhisselam konuşma diyor. İsmen düşmanlığı sürdürüyor. Bırak ya, o devirler geçti ve gitti. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin asrı üzerinden on dört asır geçmiş.

Şimdi müslümanlar kardeş. Kur'an'da bütün mü'minler kardeştir, diyor. Bırak şu ayrılık, gayrılığı şimdi. Sünnî, Şiî, Alevîydi bilmem Câferî'ydi vs. bırak şimdi. Kur'ân-ı Kerîm'e sımsıkı sarıl. Allah yolunda, Allah'ın rızasını kazanacak şekilde ömür geçirmeye bak.

Hocamız rahmetullahi aleyh Mehmed Zahid Efendi binlerce kerâmetlerini herkesin gördüğü, onunla tanışan herkesin az çok hakkında bir tatlı hatırası olan bir evliyâ. Saf altın gibi hakiki evliyâ.

Bak, Güneydoğu Anadolu'dan Şeyh Diyar diye birisi gelmiş idi benim yanıma, Gölcük'te. Musafaha etti. Elimi öpmeye kalktı. Mübarek adam, Allah rahmet eylesin. Önce yaşlı, benim elimi öpmeye kalktı. Benim yaşım küçük ondan.

Ver bakayım elini, dedi. Dedim, veremem. Dedi ki: "Mehmed Zahid Efendi'yi de ziyaret etmiştim. Senin şeyhini Mehmed Zahid'i de ziyaret etmiştim."

Yani muhabbetim, saygım, sevgim çoktur kendisine. Vallahi ilk görüşmede iki kerâmetini görmüştüm, dedi. İfadesi böyle "Vallahi ki ilk görüşmem de iki kerâmetini görmüştüm."

Neydi o iki kerâmeti?

Hocamızın yanına girmiş. O cami büyüyor, üst kat sizin olacak. Hanımlar alt katta oturacak. Bu kış günleri geçecek, zor günler geçecek. Ferah oturacaksınız.

Parayı daha çok verirseniz koltuk bile yaparsınız. Yani camiiye yardım, tamam hocam. Vallahi iki kerâmetini gördüm, diyor. Karşı odaya girdiği zaman başı şöyle dururmuş.

Bir bakmış kapıdan birisi gelecek. İlk defa görüyorum, ilk gelişimdi diyor. O hoş geldin, maşaallah, maşaallah demiş. Hem şeyh hem de seyyid, demiş. Göğsünde yazısı yok. Şimdi bütün şeyler yazılı.

Herkesin t harfindeki kısa harfleri. Her şeyin bir reklamı var, neyin reklamını yaptıysa üstünde. Günah mı, haram mı, sportif mi, Hıristiyanlık propagandası mı hiçbir şeyin farkında değil. Adamın burasında yazısı yok ki ben şeyhim, ben seyyidim diye alnında yazısı yok ki.

Yok; ama hocamız şöyle bir bakmış, o demiş maşaallah, hoş geldin. Hem şeyh hem seyyid. İkisi de güzel seyyid Peygamber Efendimiz'in evladından. Ne güzel tabii! Sülaleyi tahire eder.

Tahire ne demek?

Temiz, ne kadar güzel. Bir de şeyh yani, irşad hizmeti yapıyor. Yani halkı Allah'ın yoluna çekme çalışması yapıyor. Bakmış iki güzel vasfı var. Maşaallah hem şeyh hem seyyid. Buyurun, demiş. Vallahi ilk görüşmem de ilk kerâmetini gördüm, diyor.

Burada bizim profesör arkadaşlar var. Diyorlar ki hocamızla onlar çok durdular, ben Ankara'daydım. Ben ayda yılda bir gelirdim buraya. Onlar hep buralarda, hocamızla beraber kaldılar. Binlerce olur diyor, kerâmetlerini saysak.

Bunu niye anlatıyorum, birisi buradan gelmiş. Caddeden bakına bakına böyle, bu ne cami demiş. İskenderpaşa Camii. Girmiş içeri.

Ondan sonra, bunun cami imamı nerede?

Mehmed Zahid Hoca, işte orada. Gitmiş yanına böyle, adres arayarak geliyor. Adresi nereden almış rüyadan. Rüyasında demişler ki İskenderpaşa Camiine gideceksin.

Caminin imamı Mehmed Zahid; kutbü'l- aktâbdır. Gideceksin. Ondan ders alacaksın, demişler. Yani insan büyük bir evliyâ olunca, Allah'ın sevgili kulu olunca böyle oluyor işte. Hocamız şurada otururken söylemişti. "Dünyada her şey boş."

Mühendislik âhirette geçer mi?

Cennette köşk mü inşa edeceksin?

Kapı, pencere mi tamir edeceksin? Mühendislik geçmez. Doktorluk geçer mi? Geçmez cennette, hasta olunmayacak ki.

Ne olacak hastaya?

Allah iyi ediyor zaten. Doktorluk geçmez. Başka hangi meslekleri sayalım. Ticaret geçer mi, bilmem başkanlık geçer mi, bakanlık geçer mi, hiçbir şey geçmez. Ne geçer? Bunların hepsi boş cümleler yani. Ticaret de boş, zenginlik de boş, mevkii de boş. Bak, hepsi boş.

Bütün mesele Allah'ın sevgili kulu olmakla geçer.

Bu dünyada asıl mesele nedir?

Hepimizin asıl işi, asıl meselesi, asıl derdimiz, asıl gayemiz, asıl yapacağımız, asıl varmamız, yapmamız gereken iş nedir?

Allah'ın sevgisini kazanmak. Acaba bu sözü sadece hocamız mı söylemiş. Hani olur ya reklam için, böyle kendisini hoş göstermek için insanlar güzel şeyler ortaya atarlar. Hoş sözler ederler. Şimdi televizyonda, reklamlarda çok geçiyor böyle. İslâm hoşgörü dini imiş. İslâm hoşgörü dini değil.

Var mı dinde?

İslâm, her şeyi hoş görmez. Aptal değil ki müslümanlar. Hırsızlık hoş görülür mü, arsızlık hoş görülür mü? Yüzsüzlük hoş görülür mü, riyakârlık hoş görülür mü? İnsafsızlık hoş görülür mü, kibirlilik hoş görülür mü? Kötü şeyler hoş görülmez.

Adamlar İslâm hoşgörüdür, din hoşgörüdür. Din hoşgörü dinidir deyip benim edepsizliklerime karışma, demek istiyor. Müslümanları bozmak istiyor.

Çalışmasın, çabalamasın, uğraşmasın. Kimseye karışmasın, çıplak gezecek, bikiniyle, mayoyla denize girecek. Ayyaş içkisini içecek. Kumarbaz kumar oynayacak.

Bütün eğlence çarkları dönecek, İslâm hoşgörü dini olduğundan. Müslümanlar hiç bunlara karışmayacak. Afyon yutturmaya çalışıyorlar. İslâm müsamaha dini falan değil.

İslâm ne dinidir?

Hakk'ı tutup kaldırmak dinidir. Haktan yana olmak dinidir. Bâtılla mücadele vermek dinidir. Küfürle, şirkle, bâtılla, günahla, yanlışla, haramla, rahatsızlıkla, zulümle mücadele dinidir İslâm.

Zaten bazıları da oradan götürmüyor mu?

Bazıları da İslâm mücadele dini, diyor. Kardeşim gel bakalım. Sen İslâm müsamaha dinidir, dedin. Bir de İslâm savaş dinidir, dedin. Hangisi doğru. Savaş dini doğru. İslâm'da insanın kendi nefsi ile savaşı var; kötülüklerle savaş var. Kâfirlerle savaş var, şeytanla savaş var.

Almanya'da kılıç şeklinde bir levhada Bismillâhirrahmânirrahîm. Tabanca şeklinde, toplu uzun falan piston tabancası şeklinde besmele yazmışlar. Duvara asmışlar. Alman bakanları gelmiş. Sen burada silah yapıyorsun besmele ile, yani siz savaş etkinliği yapıyorsunuz, demiş.

Cezaya hiç hakkı yok; çünkü onların tabii olduğu Hıristiyanlık'ta da şeytanla savaş var. Bu besmele şeytanla savaş, günahla savaş, haramla savaş...Ama onlar ceza yazmışlar.

Bizimkiler de kendilerini savunamamış. Cahil olunca savunamaz. Cahilin kafasına vururlar, ağzından lokmasını alırlar.

Neden cahil?

Cahillik kadar büyük ayıp olmaz. Aklı başında olsa savunur kendisini. Senin kilisende şu var. Dikkat edin, diye. İslâm, savaş dini diyenlere diyecek ki siz yüzyıllarca Haçlı Seferleri yapıp ne diye geldiniz İngiltere'lerden, Fransa'lardan Ortadoğu'ya diyecek.

Yani siz barış dini idiniz de niye geldiniz buralara?

Niye müslüman çocukları pişirmişler yemişler. Komutan demiş ki: "İnsan eti bayağı da tatlı oluyor." Papaz demiş, bunu yazıyor hatıralarında, günlüğünde yazıyor. Bizim bu Arakan'da müslüman çocukları körpe körpe yemişler. Papaz yazıyor, ben söylemiyorum.

O savaşlara iştirak etmiş papaz yazıyor. Bayağı da tatlı oluyor, demişler.

Niye böyle yaptınız?

Yani gözünü açacaksın, hakikati kendin arayıp bulacaksın. İslâm demokrasi demeyeceksin. Hoppala Hoca, şimdi çıktı yukarıya. Bugün hep ters şeyler söylüyor, diyeceksiniz. Hayır, hayır ters şey söylemiyorum.

Demokraside herkese hürriyet var. İslâmiyet'te herkese hürriyet yok, düşündüğün zaman. Kötülere hürriyet yok, bizim İslâm'da. Kötülüğe hürriyet yok. Mesela içki yasak. Demokraside içki serbest. İmalatı da serbest, satması da serbest, içmesi de serbest, sunması da serbest.

İslâm'da serbest mi?

Niye dut yemiş bülbül gibi duruyorsun. Konuş bakalım. Yasak değil mi. Yasak, tamam. Demek ki öyle demokrasi numarası yok. İslâm'da daha güzel şeyler var.

Onlar birbirleri ile çarpmışlar, çarpmışlar. Anlaşma yapmışlar, denge kurmuşlar. Demokrasi denge rejimidir. Onların denge rejimidir. Masonlarla, dinsizler arasında, komünistler arasında denge düzenidir. Kimse kimseye karışmasın, işimiz yürüsün diyedir. İslâm öyle değildir. İslâm yüksek fikirlidir, mefkûrecidir.

En güzel olanı yapmaya çalışır. Yani mevcudiyeti kabullenmez, en güzeli yapmaya çalışır. Bunları anlatamıyorum, anlamıyorlar. Dinlemiyorlar, konuşanlar da gerçeği söylemiyorlar. Ya korkuyor ya utanıyor. Karşı taraf hücum edecek diye.

"Tamam, aynen sizin dediğinize iştirak ediyorum." Dur ya sen müslümansın, onların dediğine nasıl iştirak ediyorsun. Onlar belki günah bir şeyi savundular. Kalabalığı görünce "tamam ben de sizin gibi düşünüyorum" diyor, berbat ediyor. Bir çuval inciri, gıdayı, buğdayı, neyse mahvediyor.

Sen, onlar gibi olur musun?

"Ben sizden farklıyım arkadaş" diyecek. Bak, sakalım var, bak kıyafetim başka. Sarığım var. Hadi, ben hocayım diye sarık sarmışım. Başkaları da var, başkaları da sarık sarmış.

Neden?

İslâm'da sarıkla kılınan namaz, sarıksız kılınan namazdan yetmiş kat daha sevaplıdır diye rivayetler var. O rivayetlere dayanarak bunu yapıyor. Kimisi namaza durduğu zaman takıyor, böyle çok, camiden çıkarken çıkartıyor. Dişlerini misvaklıyor.

Neden?

Misvakla kılınan namaz, misvaksız kılınan namazdan daha sevaplı olduğu için. Bak, bugünlerde biz oruç tutuyoruz. Oruç tuttuğumuzdan yakıt kalmadı vücudumuzda, üşüyoruz. Yakıt yok, kalorifer yakıtı bitti. Az yakıtla yedik, falan.

Neden yapıyoruz biz bunu?

Herkes böyle yiyip semirirken, yanakları kıpkırmızı olurken, gezecek, eğlenecek yer ararken Allah emretti diye yapıyoruz. Nefsi terbiye etmek için yapıyoruz.

Aklınızı başınıza toplayın, birilerine yaranacağım diye İslâm'dan kopmayın. Kur'an okuyun, Peygamber Efendimiz'in hadislerini okuyun. Aklınızı başınıza toplayın. Oralara kapılmayın, havalara girmeyin. Birilerinin hazırladıkları havalara girmeyin.

Görevli bir milletiz, muhterem kardeşlerim. İlim görevimiz var. Polis gibiyiz, asker gibiyiz. Hâkim gibiyiz, müfettiş gibiyiz.

Neden?

Allah; bize bu ümmete, hepimize görev vermiş. Emr-i mâruf yapalım, nehy-i münker yapalım. Dünyanın neresinde de olsak karşı çıkalım. Dünyanın neresinde mazlum olsa yardımına koşalım. Dünyanın neresinde zalim varsa ona karşı çıkalım.

Zalime düşmanım ama severim mazlumu. İrticanın sizin nisabınızda mânası bu mu.

Böyle söylüyor bazıları. Tamam, ben mülteciyim.

Neden zalimin karşısındayım?

Amerika'nın her dediğine evet demem. Avrupa'nın her dediğine evet demem. Yahudi'nin her dediğine evet demem. Büyük gazetelerin her dediğine evet demem. Büyük televizyon kanallarının her dediğine evet demem.

Neden? Zalimin hasmıyım da ondan.

Mazlumu da severiz de ondan. Bizim vazifemiz var. Allah verdi bu vazifeyi. Allah diyor ki;

Halk için, insanlar için ortaya çıkartılmış, özel olarak üretilmiş bir ümmetsiniz siz, diyor Allah bizlere bildirirken. Ayeti okuyun, bırakın başka şeyleri.

Ayet okuyun. Kimisi kenarda kasılmış, kravat takmış, sinekkaydı traş olmuş. Ben Kur'an'dan başka şey tanımam, diyor. Yalancı, alçak, yalan söylüyorsun.

Kur'ân-ı Kerîm'de bizim söylediğimiz her şey var. Sen onları yapmıyorsun. Sen Kur'an'a da tâbi değilsin. "Ben Peygamberi kabul etmem." Kur'ân-ı Kerîm'de Allah, Resûlullah'a tâbi olmayı emrediyor. Onun için İslâm en güzel nizamdır.

Demokrasi daha aşağıda kalır. Mutlakiyet, meşrutiyet, demokrasi, cumhuriyet, kraliyet bilmem ne hepsi insanoğlunun koyduğu sistemler. İslâm, en güzel nizam.

Neden?

İslâm ve insanlara her yönden emirler yağıyor. Dıştan da içten de. Kalbine de niyetine de aklına kafasına da. Dış hareketlerini de düzenliyor, içini de düzenliyor.

Biz bu orucu niçin tutuyoruz?

Nefsi ıslah etmek, irademize hâkim olmak, ahlâkımızı güzelleştirmek için. Rahmetli anacığımın çok sevdiği bir Mecmuaü'l dâb kitabı var. Mecmuaü'l dâb, Çarşambalı Hulusi Efendi diye bir Osmanlı alimi yazmış, nur içinde yatsın.

Orada orucun âdâbını okuyoruz, orucu bakalım nasıl anlatmış. Oruçla ilgili âdâpları okuyorduk. Diyor ki orucun âdâplarından birisi niyet ederken "Yâ Rabbi senin rızan için oruç tutmaya niyet ettim. Nefsimi ıslaha da niyet ettim, diyecek."

Var mı içinizde böyle niyet edip de oruç tutmuş olan?

Parmağını kaldırsın, ayağa kalksın da görelim şöyle bir boyunu posunu. Hiç nefsi ıslah etmeyi düşünmedik. Diyor ki akşama kadar yemem, içmem; öğleden sonra da uyurum. O uykuya oruç tutturuyor. Allah ıslah etsin.

Aç dururum, susuz dururum, sevabı cebime koyar giderim. Oruçtan maksat, nefsi ıslah etmek. Oğlunu ıslah edeceksin. Ahlâkını ıslah edeceksin. Nefsine uymayan, şeytana uymayan, kötülük yapmayan tatlı da olsa cazip de olsa allı güllü dallı da olsa kötülüğün yanına yanaşmayan, doğru işi zahmetli, meşakkatli de olsa doğruyu yapan insan olacaksın. İradenin kullanacaksın, nahoş bile olsa doğruyu yapacaksın.

Çok hoş bile olsa eğriyi yapmayacaksın. Tutacaksın kendini, bu bir idman. Bir ay nefsimize idman yaptırıyoruz. Bak, su bile içirtmiyorum sana, yemek bile yedirtmiyorum, tutabiliyor musun kendini? Bunu tutabildiğin gibi, gazabını da tut, dilini de tut.

Kafanı da tut, kötülüklerden kendini alıkoy. Dilini tutamıyor, sinirlerine hâkim olamıyor, olmaz. Oruçta bir de âdâb neymiş; "nefsimi de ıslah etmeye niyet ettim yâ Rabbi." Ben iftara kadar nefsimle de cihat edeceğim, diyecekmiş. Allah razı olsun.

Allah razı olsun şu Çarşamba müftüsü Seyyid Ahmet Hulusi Efendi'den. Allah var, biraz da yine tarikatla dervişlik ile ilgisi var ki böyle diyebilmiş, herkes diyemez bunu. Müftüler bile diyemez, başkanlar bile diyemez. Bunu demek için çok doğru sözlü olmak lazım.

Rüzgâr ne kadar eserse o tarafa doğru dönüyor, ona göre üretiyor. Öyle olmaz. Hakkı söylemek lazım, haktan dönmemek lazım. Siz ne yaparsınız diye sormuş, bizim dervişlere birisi. "Biz Allah der dururuz." Yani hak yolda durmak. Şimdi söyleyeceğiz; kavgayı, gürültüyü bırakacağız.

Eski düşmanlıkları atacak, taşımayacağız. Başka neler çıkıyor bu hadîs-i şerîften. İnsanların arasında öyle edepsiz, haddini bilmez insanlar var ki öyleleri var ki Peygamber Efendimiz'in ashâbına bile sövmüş.

O çıkmıyor mu? Birazcık düşününce onu da anlamıyor muyuz?

Ya, hiç akılları yok mu bunların?

Ashâb-ı kirâma sözmüşler.

Yâ Rabbi! sen bizi bu kötü durumlara düşürme. Yâ Rabbi sen bizi edepten mahrum etme. Güzel huylara sahip eyle, kötü huylara bulaştırma yâ Rabbi! Ne insanlar varmış hakikaten. Tanıdığımız bir hoca var. Ama iyi hoca, ağır toplar.

Güm diye patladı mı ta 30 kilometre uzaktan sesi duyulur. Böyle ağır toplardan. Demişti ki Hoca, Hoca dedi. Sen bu hanı, bu şehri çok görme dedi.

Bunlar neydi, Peygambere bile sövmüşler bak, dedi. Peygamberlere şair dememişler mi, kâhin dememişler mi, mecnun dememişler mi peygamberlere?

Bu adamlardan hatta Allah'a sövenler var, dedi. Allah'a karşı gelenleri yok mu?

Var. Demek ki Allah bizi korusun. Allah bize hidayet versin. Demek ki olabiliyor. Yani Yaratanına laf atanlar, yamuk bakanlar var. Yaratana yamuk bakıyor. Peygamber-i zîşanımıza dil uzatıyor. Ashâb-ı kirâma dil uzatıyor, en son Allah'a uzatıyor.

Yani hayatta en mühim iş nedir?

Allah'ın sevgili kulu olmak. Biz bunu ecdadımızdan, silsilemizden, şeyhlerimizden, mürşitlerimizden almışız da ne diyoruz:

İlahi ente maksudi ve rizake matlubi.

Rozet yapmışız, levha yapmışız, duvara asmışız. Yakamıza takmışız.

Yâ Rabbi!, benim gayem senin rızanı kazanmak, diyoruz. Senin rızan olmadığı bir işte ben yokum. Senin rızanı istiyorum, seni istiyorum demiş. Gaye bu olunca, insanın her hareketi Allah'ın hoşuna gidecek şekilde yapmaya çalışması lazım.

Edepsizlik yapmaması lazım. Sen bu dünyada laf kalabalığı yapabilirsin. Sen bu dünyada mevkiiyi, makamı buldun; İslâm düşmanlarının dolduruşuna geldin.

Sövebilirsin, sayabilirsin ona ve buna; ileri geri konuşabilirsin. Ama bir de bunun âhireti var. Bu dünya hayatı fâni. Gelip geçer, peygamberlere karşı çıkanlar da öldü. Allah'a iman etmeyenler de öldü.

Nemrutlar, Firavunlar, Şeytanlar neler gördü?

Hepsi gitti. Evliyâullaha sövenler de çıktı. Sahâbe-i kirâma karşı çıkanlar olduğu gibi, evliyâullaha sövenler de oldu. Son günlerde de en güncel mevzulardan biri. Ramazan'da da hiç başka mevzu yokmuş gibi Ramazan'a en ters mevzuyu nasıl efkâr-ı umûmiyenin ortasında Ramazan'ın on beşi oldu.

Yarısı geçti, hala devam ediyorlar. Müftüymüş. Fetva Komisyonu Başkanı imiş. Falanca imiş, filanca imiş. Bu sefer onları da dolduruşa getiriyorlar. Hadi bu sefer onlarla konuşmaya başlıyor.

Sen hangi safta olduğunu biliyor musun?

Bak şöyle etrafına bir. Etrafına kimler var? Kimler nereye atış yapıyor? Sen kimlerle beraber nereye atıyorsun? Şöyle bir baksana, hangi saftasın?

Kim yahudilerin, dinsizlerin, masonların, bilmem kimlerin hani kara atıp beni burada şey yapmaya çalışıyor. Bak şunu söylüyorum, Fransa'da bir insanın mason olması normal görünürmüş.

Neden?

Hıristiyanlığın mümessillerinin yanlış hareketlerinden dolayı onun karşısında öyle olacak. Burada olunmaz.

Neden?

Burada hıristiyan birisi yok, burada âhir zaman peygamberinin hak dini olan İslâm var. Burada Fransa'daki tavır sökmez. Yanlış olur, uymaz.

Bilmem, anlaşılabiliyor muyum?

Yani takliden aynı şeyi burada yaparsan olmaz. Yanlış iş yaparsın. Buradaki din, hak din. Burada İslâm var. İslâm'ın özü takvâ, takvânın özü ihlas. Bunların hepsinin hedefi Allah'ın rızasını kazanmak.

Bir insan Allah'ın rızasını kazanmazsa Peygamber Efendimiz'in zamanında yaşamış olsa kâfir gidebiliyor. Nitekim Peygamber Efendimiz'in hizmetinde bulunan birisi öldü. Hizmetinde bulunan, etrafında bulunan, namaz kılan, onunla gezen birisi öldü.

O cehennemlikti dedi, Peygamber Efendimiz. Eşyasını açtırdılar, ganimetler alınmış. Küçük bir parça buldular. Ganimet malını ganimette taksime koymadı; hırsız gibi yani. Gurur deniyor, ganimet malını çalana. O çıktı bak, Peygamber Efendimiz'in zamanında bu. Onun yanındayken de durmamış insan. Neymiş işin aslı, esası ihlasmış. İyi niyetmiş, Allah'ın rızasını kazanmaya çalışmakmış. Allah'ın rızasını kazanmazsa insanlar, şehitler para etmezmiş.

Niyâz-i Mısrî kaç asır önce söylemiyor mu hocamızın sözlerini?

Aşığım, ben de seviyorum; çok okuyorum. Siz de öğrendiniz, ezberlediniz galiba.

Dervişlik olaydı tac ile hırka ile. Ben dahi alırdım otuza, kırka.

Dervişlik parayla alınacak bir şey olsaydı sarık almak, cübbe almak şeklinde olsaydı ben de üç aşağı beş yukarı pazarlık yapardım. Dervişlik olaydı tac ile hırka ile. Ben dahi alırdım otuza, kırka. Ben de alırdım. Peki parayla alınmıyor, nasıl oluyor bu?

Allah yolunda ibadet ederek,nefisle cihat ederek, kalbini temiz tutarak, ahlâkı güzelleştirerek, Allah'ın sevdiği işleri yaparak oluyor. Yani insanların doğrudan doğruya şeklinin bir kıymeti yok. Şekli de önemli ama içinin güzel olması lazım.

Karpuzun içi güzel olmazsa içi ekşimiş olursa olur mu?

Olmaz, elmanın içi çürük olursa olur mu olmaz. Sağlam bir karpuz alıyorsun, kesiyorsun. Küt diye patlıyor, bıçağı vurduğun zaman. Bakıyorsun, ekşimiş.

Dışı güzel, içi bozuk. Olmaz, dışı müslüman; içi kâfir, içi münafık olmaz.

Tarikat, tasavvuf nedir?

İçi ekşitmemektir. İçi güzelleştirmektir, millet boy kiloyu tartışıyor.

Neden?

Bilmem, sebeplerini araştırmak lazım. Herkesin düşmanlığının bir sebebi vardır. O niye düşman, müftü niye düşman, başkan niye düşman?

Gazeteci niye düşman, İngiliz niye düşman, yahudi niye düşman?

Çeşitli sebepleri vardır, araştırmak lazım. Ama İslâm'ın özünde ahlâk var. Ahlâkın temeli iyi dinleyin, Kur'ân-ı Kerîm. Bunlar sağlanmadığı zaman insanın dışının, şeklinin kıymeti olmuyor. İş sakalla bitmiyor, tesbihle bitmiyor, cübbeyle, sarıkla bitmiyor.

Allah'ın sevdiği kulu olmak lazım geliyor. Hocamız, her şey boş demiş. Hatta bak ne söylüyor. Sağlam insan, korkmaz söyler. "Her şey boş, şehitlik de boş ancak vazifeli olmak müstesna." demiş.

Bak, nasıl söylüyor söyleyeceği sözü. Nasıl hakikisini, sahihini ayırt ediyor. Bütün mesele Allah'ın rızasını kazanmak. Allah'ın rızasını kazanmak için, Allah aşkına elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin.

Bir öğretmene ihtiyaç var mı yok mu Allah aşkına?

Var, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz niye geldi insanların arasına?

Allah, Kur'an'ı indirseydi herkes Kur'an'ı okusaydı.

Niye geldi Peygamber Efendimiz?

Öğretmek için geldi.

Tarikat nedir?

Peygamber Efendimiz'in sahabesine İslâm'ı öğrettiği gibi, alimin isteklilere İslâm'ı öğretmesi. Peygamber Efendimiz'in aslındaki, neslindeki Efendimiz'in yaptığı işi yapmak.

Sen bunun karşısına niye çıkıyorsun?

Ne hakla çıkıyorsun, nasıl çıkıyorsun, ne mantıkla, hangi iyilikle çıkıyorsun? Akılalmaz! Hocasız olsun.

Sen de bu düşmanlık niye? Yoksa peygamber düşmanlığı da mı var? Peygamber olmasın, insanlar kendi kendine ibadet etsin. Kul ile Allah arasına gerilmez. Sen bırak onu hristyanlar söylesin, Avrupa söylesin. İslâm'da böyle bir şey yok. Peygamber Efendimiz kulla Allah arasına girmiyor. Kulu Allah'a götürüyor. Şeyh kulla Allah arasına girmiyor.

İki vazifesi var. Kaç asır önce bunu Müzekki'n-Nüfus'ta yazıyor: Allah'a kullarını sevdirmek, kullara Allah'ı sevdirmek. Kullara Allah'ı sevdirmek hadîs-i şerîfte geçer. "Benim en çok sevdiğim insanlar, kullara beni sevdirenlerdir." diyor Allah. Yani anlatacaksın, Allah'ı sevecek kullar.

Peki, Allah'a kulları sevdirme vazifesini nasıl yapacak yani bu şeyhler?

Allah'a kulları sevdirecekmiş şeyh. Tövbe tevbe, Allah'ı nasıl bulacak?

Güzel bir nutuk sahibi Kâdirî şeyhi Eşrefiye kolunun kurucusu Eşrefoğlu Rûmî hazretleri diyor ki;

Şeyhin iki vazifesi var bir: Kullara Allah'a sevdirecek, tamam anladık. Rahmandır, rahimdir, cömerttir. Lütfu çoktur, affedicidir, kullar da sever, anlatırsın sever. İmanın gereği Allah'a kulları nasıl sevdirirsin. Onu da söylüyor.

Allah'a kulları sevdirmek, kulları Peygamber Efendimiz'e uydurmakla olur, diyor. Kulları Peygamber Efendimiz'in sünnetine tâbi kılmakla, Efendimiz'e tâbi kılmakla, sünnete uydurmakla olur, diyor.

Neden diyor?

Âyet geliyor arkasından. Kur'ân-ı Kerîm'de geçiyor:

O iddiacılara, palavracılara söyle Allah'ı seviyorlarsa sana tâbi olsunlar. O zaman Allah'ı severler. Kimmiş o palavracılar: Ehl-i kitap hıristiyanlar ve yahudiler. Peygamber Efendimiz zamanında Peygamber Efendimiz'e tâbi olmayanlar falan diyorlar ki:

Biz Allah'ın dostlarıyız. Biz Allah'ın sevgilileriyiz. Müslüman olmuyor, Peygamber Efendimiz'e tâbi olmuyor.

Halbuki dinlerinin tesiri geçti, Allah yeni peygamber gönderdi. Musa aleyhisselamdan sonra, İsa aleyhisselamdan sonra onların da müjdelediği âhir zaman peygamberi geldi. Ona uyulacak. Diyor ki: Hayır biz Allah'ın sevgili kullarıyız, doğru yoldayız.

"Uymayız." Allah, âyeti söylüyor onlara. Onlara gidiyor, bu âyet. Eğer siz Allah'ı seviyorsanız Muhammed-i Mustafâ'ya tâbi olun. Allah sizi o zaman sever, diyor. Biz de buradan dersimizi alıyoruz.

Demek ki Allah'ın sevgisini kazanmanın yolu neymiş?

Resûlullah'ın yolunda yürümekmiş. Peki, benim bu okuduğum kitap ne?

Peygamber Efendimiz'in hadis kitabı.

Biz başka bir şey yapıyor muyuz? Ne yapıyoruz burada?

Televizyonda seyrediyorum, gülüyorum, üzülüyorum.. O kadar aptal düşmanlar var ki ezer geçeriz, evelallah.

Şeyhin ilk işi müridin malını almaktır, diyor. Ver bakalım, onu. Allah aşkına içinizden birisi kalksın. Var mı böyle bir şeyin doğruluğu söylesin. Yalan. Utanmıyor, yayınlıyor bunu. Radyo Televizyon Üst Kurulu da bunu kapatmıyor.

Yalan. Mevlânâ öyle mi yapmış, Fuzûlî öyle mi yapmış. Yunus ne diyor:

Ele geleni yersin, dile geleni dersin. Böyle dervişlik mi olur. Sen derviş olamazsın.

Elden geleni gelse bile kabul etmiyor.

Neden?

Haram mı helal mi diye düşündüğü için. Hocamıza bir file hediye getirmişler. Biz sizden hediye falan istemiyoruz. İhtiyacımız da yok. Allah beni müstağni kılmış. İyi ki müstağni kılmış ya muhtaç olsaydım. Kendisi bilir de tabii ama ben kendim zekât veriyorum sağa sola.

Fakir fukara arıyorum. Hediyeye de ihtiyacımız yok. Ama hediyeleşme müslümanlar arasında Peygamber Efendimiz'in zamanında Peygamberimiz'in de yaptığı bir âdet.

Hocamıza bir file torba meyve getirmişler, koymuşlar. Paketli, hocamız böyle bakıyormuş. Başını sallıyormuş. Şimdi şu torbanın içi yılan çiyan dolu.

Halbuki elma, armut var. Meyve var. Şu torbanın içi yılan çiyan dolu evlat. At onu sen. Gücenmeyin ama hocam manavdan alınmış en güzel meyve.

Neden, yılan çiyan diyor?

Haram paradan alındığı için. Onu görüyor, mübarek zâtlar. "At evladım bunu." Biri demiş ki yeni gelenlere onların layık olduğu muameleyi yapsak bir daha kimse gelmez. Bu kadına "senin bu getirdiğin haramdır" dese, darılır gelmez. Halbuki darıltmadan İslâm'ı anlatacaksın. Bilmezlik edeceksin. Üç dört gün konuştuk. Sonradan kendi dediler ki: Ya biz hep haram işliyormuşuz. Günahtaymışız. Tövbe edelim, dediler. İlk başta söyleseydi hepsi kaçardı.

Yavaş yavaş. Kurumu yaktık, ısıttık, aşlar pişti. Birbirimizi tanıdık. Ondan sonra hatasını söyledik. Anladı, düzeltti. Öyle düzeltti yani. İçki satıyorlarmış.

Bizde de haram biliyormuşuz. Halimiz ne olacak dedim. Tabii, düzeltmek lazım. Evet, aziz ve muhterem kardeşlerim; bütün bunları nereden açtık. Bir hadisle ders bitti. Hasbinallah, zaman rüzgâr gibi geçiyor.

Nereden açtık?

Peygamber Efendimiz'in ashâbına sövdükleri gibi, evliyâullaha da söveni görüyorsunuz ve gördünüz. Vefat etmiş bir insan bir kere. Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfi var. "Ölmüşlerinizi rahmetle anın." Öldü artık, hesabı Allah'la artık. Sonra hocamıza ne ile itham etmiş.

İnsan nasıl iftira atabiliyor; bilmiyorum. Mehmed Zahid Kotku Hocamız röntgencilik tavsiye ediyormuş.

Röntgencilik ne demek?

Bir delikten soyunan çıplakları seyretmek. Röntgencilik hani röntgen makinasını kullanmak manasında demek değil. Argo tabir bu yani. Kapı deliklerinden, duvar deliklerinden, bir yerlerden haram olan bir şeyi, çıplakları falan seyretmek demek.

Röntgencilik bu demek. Hocamız, böyle tavsiye ediyormuş. Şeyhler hep kötüymüş, tarikatlar hep kötüymüş, Mehmed Zahid Kotku hocamız da böyle yapıyormuş. Hiçbiriniz böyle bir şey duydunuz mu?

Öyle bir tavsiye duydunuz mu Hocamızdan?

Nereden çıkartıyor bunu?

Bu iftirayı nereden çıkartıyor?

Bir kitap var, el-İbrîz. Çok güzel bir kitap, okumanızı tavsiye ederim. Evliyânın nasıl bir şey olduğunu anlamak isterseniz okuyun. Çok güzel bir kitap. Tasavvuf tarihinde çok önemli kitaplardan birisi. İl Müftüsü Celal Yıldırım diyor ki;

Bu kitabı ben âşık olduğumdan, çok sevdiğimden tercüme ettim. İkinci kez tercüme etmiş. Tam tercüme bu, öteki yarım diyor. Bizim arkadaşlar da neşretmişlerdi. Çok sevdiği için, bu kitaba âşık olduğundan, ben bu kitabı tam tercüme ettim, diyor.

Müftü âşık, seviyor Celal Yıldız Hoca İzmir'de. Bu sevmiyor olabilir, ne yapalım yani. Ağır söz söyleyeceğim ama size karşı olmaz. Neyse sansür, kestik orasını. Söylemeyeyim şimdi. Çok şey söyleyeceğim, çünkü söylenebilir. Müftü seviyor, İade İşleri Başkanlığı Ansiklopedisine baktım.

Kitabı neşreden yazar, ansiklopedide methediliyor. Alimlerin, müftülerin genel olarak sevdiği, kabul ettiği bir kitap. Bu herif sevmiyor, tamam. Ne yapalım şimdi, sevmiyor.

Peki, bu kitabın içinde ne var?

Bu kitabın içinde şeyh efendi müridine diyor ki;

"Sen dün akşam hanımınla şöyle şöyle konuştun." Tamam, nereden bildiniz. Evet, hocam konuştum filan diyor. Öyle yapma, böyle yap, falan diyor.

"Şeyh efendinin karıyla kocanın olduğu odada ne işi var?" diyor bu.

Ya kerâmet anlatıyor, yani oraya gitmiş değil. Orayı gözetledi değil. Allah onların hani mesela odasında konuşmalarını duyurur da görüntülerini göstermez. Görüntüsünü gördü diye de bir şey yok, "Şeyh efendi röntgenci. Şeyh efendinin orada ne işi vardı?" diyor.

Şeyh efendinin orada işi yok, orada geçenleri Allah ona bildiriyor. Bu hadîs-i şerîfte geçiyor ki; "Allah bir kulunu sevdi mi onun gören gözü olur, işiten kulağı olur." Onun ne konuştuğunu bildiriyor. Buna kerâmet derler, o kerâmeti inkâr ediyor demek.

Evliyâullah, Allah bildirirse bilir. Berikisi, fetva komisyonu başkanı da diyor ki;

Gaybi Allah'tan başkası bilmez. Gaybi Allah'tan başkası bilmez ama Allah bazılarına bildiriyor. Gören gözü olurum, işiten kulağı olurum diyor hadis, sahih. İnsaf, alimsen insafa gel. Allah bildirirse gaybı bildirirse biliyor.

Bildirmezse bildirmez. Evliyânın kerâmeti hakk değil mi sen onu söyle. Hakk, Kur'an'da var, hadiste var. Hz. Ömer'in kerâmeti var, Hz. Ebû Bekir'in kerâmeti var. Süleyman aleyhisselam'ın kerâmeti var. Kur'an'da Meryem validemizin kerâmeti var.

İnkâr edemezsin, etmeye mecali olan var mı?

Kerâmet haktır. Bu kerâmeti "şeyhin orada işi ne" diye tersten, kuyruğundan tutuyor. Peki, o kitabı yazan bunu böyle demiş. Ya hocamıza ne oluyor?

Hocamız bu kitaba önsöz yazdı diye hocamızı güya ondan suçladılar.

Ya şu insafın hiç nâmı yok mu?

Türkiye'de insaf eden bir madde bulunmaz mı?

Kibritle arasan az bu insaf denen şey. Yani bir kitabın önsözü kerâmet kitabı, kerâmetleri anlatan yazara ait bir şey; ama çok güzel, okuyun.

Tavsiye ederim. Müftü Efendi çok beğenmiş. Siz de ne yaparsanız yapın, bilmiyorum.

Bilmiyordum, geçen gün söylediler. Birisi sordu. Bizim ihvandan tabii. Gökhan Evliyaoğlu Yeni İhsan gazetesini falan çıkartan kimse idi. Bu Gökhan Evliyaoğlu, Hocamız herhalde rica mı etti ne oldu;

İşte o güzel kitapları yapanlara teşekkür bir sayfa bir şey. Yani insaf, hocamız da yazmamış. Yani yazsaydı yazardı, yazsa da bir şey değil. Bana o kitap gelse Celal Yıldırım dese ki:

Hocam şu kitabı ben tercüme ettim. Bir önsöz yaz, dese yazarım. Orası yanlış anlaşılmasın ama önsözü de hocamız yazmamış.

Üstelik bu kadar insafsızlık olur mu ya?

Bu kadar zalimlik olur mu, bu kadar gaddarlık olur mu?

Bunun İslâm'la ne ilgisi var. Radikal İslâm ile ne ilgisi var bunun. Bu kadar tabii insafsızlık olmaz. Bunlar da nereden açtık. Tabii, dertli olanı konuşuyoruz. Bu dünyadaki derdimiz, güncel dert, oradan konuştuk.

Sırada 109. sayfanın dokuzuncu hadisinde. "İnsanlar çoğalacak, asabım azalacak. Ashabıma söyleyin, kim onlara söverse Allah'ın laneti o sövenlerin üzerine olur." Dikkat edin. Sakın sövmeyin. İnsanların, densizlerin, edepsizlerin, Allah'a sövebildiğini, peygambere sövebildiğini, sahabeye sövebildiğini hatta evliyâullaha sövebildiğini unutmayacağız.

Ne yapacağız?

Şimdi bu devirde insanı televizyona çağırırlarsa bu oyuna gelmiş olur; çünkü o cepheden şimdi saldıracak. Oyuna gelme böyle oluyor. Bu işe katılmayacak, bulaşmayacak.

Varsın, o bulaşıklar, o cephe belli olsun. Başkana gidiyorlar, müftüye gidiyorlar, vaize gidiyorlar. Doğru değil. Bu bir feraset meselesi.

Ama bir; kendimize böyle bir şey demeyeceğiz. İki; böyle bir şey denilmesine de vasat ortam hazırlamayacağız. Üçüncü olarak da haksızlıkları, yanlışlıkları da söyleyeceğiz. Susmayacağız. Diyor ki Peygamber Efendimiz:

Sizin yanınızda bir adama gıybet yapılıyorsa o adamın yanında ol ve gıybet yapanları durdur. Ve orada durma, kalk. Gıybet yapanları durdurmayı tavsiye ediyor.

O da olmaz. "Böyle şeyh görmedik. Şeyhlerin hepsi menfaatperesttir."

Hepsi; müridin ilk işi, sen mürit oluyorsun. Gel bakalım; ver bakalım tapularını, paralarını, pullarını. Böyle şey yaparlar, diyor. Yok, öyle bir şey diyeceksiniz. Yıllardır tanıyorum, diyeceksiniz. Ben başka bir şey biliyorum kardeş. Mesela başındaki adam çok sevdiğim, yıllardır kumaş keser verir, para verir. Evlenecekleri, evlendirir. Para dağıtıp duruyor, niye onu söylemiyorsun?

Soruyor, hiç mi iyileri yok. Hiç yok. Yalan yanlış. Zaten Peygamber Efendimiz diyor ki;

Bu devirde iyi insan kalmadı diyen yalan söylüyor. Öyle şey olur mu, belli olmaz. Allah'ın evliyâsı birkaç çeşittir, bir kısmı gizlidir. Kimse bilmez hatta kendisi bile bilmez. Kendisi evliyâ olduğunu bilmez, Allah'ın evliyasıdır. Bazen öyle olur.

Onun için hiç iyi insan kalmadı demek, yanlıştır. Hadise de aykırıdır. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte buyuruyor ki:

Kıyamete kadar daima hakkı tutan, hakkı destekleyen, hak için çalışan, hak için çarpışan bir mübarek grup, meclis olacak dünyada.

Allah bizi onlardan eylesin diye daima dua etmiyor muyuz?

Allah bizi o hakkı tutan zümreden etsin, demiyor muyuz?

Allah bizi onlardan etsin. Onun için "hiç yok" sözü yalandır, yanlıştır. Hadise aykırıdır, dine aykırıdır. Kötülüktendir, kendisinin kötülüğündendir. Kendisinin kötü niyetindendir, kendisinin gözlerinin kör olmasındandır.

Kendisinin etrafında öyle bir şey olmamasındandır. Kötü insanların tarafında olunca insan göremez; onun için âyetlere, hadislere ters düşmemeli insan. Resûlullah Efendimiz'in sünnetine uymaya çalışacağız.

Kim onlara söverse Allah'ın laneti üzerine olur, diyor. Beni affedin, kusurlarımı bağışlayın.

Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm. Subhane rabbike rabbil izzeti amma yesifun ve Selamün alel mürselîn.Velhamdülillahi rabbil âlemîn El Fâtiha.

Sayfa Başı