M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (217)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bir kardeşimiz bizim Yeni Ufuklar kitabımızdan 205. sayfasından bir ifade alıp bir soru soruyor. Diyor ki:

"Hukuk Fakültesi gibi meslekî bakımdan uygun bazı öğretim kurumlarında tahsil görmekte olan mağdur kızlarımızdan bir kısmı aday olup seçilsin, meclise girsin, oradaki insan hakları düşmanlarıyla mücadele etsin."

Ben de öyle demiştim, bu tırnak içinde alınmış ifadenin altında diyor ki;

"Altını çizdiğim ifadenizde yer alan hukuk fakültesi gibi meslekî dallarda kızlarımızın okumasının uygun olduğunu söylerken neyi kastediyorsunuz? Zira bize yıllar yılı öğretildi ki kadın hukuk gibi branşlarda görev alamaz. Hâkim, savcı olamaz. Buradaki ifadenizde tenakuza düşüldüğünü göstermez mi?" diyor. İkinci bir sual olarak da diyor ki;

"Bayanlar gerek İslâmî gerek gayr-i İslâmî hükümette söz sahibi olması anlamına gelen bayanların meclise girmesi gibi bir cevaz hakkında kriterler nelerdir?"

Soru bu. Şimdi bu yazının aslı esasında mâlum başörtüsü düşmanları var. Başını örten insanları imtihana, fakülteye sokmuyor. İmtihanlara almıyor, okuldan tard ediyor. Kazanmışsa fakülteyi bitirmişse diploma vermiyor. Diploma vermişse mesela hukuk fakültesinden mezun bir Emine Aysever vardı, Ankara'da profesör olduğum zamanlarda. Eve gidip ağlamıştı. Baroda avukatlık yaptırmıyor. Bu olaylar üzerine yazılmış bir yazı bu. Bir kadının tahsil yapması veya yapmaması... Hangisi doğrudur? Tahsil yapması doğrudur. İlim öğrenmesi doğrudur. İlim öğrenmemesinden ilim öğrenmesi doğrudur; hiç şüphe yok.

"Kadın mesela hukuk gibi branşlarda görev alamaz; hakim, savcı olamaz."

Herhangi bir yasak branşı yok. İlim öğrenmek kadına ve erkeğe bir farizadır. Çin'de bile olsa gidip alacak, öğrenecek. Her şeyin bilinmesi bilinmemesinden daha iyidir. Kaldı ki Türkiye'nin düzenini ve bu fiilî durumunu biz kendimiz razı olduğumuz için ortaya koyduğumuz için müdafaa ediyor da değiliz. Hatalarını düzeltmeye çalışıyoruz. Hâlihazırda şu veya bu sebeple ailesinin zoruyla, babasını zoruyla; "Kız, gidersen gidersin, gitmezsen evden kovarım, ille okuyacaksın "Başını da açsan okuyacaksın." diyen aileler bile var. Bu bakımdan bazı kızlar okullara gidiyor. Ama bana soracak olursanız ben kendi kızımı okula göndermedim. Kız Kur'an kursu, İmam Hatip tahsili yapan yerde okuttum. Ben göndermedim de gönderenler oluyor. Meseleye şöyle bakmak lazım, bu soru soran kardeşimiz buradan da bakabilirse meseleye biraz daha iyi anlayacak.

Hukuk fakültesine kızlar ve erkekler gidiyor. Şu anda gidiyor. Sen de engelleyemiyorsun ben de engelleyemiyorum. Gitmeyin desem de gitmesi gitmemesi ayrıca fetva verecek müftülerin de kendi fikirleri sorulabilir; gitsin mi gitmesin mi? Burada gitmesi uygun değil... Mesela ben bazı talebe kızlarıma, beni dinleyen, soru soran insanlara gidebilirsiniz... Mesela Pakistan'a gidin, Mısır'a gidin dedik. İslâm ülkelerinden birine gidin, tesettürlü kadınların ayrı, erkeklerin ayrı okuduğu olduğu yerlerde okuyabilirsiniz, okuyun.

Yasak diye bir şey yok. İsteyen öğrenebilir. Burada fiilî bir durum var. Hukuk fakültesindeki kızlarımız nasılsa okuyorlar. Başı açık mı okumak istersiniz? Bir kısmı başını örtmek isterse örtmesini mi istersiniz? Mühim olan bu. Ayrıca başını... o tahsile giderken belli ki göze almış. Gitmiş birisiyle konuşmuş, fetvasını almış. Benden fetvasını almış değil, ben bir kimseye böyle fetva vermedim.

Gitmiş başını örtmüş bir kız kardeşimiz. İslâm'dan dolayı örtmüş. Biz bunu müdafaa etmeyelim mi? Ve bunun bazılarının hukuk fakültesine gitmişse o mesleği seçmiş. Meclise girip de o kanunî aykırılıkları düzeltmesi için söz sahibi olması temenni edilmez mi? Nedir bu rezalet? Bu insan haklarına aykırı, batıda bile görülmeyen, güya şöyle böyle olan yerde diye meseleye biraz da oradan bakılabilir. Ben onlara herhangi bir fetva veriyor değilim de o mağdurlara keşke bir söz ve hüküm verme hakkı doğsa da haklarını doğru düzgün müdafaa edebilseler de bu başörtüsü zulmü dursa demiş oluyorum.

Konu başından sonuna incelenirse öyle diyor.

"Herhangi bir konuda, mesela hukuk dalında görev alamaz."

demek yanlıştır. Hz. Âişe anamız radıyallahu teâlâ anhâ kadı idi. Birçok kimseler gelip kendisine soru sorarlardı ve fetva isterlerdi. Yani o doğru değil. Hiçbirisine ceza yoktur ve bazı kitaplarda yazıyor ki kadın hâkimler de olmuştur. Belki bugünlerde bazı dükkânlar var kadınlara mahsus ve kadın tezgâhtarlar var. Bu da bir ihtiyaç, kadınlar gitsin erkek tezgâhtarla mı konuşsun işini görsün? Yoksa kadınların satış yaptığı bir mağazada mı alışveriş yapsın?

Fiilî durumları ve memleketin şartlarını düşünürsek o zaman biraz daha geniş düşünmelidir. Ben hiçbir zaman herhangi bir konuda kendim bir fetva vermiyorum. Hele hele bu konularda hiç vermiyorum. Yani birisi bana geldiği zaman;

"Hocam bu kız başını açsın mı?"

"Baş kapatma emrini ben vermedim ki başını açması emrini vereyim." Soracaksınız gidin müftülere sorun."

dedim. Ben zaten kimseye fetva vermiyorum da istiyorum ki mağduriyet giderilsin, herhalde onu siz de isterseniz.

Gerek bayanların gerek bayların İslâmî düzen de hükümette söz sahibi olması, meclise girme meselesi.

Bilmiyorum, kardeşimiz inceledi mi? Mısır, Pakistan, Ürdün gibi bazı ülkelerde başörtülü milletvekili şeyler var. Yani seçilmiş kimseler var. Bazılarının eserleri de Türkçe'ye tercüme edilebiliyor. Ben şahsen hanımların hanım mesleklerinde, hanımlara yönelik, tesettüre uygun çalışmasını kendim öyle tercih ederim. Ben onlara cevaz verme durumunda değilim. Ben tesettürlü okuduklarından iki kademe olarak çıkartırım.

Bir kadının örtünmesi, hicap da denilir, başını örtüyor, yüzünü örtüyor, ayaklarına kadar örtüyor bu birinci.

Bir tesettür daha var onu çok kimse bahis konusu etmedi, ben yazılarımda bahis konusu ettim. Muhterem kardeşlerim! Kadının erkeklerin arasında hiç görünmemesi. Bu da bir tesettür... Yani toz olmak.. Ortada görünmemek. Kadının hiç erkeklerle görünmemesi. Bir arada olmaması. Ben kendi evimde haremlik selamlık yapıyorum. Kendim şahsen bu karardayım.

Hz. Âişe anamız diyor ki; Medine-i Münevvere'ye gittiğimiz zaman sahâbe-i kirâm, muhacirler oranın havasında hasta oldular. Hava kuru olduğundan, Mekke'ye uymadığından bunaltıcı bir hava; hepsi de veba oldu, hasta oldu. Serildiler yattılar, hummaya tutuldular. Bakın bu cümlenin altını çizerek söylüyorum: Hz. Âişe anamız radıyallahu teâlâ anhâ:

"Biz o zaman henüz tesettürle emrolunmamıştık. Avluya çıktım. Babamın yanına vardım, bir şiir mırıldanıyordu, Mekke'nin müşriklerine çatıyordu. Siz bizi o güzel Mekke'den çıkarttınız, size de aynısı olsun, bilmem ne bir şeyler okuyordu."

"Biz tesettürle emrolunmamıştık, avluya çıktım." diyor. "Bir şey isterken, konuşurken perdenin arkasından isteyin." emrinden önce demek istiyor. Yani tesettürün halis ve güzelcesi perdenin arkasından, hiç görünmeden konuşması kadının, hiç çarşıya çıkmaması. Benim şahsî zevkim, keyfim ve görüşüm mevzu olduğu zaman bu tarzdadır. Kadın erkekten ne kadar örtülü olsa da görülse iyi olmuyor. Oturuyorlar, kalkıyorlar, uzaktan görüyor bunların birtakım zararları olabilir diye düşünüyorum.

Ama bu yazı bu konuyla ilgili fetva belirttiğimi göstermiyor. Yani mağdur kızlar keşke haklarına en yüksek düzeyde koruyabilecekleri işlere sahip olsalar ya da sahip olsunlar demiş oluyorum... Herhalde anlamıştır. Bazı alanlarda okumuşlar da bazı hanımlar da böyle İslâm'ı müdafaa etsinler.

Neticede bir hanım avukattı hukuk fakültesi bitirmişti. Ona da avukatlık vermediler. Mahkemelere giremedi, girseydi belki bazı müslümanların haklarını koruyabilirdi. Belki bazı adlî mercilerde faydalı işler yapabilirdi. Mesela bir kadın doktora hepimizi ihtiyaç duymuyor muyuz? Yani hanımımızı erkek doktora mı götürmek istiyoruz, hanım doktora mı? Herkes kadın doktora götürmek istiyor, o zaman bu kadın doktorun yetişmesi lazım bir yerde değil mi? Mecburiyet var.

İkinci bir sorusu var kıymetli kardeşimizin: Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin mehdî olduğu konusunda bir sorusu var.

Mehdî değildir Bediüzzaman hazretleri. Mehdî'nin şartlarına vesairesine uygun bir şey değil. Dünyadan geldi göçtü, Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Mehdî'nin hadîs-i şerîflerde anlatılan şartları olmadığından Mehdî olmadığı gün gibi âşikâr. Ama mücahid bir kimse, ayrı.

Mehdî, Peygamber Efendimiz'in sülalesinden. Bu mübarek ben Peygamber Efendimiz'in sülalesinden değilim, diyor. Kendisinin Mehdî olmadığını kendisi ifade ediyor. Kendi demedi, sonra ben bir Kürdüm falan diye başka bir dilde konuşma ve şey yapmaya zorlanıyor diye söylüyorum. Ben ki Peygamber Efendimiz'in sülalesindenim, seyyidim Arap'ım diyebilirdi, öyle demiyor. Onun için konu o değildir.

Evet-hayır tarzında cevap verseniz de yeter diyor da ben açıkça da söylüyorum, bilinsin bazı şeyler. Bir insanı sevmek iyi güzel ama olmadık bir şeyi de söylemek doğru değil.

Birisi diyor ki;

"Başka tarikattan bayanlarla, erkeklerle evlenmemizde bir sakınca var mı?"

Müslüman müslümanla da evlenebilir ehl-i kitaptan bir kadın da alabilir. Kadın alma hususunda bir müsaadesi var İslâm'ın. Çünkü erkek güçlüdür, aldığı kadını yönetir diye düşünülmüş. Bir müslüman kadın bir gayrimüslim erkekle evlenemezken, bir müslüman erkek bir gayrimüslim kadınla evlenebiliyor. Fıkhın hükmü bu. Ama mutluluk, uyum, uyumlu çalışma bakımından, karı ve kocanın zihniyetlerinin aynı olmasında fayda var. Aynı olduğu zaman daha uyumlu çalışırlar, dine dair gerçekler.

Muhterem kardeşlerim!

Bugün elime geçen gazetelerden birisinde -ismini unuttum- Sıbğatullah Müceddidî Hikmetyâr'ı suçluyordu; bencillik yapıyor, kıyafet istiyor ve aykırılıkları hiç takmıyor diyordu. Bir taraf olarak acaba doğru mu söyleyecek, taraflardan birisi olarak doğru mu söyledi, adaletli mi söyledi, itham mı ediyor diye düşünebiliriz. Bu mümkün, yani öyle olması da mümkün. Fakat biraz alttan olayları incelemişseniz, eski kitapları okumuşsanız bilirsiniz ki Tehar eyaletinde bu Hikmetyâr'a mensup kuvvetler Burhaneddin Rabbanî'nin kuvvetlerine saldırmışlardır ve 200 adamını öldürmüşlerdir. Ondan sonra bu Üstad- Âzam aracı olup bundan sonra mücadele olmasın filan diye anlatmıştır, yatıştırmıştır. Yani saldıran Hikmetyâr genel kuvvetleri idi. Onların arasındaki gidenlerden biri. Epeyce grubu kalabalık bir mücahit lideri ile Mekke'de görüştüm. O da Hikmetyâr'dan şikâyet etti. Dedi ki; "Peştucu'luk yapıyor, yani Peştu kavmiyetçiliği yapıyor ve taraf tutuyor." dedi.

Müslüman kardeşlerim şu veya bu; bir müslüman bir müslümana silah çekemez! Haram, yasak, müslümanın müslümana kanı, malı, canı, ırzı, her şeyi haramdır. Bir müslüman ötekisine silah çekti mi olmaz:

Ve men yaktül mü'minen müte'ammiden fe-cezâuhu cehennemü hâliden fîhâ.

Ebedî olarak cehennemde kalır bir müslüman bir müslümana silah çekerse. Bu bir rezalettir, çok acı bir durumdur. Kim silah çekiyorsa, kim çekmişse, kim öldürmüşse bu büyük bir suç. Müslüman müslümanı öldüremez, müslüman müslümanı dövemez, müslüman müslümanı kölesi yapamaz. Müslüman müslümana sövemez.

Müslüman müslümanı yardımsız da bırakamaz, eğer sen Karabağ'daki müslüman kardeşini Ermeniler'in karşısında yardımsız bırakırsan sen de suçlusun. Eğer Bosna'daki müslüman kardeşini yardımsız bırakırsan sen de mesulsün.

"İntisaplı bir insanın yaptığı zikir ve ibadetle hiçbir yere bağlı olmayan bir insanın yaptığı zikir ve ibadet arasında ne gibi farklar vardır?"

Amatör bir insan eve bir mobilya yapınca nasıl yapar, bir marangoz yapınca nasıl yapar? Sen hasta olduğunda kendi sıhhatin için evde neler yaparsın veyahut doktora gittiğin zaman doktor neler yaparsa o kadar fark var. Sen bazen tedavi olacağım diye çok yanlış bir hapı alırsın. Hapı yutarsın. Akşamdan yutarsan bu hapı, sabaha karşı eceli bulursun. Şifa bulayım derken güme gidersin. Ama bilen bir doktor, tabîb-i müslim-i hâzık sana şunu şöyle yap, bunu böyle yap diyebilir hatta oruç tutma diyebilir. Veya tut diyebilir veya şu şartlarda tut diyebilir. Ona uymak gerekir. Onun için bu işin bilenine teslim olduğun zaman güzel olur. Ayrıca intisap sadece fikir meselesi demek değildir. İntisap aynı zamanda bir organizasyona tâbi olmak demektir.

Âyetinin çağdaş uygulamasıdır: Bir insanın kendi başına kalmaması, bir organizasyonun içinde sırada bekleyenlerle yerini alması... Onun başka faydaları, sevapları vardır. Sonra mü'min mü'minin kardeşi olduğundan o kardeşliği orada uyguladığı zaman onun kazandırdığı sevaplar vardır. Birbirlerini Allah için seven âhiret kardeşi olanlar Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde gölgelenecekler, nurdan minderlerde oturacaklar, cennette yüksek derecelere nâil olacaklar.

Dünyada onlar büyük mükâfata mazhar olacakları için bu kardeşlik vardır. Şahsen yapılan zikir ile; eğitimli, dinini bilen bir insanın nezaretinde yapılan zikir arasında da büyük fark vardır. Soracağın soruların meselesi bile önemlidir. Bir hapı 3 tane alırsan zararlı olabilir. Yarım alırsan yetmeyebilir. Aksine bilinçsiz olarak kullanırsan geçmez hastalık.

Bizim bir hastamız vardı, bir sürü antibiyotik aldı, bir sürü iğneler yedi. 15 gün durdu günden güne fenalaştı. Gülhane Askeri Hastanesi'ne götürdük. Boğazından kültür aldılar, ondan sonra baktılar ki bizim kullandığımız 8-9 çeşit ilacın hepsi bu mikroplara hiç fayda vermiyormuş, hiç tesir etmiyormuş. Sıfıra sıfırmış verdiği, başka ilaçlarla hemen kesildi.

İlim, irfan, bilgi, iktisat önemli oluyor sevgili kardeşlerim. Allah hepinizden razı olsun.

Ders tarif edilen bir mecliste bilmeyerek, kazara bulundum. Benim durumum ne olacak?

Bu bir kabul meselesidir. Yani kabul ederse makbuldür, tamamdır. Kabul etmezse kendi bileceği bir şeydir çünkü rıza ile olan bir şeydir.

Bi-hürmeti Esmâi'l-hüsnâ. Ve bi-hürmeti Habîb-i Mustafâ. Ve bi-ashâb-ı sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı