M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Âyet Tefsirleri (36/Yâsîn, 7-9; 3/Âl-i İmrân 144-145)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in yaşadığı zamana "Asr-ı Saâdet" diyoruz. Asr-ı Saâdet, yani "mutluluk, bahtiyarlık devresi."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i ilk gören onun heybetinin tesiri altında titremeye başlardı. Ama onu tanıyan, sohbetine devam eden ona âşık olurdu ve son derece candan bir şekilde bağlanırdı.

Amr b. Âs radıyallahu anh -Mısır'ı fetheden sahabî- vefatı zamanında yatağında çok ağladı, çok gözyaşı döktü. Kendi vefat edecek; çok esef etti, çok üzüldü, çok ağladı. Oğlu Abdullah b. Amr b. Âs babasına teselli verecek sözler söylemek istedi. "Resûlullah sana şöyle söylemedi mi? Seni şöyle sevmedi mi? Sana şöyle iltifat buyurmadı mı?" gibi onun memnun edecek sözler söylemek istedi. Babası Amr b. Âs doğruldu yatağında, dedi ki;

"Evladım, benim hayatımda üç devre var. Bir, İslâm dini ile müşerref olmadığım cahiliye devresi. O zaman ben müşriktim ve Kureyş'in tarafını tutuyordum. Ve Resûlullah'a düşmandım. Elime geçseydi bir yerde, gözümü kırpmadan onu öldürürdüm. İçimde ona karşı korkunç bir düşmanlık vardı. Bu birinci devrem. Eğer bu zamanda ölseydim muhakkak cehenneme giderdim.

Ondan sonra Allah bana İslâm'ı nasip etti. Müslüman oldum, Resûlullah'ın hizmetine girdim. Resûlullah'ı o kadar sevdim ki, öyle âşık oldum ki Resûlullah'a, canımı istese verecek hâle geldim. Eğer o zaman ölseydim, o zaman da ümit ediyorum ki cennetlik olurdum.

Ama Resûlullah'tan sonra birçok işlerin başına bizi getirdiler. Başımızdan birçok işler geçti. Valilik yaptık. Komutanlık yaptık. İdarecilik yaptık. Birçok işlere bulaştık. -Amr b. Âs hakem olayına katılanlardan birisi.- Bu devrede, şimdi ölüyorum. İlk devrede ölseydim cehenneme giderdim. İkinci devrede ölseydim herhalde cennete giderdim. Ama şu anda ne yapacağımı bilemiyorum. Ben vefat edince, beni kabre koyduğunuz zaman benim yanımda, kabrin başında azıcık bekleyin. Bir deve kesilip de parçalanıp parçaları fukarâya dağıtılacak kadar bekleyin de ben de siz oradayken kabrime alışayım."

Öyle vefat etti.

Allah o ashâb-ı kirâmın şefaatine cümlemizi nâil eylesin. Rıdvanullâhi aleyhim ecmaîn.

Yaşamak ve bu yaşam, hayat imtihanını başarmak kolay bir şey değildir. Ben öyle düşünüyorum, kolay bir iş değildir. İsabetli kararlar veremiyoruz. Olaylarda da karşımıza geliyor. Bir karar veriyoruz ama kararlarımız duygusal oluyor; ya da bizim ileri görüşlülüğümüzün derecesi ile ilgili oluyor. Ya ileri görüşlü oluyoruz, isabetli oluyoruz; ya kısır, kısa görüşlü oluyoruz, hatalı karar veriyoruz; ya nefsimize uyuyoruz, nefsânî karar veriyoruz; ya şeytana uyup şeytânî karar veriyoruz; ya menfaatimizi düşünüp dünyevî karar veriyoruz. Bu dünya hayatında kararlarımız, hayatımız nasıl devam edecek…

Allah yardımcımız olsun. Tevfîkini refîk etsin. Hakkı hak olarak görüp anlayıp tespit edip sevip bağlanıp hakka uyumayı nasip etsin. Bâtılı bâtıl olarak görüp anlayıp değerlendirip bâtıldan, yalandan, yanlıştan korunmayı nasip eylesin.

Ama kolay değil. Nasihatle de olmuyor. Nasihat ediyorsun… Bir söz vardır: "Cami ne kadar büyük olsa imam bildiğini okur." derler. Herkes kendisinin imamı. Herkes kendi bildiğini okuyor.

İnsanoğlu hakkı görüp de hakka uygun kararı vermesi için ne yapması lazım? İnsan hakkı göremez. İsabetli kararı alamaz. Ne olması lazım?

Allah'ın yardım etmesi lazım. Allah'ın ona tevfîkini refîk etmesi lazım. Tevfik vermesi lazım. Tevfikât-ı samedâniyesine mazhar etmesi lazım. Allah'ın lütfetmesi lazım. Ona hakkı göstermesi lazım. Hakkı göstermezse, tevfîkini refîk etmezse insan o zaman isabetli karar alamaz. Allah yardım etmezse, nur vermezse, tevfîkini refîk etmezse isabetli karar alamaz. Bu ince bir fikirdir. Derin bir mânası var. Bunu anlamak, sezmek, buna inanmak için anlaşılsın diye misal vereceğim.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e birisi gelmiş. "Yâ Resûlallah, bana bir görev ver, yapayım." demiş.

"İstemeden kendisine görev verilirse o zaman Allah tevfîkini refîk eder, muvaffâkiyet verir, başarılı olur." derdi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.

Demek ki bir insan Allah'ın tevfîkine -tevfîkât-ı samedâniyesine- mazhar olmazsa isabetli karar veremiyor. Allah'ın tevfîki bazı insanlardan çekiliyor; varken alınıyor.

Neden alınıyor?

Bir hatasından dolayı alınıyor. Mesela vazifeyi istemek bile bir hata oluyor. Vazifeyi istediyse, kendisine güvendiyse, "Ben bu işi yaparım ya. Ben bunu yaparsam iyi yaparım." gibi [düşündüyse…] "Hadi al bakalım, görelim. Al da görelim." diyor Allahu Teâlâ hazretleri. O da ağzına, yüzüne, gözüne, eline, ayağına dolaştırıyor, bulaştırıyor; işi berbat ediyor.

Neden?

Allah tevfîkini refîk etmediği için.

Bu gizli bir sır. Bu Allah'ın kulları ile muamelesinde bir incelik.

O halde Allah'ın tevfîkini refîk etmesini istememiz lazım. "Yâ Rabbi! Sen bana yardım eyle. Sen bana hakkı göster. Yoksa ben kendi başıma kalırsam mahvolurum. Beni kendi nefsime bir an bile bırakma!" Ve lâ tekilnî ilâ nefsî tarfete aynin ve lâ ekalle min zâlike. "Beni bir göz yumup açıp kapayıncaya kadar bırakma yâ Rabbi! Bana sen yardım et yâ Rabbi!" deniliyor. Dua böyle ediliyor.

Onun için insan bu kısa, küçücük aklı ile hayatında isabetli kararlar alamıyor. Günahtan dolayı, duygularındaki hatadan dolayı, düşüncelerindeki yanlışlıktan dolayı kararları isabetli olmuyor. Tabii kararları isabetli olmayınca işleri ters gidiyor, berbat oluyor, günahlı oluyor, sonucu vebal oluyor.

Onun için daima Fâtiha okuyarak dua ediyoruz: İhdine's-sırâte'l-müstakîm. "Yâ Rabbi! Bizi doğru yola hidâyet et. Bize doğruyu göster ve bizi doğruya sevk eyle."

Hatta başka duada geçiyor: Ve huz ile'l-hayri bi-nâsiyetî. "Alnımın saçından yakalayıp beni hayra çek, götür." diyor. Nasiye, "insanın alnı ve alnına düşen saçları" demek. Ve huz ile'l-hayri bi-nâsiyetî. "Alnımın perçeminden, saçlarımdan yakalayıp beni hayra götür yâ Rabbi!" diye Peygamber Efendimiz dua ediyor. Hem de "en güzel dua" diye tavsiye ettiği bir dua.

Nasıl?

Allâhümme innî daîfun fe-kavvi fî rıdâke da'fî. "Senin rızan yolunda benim zayıflığımı kuvvetlendir. Senin rızan yolunda hayırlı şeyler yapmaya bana güç kuvvet ver." Fe-huz ile'l-hayri bi-nâsiyetî. "Alnımın saçından yakala beni, hayra götür."

Saçından kim götürülür böyle?

Keçi. Boynuzu yoksa orasından yakalarsın. Acıdığı için hayvan diretemez. Kıllarını çekiyorsun çünkü, çekersin götürürsün. Boynuzu varsa boynuzundan tutarsın da boynuzsuzsa o zaman alnından tutarsın.

"Beni zorla götür. İstemesem de götür yâ Rabbi! İstemesem de götür."

Ve'c'ali'l-islâme müntehâ rıdâye. "İslâm'ı bana sevdir. Gönlüm İslâm'dan hoşlansın, ısınsın. İslâm'a göre hareket etmeyi nasip et bana yâ Rabbi!" diye [dua ediyor.]

İnsan Allah onu sevk etsin, hayra götürsün istiyor. Çünkü insanın nefsi insanı bazen -keçi gibi- başka taraflara götürtmek ister. Onun için Allah'tan istemek lazım. "Yâ Rabbi, bana tevfîkini refîk et. Yâ Rabbi, bana hakkı hak olarak göster. Yâ Rabbi, bana yardım eyle. Yâ Rabbi, bana hidâyet et."

"Ben zaten müslümanım?"

Müslümansın ama yine de her an karar veriyorsun. Hayatımızın her ânı kararlarla oluşuyor. Günlük yaşantımızdaki işlerimiz kararlarla oluşuyor. Bu kararları da biz veriyoruz. Her an… "Camiye gideyim mi gitmeyeyim mi? Şu işi yapayım mı yapmayayım mı? Kur'an okuyayım mı okumayayım mı? Bugün oruç tutayım mı tutmayayım mı? Camide hocayı dinleyeyim mi dinlemeyeyim mi? Odaya gidip yatayım mı yatmayayım mı? Yemeği yatsıdan sonra mı yiyeyim önceden mi yiyeyim?" Hep karar. "Namaza yetişeyim mi yetişmeyeyim mi? Nasıl olsa yoklama yapılmıyor. Evde kılsam olur mu olmaz mı?" Bunların hepsi karar. Her an karar, her işimizde karar.

Bir de ticaretin, içtimâî hayatın, kalabalığın içine girince kararlar bir hızlanıyor, bir acilleşiyor, bir çalışılıyor ki… Oradan bir müşteri gelecek, alışveriş yapacak; birine kızacaksın, birine iltifat edeceksin… Günlük hayat… Burada elhamdülillah ne kadar rahatız. Çok şükür biraz bu dağdağadan uzaktayız. Güzel bir durum, elhamdülillah.

Günlük hayatta bu kararlar çok oluyor. Ve bu kararların da içinde hatalılar çok oluyor.

Neden?

Allah tevfîkini refîk etmezse zaten isabetli karar almak kolay bir şey değil.

Yarın mahkeme-i kübrâda her hâkim hâkimlik yaptığına pişman olacak. "Keşke dünyada iki insanın arasında konuyu dinleyip de hakemlik, hâkimlik, kadılık yapmasaydım." diyecek. Çünkü bu iş zordur. Adaletle yapmak ister ama yine insan şaşırır.

Allah'tan yardım istemek lazım. Allah insanı yardımsız bırakırsa insan mahvolur. Yaşar ama mahvolur.

Sa'd b. Ebî Vakkas radıyallahu anh Basra'da vali idi. Hz. Ömer Basra ahalisine soruyordu; "Nasıl valiniz?" diye. Birisi çok şikâyet etti. Sa'd b. Ebî Vakkas Aşere-i Mübeşşere'den. Cennetlik olduğunu Peygamber Efendimiz'in müjdelediği bir insan. "Öyle berbat vali ki, öyle bize zulmediyor ki, öyle haksız işler yapıyor ki…" Birisi böyle mübareğin çok aleyhinde konuştu. Hz. Ömer başkalarına sordu. Oraya tahkîkatçılar gönderdi. "Yok, gayet iyi bir yönetim yapıyor." dediler. Bir adam çok aleyhinde konuştu. Sonra ne oldu?

O adam âhir ömründe rezil oldu. Çok rezil bir âhir ömrü oldu. Ömrünün son tarafı çok rezil geçti. İlk başta vali ile böyle mücadele ediyordu. Hz. Ömer'e şikâyet ediyordu, iftira ediyordu, aleyhinde konuşuyordu. Sıhhatli idi, âfiyetli idi, rahattı, paralıydı, pulluydu; günleri geçiyordu işte. Geçiyordu ama sonunda çok pişman oldu.

Anlayamadım Arapçasını, diyor ki; "Yanından cariyeler geçerken onlara îmaz ederdi." İmaz, bu kelimede tereddüdüm var. Kaş göz işareti mi yaparmış, cariyeler geçerken göz mü kırparmış -yaşlı halde- daha başka bir şeyler mi, pek anlayamadım.

"Nedir bu rezalet?" diye kendisine söylediklerinde… -Dikkat edin!- "Nedir bu hâlin ya senin? Ne zaman uslanacaksın? Bu yaşa geldin, ayıp değil mi? Utanmıyor musun?" dedikleri zaman ne dermiş?

"Ben Sa'd b. Ebî Vakkas'ın kalbini kırdığım için onun bedduasına uğradım." dermiş.

Biliyor onu. Evet, sen Allah'ın bir evliyasının, sevgili kulunun, Aşere-i Mübeşşere'den olan bir mübareğin kalbini kırarsan işte Allah sana tevfîkini refîk etmez. Kendi başına bırakır. Hayatta böyle olursun. Sonunda böyle perişan olursun, rezil rüsva olursun. Âhiret hesabı ayrı. Dünyada da böyle olur.

Allah bir insana tevfîkini refîk etmezse, tevfîkât-ı samedâniyesini, mâneviyâtını insandan çekerse bir insanın ne duruma geldiğini anlatabiliyor muyum?

İşte insanların hata etmesi bundandır. Tevfîk-i ilâhîyi kaybediyor. Edepsizlik ediyorlar, tevfîki ilâhîyi kaybediyorlar, ondan sonra da iyi iş yapamıyorlar. Yapamazlar. Sen de "Nasihat edeceğim. diye uğraşıyorsun. "Ya nasihat ediyorum da tutulmuyor." diyorsun. Olmaz.

Peygamber Efendimiz'e Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İnneke lâ tehdî men ahbebte velâkinna'llâhe yehdî men yeşâ'. "Resûlüm, sen istediğine hidâyet veremezsin, Allah istediğine verir."

"Sen herkesin müslüman olmasını istiyorsun ama Allah herkesi hidâyete erdirmeyecek. Herkese cennetini nasip etmeyecek."

Layık değil çünkü. Allah hidâyeti herkese vermez.

Yâsîn sûresini her gün okuyoruz; mânasını okuyup da üzerinde düşündünüz mü?

Bazı insanları anlatıyor. Yâsîn sûresinin ilk âyeti… Okuyalım. Önemli! Çünkü biz pek çok şeyi okuyoruz, anlamıyoruz. Birçok şeyin üzerinde düşünmüyoruz. Birçok şeyin üzerinde düşünüp sonuç çıkarıp hayatımızı ona göre tanzim etmiyoruz.

Allahu Teâlâ hazretleri Yâsîn sûresinin ilk âyetlerinde ne diyor?

Fe-hüm lâ yü'minûn. Bazı insanlar inanmayacak. İnanmalarını nasip etmediği için inanmayacaklar.

İnnâ cealnâ fî a'nâkıhim aglâlen. "Biz onların boyunlarına demirden boyunduruklar geçirdik."

Fe-agşeynâhüm fehüm lâ yubsırûn. "Onların üstünü örttük. Onlar gerçekleri göremezler."

Üstüne bir örtü atsa bir insan, etrafı görebilir misin? Sokaktan geçerken köşe başında bir çarşaf geçirse ne oluyor? Göremiyor.

Fehüm lâ yubsırûn.

Ve sevâun aleyhim e enzertehüm em lem tünzirhüm. "İstersen onlara nasihat et, istersen nasihat etme." Lâ yü'minûn. "İnanmayacaklar."

Neden?

Musluk kapandı. Cereyan gelmiyor. Benzin gelmiyor; motor çalışmaz. Ya elektrikten kesinti var, ya musluktan bir kesinti var, ondan.

Ve cealnâ min beyni eydîhim sedden ve min halfihim sedden. "Önlerine bir duvar, set -baraj- çektik, arkalarına bir duvar çektik." diyor Allahu Teâlâ hazretleri.

Bazı insanlar Allah'ın tevfîkine mazhar olmazsa Resûlullah'ın nasihati bile onlara tesir etmiyor. Çünkü Allah engellemiş. Önüne arkasına duvar çekmiş, üstüne bir örtü örtmüş. Görmüyorlar, inanamıyorlar. İnanma kabiliyetleri alınmış olduğu için inanamıyorlar.

Muhterem kardeşlerim!

İnsanın bu duruma düşmesi neden oluyor?

Edepsizliğinden oluyor. Edebe aykırı hareket ettiği zaman oluyor.

Onun için, et-turuku küllühâ âdâbun. Allah'ın rızasını kazanma yolu olan tasavvufta, tasavvuf yollarının hepsinde temel prensip âdâba riâyet etmektir. Âdâba riayet edeceksiniz. Bir anda bir âdâba riayet etmezseniz, o anda onun cezası gelir. Tokadı yersiniz. Anında şamarı yersiniz. Mâneviyâtınız alt üst olur.

Edebe riâyet edeceksiniz. Ve bu sürekli bir şey, geçici bir şey değil. Bir anlık bir şey değil. Küçük, kısacık bir an değil. Hayat boyu böyle olacak. Hayat boyu edebi kollamak zorundasınız. Hayat boyu her kararınızda düşünmek zorundasınız. Hayat boyu yanınızda hocanız olsa da olmasa da, nerede olursanız olun, "O anda yapılması gereken doğru iş nedir?" diye düşünüp doğruyu yapmak zorundasınız. Eğriyi bırakmak zorundasınız.

Bırakamıyorsunuz, demek ki Allah muslukları kesmiş, demek ki Allah tevfîkini size refîk etmiyor. O zaman tekrar onu kazanmaya çalışın. Allah'a yalvarın. "Yâ Rabbi! Bir kesinti oldu, elektrikler kesildi, musluklar kesildi. Bir şeyler olmuyor, bir şeyler gelmiyor, bir şeyler akmıyor. Bir hata işlemişim. Acaba nerede hata işledim, bilemiyorum. Bilerek bilmeyerek işlediğim hatalardan dolayı beni affeyle yâ Rabbi! Bana yardım eyle. Hatamı göster. Hatamı bildir. Hatama dönmemi nasip eyle!" diye yalvarmak lazım. Sadaka vermek lazım. Hayırlı, sevaplı bir şeyler yapmak lazım ki Allah tekrar tevfîkini refîk etsin. Tekrar muslukları açsın. Kapatılmış olan telefon tekrar açılsın. Kesilmiş olan su tekrar açılsın. Gitmiş olan elektrik tekrar gelsin.

Zor bir şey. Zor ama mecburuz. Her an bir karar alıyoruz. Abuk sabuk karar alacağımıza akıllı uslu karar alacağız. Her an rızâ-i Bârî'yi düşünerek karar alacağız.

Birinci rekâtta okuduğum âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ve mâ Muhammedün illâ rasûlün. "Muhammed, Allah elçisi olmaktan başka bir şey değil. Ancak bir resul o, başka bir şey değil."

Muhammed Allah'ın resulü; ama bir insan, daha başka bir varlık değil, Allah elçisi.

Kad halet min kablihi'r-rusul. "Kendinden evvel bu dünyaya çok peygamberler geldi geçti."

Hz. Âdem aleyhisselam'dan Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e kadar çok peygamber geldi geçti. Sayılarını Allah bilir. Her beldede bir peygamber vazife gördü; hakkı, hayrı anlattı.

Peygamber Efendimiz'e kadarki peygamberler ne oldu?

Âhirete göçtüler, vefat ettiler. Vazifelerini bitirince, ömürleri bitince vefat ettiler, Allah hayatlarını aldı, bu dünyadan âhirete göçtüler.

E fe in mâte ev kutile. "Bu gelen hakikate göre, -Allah'ın âhir zaman peygamberi- Muhammed-i Mustafâ ölürse ya da şehid edilirse…"

Saldırıya uğradı, şehid edildi. Uhud harbinde ne dediler?

Öldürmek kastıyla bir saldırdılar. "Nerede Muhammed?" "Şurada!" "Saldıralım, işi tepeden, başından halledelim, bitirelim!" dediler. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e saldırdılar, yaklaştılar. Epeyce sahabîyi şehid ettiler. Peygamber Efendimiz'e yaraladılar, dişini kırdılar. Bir kargaşa oldu. Peygamber Efendimiz yanındaki vefakâr sahabîlerle ok atarak, fiilî bir mücadeleden sonra Uhud dağına doğru çekildi. Uhud'da evlerin arka tarafında yamaçta, kayaların orada bir mağara var. Oraya kadar geri çekildi. Herkes dağıldı çünkü, bir kargaşa oldu.

O arada dediler ki; "Muhammed öldü! Muhammed öldü! Muhammed öldü! Öldürüldü!" Onun üzerine ordu daha beter dağıldı. İslâm ordusu daha da şaşırdı. "Eyvah! Peygamber Efendimiz ölmüş!" diye daha da dağıldılar. Onun için, "Hayır, Peygamber Efendimiz ölmedi! Dağılmayın! Peygamber Efendimiz sağ, hayatta!" diye nidâ edildi.

"Resûlullah ölse ya da savaşta şehid edilse…"

İnkalabtüm alâ a'kâbiküm. "Geriye mi döneceksiniz?"

Peygamber Efendimiz varken ona tâbi olarak çarpışıyordunuz, İslâm için çalışıyordunuz, Kur'an'ı dinliyordunuz da o ölünce dönecek misiniz? Peygamber Efendimiz'le mi kâim sizin Müslümanlığınız? O gidince bitecek mi? Vaz mı geçeceksiniz?

Ve men yenkalib alâ akıbeyhi fe-len yedurra'llâhe şey'â. "Eğer içinizden böyle yapacaklar varsa, birisi yaparsa, 'Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- öldü, şehit edildi." diye İslâm'dan vazgeçerse Allah'a bir zarar veremez."

Fe-seyeczi'llâhu'ş-şâkirîn.

Ve mâ kâne li-nefsin en temûte illâ bi-iznillâhi kitâben müeccelâ. "Allah'ın yazmış olduğu mukadderât, ona ne kadar ömür biçmişse, ne kadar yaşayacaksa, Allah'ın izni olmadan bir kimsenin ölmesi mümkün değil."

Yani eceli gelmeden bir insan ölmez. Allah'ın yazdığı yazı ne kadarsa, 63 yıl yaşayacaksa yaşayacak, 58 yaşında onu öldüremezsin.

Ve men yürid sevâbe'd-dünyâ nu'tihî minhâ ve men yürid sevâbe'l-âhireti nu'tihî minhâ ve seneczi'ş-şâkirîn. "Kim dünyanın sevabını, menfaatini, kârını isterse ona onu veririz. Kim âhiretin menfaatini, sevabını, kârını isterse ona da onu veririz."

Allah herkese istediğini veriyor. Dünyayı mı istiyorsun; al, dünya sana! Âhireti mi istiyorsun; peki, sana da âhireti nasip etsin, diye kim neyi isterse onu veririz.

"Şükredenleri de mükâfatlandırırız." buyuruluyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz asr-ı saadetinin sonunda, ashâbının arasında mutlu, bahtiyar, eşsiz, emsalsiz güzellikte, nurânî, ruhânî bir güzel asır yaşadıktan sonra 63 yaşındayken Allah'ın emriyle vefat etti. Ashâb-ı kirâm Peygamber Efendimiz vefat ettiği zaman öyle şaşırdılar, öyle afalladılar ki… Peygamber Efendimiz'i sanki ölmeyecek sanıyorlardı. Ama Peygamber Efendimiz 63 yaşındayken, 632 senesinde, hicretten on yıl sonra Medine-i Münevvere'de, şimdi türbesi olan yerde, üstünde yeşil kubbe olan yerde -ki orası Hz. Âişe validemizin odasıydı- vefat etti. Ashâb-ı kirâm darmadağın, şaşırdılar. Hz. Ömer kılıcını çekti, herkesi tehdit etti. "Kim 'Muhammed öldü.' derse kafasını keserim! Durun bakalım, ölür mü hiç! Hz. Muhammed hiç ölür mü? Kim 'öldü' derse kafasını keserim!" dedi. Onun üzerine ona Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahu anh Efendimiz Kur'ân-ı Kerîm'den âyet okudu. Bu âyetleri okudu. Herkesin öleceğini bildiren âyetleri okudu. Hz. Ömer o zaman ilk defa bu âyet iniyormuş gibi, ilk duyuyormuş gibi şaşırdı, afalladı; sakinleşti. Ve Peygamber Efendimiz'i defnettiler. Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz halife oldu.

Halife ne demek?

"Bir insanın halefi, arkasından o makama geçen kimse" demek.

Peygamber Efendimiz âhir zaman peygamberi, kendisinden sonra başka peygamber yok, başka resul yok, başka nebî yok. Hâtemü'l-enbiyâ, hâtemü'n-nebiyyîn, hâtemü'r-rusül. Son peygamber. Âhir zaman peygamberi. Hükmü kıyamete kadar devam edecek olan peygamber.

Ama vazife devam ettiği için Ebû Bekr-i Sıddîk'a Halîfetü Resûlillah denildi, "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in halefi" demek.

Halef ne demek?

Bir makama ondan sonra geçip o işi yürüten kimseye "halef" derler.

Ebû Bekr-i Sıddîk halife oldu. Peygamber değil. O vazifeyi yürütmek için halifesi oldu. Halîfetü Resûlullah demek. Hulefâ-i Râşidîn; "doğru yolda yürüyen Resûlullah'ın halifeleri."

Neden?

Çünkü toplumlar düzenli olmak için bir teşkilat hâlinde yönetilmek zorundadır. Bu teşkilatın başında da bir insanın bulunması lazım. Birisine bir hal olursa, yerine birisi geçer, o onun halefi olur.

Peygamber Efendimiz'in hâl-i hayatında, yaşadığı zamanda da böyle oldu. Peygamber Efendimiz ordu gönderdi. Orduya dedi ki; "Sizin komutanınız falancadır. Eğer ona bir hal olursa ondan sonra filancadır. Ona bir hal olursa ondan sonra filancadır. Ölürse yerine şu halef olacak. O da ölürse onun yerine şu halef olacak."

Çünkü ordu komutansız kalmaz. Topluluk başkansız kalmaz. Hiçbir topluluk reissiz olmaz.

İslâm'ın en önemli kâidesi nedir?

Üç kişi yola gitse bile bir tanesi imam, reis olacak.

Hangisi olsun? Hangisinin olması iyi?

İslâm'ı en iyi bilenin olması iyi.

Neden?

İnsanların İslâm'a uygun olarak sevk edilmesi lazım geldiğinden. İslâm'ı bilmeyen insan başa geçerse insanları başka yola götürür.

İzâ kâne'l-gurâbu delîle kavmin le-ye'tîhim ile'l-ardi'l-ciyâfi. "Bir kavmin kılavuzu eğer karga olursa, karga o kavmi leşin başına götürür."

Neden?

Karga en çok gıdası leş olduğundan, leş kargası olduğundan, leşi sevdiğinden, canı leş çektiğinden, karga acıktığı zaman leş yediğinden; peşine takılırsan cîfelerin, leşlerin olduğu yere götürür.

Demek ki kargayı başkan yapmamak lazım.

Başkanın nasıl olması lazım?

Fe'l-yeümmehüm akrauhum li-kitâbillah. Kur'an'ı en çok okuyan, Kur'an'ı en iyi bilen, Kur'an'a göre insanları sevk eden insan olması lazım.

Ebû Bekir Sıddîk Efendimiz halife oldu. "Benden sonra Ömer olsun." dedi. Radıyallahu anh. Hz. Ömer halife oldu. Hz. Ömer hançerlendi, şehid edildi. Bir heyet seçti. "İçinizden kimin halife olacağını bu heyet seçsin." dedi. Hz. Osman'ı seçtiler. Hz Osman'dan sonra Hz. Ali -rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn- halife oldu.

Hz. Ali'den sonra ihtilaflar büyüdü. Abdullah b. Zübeyr halife seçildi. Ama Emevîler geldiler, onu Medine-i Münevvere'de şehid ettiler. Böylece hikâye ve macera devam etti…

Ne lazım?

Üç kişi bir toplantı hâlinde olsa bir tanesine "Sen imam ol, sen önder ol." demek lazım. Üç kişi bir yolculuğa çıksa ki Peygamber Efendimiz yolculuğa çıkmaya arkadaş bulunmasını tavsiye ederdi.

er-Refîk sümme't-tarîk. Önce yol arkadaşını bulacaksın, sonra yola gideceksin.

el-Câr kable'l-dâr. Önce komşuyu bulacaksın, evi ondan sonra seçeceksin. "İyi komşu olan yerde ev alacaksın." demek.

Önce komşu, sonra ev. Önce yol arkadaşı, sonra yolculuk.

Üç kişi yola gitti mi bir tanesi imam olacak. Son söz onun olacak.

İmama itaat etmek çok sevaptır. Cihan durdukça, insanlar toplu halde yaşadıkça, toplu halde bulundukça bu nizam böyle gider. Böyle gidecek. Böyle gitmesi lazım. Böyle gitmesi sevap.

Birisi kalkar ayrılırsa, ölürse… Bir peygamber gid[ince] Allah bir başka peygamber göndermiş. Peygamber Efendimiz'den sonra Hulefâ-i Râşidîn gelmiş. Bu böyle devam eder.

Sizin de aynı nizama uymanız gerekir. Yola çıktığınız zaman birisi imam olacak, öyle gideceksiniz. Onun sözü [dinlenecek.]

Niye?

İmam seçtin. İmam seçilince itaat etmek lazım.

Peygamber Efendimiz zamanında imamlık meselesinde bir ilginç hâdise cereyan etti. Bir askerî müfrezeyi Peygamber Efendimiz vazifeli olarak bir yerlere gönderdi. Onlardan bir tanesine "Sen imamsın." dedi. Gittiler."Sen imamsın." deyince tabii ötekiler ona itaat ettiler. Başkan oluyor, sözünü dinliyorlar. Sonra aralarında ihtilaf çıktı. Başkan kızmış. Dedi ki; "Hepiniz odun toplayın." Topladılar. "Ateş yakın, odunları üstüne atın." Ateşi yaktılar. O kadar adam ne kadar odun getirdiyse odunları attılar. Kocaman bir ateş oldu. Ateş har har yanıyor. "Şimdi içine girin!" dedi. Duraksadılar. Birbirlerine baktılar. Dediler ki; "Bu sözünü dinlemeyiz! Biz girmeyeceğiz ve bu olayı da gidip Resûlullah'a şikâyet edeceğiz!" Peygamber Efendimiz'e seferden dönüşte ihtilaflı döndüler. Dönüşlerinde Peygamber Efendimiz'e durumu anlattılar. Dedi ki; "Eğer girseydiniz cehenneme giderdiniz." Çünkü intihar olurdu.

Onun için başkanın kapris yapmaması, adamları ateşe atmaması lazım. O başkanın sorumluluğu. Ama onun dışında, başkan seçilene de ötekilerin itaat etmesi lazım. Bu da ötekilerin sorumluluğu.

Peygamber Efendimiz bir grubu daha böyle gönderirken hepsiyle tek tek görüştü; "Gel bakalım. Sen Kur'ân-ı Kerîm'den ne kadar biliyorsun? Nasılsın, iyi misin? Adın ne? Sen ne kadar biliyorsun?" Hepsine sordu, sordu… Yaşça genç bir tanesi, ona da sordu; "Kur'ân-ı Kerîm'den neler biliyorsun?" dedi. "Yâ Resûlallah, şunları şunları şunları, biliyorum. Bir de Bakara sûresini biliyorum." dedi.

Bakara sûresi Kur'ân-ı Kerîm'in ikinci sûresidir. Fâtiha'dan sonraki; Elif lâm mîm, zâlike'l-kitâbu lâ raybe fîhi hüden li'l-müttakîn diye başlar, Âmene'r-rasûlü ile biter. 286 âyettir. İki buçuk cüzdür. Âl-i İmrân sûresine kadar, 50 sayfadır. Onu biliyormuş.

Resûlullah Efendimiz tekrar sordu:

"Bakara sûresini biliyor musun?"

"Evet yâ Resûlallah, biliyorum."

İzheb fe-ente emîrühüm. "Git, bunların emiri, başkanı sensin." dedi, onu başkan seçti. Bakara sûresini bildiği için onu başkan yaptı.

Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi Kur'ân-ı Kerîm'in ehli eylesin. Kur'ân-ı Kerîm'e çok çalışmayı nasip eylesin. Kur'ân-ı Kerîm'le çok haşır neşir olmayı nasip eylesin. Kur'ân-ı Kerîm'i çok ezberlemeyi nasip etsin.

Bazıları hafız oluyor, Kur'ân-ı Kerîm'i ezberliyorlar. Peygamber Efendimiz diyor ki;

"En büyük günah, daha büyük günah bilmiyorum; insanın ezbere bildiği Kur'ân-ı Kerîm'i sonra unutmasıdır. Bundan büyük günah olmaz."

Onun için, ezbere bildiğini de canlı tutmak için devamlı çalışması lazım. Her gün ezberini takviye etmesi lazım. Ezberini arttırmaya çalışması lazım. Bildiğini unutmamaya gayret etmesi lazım.

Tabii Kur'ân-ı Kerîm'i ezbere bilmek başkan olmak için yeterli değildir. Çünkü fıkıh bilgisi, İslâmî bilgisi daha önde gelir. Hele bizim memleketimizde Kur'an'ı ezberliyorlar da başka bir şey bilmiyorlar. Ezberliyor ama ahkâmını bilmiyor. Onun için dinde fakih olmak, dinin ahkâmını bilmek daha önemlidir. Ahkâmını bilen [başkan olmalıdır] ki insanlar yanlış yönetilmesinler, yanlış yerlere gitmesinler.

Allahu Teâlâ hazretleri -söylediklerimizin özeti olarak dua etmek istersek- bizi tevfîkine mazhar eylesin. Tevfîkini bizlere ihsan eylesin. Hayırlı, hak, doğru işler yapmaya bizi muvaffak eylesin. Şerli, günahlı, haramlı, veballi işlerden uzak durmayı nasip eylesin. Hatadan dönmeyi nasip eylesin. Hayrı, sevabı işlemeyi nasip eylesin. Dinde fakih eylesin. Hayat imtihanı boyunca bize yardımını esirgemesin. Her yaptığımız işi rızasına uygun yapma alışkanlığı, yapma melekesi, güzel karar alma kabiliyeti, istîdâdı ihsan eylesin. Kur'ân-ı Kerîm'in ehli eylesin. Kur'ân-ı Kerîm'i bizlerden davacı etmesin.

Buraya geldik, 11 gündür buradayız. Kur'ân-ı Kerîm ile ilgili, mesela "Yanınızda Kur'ân-ı Kerîm getirdiniz mi?" diye kendinize sorabilirsiniz. "Bu 11 gün içinde Kur'ân-ı Kerîm'den kaç sayfa okudunuz?" diye kendinize sorabilirsiniz. "Kur'ân-ı Kerîm ile ilgili ne yaptım?" diye sorabilirsiniz.

Kur'ân-ı Kerîm'le yakından ilgilenmek lazım. Kur'ân-ı Kerîm'i hem ezberini hem de mânasını, ahkâmını öğrenmeye çalışmak lazım Evlatlarımızı da Kur'ân-ı Kerîm sevgisiyle, bilgisiyle yetiştirmemiz lazım. Bizim çağımız geçmiş olabilir. Aklımız yetmeyebilir. Ezber almaya zorlanabiliriz. Ama çocuklarımızı iyi yetiştirmeye gayret edelim.

Buradaki topluluğumuzda, bir arada bulunuşumuzda bir şey dikkatimi çekti: Maşaallah, Allah nazardan saklasın, çocuklarımız çok zeki. Afacan, uyanık, gözlerinden zekâ fışkırıyor. Çok zeki çocuklar. Bunun sebebini düşündüm, niye bu çocuklar böyle? Çünkü yabancı bir toplumdalar. Bir kendi gördükleri var, anasının babasının konuştuğu dil var. Bir dışarıda ayrı bir dünya var, başka konuşmalar var. Çocuk uyanık oluyor, çifte [dil] olduğu için hayatı daha iyi tanıyor, daha uyanık oluyor gibi geliyor bana.

Çocuklarımızı iyi yetiştirmeye çok dikkat edelim. Bu çocuklar Allah'ın bize emanetidir. Allah'ın hediyesidir. Çok kıymetli hediyedir. Çok kıymetli cevherdir. Bu çocukları müslüman yetiştirin. Bu çocuklar iyi müslüman olsun. Biz başlarında olsak da olmasak da bu çocuklar; ezan okuyan, cemaatle namaz kılan, İslâm için çalışan çocuklar olsunlar. Öyle yetiştirelim, öyle politika uygulayalım, öyle yerlerde okutalım, öyle masraf yapalım, öyle hocalar bulalım, öyle çırpınalım ki bu iş şaşmasın, bu çocuklar dinden, imandan uzaklaşmasın; bir iki nesil sonra Arapça'yı bilmez, Türkçe'yi bilmez, dini bilmez insanlar hâline gelmesin.

Geçen asırda Avustralya'da yaşayıp babaları müslüman olup camiler yapıp ezanlar okuyup da namaz kıldığı halde şimdi kendisinin İslâm'dan hiç bilgisi, nasibi olmayan insanlar gibi olmasın. Duyuyoruz, böyle insanlar var. Böyle [kişiler] olduğunu arkadaşlar söylediler. Babası müslüman, köyüne cami yapmış, ezanlar okutmuş. Şimdi oralara gidip de birileri ezan okuduğu zaman ağlıyorlar; "Bizim dedelerimiz de böyle bir şeyler yaparlardı, bağırırlardı, okurlardı. Ama bizim İslâm dini ile ilgili hiç bilgim yok." diyorlar. Çocuklarımız öyle olmasın, bir.

İçinizden bazı sahabe ahlâklı insanlar çıksın, lütfen oralara hoca olarak gitsin! Fedakârlık yapsın, maddî şeyleri düşünmesin. Bazı insanlar onların maddî ihtiyaçlarını karşılasın. Onlara gitsin, İslâm'ı öğretsin. Onlar bizi çağırmasalar bile bizim gidip onlara İslâm'ın tebliğ etmek zaten vazifemiz! Bir de gelip bizden "Bize hoca gönderin, biz dinimizi bilmiyoruz, bize dinimizi anlatsın." diye isteyince; vallâhi billâhi mesul olursunuz! "Para yok, maaş yok, gitmem!" de diyemezsiniz. İçinizden emekli olanlar var, Kur'an bilenler var. Oraya gidecek, üç kişi beş kişi oturacak, İslâm'ı anlatacak.

Bu yediklerimizin, bu içtiklerimizin, bu rahatlıklarımızın, bu nimetlerimizin şükrünü eda edeceğiz. Allah'ın nimetini yiyip Allah'a isyan etmeyeceğiz. Allah'ın nimetini yiyip Allah'ın dinine hizmet edeceğiz.

"Brooken Hill'e üç tane arkadaş gönderiyoruz. Bir ayda oraya yerleşecek. Karar verdik." demeniz lazım.

Daha başka söyleyeceğim şeyler var. Az önce konuştuk. Siz kendi gıdanızı kendiniz üretmelisiniz. Kendi sebzenizi kendiniz üretmelisiniz. Kendi meyvenizi kendiniz üretmelisiniz. Kendi koyununuzu kendiniz beslemelisiniz. Bu heriflerin gıdaları kanser yapıyor. Bu herifler hayvanlara bakacağız derken, aşı yapacağız derken, hormonlar verirken kanser yapıcı şeyler veriyorlar. Aklınızı başınıza toplayacaksınız. Muhabbetli bir grupsunuz. Bu muhabbetli grup olmaktan istifade edeceksiniz. Kendi üretiminizi kendiniz yapacaksınız. Kendi etinizi yiyeceksiniz. Kendi koyununuzun, sığırınızın, kesin olarak hormonsuz iyi olduğunu bildiğiniz etini yemek zorundasınız. Kanser yayılır.

Neden?

Meyvelerin, sebzelerin, etlerin içinde sunî madde var.

Allah muhabbetinizi arttırsın. Kuvvetli teşkilatlanmanızı nasip eylesin. Hayırlı işler yapmanızı nasip eylesin. Allah hepinizden razı olsun.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.

Sayfa Başı