M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Mina Günleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Çocuklar da öyle; namaz kılarlar, birbirine omuz vururlar, kikirderler, secdede birbirlerinin ayağını gıdıklarlar. Neden? idraki çocuk olduğundan. Ama öteki ârif insan, Allah'ın huzurunda durduğunu bilir, erir.

Hz. Ali Efendimiz yaralanmış, yarasına el değdirtmiyor; çok acıyor. Ameliyat etmişler, namazdayken duymamış. Kendinden geçmiş. Çünkü kendini namaza öyle vermiş ki yaradan, ameliyattan, parçasının yaradan çıkartılmasından haberi olmuyor. Gönlü nerelere; âlâ-yi illiyyîne uçmuş.

Mina günleri nedir?

Mina günleri de tamamen zikir günleridir.

Ve'z-kurullâhe fî eyyâmi'n-ma'dûdât. "Belirli günlerde Allahu Teâlâ hazretlerini zikredin."

O belirli günler nedir?

Şeytan taşlama günleri.

Fezkurûhû kemâ hedâkum.

"Size hidayet verdiği, müslüman ettiği gibi, sizi haccetmeye muvaffak ettiği gibi, size nimetlerini verdiği gibi, siz de bu nimetlerinin idraki içinde O'nun zikriyle meşgul olun." demek. Tabi millet yine yapar mı, belli değil. Ya ticarette, ya gezmede. Bakalım Mina'da ne varmış ne yokmuş, mühendis gibi elleri arkasında Mina'nın kaldırımlarını arşınlamakta. Kaç kişi var kenara oturup da zikriyle fikriyle meşgul olan? Bu, idrak meselesi tabi.

Hac, bir kere Allahu Teâlâ hazretlerini zikir, Allah'ı anmak, Allah'ı hatırlamak, Allah'ı bilmek, mârifetullaha ermek, ârif kul olmak için bir ibadet aslında. Ekımi's-salâte li-zikrî denildiği gibi, hıccu'l-beyte bi-zikrî de denilebilir, denmiş gibidir yani. "Benim beytimi de beni zikretmiş olmak için ziyaret ediniz, bu hac vazifenizi öyle yapınız." demektir. Allahu Teâlâ hazretleri sevdiği, razı olduğu bir şekilde hac yapmış olmayı nasip eylesin. Yapamamışsak, bundan sonra yapmayı nasip eylesin. Bundan sonra gönlümüzden, dilimizden Allah'ın zikrini ihmal etmemeyi nasip etsin.

Yunus Emre'nin güzel ilahileri vardır, asırlar geçtiği halde hepimiz istifade ediyoruz. O bir ilahisinde kendi kendisine soru soruyor, diyor ki;

Yunus sen bu dünyaya niye geldin?

Gece gündüz hakkı zikretsin dilin.

Başka bir ilahisinde ne diyor?

Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlâm seni.

Seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevlâm seni.

Çağırayım ne demek? Zikredeyim demek.

Haccın bu irfanı arttırma, zikrullah, fikrullah tarafı ayrı. Tabi Allahu Teâlâ hazretlerine ne kadar hamd ü senâ etsek, şükrünü eda edemeyiz. Müracaat etmiş, vize alıp hacca gelemeyen yirmi bine yakın kardeşimiz var. Vize aldığı halde nasip olmayıp gelemeyenler var. Hatta uçağa binmiş olup, uçaktan çağırılıp geri gelenler var. Hatta en son anda vizesi var, parası var, pulu var, bir endişe, bir düşünce; bir endişeye kapılıp "Benim kalbim var, hastalığım var, ben bu sene gelemiyorum." deyip gelemeyenler var. Getirmek Allah'ın işi. Buraya gelmek Allahu Teâlâ hazretlerinin büyük bir ikramı. Nasip olmuş, hamd ü senâlar olsun.

Hac bir taraftan bir zikir ibadeti, âyetle sabit. Kaç yerde fe'zkurullâh, ve'zkurullâh diye geçtiği için biliyoruz ki tepeden tırnağa dilimizin, gönlümüzün Allah'ın zikri ile meşgul olması gereken bir ibadet idi.

Keşke bu konuşmayı hacca gelmeden önce size yapsaydım. Keşke günler boş geçmesin diye hacılar önceden bu bilgilerle bilgilenselerdi. Ama inşaallah bundan sonrakinde faydası olur.

İkincisi, hac bence bir muhteşem, muazzam, büyük, mücessem râbıta-i mevt; ölüm düşüncesi. Hani dervişlikte bir râbıta-i mevt var; kendisinin nasıl öldüğünü, nasıl öleceğini, ölümden sonra nelerle karşılaşacağını düşünecek, dünyanın fânî olduğunu düşünecek, âhireti düşünecek; her gün derviş zikre oturduğu zaman râbıta-i mevt yapacak. Hac mücessem bir râbıta-i mevt. Nasıl?

Bir kere mikatta elbiselerden soyunuyorsun, ihram bezine bürünüyorsun. Yunus'un bir sözü çok hoşuma gidiyor. Diyor ki;

Ganî Mevlâm nasip etse,

Varsam ağlayu ağlayu.

İhram bezini belime,

Sarsam ağlayu ağlayu.

Hangimiz ağlayarak ihram bezini belimize sardık? Onun irfanı nasıl, bizim irfanımız nasıl? Hiç ağladık mı? Bir hacı efendi-hanım, uçakta arkamda duruyor. Toros dağlarını geçtik, üstü karlı. Uçaktan görünüyor. Akdeniz'i, Kıbrıs adasını gördük. Kıbrıs adasının parmağını, uzun Karpaz yarımadasını gördük. Onun üstünden geçtik. Mısır sahillerini gördük. Çölleri gördük. "İşte Medine!" dediler. Medine göründü, uçakla havadan uçuyoruz. Arkadan bir feryat, bir gözyaşı. Hacı teyze nasıl ağlıyor… Yanındaki teselli veriyor, "Sakin ol." Ama tutamıyor. Neden? Âşık. Resûlullah'ın şehrini, mescidini görünce dayanamadı.

Eskiden otobüsle gelen bir talebem anlattı. Bir hacı efendi de Medine'ye gelince, otobüsten, kapıdan hemen inmiş, hemen şapur şupur toprağı öpmüş. "Acaba Resûlullah buraya ayağını bastı mı ki, bu topraklarda gezdi mi ki?" diye yerleri öpmüş, gözyaşı dökmüş. Hem ağlamış, hem başkalarını ağlatmış. Ama ne olmuş sonra?

Hoşuma gidiyor da onun için anlatıyorum. Bazıları nasıl hac yapıyor, anlayalım. "Hacıyım" diye de övünmeyelim. Övünmek de, ibadette mağrur olmak da doğru değil. Bak başkaları nasıl hac yapıyor?

Rüyada Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i görmüş, talebemin kafilesinden olan bu hacı. Hayal değil, masal değil, menkıbe değil; olmuş bir hadise. Resûlullah Efendimiz; "Evladım hadi, bir kağıt kalem getir de senin haccını yazıvereyim." demiş. Bundan büyük müjde mi olur? Rüyada Resûlullah'ı görüyor, Resûlullah Efendimiz hüccet yazıyor; "Senin haccın makbul oldu." diye. Resûlullah Efendimiz yazacak, imzalayacak kağıdı. Bundan büyük şeref mi olur? Sevine sevine rüyada kağıt, kalem aramaya başlıyor. Öbür odaya gidiyor, çekmeceyi çekiyor, kâğıt alıyor. Geliyor tekrar Peygamber Efendimiz'in yanına, bakıyor ki Peygamber Efendimiz'in yerinde oturan şahıs şeyhi olmuş. Bu da tabi şeyhinin mübarek bir insan olduğunu gösteriyor.

Hacı, netice itibariyle kefen bezine benzeyen bir örtüye bürünüyor. Dikişli değil. Ak bir örtü. Bir aşağısını örtüyoruz, bir omzumuzu örtüyoruz. Kefen bezine tam benziyor. Saç baş açık, yalın ayak geliyoruz bu şekilde. Bu ölüme benzemiyor mu?

Ondan sonra Arafat'a gidiyoruz. O büyük meydan Arasat meydanını hatırlatmıyor mu insana? Herkes kalabalıkta, oraya bir buçuk milyon insan, iki milyon altı yüz bin, milyonlarca insan toplanmış. Başı açık, yalın ayak; hepsi Cenâb-ı Hakk'ın rahmetini umuyorlar, dua ediyorlar, Arasat meydanı gibi terlere batıyorlar. Âhirette de öyle olacak. Güneş tepelerine yaklaştırılacak, insanların beyni kaynayacak. Ancak sadakasını, zekâtını verenlere gölge edecek başında, Rûz-ı Mahşer'de, Arasat meydanında. Allahu Teâlâ hazretleri bizleri o sıkıntılara uğratmasın.

Bazı insanlar Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde gölgelenecekmiş. Nurdan minberlere oturacaklarmış. Yüzleri nur, libasları nur, oturdukları kürsüleri nur olacakmış. Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde olacaklarmış. Resûlullah'a sallallahu aleyhi ve sellem'e soruyorlar;

Men hüm yâ Rasûlallah, sıfhum lenâ. "Kim bunlar, bunları bize anlat."

Hümü'l-mutahhâbûne fî'llâh. "Bunlar birbirini Allah için dost edinmiş, kardeş olmuş müslümanlar. O'nun için birbirini sevdiğinden, dost olduğundan, ihvan olduğundan, âhiret kardeşi olduğundan, Allah bu mertebeleri verdi." diye hadîs-i şerîfler var.

Demek ki hac ibadeti bir taraftan zikir, bir taraftan ölümü, âhireti hatırlatan bir ibadet. Bir taraftan da müslümanlar buraya geliyorlar.

el-Haccu'l-mebrûru leyse lehû cezâün ille'l-cenneh. Bunu hep size müjdelemişlerdir. Hacc-ı mebrûrun mükâfatı cennetten başka bir şey değil, mutlaka cennettir. İnsan mebrur bir hac yapabildi mi, mükâfatı cennettir.

"Hacc-ı mebrûr nedir?" diye hiç sormaz mı insan?

"Haccınız mebrur olsun, sa'yiniz meşkur olsun, ameliniz makbul olsun, bayramınız kutlu olsun." diyoruz. Nasıl mebrur bir hac olacak?

Peygamber Efendimiz diyor ki;

Birru'l-hacci. Haccın mebrur olması için iki şart söylüyor bu hadîs-i şerîfinde. Birisi, ıt'âmu't-taâm; yemek yedirmek. Kurbanı niye kesiyoruz aslında? Kurbanı hayvanlar debelensin, üstüne başka insanlar bassın, ötekisi de boğazlasın, onlar da üstüne bassınlar, helak olsun, greyderlerle çukurlara gömülsün diye mi kesiyoruz? Onun için mi konulmuş? Hayır. Ne diye konulmuş? Bu etlerden insanlar yesin, istifade etsin, karnı doysun, hacıya dua etsin diye. Yemek yedirip sevap kazanmak için.

Hatta burada bazı kardeşlerimiz bilir ve tatbik ederler. Kurban bayramında memlekette kurban keseriz. Bunu herkes biliyor. Ramazan bayramında kurban kesildiğini öyle herkes bilmez, kesmeyi biliyor musunuz? Ramazan bayramında kurban kesmek bire yedi yüz sevaplı. Ramazan bayramında yedi yüz kurban kesmiş gibi sevap var. Neden? Çünkü bayramda evine misafirler gelecek, çoluk çocuk. Et var, kebap var, kavurma var, ciğer var, soğanlısı, yahnisi, kıyması, köftesi, dolması… Bir bayram, bollukla bereketlikle şenlenecek. Misafire de "Kalk, yemeğimiz hazır." diyecek. Millet tatlı yemekten imanı gevriyor, bir de tuzlu bir şey yeyince hoşuna gidecek. Hadîs-i şerîfte böyle sevaplı şeyleri bildirmiş.

Şimdi burada kurbanlar ziyan oluyor, atılıyor. Dilenciler, toplayıcılar, sâiller bile geliyor sadece en güzel yerini alıyor; budunu alıyor, kaburgası, beğenmediği yerlerini bırakıyor. Mesela kaburgasından, onlardan ne güzel dolmalar olur, başka ne güzel yemekler olur bizim memlekette. Bizim köyde bağırsağını bile yıkarlar; kurbanın bir tek yerini bile ziyan etmezler. Bu tarafından su koyarlar, üfürürler çıkartırlar, su dökerler. Çünkü bu muhterem bir hayvan, ibadet için kesiliyor.

Büyüklerimiz saçına aldırmazmış da, sakalının kıllarını biriktirirmiş. Niye? Sakalı ibadet diye bıraktığı için. Saç yine uzuyor, o ayrı ama sakal ibadet olduğundan kıllarını ayırırmış. Kurban da ibadet olduğundan onun ziyan zebil, perişan olmaması lazım.

Konuyu şuraya bağlamak istiyorum. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; "Haccın mebrur olması için yemek yedirmek, ziyafet çekmek, tatlı konuşmak gerekir." Demek ki kurbanı kesecek, "Gel kardeşim. Buyur, otur." diyecek. Beraberce muhabbetli etli pilavlar, kebaplar yiyecekler. Bir dostluk, ahbaplık, muhabbet, kardeşlik olacak. Bir de tîbu'l-kelâm; herkes herkesle güzel konuşacak.

Eyüp Sabri Paşa'nın Mir'ât-ı Haremeyn diye kitabının özetini okuyorum, bir kitabını dün gece okudum. "Medine ahalisi melek gibi insanlardır." diyor. Eyüp Sabri Paşa, bundan yüz yirmi yıl kadar önce gelmiş, görerek yazmış kitabını. Paşa kendisi, Medine'de, Mekke'de bulunmuş. "Melek gibi insanlardır. Çok cömerttirler. Mutlaka bir camide namaz kılarlar. Hafif bir sesle konuşurlar. Edebe riayet ederler. Evlerine misafir alırlar, misafirlerine ikram etmek için borca bile girerler. Tatlı dilli, hoş sohbet, zarif, ârif, kâmil insanlardır." diyor. Peygamber Efendimiz'in şehrinin insanlarını öyle methediyor.

Hacılık neymiş?

Demek ki ziyafet çekmekmiş, tatlı konuşmakmış. Ziyafet çekmek cömertliği sembolize ediyor. İnsanları birbirine en samimi hale getiren nedir? Bir kimseyle samimiyet kurmak istiyorsunuz, çare? En iyi çare ziyafet çekmektir. "Bizim fakirhaneye buyur, yemeği beraber yiyelim." dersiniz, tanışırsınız. O da seni çağırır. Derken bir muhabbet olur, derken farklı bir dostluk olur. Ondan sonra devam eder gider. Bir tarafı kardeşlik; ikinci tarafı kesenin ağzını açmak.

Hacı efendi burada bir yerden bir yere gitmek için gruptan on beş riyal para toplamış. Türkiye'de bizim arkadaşa sormuş ki, "O on beş riyaller nereye gitti?" "O para, -hakikaten o vasıta tutulmuştu da- ona mı gitti?" diye sormuş. O zaman arkadaş da demiş ki; "O on beş riyaller nereye gider o zaman? Birisi hırsızlık yaptı, cebine koydu demek. Bunu mu demek istiyorsun yani?" Hacı on beş riyali düşünür mü? Bir yerden bir yere naklolmuş, bunun parasını verecekti. Kendi başına olsaydı, grup halinde olmasaydı, bir yerden bir yere insanı bedava taşırlar mı? Medine'den kalkmış Mekke'ye gelmiş. Bu on beş riyali sorar mı hacı? Millet iki riyali soruyor; "Senin bana iki riyal borcun var." diyor.

Ama Peygamber Efendimiz ne diyor?

Birru'l-hacci it'âmu't-taâm. "Hacının haccının makbul-mebrur bir hac olması yemek yedirmekledir." Hem dostluk hem de kesenin ağzını açmak, masraf demek. İkincisi;

Ve tîbu'l-kelâm. Tatlı konuşacak, hoş konuşacak, yumuşak olacak. "es-Selâmü aleyküm, nasılsın, iyi misin? Günün hayırlı olsun. Buyur, sen yanıma geliver, burada da yer var." gibi.

Adam namaza durmuş, yanında yarım adamlık yer var, tam adamlık değil tamam ama boş yani, gevşek, namaz kılıyor. Ben de ön tarafa geçeceğim. Namazın içinde biraz omzuna değince hemen irkildi, beni engellemeye çalışıyor. Yarım yerden beni geçirmeyecek. Be adam, burası Allah'ın mekânı, cami Allah'ın camisi; ne oluyorsun, tapuladın mı burayı? O aradan geçeceğim, namazın içinde bana muhalefet ediyor. Benim kim olduğumu da bilmiyor ya. Netice itibariyle muhalefet ediyor. Namazın içinde, Allah'ın huzurunda Allah'ın evinin parçasını, parselini sanki kendisi parsellemiş, kendi parselinden adam geçirmemek istiyor. Böyle hacılık mı olur?

Bir yerde sabahleyin namaz kıldık. Öndeki saftaki insanlar Kâbe'yi seyretmeye ön tarafa gittiler, boşaldı. Biz de seccadelerimizi aldık, onların boşalttığı yere geldik. Seyretti, seyretti beyzadem, paşazadem, ağazadem, geri döndü. Bizi oturduğumuz yerden kaldırmak istediler, "Burası bizim yerimiz." diye. E hâzâ mekânu ebîke? "Burası senin babanın yeri mi?" Sen kalktın gittin, burası bitti, ben buraya seccademi yaymışım. Utanmıyor musun, "buradan kalk" demeye? Tapulu malın mı? Ses çıkarmadık tabi, kalktık öbür tarafa gittik.

Diyor ki büyüklerimiz;

"Kavga, iki kimse birbirine uyarsa olur; birisi uymazsa kavga olmaz."

"Birisinin huyu çok güzel." demişler. Kabadayının biri de demiş ki; "Ben onun huyunun güzelliğini size gösteririm." Takip etmiş adamı. Adam cuma günü hamama gitmiş. O da arkasından hamama gitmiş. Adam gitmiş bir kurnanın başına oturmuş. Yıkanacak, cuma abdesti alacak. Sevap. Bir haftalık günahı üç gün ziyadesiyle affolacak. Mübarek bir şey, sevap. Tam yıkanacak, dikilmiş başına; "Kalk, bu kurnanın başında ben yıkanacağım." demiş. Adam tası tarağı toplamış oradan kalkmış. Tası tarağı toplamak sözü var ya, buradan geliyor. Kalkmış öbür kurnanın başına gitmiş. Adam oraya biraz oturmuş. Yine bir yandan da gözüyle onu takip ediyor. Biraz sonra gene kalkmış onun başına gitmiş. "Oradaki musluklar iyi çalışmıyor, ben burada yıkanacağım, kalk buradan." demiş. Adam yine tası tarağı toplamış, kalkmış başka yere gitmiş. Ne yaptıysa çare bulamamış; kavga edecek ters bir şey yakalayamamış. Ondan sonra demiş ki; "Ya hakikaten methettikleri kadar varmışsın, seninle bir türlü kavga edemedim." Birisi istemezse kavga olmaz. Birisi affettiği zaman kavga olmaz.

Evliyâullahtan birisini adam evine çağırıyor. Diyor ki; "Bizim eve gel, yemek yiyelim hocam." Kapıya geliyorlar. "Dur ben içeriye bir bakayım, hanımlar şöyle kenara çekilsinler hocam." diyor. Çıkıyor dışarıya. "Kusura bakma hocam, ben seni yemeğe çağırdım ama ev müsait değilmiş." diyor. "Peki evladım." diyor, dönüyor adam. Arkasından yine camiye gidiyor. "Hocam, demin ev müsait değildi ama şimdi müsait oldu, gelin geri." diyor. Yine kapıya kadar gidiyor. "Dur ben içeriye bir bakayım." deyip, içeri girip çıkıyor. "Hocam hay Allah, yine birileri gelmiş, yine müsait değil." diyor. Bu olay sürekli bu şekilde tekrarlanıyor. Hoca çağırınca geliyor, "Müsait değil." deyince gidiyor.

Hiçbir şey yok, yüzünde hiçbir değişiklik olmamış hoca efendinin. En sonunda adam hoca efendinin eline ayağına sarılmış, öpmeye başlamış. "Hocam, kusura bakma. Senin çok güzel huylu olduğunu bana söylemişlerdi. Ben de bunu denemek için böyle yaptım. Maşaallah huyunuz ne kadar güzel; gel diyoruz çağırıyoruz, sünnet-i seniyye olduğu için geliyorsunuz; müsait değil diyoruz, o zaman dönüyorsunuz, gidiyorsunuz."

"A evladım, güzellik bu huyun neresinde, bu huy niye güzel olsun? Bu huyu Horasan'ın köpekleri bile yapar. ‘Gel gel. Kuçu kuçu.' dersin gelir; ‘Hoşt.' dersin gider." demiş. Köpeklerin huyundan insanların huyu daha yüksektir demiş yani.

Hac; tîbu'l-kelâm tatlı dillilik, iyi muamele, dostluk, ahbaplık. Kaç kişide gördünüz? Âhiretin manzarasını burada insan çok güzel görüyor. Âhirette herkes ne diyecekmiş? Nefsî, nefsî, nefsî. diyecekmiş. Ne demek nefsî? "Kendim, kendim, kendi işim, kendi derdim, kendi menfaatim…" Herkes kendisinin başının telaşına düşecek, kendisini düşünecek. Ve ne olacak?

Yevme yefirru'l-mer'u min ehîhi. Ve ümmihi ve ebîhi. Ve sâhibetihi ve benîhi.

Bu âyet-i kerîmeler, mânasını anlayınca insanın tüylerini diken diken eder! Yevme. "O günde ki." Yefirru'l-mer'u. "Adam kaçar." Min ehîhi. "Kardeşinden kaçar." Ve ümmihi ve ebîhi. " Annesinden, babasından da kaçar." Ve sâhibetihi ve benîhi. "Karısından ve çoluk çocuğundan da kaçar."

Li-külli'mri'in minhüm yevme izin şe'nun yuğnîh. "O gün her insanın kendi başından aşkın işi vardır, o kendisini meşgul etmeye yeter, başkasıyla meşgul olacak hali yoktur. Herkes kendi başının telaşına düşer o kıyamet gününde." deniliyor.

Burada da insan onu görüyor. Hani hacı kardeşliği, hani müslüman kardeşliği diyorsun, arıyorsun arıyorsun; yerde miydi, gökte miydi, sandıkta mıdır, çarşıda mıdır, pazarda mıdır, kiloyla mı alınır, tartıyla mı alınır, metreyle mi alınır; göremiyorsun. İten itene, kakan kakana, kapan kapana…

Mescidu'l-Hayf'a gittik. Arkadaşlara söyledim, elimizde seccadeler var. Ezan okunmuş, kamet getirilmiş, farzdayız. Bir yer bulduk, içine girmek değil, dışarıda bir yer bulduk, Mina'daki mescitte. Seccademizi yaydık, hoop kargalar üstümüze hücum etti. Seccadelerin sahiplerine yer yok. Şaşırdık. Seccadeyi yayan biziz, üstüne atlayanlar nereden geldiği belli olmayan adamlar. Ya bu seccade benim, bir müsaade iste bakalım, dur. Kendi seccademde; sağıma baktım yabancı bir Mısırlı, soluma baktım bir başka adam. Seccademiz kapışıldı. Neyi gösteriyor bu?

Açıkgözlülüğü gösteriyor bir taraftan, bir taraftan da herkesin Nefsî. Nefsî. dediğini gösteriyor. Bir kibarlık, bir hak hukuk, bir izin istemek, bir sormak, bir anlamak yok mu? Bu seccade kimin; sokağın her tarafı boş, arka tarafa git, orada namaz kıl. Benim seccadem bu. "Efendim müsaade eder misiniz, ben de kenarına ilişeyim mi?" demek yok. Zaten bir kişilik seccade. Bunların hepsinde çeşitli ibretler var.

Haccın mebrur olması için ne lazımmış; ana şartları âyet-i kerîmede de bildiriliyor.

Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm. el-Haccu eşhurun ma'lûmât. "Hac belli aylardadır."

Fe-men farada fîhinne'l-hacc fe lâ refese ve lâ fusûka ve lâ cidâle fî'l-hacc. Refes yok, fusûk yok, cidal yok hacda.

Refes ne demek? Zina demek veya zinanın edebiyatı demek. Küfürbazlık demek. Hacda ağız bozukluğu veya belden aşağıya çirkin faaliyet yok. Allah bunları sevmez. Sözünü de sevmez, fiiliyatını da hiç sevmez zaten. Refes yok. Hacılar bunu yapmıyor. Yani bazıları yapıyor da, hani küfrün bilindiği var, bazen alışınca insan ağzına bakla koysan, kilit vursan yine yapıyor. Refes yok, bir.

İkincisi; ve lâ fusûk. Fusûk ne demek? Allah'ın emrinden sapmak, dışarıya çıkmak demek. Yani her çeşit günah, isyan, itaatsizlik demek. Hacda Allah'a âsilik, isyan yok. Ne oluyor bu yalan dolan, aldatma, çarpma, çırpma, kemer yırtma, para çalma?.. Hadi bunu da yapmıyoruz biz, yani refes de yapmıyoruz, fusûk da yapmıyoruz, günah işlememeye çalışıyoruz; namaz kılmaya çalışıyoruz, Kur'an okumaya çalışıyoruz elimizden geldiğince. Türk hacıları yumuşak biraz.

Ve lâ cidâle fî'l-hacc. Cidal de yok. Cidal ne demek? Çekişmek, mücadele demek. Hacda bunun âlâsı var! Hacı efendiler firma yetkilileriyle, oda arkadaşlarıyla kavga ederler, karıyla koca; kardeşle kardeş; kimse çekişmeden hiç duramıyor.

Babamla ağabeylerim hacca karayoluyla gidiyorlarmış bir sene. Babam çağırmış iki ağabeyimi; "Bakın evlatlarım, bu hac yolunda şeytan insanı sevabını yok etmek için çok oyunlara düşürür, aman iki kardeş birbirinize saygınızda, sevginizde kusur etmemeye dikkat edin, şeytanın oyununa düşmeyin." diye, sıkı sıkı tembihlemiş. "Daha Türkiye'den çıktık, çıkar çıkmaz Şam'da kafilenin ahalisi birbirleriyle kavgaya başladı." diyor. Neden? Şeytan haccın sevabını kaçırtmak için cidal yaptırtıyor, birbirleriyle kavga ettiriyor.

Bir sene karayoluyla hacca gitmiştik. Adana'ya kadar geldik. Adana'da kafilenin mensupları birbirleriyle kavga ettiler, küstüler. "Ebediyen ben bir daha seninle konuşmam." Arabasına atlayan o tarafa bu tarafa kalktı gitti. Hacı efendi, daha dur, ne oluyorsun?! Evine gelmedin. Daha evine gelmedin, ne oluyor?

Demek ki refes yok, fusûk yok, cidal yok. Bunlara dikkat edecek. Ne olacak? Hacı sabırlı olacak. Cidal etmemek için ne yapacak? Sakin olacak. Refes olmaması için dilini tutacak, küfretmeyecek, ağır söz söylemeyecek, hayvanât isimlerini saymayacak. Fusûk yok; namazsızlık, niyazsızlık, ibadetsizlik vesaire olmayacak. Hacı tatlı, yumuşak, sabırlı, cömert, kesenin ağzını açmış, Allah yolunda masraf yapıyor; böyle olduğu zaman mebrur hac oluyor ve sebeb-i duhûl-i cennet oluyor.

Allah'ın dergahına layık ibadeti yapmak zordur. O'na layık olan ibadeti kimse yapamaz. Biz de yapamadık; eksiğimizi, kusurumuzu itiraf ediyoruz. Allah eksiklerimize, kusurlarımıza nazar etmesin. Bizim haccımızı eksiklerimize, kusurlarımıza rağmen kabul eylesin. O, O'nun affına kalmış bir şey. Biz ibadeti yaptık, ama kabul oldu mu olmadı mı bilmiyoruz. Kabulünü Rabbimiz'den ümit ediyoruz, temenni ediyoruz. Rabbimiz kabul eylesin ibadetimizi.

Hâcer-i Esved'e elini sürüyorsan sürüyorsun, öpebiliyorsan öpüyorsun. Öpemiyorsan uzaktan Bismillâhi Allâhu Ekber diyorsun. Buna istilâm etmek deniliyor. Uzaktan Peygamber Efendimiz de değneğini Bismillâhi Allâhu Ekber diye devesinin üzerinden işaret edip, o da öyle yapmış. Caiz, Efendimiz de yapmış.

Hâcer-i Esved'e istilâm etmenin mânası ne?

Kitaplarımız, "Hacer-i Esved'e istilâm etmek, Allahu Teâlâ hazretleri ile musafaha yapıp ahdetmek demek." diyor. Mânasının büyüklüğüne bakın! Millet niçin orada ille onu öpeceğim diye birbirini kırıp geçiriyor? Ne demekmiş? Allahu Teâlâ hazretlerine el tutup, musafaha yapıp; "Yâ Rabbi, ben sana söz veriyorum, bundan sonra iyi kulun olacağım, günahlardan uzak duracağım, hacılığa uygun bir ömür süreceğim." demek. İstilâm bu mânaya geliyor, bunu da unutmayın.

Haccettiniz, Hâcer-i Esved'e istilâm eylediniz, Allahu Teâlâ hazretlerine söz verdiniz, mütebâki ömrünüz bu sözünüze uygun olsun ve bağlı olsun. Allahu Teâlâ hazretleri bâki ömrünüzü rızası yolunda geçirmeye muvaffak eylesin, salih ameller işlemeye muvaffak eylesin. Hayrât u hasenât yapmanızı nasip eylesin. Öldükten sonra da sevap kazanmanıza sebep olacak eserler bırakıp âhirete öyle göçmeyi nasip ve müyesser eylesin.

Bi-hürmeti habîbihi Muhammedini'l-Mustafâ ve bi-hürmeti'l-harameyni'ş-şerîfeyn ve bi-hürmeti'l-haccı ve'l-umre ve bi-hürmeti'l-Ka'beti'l-müşerrefe ve bi-hürmeti habîbihi Muhammedini'l-Mustafâ ve bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı