M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 376-377

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl.

Geçen ki dersimizden bir hikaye size tekrar ediyorum;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Mâ ubidellahu bi-şey'in efdale min fıkhin fi'd-dîni ve le-fakîhün vâhidün eşeddü ale'ş-şeytâni min elfi âbidin ve li-külli şey'in ımâdün ve ımâdü hâza'd-dînü el-fıkhu.

Sadaka Rasûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Hep beraber bir salât ü selâm okuyalım;

Allâhumme salli salâten kâmileten ve sellim selâmen tâmmen alâ Seyyidinâ Muhammedinillezî tenhallü bihi'l-ukad ve tenfericu bihi'l-kürab ve tukdâ bihi'l-havâic ve tünâlü bihi'r-reğâib ve hüsnü'l-havâtimi ve yüsteska'l-ğamâmü bivechihi'l-kerîm ve alâ âlihî ve sahbihî fî külli lemhatin ve nefesin bi-adedi külli ma'lûmin leke.

"Allahu Teâlâ ve Tekaddes hazretlerine fıkıh denilen din bilgisine sahip olmaktan daha efdal bir ibadetle ibadet olunmamıştır."

En mühim ibadet dini iyi bilmektir. Dinini iyi bilmek. O uzun boylu mesela bütün Kur'an'ı bilmek, bütün hadisleri bilmek demek değil. Esâsât-ı diniyenin nelerden ibaret olup hangileri haram, hangilerinin helal, nelerin yapılması lazım, bunlar işte 32 farzın içerisindedir ki bunları her müslümanın muhakkak surette iyi, inceliklerine de vâkıf olmak suretiyle de bilmesi ve bilmeyenlere de bildirmesi şarttır.

"Onun için 1000 âbitten bir fakih daha kıymetliymiş. Şeytan 1000 âbitten korkmuyor bir alimden, bir fakihten korkuyor."

Ne demek bu?

Şeytan bir fakihten korktuğundan 1000 tane âbitten korkmuyor. Demek ki fıkhın ne kadar kıymetini belirtmek için Cenâb-ı Peygamber'in buyurmuş olduğu bir hadistir.

Bugün Pakistan'dan misafirler geldi bize, belki dersin içerisinde unuturum onları şeysini anlatmaya. Bize yarı Türkçe ile birkaç konuşma yaptı şurada. Yarı Türkçe ile konuşan bahriye mühendisi bilmem kim dediler. Bahriye mühendisiymiş yani gemiciymiş. Gemi mühendisi Pakistan'dan çıkmış hacca gelmiş, haccı yapmış. Vaktiyle de onlar guruplar halinde ayrılmış. Bu gurup altı yedi kişiden ibaret. Polonya'ya gitmişler, oradan Almanya'ya geçmişler, Yunanistan'a geçmişler. İşte Yunanistan, Bulgaristan, Türkiye, Lübnan, Suriye, gidecekler memleketlerine, dönüş yapıyorlar. Dört aydır sefer halindeler.

Diyor ki o zât, "Bu işi siz hocaların eline bırakırsanız, e hocalar var ya, vaaz etsinler, camilerde söylerler, kitaplar yazarlar, gazeteler var onlarda da yazarlar, yeter biter. Çok yanlıştır bu düşünce." diyor.

Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem'in zamân-ı saâdetlerinde, Peygamber âhirete göçtüğü vakitte, isimleriyle tespit edilen 124 bin sahabi varmış, bunların ancak 10 bin tanesi Arabistan'da vefat etmiştir, 110 bin tanesi de diğer müslüman memleketlerinde vefat etmiştir. Bizde de 27 tane ashâb-ı kirâmın adı var İstanbul'da metfun. İstanbul'da metfun 27 tane ashâb-ı kirâmın şehit kalmışlar. Ve bütün dünyanın her tarafında, öyle Çin'de, Rusya'da, Pakistan'da, Afrika'da, Amerika'da, birçok yerlerde böyle yerleşmişler ve oralarda eceli gelmiş vefat etmişlerdir. Yani bu dini yaymak için nasıl gayret sarfetmişler! "Burası bizim memleketimizdir." diye Arabistan'daki memleketlerinde saplanıp kalmamışlar, dünyaya yayılmışlar. Hatta Çin'in İslâmiyetine iki tane seyyah müslüman, işte bu mücahit müslümanın gidişi sebep olmuş diyorlar. İki tane mücahit Çin'e kadar gitmiş.

Çin neresi yahu?

O zaman otomobil yok, bir şey yok mesela. Hep yayan yapıldak gitmişler böyle, oradaki Müslümanlığı telkin etmişler, herkes beğenmiş, o kadar insan orada müslüman olmuş. Rusya'daki de öyle, diğer taraflarda da öyle işte.

"Yani hocalara bırakırsanız işi din ölür." diyor.

Ya?

Hepimizin vazifesi!

Herkes dinini bilecek ve bilmeyenlere bildirmeye çalışacak.

Sonra bizi tenkit cihetinde dedi ki;

"Öyle olmaz camide Müslümanlık! Her müslüman camisinin etrafında bulunan müslümanlarla ilgilenecek. Evine misafir gidecek, dostluk peydah edecek, onun bilmediklerini öğretmeye çalışacak, yanlış fikirleri varsa tashihe çalışacak, bir şeyler yapacak, durmayacak. Kovsalar da gidecek, dövseler de gidecek."

Hatta ona mukabil Ebû Zerri'l-Gıfârî hazretlerinden bahsetti.

Müslüman olmuş, ne yapacağım ben şimdi?

Müslümanlığı ilan edeceğiz!

E gavur her taraf?

Gitmiş Mekke'nin içerisine her taraf gavur, hepsi gavur. Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû demiş;

"Ey müşrikler! Duyun, ben müslüman oldum, Allah bir, Resûlullah da onun Resûlüdür, Muhammed Mustafa sallalahu aleyhi ve sellem."

Öyle dövmüşler ki, bayılmış ölüm haline gelmiş adam. Öyleyken, gitmiş yine ertesi gün gelmiş yine. O gün sopa yedi ya, bıkmamış korkmamış, ertesi gün yine, eşhedü enlâ ilâhe illallah. Büyük gür sesiyle Kâbe'nin içerisinde, "Duymayan varsa duysun!" gibilerden bağırıyor. Yine bir pataklıyorlar onu dövüyorlar mövüyorlar ama yine vazgeçmiyor. Yani dininin ızharı için imanın verdiği kuvvet, yakîn. Yakînen biliyor ki, yani insan yakînen bilmelidir ki Allah celle ve alâ'nın verdiği ecel bir dakika evvel gitmez, bir dakika sonraya da kalmaz. Dünyada araya toplansa Allahu Teâlâ'nın murat etmeyeceği bir şeyi bir adam için yapamazlar, ne iyilikte ne kötülükte. Hep murad-ı ilahînin istemesi.

Buna yakîn hasıl olduktan sonra sen artık neden korkacaksın neden çekineceksin?

Gelecekse gelecek, gelmeyecekse gelmeyecek.

Sonra yalvarmalamız var ki Cenâb-ı Hakk'a, "Yâ Rabbi! Sen bizi koru, himaye et, muhafaza et!" diyerekten yalvaracağız ki, O da inşallah onların hepsini yapacaktır, yapar.

Orada şöyle bir misal de verdi, dedi ki;

"Bir ananın çocukları var, güzel şeyler."

O pakistanlıların çok güzel huyları vardır. Her birinin de kendisine göre bir şeyi vardır.

Dedi ki;

"Ananın çocukları olur, üç beş tane çocuk. Çocuklar yaramaz sokağa çıkarlar, çamura bulanırlar, üstlerini başlarını berbat ederler, yüzü gözü fena, gelir. Ana onu; 'Vay, sen gelme benim evime!' der mi? Hemen alır yine onu şevkati şeysiyle yıkar, temizler, giydirir kuşatır, yedirir içirir, yatırır aşağıya, evladımdır der. Ne kadar kötü olsa, hiçbir ana evladını atmaz dışarıya."

Dikkat edin, Cenâb-ı Peygamberin zamanında olsa gerek, bir kadının evladı ateşe atılmak istedi, feryâd ü figân etti kadın, "Olmaz! Evladım, atılamaz evladım ateşe!" diyerekten.

Buyurdular ki;

Allahu erhamu min hâzâ. "Allah bundan daha erhamdır mahlukuna."

Bu bir anne, yüzde bir rahmetin bir cüzüne sahip, evladına kıyamıyor. Allah ise erhamurrahimin!

Erhamurrahimin, bu anadan daha mı şevkatsiz diyeceksin ona?

Onun için anne nasıl ki evladına acıyor, Allah da bize öyle acıyor. Raûf. Kur'anda kaç yerde geçiyor, Raûfurrahim. "Allah acıyıcı." Bir merhamet var, bir de Raûf var. Re'fet merhametten daha üstündür. Rahmet edersin, merhametin vardır ama raûf daha üstün bir merhamete mâlik, sahip insan. Allahu Teâlâ böyle bir merhamete sahip.

Onun için diyor ki;

"Din kardeşleriniz arasında bazı kabahatliler vardır; camiye gelmez, namaz da kılmaz, bazı günahlar da işler. Sen ona hemen damgayı basarsın; masondur dersin, gavurdur dersin, şudur dersin, budur dersin, ondan ilgiyi de kesiverirsin. bu çok hatalıdır." diyor.

Binâenaleyh asıl o müslüman kardeşlerini koltuğuna sokulacaksın, onlara usul usul, usul usul, usul usul [anlatacaksın.]

Yalnız şurada bir hatamız var. O dedi ki;

"Hadi bakalım hazır olun, kimler gelecek bu irşad vazifesine?"

Ha şimdi mahallede, her yerde tabi çeşitli mertebede insanlar var. Yüksek mertebeli bir insanın yanına çok dûn mertebedeki bir insan gider de; "Efendi, ben sana sohbete geldim, bazı şeyler konuşacağım." filan derse, onu kapıdan kovarlar değil mi?

"Senin bizim evde ne işin var, hadi defol şuradan!" derler.

Ya?

Herkes seviyesine göre taksim olmak lazım.

Şimdi mesela bir avukatın evine biz gitsek, konuşamayız ki onunla. O bizi alt eder. Ha ona, ona bir avukat kardeş gidecek. Öteki yüksek seviyedeki bir memur, ona da yüksek seviyedeki bir arkadaş gidecek. Öyle lâlettayn herkes istediği kapıya giderse, olmaz o. Herkes, doktor kardeşin evine bir doktor kardeş gelecek, bir mühendis kardeşin evine bir mühendis kardeş gidecek. Ona göre. Bir tüccar kardeşin evine bir tüccar kardeş gidecek. Haline göre hepsi böyle gidilirse bundan fayda olur.

Yoksa kim gidecek?

Bizim hacıefendi gider.

Hacıefendi nereye gider?

Hacı babaya gider. Hacı baba da zaten namaz kılıyor.

Onun için bu birlik işidir, el birliği işidir, kolaycacık olan şeyler değildir.

Şimdi bu kardeşler Pakistan'dan çıkmışlar, gelmişler memleket memleket dolaşmışlar, çok güzel. Tabi bunların dolaşışı da bir fayda veriyor.

Yani dün [konuşurken] orada diyor ki, "Polonya'da Tatar kardeşler var."

Üçbin kardeşin hatırını almak için buradan Polonya'ya gidiyorlar.

"Rus takibi altında olan bir memlekette bizim orada sokakta gezinmemiz, orada bir yerde namaz kılmamız onların görmesine kafidir. Biz onlara gideriz de 'Biz sizi irşada geldik diyemeyiz.' diyorlar.

Olur mu orada?

Ya?

"Biz orada müslümanız diye kendimizi göstermemiz onlar için bir kafidir. Bunlar ondan çok ders alırlar, takviye olurlar." diyor.

Demişler;

"Çok teşekkür ederiz! Biz burada üçbin müslümanız ama kaç yüz sene evvel oralara gitmişler, hiç gelip de hatırımızı soranda yok!"

Tabi Müslümanlık gevşeye gevşeye kim bilir ne hale geliyor en nihayet?

Sonra günün birinde belki de yok olur gider.

Onun için hep böyle dinlemek çok güzel de, dinlediklerini güzelce zapt ederekten etrafındaki kardeşlere de yayabilmek imkanını bulabilmek bak ne güzel.

Bin âbitten bir fakih daha âlâ, daha yüksek kuvvette. Halbuki onun daha üzerine bir alime, alim hükmüyle böyle irşada çıktığı vakitte yerdeki bütün mahluklar, gökteki mahluklar, denizdeki mahluklar onun için dua ediyorlar. Bu duaya mazhariyet de var.

Onun için dini bilmek kadar büyük bir devlet yoktur. "Dini bilmek ibadet" diyebilmek de lafla olmaz. Dini bilmek lafları bilmek demek değildir. Dini bilmek dinin tatbikçisi olmak demektir. Dinin tatbikçisi olamadan dini başkasına aşılayamazsın. Dinin takbikçisi olmassan, kendin dinine sahip olamadan başkasını bu dine tatbik etmeye çalışmak hatalı bir şey. Zarar olur bunda.

Bak karşıdaki levha ne güzel, yazmışlar oraya;

Re'sü'l-hikmeti mehâfetullâhi.

"Hikmetin başı Allah korkusudur."

Binâenaleyh dinler, okur insan ama o dinlediğinden, okuduğundan Allah korkusunun içeriye girmesi şart. Eğer o okuduğundan, bildiklerinden Allah korkusu içine inmiyorsa o okumalar fuzulidir. Dünya, dünyaya ait bir şeylerdir onlar, faydası yoktur.

Onun için Allah kusurumuzu affetsin.

Bir tane daha söyledi, o da çok hoşuma gitti yine, dedi ki;

"Bir asker var, toplanıp gidiyor işte her devletin kendisine göre bir sürü askeri var, bizim de var böyle askerimiz. E şimdi bu askerin başında birer de kumandan var."

Hocaları kumandanlara benzeterekten dedi ki,

"Siz vazifeleri hocalara bırakıyorsunuz. Yapsınlar, camilerde vaaz etsinler, nasihat etsinler, kitaplar yazsınlar, feryâd ü figân. Bu tıpkı şuna bezer ki, asker toplanmış, başında kumandanlar, kumandanlara 'Siz gidin harp edin, biz gidemeyeceğiz' demek gibidir." diyor.

Kumandan ne yapar yahu?

Yapacağı vazife askeriyle olacaktı. Asker gitmezse o iş akim kalır. "Binâenaleyh bütün yükü hocalara bırakmak tıpkı bunun gibidir. Zira herkes dinini bilecek ve bildiğini bilmeyenlere aşılayacaktır." dedi. Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem de en son hutbesinde Mekke'de okudu, dedi;

"Duydunuz ya, bilen bilmeyene tebliğ etsin." dedi.

Duydunuz, duyduklarınızı bildiklerinizi şimdi bilmeyenlere tebliğ etmek herkese vazife. Her mü'min vazifelendi, işte onun için bütün müslümanlar dünyanın her tarafına yayılaraktan bildiklerini bilmeyenlere aşılamaya çalıştılar.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Bu hadiste çok güzel denk geldi.

Şimdi bizim bir dersimiz daha vardı, israftan bahsediyorduk. Bereket başka hadisler denk geldiler de kurtulduk.

Şimdi bugün bir menâkıp buldum, yine rast geldi gözüme, çok hoşuma gitti. Menâkıp şu;

Ebu'l-Kasım Muhammed radıyallahu anh 12 imamdan birisi. Vaaz ediyor, tâbiri aynen şöyle;

"Yavrularım, size Allah'a inkıyat ve kendisinden ittikâ ile vasiyet ederim."

On iki imamdan birisi olan Ebu'l-Kasım Muhammed hazretleri, buyuruyor;

"Evlatlarım, size Allah'a inkıyat -inkıyat teslim olmak- ve kendisinden ittikâ, korkmak ile vasiyet ederim. Ahlâkınızı tehzib, ahlâkınızı pâk etmek hususundaki ihtimamınızı, dikkatinizi, tecemmül ve tezeyyünâtınıza tercih ediniz."

Tecemmül; güzelleşmek, süslenmek. Süssüz, ütülenmemiş elbisesi ile sokağa çıkmak. Kravatsız çıkamaz, boyun bağsı lazım, süssüz olmuyor. Ayakkabılar boyalanacak, bunlara tecemmül denir. Sonra evin içerisi tabi çeşitli herkesin haline göre avizesinden tut, halısından tut, şusu busu olacak ki eşi emsali arasında bir mevki olsun.

Ahlâkınızın düzelmesini buna tercih ediniz.

Senin ahlâkın pâk olmadıkça, İslam ahlâkıyla ahlâklanmadıkça evin güzel olmuş, kendin güzel olmuş ne kıymeti var onun?

"Binâenaleyh evinin güzelliğinden, kendinin güzelliğinden daha ziyade ahlâkının güzelliğine dikkat et."

Onun vasiyeti.

"Ve güzellenmekten çok sakınınız. Süslenmekten ve güzelleşmekten son derece sakının."

Bakınız, bakınız 1300 sene evvelki söz bu. 1300 sene evvelki büyüğümüzün sözü.

Çünkü tezyînâta olan sarfiyatla [daha faydalı şeyler yapılabilir.] Tezyînât, süslenme. Evin boyasından tut, her şeysine kadar süslenme, süslenme işi.

"Bu tezyînâtla, işte tezyînâta harcanan paralarla insanlar ihtiyaca ve şedîdeye dûçâr olurlar ve binâenaleyh zillete giriftar olurlar. Ahlâk-ı fâzıla itibariyle insanların en mükemmeli zevk cihetiyle en kanaatkârlarıdır."

En mükemmel insan en kanaatkâr insandır.

Bu şimdi çok şeylere gidecek...

Şu altını da okuyayım belki unuturum yine, bak şimdi bu dersleri çok güzel.

"Çocuklarım, cümlenize zevceleriniz tarafından neseplerinize pek ziyade dikkat etmenizi tavsiye ederim. Alacağınız hanımlara pek ziyade dikkatinizi tavsiye ederim. A Çok dikkat etmeniz lazım. Çok güzel, bize lazım değil; çok zengin, bize lazım değil; çok müstesna bir adam, bize lazım değil. Pek güzeldir. Mârûfun nesep olmayanları, nesepleri belli olmayanları, hasebi nesebi diyorlar ya, mâruf olmayanları katiyen sakın dâire-i izdivâcınıza kabul etmeyin, onunla evlenmeyin. Ve bize neseben yakın olanların amcalarınızın kızları olduğunu bilmenizi tavsiye ederim."

İnsana en yakın akrabası halası, amcası, bunlar bellidir ki bir kuşaktan geliyor. O kuşaktan gelen insanların hâli bellidir, onun için başkalarını kabul etmeyin demiş.

Ama ne yazık ki bunu da 63 yaşında zehirleyerek şehit etmişler.

Allah şefaatlerine nail etsin.

Vefat ederken, "Oğlum, şöyle şöyle yapın." demiş.

"Baba, sende öyle bir şey yok ki şimdi neden bunu bu vasiyeti yapıyorsun?" demiş.

"Duvarın arkasından Hazreti Hüseyin'in seslendiğini duymuyor musun? 'Çabuk ol, çabuk ol!' diyor." demiş.

Ölüm, nasıl geliyor bak, telefonlar telgraflar nasıl geliyor.

Şimdi 80 küsur milyar bütçemiz var, 81 milyar. İstersek bunu 100 milyara da çıkarabiliriz. Bizim Türk milleti olmamız dolayısıyla fedakârlığımız pek çoktur.

Şimdi günlük israfımızı, kaç dersten beri onu [anlatıyoruz.] Şimdi burada, "Tezyînâta ve tecemmülâta katiyen şey yapmayın, sonra siz zillete giriftar olursunuz." dedi. O bir zillet vardır ki insan komşusuna el açmak mecburiyetinde kalır; şu ihtiyacım var bu ihtiyacım var, aman bana yardım aman bana yardım. Bu bir zillettir ama sakat olur başka, ona bakmak da bizim vazifemiz. Sakat, mâlul, bakacağız ona da. Ama sakat değilken, malul değilken, şöyle gelipte şuna buna yardım istemek elbette zilletin ta kendisidir.

Böyle olunca biz de başka devletlere, başka milletlere boyun bükmemiz böyle bir zillettir. Böyle bir zillettir!

Şimdi bir sigarayı ele alsak, on milyon insan var mıdır sigara içen?

On milyon insanın gündelik on lira bir masraf var bunun içinde. İçkinin masrafı ayrı, balonun masrafı ayrı, dansın masrafı ayrı, gazinoların masrafı ayrı, deniz âlemlerinin masrafları ayrı...

Bu paralar, bu masraflar toplanırsa en aşağı gündelik masrafın üzerine 15-20 lira düşmez mi?

Düşer.

Yirmi liradan onmilyon insanın parası, bir günlük masrafı ne tutar?

İkiyüzmilyon lira mı tutar.

İkiyüzmilyon lira on günde ne eder?

İki milyar.

Ha?

Yüz günde ne eder?

İkiyüz milyar.

E bak gördün mü kardeş, biz bunu üçbeş sene böyle yaptıktan sonra... Ben öyle diyorum ki şimdi, bize yol lazım değil, elektrik de lazım değil.

Cami yaptırma?

O da lazım değil.

Biz şimdi bütün varlığımızı kendimizi kalkınması için neler lazım memleketimize?

Bir fabrikamız yok! Amerika bize parça yollayacak da biz bu makineleri yapacağız burada.

Böyle şey mi olur?

Bunların hepsini kendimiz yapabilmek için dişimizi tırnağımızı bir araya getirerek [çalışacağız.] Bir kuru ekmek bize kafi, kuru ekmek kafi yani. [Elbisemizi de] yamar yamar, yamar yamar giyeriz. Öyle her ayda bir çift esvap, her senede bir çift esvap [almayız. Eskiyeni] yamar yamar giyeriz.

Şimdi bak turistler de geldi, onlar sakal traşı da yapmıyorlar. Traş parası da ayrı. Ondan da kurtulursak çok para artar bize, çok para artar. Bu paralarla memlekette bacalar dikersin, göklere çıkar, bu memlekette dumandan geçemeyiz.

Zaten şimdi havası bozulmuş diyorlar, o zaman kim bilir ne olur halimiz?

Ama memlekette kalkınır ya, kalkınır ya! Avrupa'ya gidecek işçi memlekete gelsin bu sefer.

Yetmez, bu kadar iş fabrikaya işçi nereden bulacağız?

"Bize işçi yollayın." diyerekten onlardan biz isteriz o zaman.

Allah affetsin kusurlarımızı.

Yani bunlar çok tezyînât, tecemmül ve bugün haddini aşmış derecededir. Ama ne yapalım ki bu âdet, bu anane kim bilir ne zamandan beri geliyor. Yani bu kusur bugünün değil. İnsan bazen o Dolmabahçe sarayının önünden geçerken yani içerisi sızlıyor insanın, içerisi sızlıyor.

Böyle bizim gibi geri kalmış bir milletin böyle altınlara boğularak yapılan bir binaları içerisine girip de çalım satmak hiç yakışır mı bize?

Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem'in ümmetliği davasındayız da onun hayatını hiç kendimize uydurmuyoruz.

Hepimiz bilir ki Cenâb-ı Peygamber bir gün yatmış mübarek, hasır böyle yanlarına iz etmiş, Hazreti Ömer gelmiş;

Yâ Resûlullah! Nedir senin bu çektiğin? Sana şöyle konaklar yapsak, şöyle eşyalarla süslesek de sen de rahat etsen?" diyerekten ağlıyor.

Mâ lî ve li'd-dünya. "Benim bu dünya ile ne ilgim var? Çok bile." diyor.

Biz de onun evlatları olduğumuz halde, ümmeti olduğumuz halde bu sefahatımıza bak.

Allah hepimizi affetsin, tevfikatı samadaniyesine [mazhar eylesin.]

Bunların hepsi fıkhın içindedir işte. Bu fıkıhtır ki öğrenirsin, israfın haram olduğuna kanaat getirirsin ondan sonra ekmeğin iki lokmasının fazla olduğunu görünce onu da yemezsin. Bu da haramdır dersin, israf!

Çeşit çeşit yemekler, çeşit çeşit lokmalar, elbette onunla beslenen vücutlar böyle öteki çeşit beriki çeşit israflara kulak asar mı hiç?

Şimdi biz şu aşağıda bazı yemekler yapıyoruz; "Yemekleri bire indirelim." diyoruz.

"Ooo, ya bir kap yemekle olur mu?" diyerekten kıyametler kopuyor.

Niçin olmasın be kardeş?

Bir zeytinle bile olur insan.

Bir zeytinle de olur, maksat karın doyurmak değil mi?

Öyle üç beş kap yemek yiyipte zevklenmek başka!

Biz o zevkin adamı değiliz ki?

Bize kuru ekmek kafidir yani.

O gün yine gelecek burada;

Mâ fevka'l-hubzi ve cerreti'l-mâi ve zılli'l-hâiti ve zılli'ş-şecereti fadlun yuhâsebu bihi'bnü Âdeme yevme'l-kıyâmeti.

"Asıl bize ihtiyacımız olan bir kuru ekmek, katıksız yani, bir kuru ekmek bir de içeceğimiz kadar su, bir de gölgeleneceğimiz kadar altında bir yer."

Bundan fazlasının hepsinin hesabı var, o da helalden olursa.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Onun için fıkıh dediğimiz vakitte dinini öğrenmek, helali haramı öğrenmek, israfında haramdan olduğunu bilmek [demektir.]

Şimdi bizim bir arkadaş vardı da rahmetlik oldu.

Allah taksiratını da affetsin hepimizin.

Sigara içiyordu, sigara hakkında muhâhase olunca, sigarayı mübâhattan sayıyor idi. Canım bu da bu kadar ileriye gitmeyin diyerekten. Çünkü sigara hakkında çok kitaplarü eserler yazılmış. Kimisi haram demiş, kimisi mekruh demiş. Haramla mekruh arasındadır. Mekruh da haramdır zaten. Fakat haram diyemiyorlar da yani içki gibi zikrolunmamış, onun için haram diyememişler de harama yakın olan mekruhu söylemişler.

Şimdi bu zât o zaman onu mekruha da sokmuyordu, derken hastalandı.

Doktor buna yasak emri verdi mi?

O zaman büyük bir hastalığın şiddetinden dolayı, "Ah ben yanlış hareket etmişim!" diyerekten nedametler, pişmanlıklar getirdi ama iş de işten geçti. Halbuki bugün geçen televizyonlarda göstermişler ki içkinin ciğere olan zararlarının ne kadar vahim olduğunu. Bu televizyonlar da bu cihetten de güzel bir şey. O kanın hareketlerini nasıl önlüyor sigaranın dumanları, pislikleri, insanları ne berbat hale getiriyor. Ama biz onları gördüğümüz halde de [içmeye devam ediyoruz.] Bazen doktorlarımızda da kabahat var.

Dedi ki, hoca evvela içkiyi kendi içerse, sonra bu haramdır derse dinleyen olur mu onu?

Kimse dinlemez!

Tabip kendisi içer sigarayı, "Oo, içme bu zararlıdır!" derse, "Sen neye içiyorsun? der insan.

Onun için evvela insan kendisi nefsinde tatbik etmeli ki sonra başkasına da sözü tesir etsin.

Öyle olduğu halde şimdi ikinci bir ders;

Mesela bu memleketimizde olan şeyleri kullanmak suretiyle israf da yapsak yine içerde döner paralarımız. Senden çıkar bana gelir, benden çıkar sana gider.

Fakat bu Avrupa'dan gelen şu avizelerin içlerinde sallanan şu halkalar yok mu, kim bilir hangi devletten geliyor tanesi kaç paraya?

E bu da evimizde süs olsun diyerekten takıyoruz onu.

Ne zararı var, eskiden lamba bulamıyorduk, idarelerle gazlarla oturuyorduk, hep işimizi de görüyorduk.

E şimdi bunları [kullanıyoruz.]

E bizim de şerefimize layık olmasın mı?

Olsun ama, milletçe kalkınalım da ondan sonra olsun. Birisi aç, birisi tok olursa elbette kıyamet kopar orada.

Ha sigaranın da şimdi bir Avrupa'dan gelen tabakası, kısmı varmış, onun da aşıkları çok. Kendi memleketinde çıkanı içmiyor, oradan çıkanı içmeye çalışıyor. Şimdi çayın da belası çıktı! Avrupa'dan gelen herşey bize tatlı geliyor. Kaçak çaylar, "Nereden geldi? diyoruz, işte nereden geldiyse, "Ooo, çok güzel kokusu var, iyi bir çay!" filan diyerekten.

Fakat şimdi bak onun da foyası meydana çıktı. Kanserin mikroplarını çaya bulaştıraraktan kanda boyaların içerisine çayı öyle imal ediyor ve getirip bize yutturaraktan memleketin hasta olmasına [sebep oluyor.] Bak en birinci silah işte! Ne yapayım top atıpta para harcayacağına! Bir tane hasta olur öte tarafa yıkılır, beriki tarafa. Bîçâre, çaresiz bir hal.

Allah kusurumuzu affetsin.

Ne tarafa dokunsak yara her tarafı sarmış! Yara her tarafı sarmış ne tarafa dokunsak berbat!

Allah affetsin bizi, İslâmiyete iyi yapışmak nasip etsin cümlemize.

İkinci şey, sadakalarınızı verirken mutlaka, Analarımızın, babalarımızın niyetine de "Şu sadakamı ben veriyorum, bunun hesabı anamın babamın da olsun." diyerekten nafile sadakalarımızı verirsek hem biz me'cur oluruz, hem ana babamız hiç eksiksiz bu sevaba nail olurlar. Onun için onu da unutmamanızı tavsiye edeceğim.

Yine Cenâb-ı Hakk'ın bak rahmetine, fazlına, ihsanına bakınız ki, tabi tıpkı biz çocuklar gibi sokakta gidip çamurlara bulanıyoruz, üstümüz başımız kirli. Eve gelip dayak yiyeceğiz ama şimdi Cenâb-ı Hak diyor ki, "Güzelce bir abdest alan, temiz ve güzel abdest almış tamam, camiye girmek için hazırlanan insanın bütün günahlarını affederim." diyor.

Neden?

Anne nasıl şevkatli, Allah ne kadar şevkatli!

Binâenaleyh beş vakit namaz kılan bir insan, ki evinin önünden akıyor bir su, beş vakit orada o suda bol bol yıkanıyor, onun üzerinde hiç kir olur mu?

"Onun içinde nasıl kir olmazsa günah da olmaz." buyurmuş. Günahlar da böyle gidiyor elden.

Otomatik mi diyorlar buna?

Su eksildi mi depoda, usulcacık açıyor kapıyı yine sular geliyor, makine işliyor bilmem ne oluyor. O da Allahu Teâlâ, abdestimizi aldık mı otomatik olarak günahlar gidiyor elden.

E ne yapalım biz hep günah mı işleyelim?

Bu o demek değil.

Allahu Teâlâ'nın rahmeti bol, lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah diye İslâm dairesine girince, 90 senelik gavur müslüman olunca günahı nasıl gidiyor yahu?

Onun için sen müslümana yan bakma. Bu da ne kadar şeyse de yine içinden de Allah diyordur, lâ ilâhe illallah da diyordur, Cuma'ya da geliyordur. Bayrama da geliyordur hiç olmazsa bazı vakitte. Af da ister, kusurları da bakarsın ind-i ilâhiyede affolunur.

Onun için onu, ona daha çok acı, ona daha çok yanaş, onunla daha çok sohbet et, sen de onu ibadethanelerimize çekmeye çalış.

Bak hadisi aynen okuyuvereyim;

Mâ ale'l-ardi min müslimin yetevaddau fe-yüsbiğu'l-vudûe li-salâtin mefrûdatin. "Farz olan namazlar." İllâ ğufire lehû. "Mağfiret olunur muhakkak." Fî zâlike'l-yevmi. "O gün." Mâ meşet ileyhi riclâhu. "Ayaklarınla kötü bir yere, günah bir yere gitmiş, onlar mağfiret olunur." Ev kabadat aleyhi yedâhu. "Elleriyle bir günah bir şey tutmuş mağfiret olunur." Ve nazarat ileyhi aynâhu. "Gözler bakmış günah, haram yerlere, oradan bir günahlar gelmiş, mağfiret olunur." Ve'stemeat ileyhi üzünâhu. "Kulakları kötü şeyleri dinlemiş, meşgul olmuş, onlar da affolunurr." Ve nataka bihî lisânühû. "Dili de hata, beşeriyet icabı bazı kötü şeyler söylemiş, onlar da affolunurr." Ve haddesethü bihî nefsühû."İçeriden de çirkin çirkin kuruntular geliyor, şöyle yaparım, şöyle yaparım, böyle yaparım diyerekten, onlar da mağfiret olunur."

Allahu Teâlâ'nın bu kadar mağfiretine karşı bizim bu ihmallerimiz niye?

Allah kusurumuzu affetsin.

Bak şimdi;

Mâ ale'l-ardi nefsün menfûsetün ye'tî aleyhâ mietü senetin.

"Yaş yüzü geçmez, geçenler nâdirattandır."

en-Nâdiru ke'l-mâdûm derler, yok hükmündedir. Yaşında bir had koymuşlar, kimisi 60 demiş, kimisi 70 demiş, kimisi 90 demiş. Yani o devirden sonra kuvvet iyiden düşer elden, insan söylediğini güzel söyleyemez, gördüğünü iyi göremez, yani yıkım devridir. Yıkım devri, o zamanlara heram devri diyorlar ki onun çaresi bulunmuyor, ancak ölümle temizlenir.

İşte o ancak 100 seneden sonra kalanlar nâdirattan olur. Bazı oluyor işte 110 yaşında, 120 yaşında ama kimisi işe yarar kimisi yaramaz.

Bak yine iyi dinle aziz kardeş;

Mâ ale'l-ardi ehadun yekûlü: Lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekberü ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi illâ küffiret anhü hatâyâhu ve lev kânet misle zebedi'l-bahri.

Hani, dalga vurdukça şöyle denizde köpükler oluyor ya.

"O adamın günahı onlar kadar çok olsa." Küffirat. "Hepsi affolur, mağfiret olur, bir tek bu tevhidi yapmakla."

Ve bunu yüzlerce kere yapan, binlerce kere yapanın hâli ne acaip oluyor acaba?

Bak şu Cenâb-ı Hakk'ın mağfiret isminin tecellisine bak! Yani Allahu Teâlâ'yı bilmek kolay da olmuyor yani. Bunlar O'nun rahmetinin genişliğini bize izah ediyor.

Mâ alimellâhu te'âlâ min abdin nedâmeten alâ zenbin. "Allahu celle ve alâ bir kulundan nedamet, pişmanlığı biliyor ki bu kul yaptı bu hatayı ama buna da pişman, nasılsa elinden çıktı bu hata. Yaptı bu hatayı, pişman." İllâ ğafere lehû kable en yestağfirehû minhü. "O adam, 'Ben buna tevbe ettim.' demeden Allah onu affediyor."

Çünkü nedamet içinde. O içindeki hâli Allah biliyor, Allahu Teâlâ'nın bilmediği bir şey yok.

Allâhümme inneke terâ mekânî ve tesmeu kelâmî. "Yâ Rab! Sen benim nerede olduğumu da görürsün ve sözlerimi de çok güzel duyarsın." Ve ta'lemu sırrî ve alâniyetî. "Hem âşikare olan hallerimi bilirsin, hem de en gizliliklerimi bilirsin."

Allah böyle Allah! Böyle onun için içinden nedamet, pişmanlık geliyor, Allah da o tevbe etmeden evvel affediveriyor.

Bunlar bizi tevbeye, istiğfara teşviktir. Yani günahları yapın demek değildir ama.

Şimdi yine bak;

Mâ amile Âdemiyyün min amelin yevme'n-nahri.

Yevme'n-nahr, kurban bayramındaki [kurban] kestiğimiz kurban günü.

"O gün hiçbir amel yoktur ki." Ehabbe ilallâhi. "Allah'a celle ve alâ'ya sevgili." Min ihrâki'd-demi. "Kan akıtmaktan."

O gün en efdal amel kan akıtıp kurbanı kesmek, ondan daha efdali yok.

Ve innehâ. "Senin o kurbanın."

O burada hani kestik ya, dağıttık, etini de yedik. Öyle değil o, bak;

Le-te'tî yevme'l-kıyâmeti."O gelir kıyamet gününde." Bi-kurûnihâ. "Boynuzlarıyla." Ve eş'ârihâ. "Tüyleriyle." Ve ezlâfihâ. "Tırnaklarıyla." Ve inne'd-deme. "Ondan kesilince akan kan." Le-yakau minallâhi bi-mekânin kable en yaka'a ale'l-ardi. "Yere düşmeden evvel o dergahı ilahiye de makbulu karin olur." Fe-tayyibû bihâ nefsen. "Öyleyse kurban alırken baştan savma alma."

"Bir kurban kesmek değil mi ya, o da olur. İşte bunu veriyorlar 500'e, ötekini veriyorlar 1000'e. E bu da benim şeyimi öder işte." deyipte baştan savma yapma! Güzelini al, sağlamını al, iyisini al. Etini verdiğin vakitte yiyen de dua etsin, binen de dua etsin.

Hazreti Aişe validemizden rivayet gelmiş bu.

Şimdi bunun altındakini yalnız iyi dinle, bunu iyi dinle!

Mâ amile Âdemiyyün amelen encâ lehu min azâbillâhi min zikrillâhi. "Allahu celle ve alâ'nın azabından insanı zikrullahtan gayrı hiçbirşey kurtaramaz."

Zikrullah, Allah Allah demek ve zikrullah namaz kılmak, Kur'an okumak, Allah'a teslim olup O'nun razı olacağı bir kul olabilmek bu zikrullahın içindedir.

Kâlû. "Dediler ashâb-ı kirâm." Ve le'l-cihâdu fî sebîlillâhi? "Yâ Resûlallah! E cihada gideceğiz, orada muharebe edeceğiz, gavurları inkıyat, teslim alacağız, bundan da mı eftal?" Kâlû ve le'l-cihâdu fî sebîlillâhi? "Allah yolundaki cihattan da mı efdal bu zikrullah?" Kâle: Ve le'l-cihâdü. "Evet, cihattanda eftaldir dedi." İllâ. "Ancak bir müstesnası var." En yedribe a'nâkahüm bi-seyfike. "Kılıcı alacaksın vura vura vura kılıncın kırılacak, bir." Hattâ yenkati'a. "Sonra bir kılıç daha geçireceksin eline, yine vur vur vur, o da kırılacak, iki. Sonra bir kılıç daha. Böyle bir halde olursan o müstesna."

Üç kılıç kırmak şartıyla muharebede böyle celâdet gösterebilirsen o, o zaman âlâ.

Yoksa öyle ben askerlik yapıyorum ya, işte oldu.

Olmaz öyle şey. Allahu Teâlâ'nın emrine inkıyad başta geliyor.

Onun için Hazreti Allahu celle ve alâ Kur'an'ında ne buyuruyor?

Ve le-zikrullâhi ekberu.

"Allahu Teâlâ'nın zikri her şeyin üstünde."

Onun için Cuma sûresinin emrinde Cuma namazına gelmişler müslümanlar. Bazen bu zikrullaha "Namazdır" diyorlar.

Burada diyor ki;

Fe-izâ kadaytümü's-salâte. "Namazı bitirdiniz." Fe'zkürullâhe. "Ondan sonra oturun da Allah deyin." diyor. E namaz diyecekti ama bak, fe-izâ kadaytüm. "Namazı kıldıktan sonra." diyor. O zikrullah ayrı bir iş yani.

Onun için bir müslüman [zikirsiz düşünülemez.] Her şey karanlık. Nur Allah'tan gelecek nur ile olur. Bu da zikrullah ile olur. Zikrullah ile nurlanmayan gönüllerde karartı vardır. O karartıların içerisinde körlerin işine benzer insanın işi.

Uzun bunlar tabi, şimdi bu kadarcık kafi.

Mâ indî mâ üzevvidüküm.

Mâ feteha raculün bâbe atiyyetin bi-sadakatin ev sıletin illâ zâdehullâhu te'âlâ bihâ kesraten ve mâ feteha raculün bâbe mes'eletin yürîdü bihâ kesreten illâ zâdehullâhu bihâ kılletin.

Ne kadar, ne kadar kıymetli söylerdir bunlar.

"Bir insan atiyye, ihsan, sadaka ve sıla-i rahim yapıyor."

Eşine, dostuna, akrabasına hem veriyor, hem gidiyor geliyor.

İllâ zâdehullâhu te'âlâ bihâ kesraten. "Bunları yapmakla Allahu Teâlâ onun malını arttırır." diyor.

Ona çokluk verir Allah, çokluk, kaynar durur. Binâenaleyh bire en aşağı on veriyor, bu muhakkak. Niyetler, amel ihlaslar kuvvetli, ne kadar kuvvetliyse veriş de o kadar çok olur. Birden on, 700'e kadar artar. Bu atiyye kapılarını, ihsan kapılarını açan insan öyle bir devlete nail olur k i malı artar, serveti artar, bilgisi artar, her şeysi artar.

Ve mâ feteha raculün. "Bir insan da açmış kapısını." Bâbe mes'eletin. "Dilenme kapısını açmış."

İhtiyacından bahseder, zaruretinden bahseder, şunun bunun yardımını merhametini çekebilmek için tatlı tatlı konuşmalar yapar, ustalıkları vardır çeşitli.

Yürîdü bihâ kesraten.

Bu zaruretinden nâşi ise neyse ama.

"Bu eğer bundan şundan şu kadar, bundan bu kadar alarak bir çokluk temin ediyorsa, ha..."

İllâ zâdehullâhu bihâ kılletin. "Onu da indirir Allah, indirir de indirir azlığa, en nihayet yokluğa."

Hazreti Ebû Hüreyre'den rivayet olmuş.

Yine buna karşı bir rivayet daha;

Mâ feteha raculün alâ nefsihi bâbe mes'eletin yes'elü'n-nâse illâ fetehallâhu aleyhi bâbe fakrin li-enne'l-iffete hayrun.

Mâ feteha raculün alâ nefsihi bâbe mes'eletin. "Her kim dilencilik kapısını kendisine açarsa."

Çeşit ihtiyaçlar var insanda. Bitmez tükenmez insanın ihtiyacı, katiyen bitmez. Ne kadar zengin olsan, zenginin de ihtiyacı var, ihtiyaç bitmez.

Onun için Gazzâli hazretleri der ki;

"Bir iyilik yapayım dersin, birisi bir para bulmuş yolda da şundan şöyle yapayım bundan [böyle yapayım derken,] o çeke çeke, çeke çeke o birbirlerine zincirleme bağlanır, altından çıkamaz bir hale gelirsin."

Binâenaleyh sen isteme kapılarını ört, yağınlan kavrulmaya bak, yorganına göre ayağını uzat.

Bâbe mes'eletin yes'elü'n-nâse. "İnsanlardan istiyor böyle."

Âdet edinmiş, yüzünün suyu da kalmamış.

İllâ fetehallâhu aleyhi bâbe fakrin. "Allahu Teâlâ ona fakirlik kapısı açar."

On tane apartmanı, 20 tane bilmem nesi, 40 tane bilmem çiftliği olsa bu dilencilik onda olduktan sonra fakirlikten kendisini katiyen kurtaramaz.

Li-enne'l-iffete. "İffet." Hayrun. O kadarcık. "En hayırlısı iffettir."

Kuru ekmek buldun mu, bir bardak da su buldun mu kimseye derdini açma. Allah'a şükret o gün sana o tokluğu verdi, suyunu da içirdi, barınacak bir yerde verdi sana, artık şikayete lüzum yok. İnsan ihtiyacını başkalarına duyurmamak iffet oluyor, yani iffetsizlik mutlaka edepsizlik değil. Bu iffet ki derdini başkalarına açıpta onları da rahatsız etmiyorsun. İnsan, herkes son derecede cömert olamaz ki! Olamaz ki gelirsin, "Sen çok zenginsin efendi, ne olur bana şuradan bu kadarcık yardım et." [dersin,] adam veremeyince üzülür. Vermek istese bilir ki sonra da gelmesi zor bunun. Al al, al al diye vermek o da kolay bir şey değildir, herkes yapamaz o işi. Bu insanların üzüntüsüne ortak olmanda o da ayrıca bir şeydir.

Onun için bakın;

Mâ fevka'l-hubzi.

Hubz, ekmek.

"Bir ekmeğin üstüne bir şey yani katık arıyorsun."

Ekmeği buldun da bir parça da katık olsun diyorsun.

"Yok, bir ekmek." Ve cerrati'l-mâi. "Bir de içecek bir suyun var."

Acaba şu su da olsa bu su da olsa değil, o bulduğun su kafi.

Ve zılli'l-hâiti. "Bir de gölgeleneceğin bir yer var işte senin." Ev zılli'ş-şecerati. "Yahut bir ağaç altında."

Arabistan gibi yerde bir gölgelik altında oturmakta bir evde oturmak kadar faydalıdır.

Fadlun yuhâsibu bihi'bnü Âdeme yevme'l-kıyâmete. "Bunlardan artığı yani fazlası, İbn Adem'in kıyamet gününde hisap olunmasına vesile olacak."

İzâ kânet min halâlin. "Eğer bu da helalden ise."

Haramdan ise artık haline bak.

Şimdi şunu çok şey olacak bir şey, güzel bir şey.

Mâ fi's-semâi melekün. "Gökte hiçbir melek yoktur ki." İllâ ve hüve yuvakkiru Umera. "Hepsi Ömer'e tazim ediyorlar."

Gökte hiçbir melek yok hepsi Hazreti Ömer'i övüyorlar, hürmet gösteriyorlar, saygı gösteriyorlar.

Ve lâ fi'l-ardi şeytânun. "Yerde de hiçbir şeytan yoktur ki." İllâ ve hüve yufraku min Umera. "Ömer'den uzak oluyor."

Hiçbir şeytan Ömer'in yanına sokulamıyor, uzak kaçıyor.

Ve bunun aşağıda da var böyle şeyleri de. Demiş ki;

"Her kim ki şehvetine galip, nefsi arzusunu yenmiş, o da Ömer gibidir tıpkı. Yalnız bu Ömer'e mahsus değil. Ömer gibi şehvetini yenmiş, galip gelmiş şehvetine arzularına, nefsini yenmiş."

Ama sana bir tanesini söyleyeyim, bu her babayiğidin yapacağı iş değil. Acemistan'a ordu gitmiş, Acemistan'ı fethetmiş, dünyanın ganimeti ile gelmişler Acemistan'dan. Hazreti Ömer'e getirdikleri ganimetten bir parça verecekler. Hiç kimse Hazreti Ömer'in yanına gidip de; "Bu da sizin hissenizedir buyurun!" diyemiyor. Bu kadar şevket var, celadet var, saygı var.

En nihayet kızı Hafsa vasıtasıyla vermişler. Oradaki konservelerden, o günün konservesi. Sofra kurulmuş, öğlen yemeği mi artık ne yemeğiyse. İşte artık gelen çeşitli yemekleri sofraya koymuşlar. Hazreti Ömer'e,

"Buyrun efendim yemek vakti, buyurun yemeğe." demişler.

Gelmiş bakmış, sofranın üzerinde bu çok yemek.

"Ne bunlar?" demiş.

"Efendim işte Acemistan'dan gelen ganimetlerden sizin hissenize ayrılan bir parça şey."

O celadetini gösterince demek, bir kabarma geliyor kendisine, demiş;

"Bu memlekette fakir kalmadı da mı getirdiniz bunu benim soframa?"

Bir bağırmışlar bir çıkışmış, hepsi, hani sıçanın kediyi görüp saklandığı gibi, bir deliğe girmişler. Onlara;

"Getirin benim ekmeğimi!" demiş.

Kurucuk ekmeğini, kurucuk ekmek bir parçası tuz biber neyse, ona kanaat edermiş.

Millet öyle azar, şevkatle dünyaya bir an içerisinde yayıldı. Zevklerine o kadar düşkün değildiler, o ganimetlerle hepsini yapabilirlerdi yani. Fakat onlar hiçbirisine tenezzül etmediler.

Ha biz ise bugün ne âlemdeyiz, bu kanaat nerede bizde?

Onun için ki nefsine hakim, şeytanlar kaçıyorlar, gökteki melekler de ona saygı gösteriyorlar, hürmet ediyorlar.

"Onun için her kim bu işi yapabilirse." Ve emâtellezî nefsehû. "Öldürürse nefsini, ne bulursa ona kanaat ediyor."

Şunu da getirin bunu da getirin diye kimseyi zorladığı yok, parasını da harcadığı yok.

Hâfe minhü'ş-şeytân. "Muhakkak ondan şeytan korkar."

O zaman şeytan senden korktu muydu yanına sokulmaz, sen de kurtulursun, rahat edersin. Bize şeytanın sokulup da vesveselere bizi boğup da, bir Allah derken on defa düşünüyoruz ya! On tane fikir geliyor aklımıza bir Allah derken.

Neden o?

Şeytan bu işi ne, ancak bizi aladatmak.

Ama biz nefsimizi ne zaman yensek, o zaman bunlardan kurtuluveririz vesselam.

Hadi şunu da okuyalım da, bu da tatlı bir şey;

Mâ kâle abdün: Lâ ilâhe illallâhu kattu. "Bir kul ne zaman ki lâ ilâhe illallâh der."

Lâ ilâhe illallâh dünya malı değil. Dünyadan değil lâ ilâhe illallâh. Dünyadaki her şeyin bir haddi, hududu, ölçüsü var, evveli var, sonu var, ağırlığı var. Bu lâ ilâhe illallâh Allahu Teâlâ'nın tevhidi, onun ne önü var, ne sonu var, bir de ağırlığının ölçüsü var.

"Böyle olunca bunu herhangi bir kul derse." Muhlisan. "Ama muhlisan, ihlas ile inanaraktan içinden." İllâ fütihat lehû ebvâbu's-semâi. "Gök kapıları hemen açılır." Hattâ yukdiye ile'l-arşi. "Bu arşa kadar dayanır."

Ama ne zaman?

Me'ctünibe'l-kebâira. "Kebair günahlarını işlemedikçe."

Kebâir günahları vardır. Günah iki kısım ya. Kebâir, büyük günah; rakı içmek, haram yemek, zina yapmak, faiz yemek, kumar oynamak, anaya babaya âsi olmak.

Ha anaya babaya âsi olmak yine geldi.

Geçen ki ders neydi?

Bir insan ne kadar hayır işlerse işlesin, ne kadar hayır ama! Hiç dünyada bir şey kalmamış hepsini işliyor, anaya babaya âsi olduğu müddetçe hayırlarının hiçbirisinin kıymeti yoktur. Bir insan ne kadar kötü olursa olsun, anaya babaya saygısının neticesinde Allahu Teâlâ onu cehennemden kurtaracaktır.

Onun için bir misal olarak, zaman-ı peygamberî de sallalahu aleyhi ve sellem, bir evlat ölüyor. Ölmek üzere, sekerat haline gelmiş, ölemiyor. Cenâb-ı Peygamber bazı ashab-ı kirâmı yolladı, ona telkinde bulunsunlar ve rahatça adam ölsün gitsin.

Olmuyor, geldiler dediler ki;

"İmkanı yok, konuşturamıyoruz adamı, söylemiyor bir şey."

En nihayet anasına başvurdular;

"Nedir senin oğlunun kabahati ki bak bugün dünyadan ayrılıyor, bir lâ ilâhe illallah diyemiyor?

"Ben ona küsüm." dedi.

Neden?

E dedi, "Gelin aldı, geline bağlandı, beni unuttu. Ben de hakkımı helal etmem." dedi.

Şöyle yalvardılar, böyle yalvardılar, ana kızmış bir kere, olmaz diyor.

O zaman dediler ki;

"Ateş getirin, toplayıp odun ateş!"

Kadın dinliyor tabi;

Ne olacak?

"Yakalım!" dediler. "Yakalım oğlunu! Çünkü dünyada yanmak kolay yanar biter, ebedi âlemde yanmasın madem."

Acıdı, dedi, "Hakkımı helal ettim öyleyse." dedi.

Hakkımı helal ettim dedi, o helallikten sonra o da lâ ilâhe illallah dedi, ayrıldı gitti bu dünyadan.

Anaya babaya çok hürmet saygı göstermek lazım. Ananın babanın yanında hacısı hocası da böyledir, büyüklere de böyledir.

"Büyüklere karşı saygısı olmayan..."

Nasıldı hadis?

"Büyüklere karşı saygısı olmayan, küçüklere karşı şevkat merhameti olmayan bizden değildir." dediydi ya?

İşte onun için en başta da analar babalar, büyükler, büyüklerimiz gelir.

Allah onlara da saygı gösteren kullarından eylesin cümlemizi.

Altındaki hadislerde hepsi çok güzel ama onları da inşallah gelecek dersimizde söylemeye çalışalım.

Allah taksiratımızı affetsin, seyyiatımızı hasenata tebdil eylesin, lâ ilâhe illallah diye diye yaşayıp, lâ ilâhe illallah diye diye âhirete ayrılan kullarının arasına bizleri de kabul etsin.

.... deve, deve ile nakliyat yapıyorlar yani tam bardak fincan gibi bir şeyleri naklediyorlarmış. Deveci muhrik bir sedası var, üç günlük yolu yahut iki günlük yolu o ilahilerini, kasidelerini söyleyerektendeveleri aşka getirmiş, iki günlük yolu bir günde aldırmış. Aldırmış ama develer de çatlamış.

Adam, kölenin sahibi de bunu hapsetmiş, onu da elini ayağını bağlamış bir yere, cezalandırıyor orada.

Oraya bir misafir gelmiş, köle yalvarmış, demiş;

"Misafirlerinin sözünü çok sayarlar, beye rica et de, beni affetsin." demiş.

"Ne kabahatin var?" demiş.

"Benim güzel bir sesim var. Onun için develerin önüne geçtim, o kasideleri söylerken develer de aşka geldi, yorulmadılar yürüdüler gittiler ama tahammül edememişler çatladılar, gittikleri yerde öldüler. Onun için efendi bu cezaya müstehak etti. Elimi ayağımı bağladı. Affımı rica et, misafirin sözünü kırmazlar." demiş.

Hakikaten de adamlar da misafirin sözünü kırmayaraktan affetmiş.

Şimdi en güzel ses Kur'an sesidir. Kur'an'ın verdiği zevk hele böyle çocuklar günahsızdırlar. Sabîlerin verdiği sesin kalplerde bıraktığı tesir hiçbir şeye benzemez. O radyolarda dinliyoruz çeşit sesler ya, hepsi boş. Tel sesi, saz sesi, kuş sesi hepsi boş şeyler. Ses Kur'an sesidir, iki taraftan hem manevi tesirini yapar, hem de maddi tesirini yapar insanı aşka getirir, şevke getirir, dinine hakim kılar.

Onun için Allah hepimizin çocuklarına küçük yaşlarımızdayken Kur'an'ı iyi öğretebilip, onlarla amel edebilmeye gayret eden babalardan etsin cümlemizi.

Lillahi'l-Fâtiha.

Sayfa Başı