M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Ey İman Edenler! Siz de O'na Salât Ediniz.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbil âlemin. Esselatu vesselamu ala Seyyidine vel ahirin. Muhammedinil Mustafa mahmudil emin. Ve âlâ âlihî ve sahbihî ve men tebihu bi ihsânin ila yevmiddin. Emma ba'd.

Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki:

Kim Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederse muazzam bir fevz-i feraha erer. İhya olur, kurtulur. Büyük nimetlere mazhar olur. Elbette bizi yaratan, alemlerin Rabbi, Rezzâkımız Allahu Teâlâ hazretlerine itaat edeceğiz.

Biz kuluyuz; kölesi değil, kuluyuz. Yani memuru değil, kölesi değil, kuluyuz. Memuru bile olsak itaat edeceğiz. İşçisi bile olsa patrona itaat ediyor. "Şu saatte gel." Baş üstüne. "Şu işi yap." Baş üstüne.

Neden?

Paramı alacağım, senet karşılığında emeğimin karşılığını alacağım, diyor ve itaat ediyor. İşçi ve memur para karşılığında itaat ediyor. Esir, köle; öldürmemişler, hayatını bağışlamışlar. Seni öldürmüyoruz. Bak, sen bizimle çarpışacaksın.

Çarpışmak için bizim karşımıza çıkmıştın. Ama biz seni esir aldık. O da artık köle olarak çalışıyor. Kul köle olmak ve birisine kul köle gibi çalışmak diyoruz, Türkçe'de. Biz Allah'ın ne memuruyuz ne işçisiyiz sadece onun malıyız.

O'nun kuluyuz, O'nun mahlûkuyuz. Onun için cümle varlıklar ona itaat ediyor ise bizim isyan etmemiz akıl alacak bir iş değildir. Hayretler içinde kalacak bir şeydir. Bütün varlıklar itaat ediyor: Melekler, gökler, yerler, böcekler, çiçekler her şey itaat halinde.

Bir şeytan, bir insan âsi oluyor. Şeytan kendine isyan bayrağı açmış. O âsi, bir de insanların bazıları âsi oluyor. Allahu Teâlâ hazretleri tam ve kâmil bir kudrete sahip. Kudret-i külliyeye sahip, her şeye sahip. O kadar kudret sahibi ki:

Bir şeyin olmasına murat ettiği zaman, alemlerin Rabbi ona "Ol" diye buyurur. O şey de olur. Olmaması mümkün değil. Kün, ol dediği zaman; feyekün hemen olur. Olmaması mümkün değil, oldu. Tabii bu olma, yaratmak işi; halikul bariul musavviru Allah bir şeyi olduruyorsa olduruyor. Allah'ın ol dediği gibi çevre var oldu. Cihan olma derse mahvolur, okyanus hemen mahvolur.

Yok ol derse, olma derse o an mahvolur. Böyle bir kudret sahibi Mevlâ'm. Öyle bir kudret sahibi ki her an sayısız işi yapıyor.

Bir kış oluyor, bir bahar oluyor. Bahar olunca bütün tabiatta muazzam bir canlanma oluyor. Muazzam bir faaliyet oluyor. Bütün bu faaliyetler onun kudreti ile oluyor.

Onun hikmetiyle oluyor. Onun isteğiyle oluyor. Onun muradı ile oluyor. Ondan oluyor. Fizikçiler dediler ki:

Madde, atomlardan meydana gelmiş. Atomlarında bazılarında bir hareket var. Elektronlar çekirdeğin etrafında korkunç bir hızla dönüyorlar. Fıldır fıldır, fıldır fıldır dönüyorlar. Şu bizim etrafımızdaki kâinatta her şeyden önceki hâli dönüyor.

Her hareket Allah'ın kudretiyle, emriyle Allah'a muti' olarak oluyor. Şeyh Sadi ve diyor ki;

Bulutlar, hava, bulutları sürükleyen rüzgâr, ay, güneş, bulutlar, felekler tıkır tıkır, pırıl pırıl çalışıyor; her şey çalışıyor. Muazzam bir hareket. Ey gafil, ey cahil, ey küstah, ey âsi insanoğlu; sen yaşayasın diye!

Yani bir ekmek yiyesin diye bütün kâinatı Allah, senin hizmetine vermiş. Yağmurlar yağıyor, sokakta otlar bitiyor. Başaklar oluyor, meyvalar oluyor. Sebzeler oluyor, yiyecekler oluyor. Her şey, her şey Allah'ın emriyle kudreti ile muazzam bir nizam içinde çalışıyor.

Ey insanoğlu; sen yaşayasın diye ve işte yiyip içip gaflete düşmeden yaşayasın diye oluyor. Hemen bütün bu varlıklar senin için faaliyetteler. Allahu Teâlâ'nın emrine itaat edip çalışıp durmaktalar da kâinatı senin için çalıştırıp duran, bütün bu yaratıkları senin hizmetine veren Allah, onları çalıştırıyor da hizmet edilen izzet ve itibar gören sen nasıl olur da Allah'a isyan ediyorsun?

Bu yeryüzünü Allah, insanoğlu için yarattığını bildiriyor. Bu yeryüzündeki nizam hayat için, yaşam için. Başka gezegenlerde yok bu. Acaba var mı hayat diye araştırıyorlar, zayıf ihtimaller var; ama burayı Allahu Teâlâ hazretleri insanoğlunun yaşamına uygun olarak yaratmış.

İnsanoğlunu yaratmış. Ve her şeyi insanoğlu için insanın emrine musahhar kılınmış, emrine verilmiş. Hepsi Allah'a itaat ediyorlar. İnsan çalışmıyor, insan isyan ediyor. Bu kadar nimetlere mazhar olan, bu kadar hediyeleri alan, bu kadar izzet ve itibara sahip olan insanoğlu teşekkür edecek yerde isyan ediyor. Kim isyan etmezse, Allah'a itaat ederse muazzam bir mükâfata sahip olur.

Tabii biz Allah'a itaat edeceğiz. Etmeliyiz, severek yapacağız. Aşk ile şevk ile Allah'a kulluk etmeliyiz. Elbette bizim Yaradanımız O. Hani insan velî nimeti olan kimselere nasıl aşk ile şevk ile yapıyor. Mesela insan anasına, babasına hizmet ediyor. Nasıl yapıyor?

Anacığım sen otur, ben sana terliğini getiririm. Çay yapayım. Ne istersin anacığım, yanaklarından öpüyor. Emret, hemen istediğini yapayım. Niye bu kadar kendini böyle hizmete koşturuyorsun. O benim annem, o bir tanecik anacığım.

Bir tanecik babacığım. Kendisini çok severim. Gocunmuyor, zorla yapmıyor. Yorgunluğundan bile zevk alıyor. Anacığıma şunu götüreyim, mübareğin bir duasını alayım sabah sabah falan diyoruz. Aşk ile şevk ile yapıyoruz. Sevdiğimiz kimseye şevk ile yapıyoruz, hizmeti. Allah; her türlü nimeti veren alemlerin Rabbi.

Ne iyi olurdu; keşke o anamıza, babamıza veya tatlı çocuğumuza kendi evladımız diye yaptığımız hizmet gibi Rabbimize böyle aşk ile şevk ile severek hizmet edecek bir kul olabilseydik ne iyi olurdu.

O duyguları Mevlâ'mıza karşı gösterebilseydik de namaza tembel tembel kalkmasaydık. Allah'ın emirlerini böyle üşene üşene yapmasaydık.

Geri geri durmasaydık, surat asmasaydık. Ne iyi olurdu. Allah sevgisi olsa anne baba sevgisi olunca evlat sevgisi olunca nasıl onlara hizmet ediliyor. Allah sevgisi olsa Allah'a iman ettiğinde aşk ile şevk ile yapar. Ama bunları anlayamıyor, insanoğlu. Bir nimetin şükrünü ödemek için Allah'a, ömür boyu severek aşk ile kulluk edilebilir.

Mesela bir akıl nimeti. Akılsız insanlara, delilere, divanelere, mecnunlara geri zekalılara bak; aman yâ Rabbi!! Çok şükür ki beni öyle yapmamışsın!

Elhamdülillah, aklım var. Aklım başımda, elim ayağım tutuyor. Elhamdülillah, yaşıyorum. Ne büyük nimet yâ Rabbi! Ya nimetlerini alsaydı ailenin başına bela olacaktın, ne zor olacaktı.

Şimdi aklettiğin hiçbir şey aklına gelmeyecek de düşünemeyecektin. Yâ Rabbi! Düşünüyorum taşınıyorum da senin bana verdiğin nimetleri saymak mümkün değil. Bu başımdaki aklım ne kadar büyük nimet. Sonra sıhhat, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.

Sağ mıyız?

Elhamdülillah.

Tam mısın, iyi misin, hoş musun, ne yapıyorsun, nicesin?

Elhamdülillah, çok iyiyim.

Ağrın sızın yok ya?

Elhamdülillah, hiçbir şeyim yok.

Derdin, üzüntün, gamın, kederin…

Elhamdülillah, sağ ol kardeşim. Bir şeyim yok.

İnsanın dertsiz olması ne güzel bir şey. Sıhhatli olması ne kadar güzel.

Neden?

Bir dişi ağrıdığı zaman burası şişiyor, zonk zonk. İlaç falan doktora gidiyor. Yahu doktor bu dişin bir çaresini bul, ne olur!

Yapamam, iltihaplanmış. Şu anda müdahale edemem.

Ne olacak?

Şu haplar al, iki gün sonra gel. Ya ölüyorum, doktor. Bu küçücük diş ağrısı mahvediyor beni. Yahu iltihaplandırmışsın, iki gün sonra geleceksin. Mesela bir küçücük diş ağrısından bile mahvoluyor insan. Şöyle keyifli, ortada dolaşan insan bir bakıyorsun; bir yere oturmuş, düşünen adam gibi. Ne oluyor. "Ya sorma be kardeşim. Muazzam başım ağrıyor.Kafam çatlıyor."

Dur bakayım, neresinden çatlıyor. Çevir kafanı. Vay be çatlıyor içinden, çatlıyor çok fena. Ah, ne oluyor! Midem ağrıyor, safra kesesi. Ben üç defa safra kesesi krizi yaşadım. Hacmet diyor Araplar. Arapça'dan geçmiş, doktorlar söylüyor.

Hecmet, hücum demek. Bir hücum demek. Bir safra kesesi hücumuna uğradım, mahvoldum. Sapanca'dan İstanbul'a Mercedes arabayla getirdiler. Niye Mercedes diyorum, Mercedes'in yayları falan sağlam olur. İyi bir araba.

Sanki demir tekerlekli arabayı taş yoldan getiriyorlarmış gibi mahvoldum. Arabada bir şey yok ama safra kesesi ağrısı öyle. Aman, bilmem ne, filan diye zor geldim. Üç defa kaçtım ameliyattan. Avrupa'ya, Amerika'ya haber saldım.

Ameliyat yapmadan şu safra kesesinin derdini def etmenin çaresi var mı?

Yeni şeyler çıkmış, küçük bir delik açıyorlarmış. Oradan alıyorlarmış içindekini falan. Benim o zaman yoktu, beni yatırdılar. Hart hurt kestiler, bağırsaklarımı deştiler. Karıştırdılar mı ne yaptılar bilmiyorum. Ondan sonra kaç saat sonra uyandım.

Burnumdan nefes alamıyorum. Elimde bir iğne, serum veriyorlar. Deldikleri yere kapatmışlar, oradan akıntıyı dışarıya almak için. Plastik boru buradan.

Bir de vücut çalışıyor, yaşamak için. Kendini zinde tutmaya çalışıyor. Hayat mücadelesi veriyor. İdrar üretiyor, idrar için sonda takmışlar. Dört bir yerden borulu Esad Coşan. Nefes alamıyor.

Nefes alamıyorum, ölecek gibi oluyorum böyle. Kuş gibi çırpınıyorum, yatakta. Ya bir nefes almak ne büyük bir nimetmiş. Ben eskiden bunun böyle olduğunu bilmiyordum. Bir nefes almak ne büyük nimetmiş. Bak şimdi nefes sıkıntın var mı?

Yok.

Safra kesesi sıkıntın var mı?

Yok. Yani bir nefes darlığı bile zor oluyor. Bir de her tarafı kapalı insanın, alnı boncuk boncuk terliyor. Geliyorlar, acıyorlar bana. Gelip siliyorlar.

Ya bugünler geçecek mi acaba, bu saatler geçecek mi yâ Rabbi?

İnsan demek ki son nefeste nefes alamayınca böyle ölecek falan. Ölümün sınırına kadar gelip geçiyor. Ölecek gibi olacakken geri dönüyor. Meğer ne kadar büyük nimetmiş.

Bunca nimeti veren Allah'a bir nimeti için anaya, babaya hizmet eder gibi severek kulluk edecek, ömür boyu. Kaldı ki:

Allah'ın nimetlerini sayıp sıralamaya kalksanız tâkat getiremezsiniz. Nimetleri sayıp bitiremezsiniz. Nimetlerin sayısını sıralamayı bile bitiremezsiniz. Ömür biter, sıralama bitmez. Allah'ın nimetleri o kadar çok.

Ve biz yine Allah'a severek kulluk etmeliyiz. İtaat edeceğiz. Anamız, babamız kalk diyecek; ayağımızdan sürükleyecek. Hadi, diyecek. Ondan sonra kalkacağız, abdest alacağız; bazen almayacağız. İnsana zor geliyor uykuyu bırakmak.

"Boş ver. Güneş battıktan sonra kılarım." Allah'ın emirlerini tutmakta zorlanıyoruz, çok ayıp. Düşünsek çok ayıp. Allah onların hepsini de biliyor, bütün duygularımızı biliyor. Hepsini takip etmiş, anında takip ediyor. Ve biz de çok ayıp ediyoruz. Çok ayıp bir şey.

Ne kadar ayıp! Bu kadar da yapılmaz yani.

Allah'a ve Resûlullah'a itaat et. Resûle itaat nereden çıktı?

Allah Resûlü gönderdiği için. Peygamber olarak gönderdiği için, vazifeli kul olarak gönderdiği için ona itaat edeceğiz. Neden dolayı? Allah'a kulluğun bir sonucu olduğu için.

Sen Allah'a kul musun, Allah'a severek kulluk edecek misin?

Evet, ben Allah'ın kuluyum. İnşallah aşk ile şevk ile yüksünmeden, gocunmadan, üşenmeden, üzülmeden Allah'a kulluk edeceğim. Tamam, Allah sana elçi göndermiş.

O elçiye itaat et. O Resûlullah, nebiyyullah, halîlullah, safiyullah, sadullah, rahmetullah, nimetullah, hidayetullah, Allahu Teâlâ hazretlerinin sevgili kulu Muhammed Mustafâ'sına itaat edecek.

Neden?

O gönderdi. Zaten dünyada insanlar birbirleriyle dost oluyor. "Merhaba kardeşim, nasılsın. İyi misin? Ya ben seni çok sevdim. Gel, bir sarılayım."

Çok sıkma ya belimi, acıttın. Bilmem ne falan, muhabbet ediyor. Bazen bir insan bir insanı seviyor. Seni sevdim, samimi arkadaş oluyor böyle. Toplantıda beraber, yemekte beraber.

Bir yedikleri içtikleri ayrı gidiyor, boğazlarından. Her şeyleri beraber. Her şeyi beraber seviyor.

Neden seviyorsun bu adamı?

Hocam bu adam çok dürüst bir adam. Çok iyi huylu bir adam, çok fedakâr bir kardeş. En sıkıntılı bir zamanımda bana öyle bir yardım etti ki ben yüz numaraya gidemiyorum, kalkamıyordum. Hizmetimi yaptı, utanıyorum.

Ne kadar hizmet etti?

Melek gibi bir insan, ben bunu çok seviyorum.

İyi huylu olduğundan. Yani bu insan çok iyi huylu. Hem iyi huylu hem de bana çok faydası dokunuyor filan. Ondan. İnsanların en güzel ve Muhammed Mustafa Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. Sevmek ne kelime. Âşık olacaksın.

Resûlullah'ı kim ilk önce görürse titrerdi karşısında, Peygamber Efendimiz'in. Heybetli idi. Peygamber Efendimiz çok heybetliydi. Muazzam bir tesiri vardı. Bir de mânevî etkisi vardı. Bir aylık mesafedeki düşmana Resûlullah'ın heybeti tesir ederdi.

Bir aylık uzaktaki düşmana, bir aylık yol mesafedeki düşmanlara Resûlullah'ın korkusu tesir ederdi, titretirdi onları. Heybetli idi, ondan. Ansızın onu gören korkardı, heybetinin korkusu altında titrerdi.

Ama yanında bulunup, sohbetinde bulunup biraz zaman geçirip de tanırsa, tanıdım Resûlullah'ı. Çok korkunç duruyor, ilk gördüğün zaman; ama tanıdım şimdi. Böyle tanırsa;

Marifeten ehabbe. Severdi Resûlullah'ı. Âşık olurdu. Çünkü çok güzel biriydi. Birisi diyor ki "Resûlullah'ın yüzü parlıyordu, kılıç gibi parlıyordu."

Diğeri diyor ki: "Hadi oradan, ne kılıç gibisi! Ay gibiydi, Güneş gibiydi." Öyle parlıyordu, nuru vardı Resûlullah Efendimiz'in. Mübarek yüzünün nuru vardı. Münakaşa ediyorlardı, şöyle mi parlıyordu; böyle mi parlıyordu. Pırıl pırıl parlıyordu, yüzü. Bak O Medine'de ki garibana yüz defa görmüş. Saymış da mübarek yüz defa gördüm diye.

Ne mutlu gül yüzünü rüyamızda görsek. Gül bahçesi dünyamıza gel ya Resûlallah! Bizler de görelim. Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruyor ki:

İnna. Hiç şüphe yok ki muhakkak ki mânasına gelen bir söz Arapça'da. İnne muhakkak, öyle demek. Edat-ı tahkik derler. Yani muhakkak, öyle olduğunu gösteren bir kelime demek.

İnnallahe. Muhakkak ki hiç şüphe yok ki Allah celle celalühü;

İnnallahe ve melaiketehu. Ve cümle meleklerin amentü billahi ve melaiketihi; biz Allah'a da gönül vermişiz, inanmışız. Meleklerini de biliyoruz, melekler var. Ne kadar var, sayısız melekler. Yerde, gökte, arşta, feleklerde, senin vücudunda.

Biliyor musunuz?

Her yağmur tanesini bir melek yere indiriyormuş. Meleklerin sayısını anla. Yeryüzündeki melekler, gökteki melekler, yedi kat semadaki melekler… Sayısız.

İInnallahe ve melaiketehu. Allah'ın melekleri, yusallune alen nebi, peygambere salât ediyorlar.

Hocam, salât etmek ne demek?

Türkçe bir kelime değil bu. Peygambere salât ediyorlar, ne demek. Allah Muhammed Mustafâ'ya salât ediyor. Melekler Muhammed Mustafâ'ya salât ediyor.

Ne demek?

Allah'ın salâtı aslında teveccüh demek. Teveccüh ediyor, yönelmek demek yani. Yönünü dönüp öyle yönelmek demek. Sırt dönmeden yönelmek.

Allah'ın yönelmesi, teveccühü ne demek?

Yani Allah lütfediyor, ihsan ediyor, ikram ediyor, rahmediyor manasında.

Meleklerin teveccühü ne demek?

Melekler, Allah'ın görevli yaratıkları. Onlar dua ediyorlar.

Onların teveccühleri nasıl olur Peygamber Efendimiz'e?

Allah'ın teveccühü nasıl olur. Rahmetine gark olmak, bol bol ihsanı ona vermek, lütfetmekle olur. Meleklerin de teveccühü dua ederler. Yâ Rabbi! Muhammed Mustafa'na böyle olur.

İnnallahe ve melaiketehu yusallune alen nebi. O Muhammed-i Mustafa'ya, o peygambere, nebiyyullah Muhammed-i Mustafa'ya böyle yapıyorlar, Allah da melekler de.

Ya eyyühellezine amenu. Ey iman edenler, yani tarif boyunca hepimiz cihan yüzünde hepimiz ey iman edenler; sallu aleyhi siz de ona salât ediniz.

Ve sellimu teslima. Ve ona selam ediniz. Şimdi Allah bir şeyi emretti mi ona ne denir?

Allah'ın emri mutlaka tutulacak. Mutlaka, kesinlikle tutulmalı. Yani bu işin bir başka şekli yok. Tutulması lazım, Allah emrediyor. Salât ü selâm getirin. Bütün Müslümanların boynuna borç ve farzdır, salât ü selâm getirmek. Biz de getiriyoruz.

Ne zaman getiriyoruz?

Namazların arkasından salaten tüncinâyı okuyoruz. Allahümme salli ala seyyidinâ Muhammedin ve ali seyyidinâ Muhammedin salaten tüncina biha… Bu bir salavattır.

Başka nerede salât okuyoruz?

Namazın içinde, oturduğumuz zaman, bitireceğimiz zaman, namazı son okuyuşta Allahümme salli ala seyyidinâ Muhammedin ve ala ali seyyidinâ Muhammed kemâ salleyte kemâ barekte… Bayağı iyi salât ü selâm getiriyormuşuz biz. Sonra ezanı duyduğumuz zaman, salavat getiriyoruz. Adını andığımız zaman salavat getiriyoruz.

O nerede?

Ne zaman Muhammed dense Allahümme salli ala seyyidinâ Muhammed, diyoruz. Ne zaman adını duysak salât ü selâm getiriyoruz. Diyor ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz:

Neden böyle yapmışız, niye böyle âdet olmuş?

Biz büyüklerimizden böyle gördük de sebebi ne, kökeni ne bu işin, aslı ne sebeple imiş?

Çünkü Peygamber Efendimiz diyor ki;

Minbere çıkıyormuş, bir adımını atmış. Hutbe okuyacak. Âmin demiş, bir adım daha atmış. Âmin, demiş. Bir adım daha atmış. Âmin, demiş. Resûlullah yukarı çıkarken minbere üç defa âmin dedi. Sormuşlar ona ya Resûlallah:

Bu sefer minbere çıkarken âmin dedin, üç defa.

Neden?

Cebrail aleyhisselam geldi. Üç şeyi söyledi dua; ama beddua. Dua iki türlü olur:

Bir normal dua olur. "Yâ Rabbi! şu kardeşlere sen sıhhat ver, âfiyet ver." Bir de "Yâ Rabbi! şu adamın boynu devrilsin. Hay Allah kahretsin, mahvolsun! Gözleri aksın." böyle çeşitli şeyler var. Ne diyoruz buna?

Beddua diyoruz. Lanet etmek, beddua etmek diyoruz. Birisini kızdırdın mı damarına bastın mı açıyor ağzını, beddua ediyor. Cebrail aleyhisselam gelmiş, beddua etmiş. Bed ne demek?

Farsça, kötü demek. İngilizce'deki gibi. Allah Allah! Farsça'daki bedle İngilizce'deki bad birbirine benziyor. Benzer tabii kardeş dil de ondan. Aynı değil, İngilizce'de father diyorsun.

Farsça'da peder diyorsun. İngilizce'de mother diyorsun, Farsça'da ne diyorsun? Mander diyorsun. İngilizce'de daughter diyorsun. Farsça'da ne diyorsun deuter diyorsun. Bak, yakınlığı anlaşılıyor.

İngilizcede beddua nedir?

Bad pray.

Cebrail aleyhisselam ne demişte âmin demiş, Peygamber Efendimiz?

Bir insan; ana babası ile beraber yaşamışsa, Peygamber Efendimiz doğmadan babası vefat etti. Küçükken annesi vefat etti, mesela. Bazen beraber yaşam olmayabiliyor.

Doğumda annesi ölebiliyor, mesela. Küçükken babası ölebiliyor. Bir insan anne ve babası ile beraber yaşarsa, idrak ederse, onlara kavuşursa, onlarla beraber yaşarsa veya bir tanesine yetişirse hani ikisine birden yetişemedi de birisi çabuk vefat etmiş. Küçükken vefat etmiş.

Ötekisi ile de azıcık beraber olmuşlar. "Anne babasının ikisine birden ya da birisine erişip de annesi, babası onu cennete sokamamışsa yazıklar olsun ona; yerde sürtsün onun dili." dedi Cebrail, ben de âmin dedim. Demek ki insanın annesi, babası insanı cennete sokar.

Evet, Cennet annelerin ayaklarının altındadır.

Ne demek yani, bu sözün mânası ne?

Annene hürmet edersen, babana hürmet edersen cennete girersin. Annenin, babanın duasını alırsa Allah; anne baba duasını kabul eder. Cennete girersin. Annesi ile babası ile beraber yaşamış beraber olmuşlar da duasını alamamış, Cenneti kazanamamış.

Yazıklar olsun o çocuğa, burnu yerlerde sürtülsün onun. Cennete sokamamışlar anasıyla babası bunu. Haylazlık etmiş, ana babasına evlatlık etmemiş. Ana babasının duasını alamamış. Anne babası onu cennete sokamamışlar. Onun burnu yerlerde sürtülsün.

O ne hayırsız evlatmış, o. Cebrail öyle beddua etmiş, Peygamber Efendimiz âmin demiş.

Buradan ne anlıyoruz?

Anne baba bizim için bir fırsattır. Bir ganimettir, bir nimettir Elini bırakıp ayağını öpmeliyiz. Duasını kazanmaya çalışmalıyız. Gönlünü elde etmeye çalışmalıyız. Politikacılar nasıl halkın gönlünü hoş edip de oyunu almaya çalışıyor. Beğeni kazanmaya çalışıyor.

Biz de allem edip kallem edip, uğraşıp, didinip, kafamızı kullanıp, politika yapıp, ne yapıp yapıp anamızın babamızın duasını kazanmaya çalışmalıyız. Öyle değil mi? Bu çıkıyor. Anne baba bir fırsatmış. Anne baba insanı cennete sokarmış dua ederse. O halde onun duasını kazanmaya çalışmalıyız.

Peki, Peygamber Efendimiz anne babadan önce gelir mi? Gelir.

Anadan, babadan ve kendi şahsından bile önde gelir Peygamber Efendimiz. O zaman insanın hocası da anadan babadan önce gelir. Bunu da söylüyorum. Peygamber Efendimiz söyledi diye söylüyorum. "Sonra ne dua etmiş hocam Cebrail? Merak ettik."

İkinci bedduası: "Bir insan Ramazan ayına kadar gelmiş, yaşamış; Ramazan gelmiş bitmiş de cenneti kazanamamış. Mağfiret olunmamış, Allah'ın affına, mağfiretine nâil olamamış. Mazhar olamamış, yerde sürtsün o herifin de burnu."

Neden?

Kim bilir Ramazan'ı nasıl geçirirdi. Herkes camiiye giderken o ne yaptı. Herkes oruç tutarken o ne yaptı?

Kim bilir Ramazan'da nasıl yaşadı da Ramazan geldi, geçti; mağfiret olmadı.

Bundan çıkan sonuç ne?

Aman Ramazan'ın kadrini, kıymetini bilelim. Ramazan'dan istifade edelim. Ramazan bittiği zaman, geçtiği zaman mağfiret edilmeden mahrum kalanlardan olmayalım.

Cebrail'in bedduasına, Resûlullah Efendimiz'in âmin demesine mağlup kalmayalım. Peygamber Efendimiz Recep ayı girdiği zaman duaya başlardı. Peygamber kendisi ama Recep ayı girdiği zaman derdi ki:

Yâ Rabbi! Şu Recep ayını bize mübarek eyle, şu Şaban ayını bize mübarek eyle de bizi Ramazan'a ulaştır. İki ay önceden hevesi, şevki, arzusu, duası öyle.

Ramazan'a bir ulaştır, diye dua ederdi. Ramazan öyle bir ay. Allah Ramazan'a sıhhat, afiyetle ulaştırsın. Ramazan'da mağfiret olanlardan eylesin cümlemizi. Cümlemizi Ramazan'dan istifade edenlerden eylesin.

Üçüncü dua ne hocam?

"Yine şu adamın burnu yerde sürtülsün ki yanında benim adım geçtiği halde bana salavat getirmemiş olan o adam." Bir adam ki yanında benim adım anılıyor. Peygamber Efendimiz şöyle yapmış, böyle gitmiş deniliyor da sallallahu aleyhi ve sellem demiyor. Bana salât ü selâm getirmemiş o adamın da burnu yerde sürtülsün.

Neden?

Fırsat kaçırıyor.

Subhane rabbina rabbil izzeti amma yesifun. Ve selamün alel mürselîn velhamdülillahi Rabbil âlemin.

el-Fâtiha

Sayfa Başı