M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (214)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: Hocam çok özür dilerim. Biz burada her zaman sizin gibi birilerini bulamıyoruz. Bir şeyler keşke sorabilseydik öyle bir vaktiniz olsaydı. Mesela burada çok sıkıntıya düşüyoruz biz. Arıyoruz, başvuracak, güzel izah edecek insan. Şeriati nasıl anlatacağız, İslâmiyeti nasıl yayacağız filan. Kimileri diyor şöyle İslâmiyeti anlatırken kendine zarar gelmeyecek. Fincancı katırlarını ürkütmeyeceksin, demiş. Nasıl olacak bu, öyle mi yapacağız?

Cevap: Her şeyin başı bilgiyi öğrenmek. Biz öğrenmeseydik ihlasın önemli olduğunu öğrenmeyecektik. Bu hadisi okumasaydık safların gediklerini doldurmayı da öğrenmeyecektik. Bu hadîs-i şerîfleri okumasaydık Yani ilk önce öğreneceğiz. İlk merhale budur.

İnsanlar helak olacak. Hepsi mahvolacak alimler, bilenler müstesna. Öyle bakma bu köşklere, paralara, pullara, nüfusun kalabalığına. İnsanların �'u mahvolacak cehennemlik olacak, helak olacak. Ancak bilenler müstesna.

Ve bilenler helak olacak bildiğini uygulayanlar müstesna. Biliyor ama uygulanmıyor. Şeytan da alimmiş, hocaymış meleklere bir ara ders vermiş. Ama uygulamayınca olmuyor, bilmek yetmiyor. Bilecek, bildiğini yapacak.

Ve bildiğini yapanlar da helak olacaklar. İhlasla yapmazlarsa. İhlasla yapmak şart. Namaz kılmanın farz olduğunu bildi. Usulünü öğrendi, namazı da kılıyor ama ihlasla yapmıyor. "Ben burada camiye gitmezsem herkes beni ayıplar." diye yapıyor. Veyahut başka bir menfaat düşünüyor veya başka bir sebep. İhlas olmayınca da kabul olmadığından -demin çeşitli misallerini verdiğim gibi- bilecek, bildiğini uygulayacak, uygularken ihlaslı olacak. Bu üç merhale şart.

Onun için bizim önce bilgi eksikliğimiz varsa, hani siz dediniz ya bilmiyoruz soracak bir kimse filan lazım, önce bilgi eksikliğini gidermemiz gerekiyor. Tabii benim size elle tutulur tavsiyelerde bulunmam lazım geliyor.

O tavsiyeler nedir? Haftada bir, iki veya üç gün, bir arkadaşın evinde toplanın bir Kitabı okuyun.

Soru: Hangi kitabı okuyalım?

Cevap: Bir hadis kitabı okuyun. Bu bizim okuduğumuz hadis kitabı olabilir. Diyanet'in bastığı Riyâzü's-sâlihîn kitabı olabilir. Oturursunuz beraberce mütaala edersiniz. Bilmediğiniz bir şey olursa da bir müftüye, vaize, bir bilene sorarsınız. Sırasını anlayamadık bu hadisin diye.

Bildiğinizi sıfır kabul edin. Bildiğinizi de uygulamaya başlarsınız. Birinci sayfayı açtınız mesela bugün beraberce oturduk, bir şeyler bildik, öğrendik değil mi. Bugünden itibaren bu okuduklarımı uygulayayım diye düşüneceğiz. Yarın bir şey daha öğrenince onu da uygulayayım, diyeceğiz. Ve böylece bilgimiz artacak. Tabii zaman zaman unutulabilir. Tekrar kitabın başına geçip tekrar ezberleyeceğiz.

Soru: Kur'ân-ı Kerîm'de nasıl kul euzu bi rabbinnas bitirdikten sonra tekrar Elhamdülillahi Rabbil alemine geçiyoruz? Neden elif lam mime geçiyoruz?

Cevap: Yâ Rabbi, ben senin kitabını okumaya doyamadım. Ve bunu da rafa kaldırmış da değilim. Senin kitabını hatmettim ama hemen hatmettiğimden senin aşkınla, şevkinle hemen geri başına geldim. Fâtiha'yı da okudum, elif-lam-mimi de okudum. Devam da edeceğim, yeni hatme de başladım diyoruz. Bitirdiği yerde durmuyor. Hiç durmadan hemen yeni bir hatme başlıyor. Biz de tekrar edeceğiz, unutuluyor bak ben demin söyledim. Ben şu kadar yaştayım yani okuyorum, unutuyorum insan âyetleri unutuyor. Tekrar etmek lazım, bildiğin şeyleri karıştırmaya başlıyor unutmaya başlıyor. Devamlı tekrar edecek.

Bileceğiz, bildiğimizi uygulayacağız. Bilip de bilgisini uyguladı mı bir insan ihlasla o zaman Allah ona bilmediği esrarengiz kapıları da açar. Ben pratik olarak diyorum ki haftada üç akşam toplanın, okuyun kitapları. Ben şurada bir kitap gördüm çantanın altında, o kitabı çok beğendim. Biraz okudum, İmam Gazali çok güzel şeyler anlatmış. Biraz da açıklamalı falan. Güzel bir dille de tercüme edilmiş. Ben her tercümeyi kolay kolay beğenmiyorum. Orada tercümede bazı kusurlar gördüm, kalemle de düzelttim. Eksiklikler falan oluyor bu da bayağı bir güzel bir kitap. Mesela birisini bitirirsiniz, ötekine başlarsınız; ötekini bitirir, berikisine başlarsınız.

Bizim Akşehirli kardeşlerimiz var İstanbul'da. Onlar toplanıyorlar haftada bir gün. Her toplantıda 3 âyet, 5 âyet bir meali ile okuya okuya Kur'ân'ı Kerîm'i baştan sonuna bir kere hatmettiler. İkiye geçtiler. Bazı insanlar vardır Kur'ân'ı Kerîm'i baştan sona daha hiç okumamışlardır. Devamlı çalışınca bir şeyler oluyor. Benim size kısaca tavsiyem, haftada üç günden az olmamak üzere şurada toplanın ve güzel kitaplardan okuyun. Bu bir pratik çaredir.

Mesela İslâm insanları cennete sokmayı sağlayan bir din. Müslüman olursa insan ne olur? Âhiret saadetine yarar. Dünya ve âhireti mesut olur. Ama bu saadete ermek için Allah herkesin anlayacağı, pratik şeyler emretmiş bize. Namaz kılın, demiş.

"Namaz kılın" ne demek?

Tabii bunun çok sırları var esrarengiz, hikmetli emirler var. Günde beş defa bizi huzuruna getiriyor, bizi hizaya çekiyor, bize müslüman olduğumuzu hatırlatıyor. Günde beş defa bizi günahlardan temizliyor, dışarıdaki kirliliklerimizi mânevî bakımdan bizi bir revizyondan geçirip bizi hastalıklardan kurtarıyor. "Ey kullarım iyi kul olun." dese de böyle bir pratik bir şey söylemeseydi biz ne yapacağımızı şaşırdık, feleğimizi şaşırırdık. Beş vakit namaz kılacağız.

Nefsinizi ıslah edin. İnsana kötülüğü en çok kendisi yapıyor. İçkiye devam ettiren kendi nefsi, sigara içirten kendi nefsi, başkasıyla kavga ettiren kendi nefsi, sabahleyin namaza kaldırmayan kendi nefsi, namaz kılacağı zaman kıldırmayan kendisi, camiye götürtmeyen kendisi, abdestim yok şimdi kaza ederim diye atlattıran kendisi. Hepsi nefsî, bunun ıslah olması lazım.

Nefsi ıslah nasıl olacak? Bunu nerede tartacağız? Bunun ustası nedir?

Bak Allah emretmiş yılda onbir ay içinde bir ay nefsi ıslah çalışması Ramazan'da yapılıyor ve bakın ne güzel bir ay insan bayağı bir hizaya geliyor. Ramazan'da kazandığını Ramazan'dan sonra devam ettirse bitecek. Pratik bir sonuç söylüyor. Namaz kılın, diyor insanı beş vakit bağlıyor. Birçok faydalara bağlıyor, birçok zarardan koruyor. Oruç tutun, diyor. İnsanın nefsini yenmeyi sağlayacak pratik bir şey söylüyor. Ben nefsimi nasıl yeneceğim diyene uzun boylu bir laf "oruç tut."

Sonra mü'minin fert toplumu insanlar olması, muhabbetli bir toplum olması için ve insanların mutlu olması için zekât verin, daha nice faydaları var. Sabahlara kadar aylarca, yıllarca söylesek bitiremeyiz. Zekât verin diyor, sen zekât verdiğin zaman fakir senden de istifade ediyor. Sen ruhen mutlu oluyorsun. İnsan iyilik yaptığı zaman, birisine iyi bir şey verdiği zaman "oh be" diyor, rahat ediyor insan. Sen mutlu oluyorsun, sonra toplumda bir kuvvet meydana geliyor. Allah seviyor, bildiğimiz bilmediğimiz çok faydaları oluyor.

Allah celle celâluh kullarının her bir aklı farklı olduğundan zekisi var, ihtiyarı var, genci var, köylüsü var, şehirlisi var. Öyle şeyler söylüyor ki insan onları yaptığı zaman tamam. Hem dünyada bahtiyar olur hem âhirette bahtiyar olur.

Soru: Hocam Allah razı olsun o yönden ikna oldum ben. Allah yolunda olan birine tâbi olmayı izah ederken sen anlatıp konuşman böyle şeyler anlatmak zarar verir gibi böyle tavsiyeler oluyor. Ben de diyorum Allah yolunda olan bir kimseye tabi olmayı müslümanlara anlatırken şeriatı bölücü olarak görmesinler. Bunu nasıl anlatacağız?

Cevap: Allah'ın emirleri her zaman herkesin hoşuna gitmez. Yani dobra dobra söylediğin zaman. Nasrettin Hoca demiş ki: "Şu âhiret âlemi nasıl acaba? Kabristana bir gideyim, ölmeden evvel bir göreyim." Kabre girmiş. Bakalım Münker ve Nekir gelecek mi, soruları nasıl soracak, falan diye açılmış olan bir kabre girmiş gece. Yatmış oraya, beklemiş beklemiş. Acaba Münker Nekir ona da gelir mi, sorular sorar mı filan diye. Beklemiş, beklemiş yok bir şey. Yok, gece olmuş falan.

Sonra tangur tungur bir takım sesler duymaya başlayınca, geliyor galiba diye ummuş bir şeyler. Kim bu gelenler diye bakmak için mezardan başını kaldırınca, oradan fincan yüklü katır kervanı geçiyormuş. Mezardan sakallı bir adam başını kaldırınca katırlar ürkmüşler, adamlar ürkmüşler. Hemen patır kütür bütün fincanlar kırılmış. Oraya gitmiş, katırcı da bakmış mezardaki canlı bir insan. Hoca âhireti denemek için oraya girmiş. Ondan sonra bir güzel pataklamışlar, zor kurtulmuş ellerinden, kaçmış. Yara bere içinde falan.

Tabii hocanın deneyini de merak edenler var. Ne oluyor âhirette falan diye. Hocam kabirde ne var ne yok, falan demişler. Valla fincancı katırlarını ürkütmezsen hiçbir şey yok, demiş. Bu fıkra hatırımız da kalacak. Esas itibariyle gayemiz kaçırmak değil, kazanmak. Netice itibariyle allem edip kallem edip insanları camiye alıştıracağız. İyi müslüman yapacağız, günahları bıraktıracağız. Amacımız bu değil mi? Onun için yumuşak yumuşak davranacağız.

Emr-i mâruf, nehy-i münkerin şartı; karşısındaki insanı sevecek ve onun iyiliğini isteyecek. Tekebbür ile kızgınlık ile değil de yumuşak yumuşak söyleyecek. Âyet-i kerîme var, Allahu Teâlâ Hazretleri Musa aleyhisselam ile Harun aleyhisselamı görevlendirdiği zaman,

Firavun'a gittiğiniz zaman,

Ona yumuşak yumuşak sözler söyleyin.

Leallehu yetezekkerü ev yahşe. Umulur ki uyanıp gerçekleri anlar, hatırlar. Ve Allah'tan korkar, hizaya gelir diyor âyet-i kerîme.

Bu âyet-i kerîmeyi alıyor alimler diyorlar ki: "Allah'ın Peygamberi; Allah'ın düşmanı, kâfir firavuna gidiyor." Öyle bir kâfir ki sadece kafir kalmakla kalmamış.

"Ben sizin en yüce rabbinizim." demiş.

Şu Mısır'ın tüm arazisi altından şırıl şırıl akan ırmaklar benim malım mülküm değil mi? Ben bütün buralara egemen değil miyim? En yüce Rabbimiz değil miyim, bana ibadet edecek misiniz, demiş bir adam. Yani tanrılık davasına kalkmış bir insan. Uluhiyet iddia etmiş bir insan. Böyle yaşamış bir insan. Firavun işte. Firavun deyince tüylerrimiz diken diken oluyor. Firavun'a iki peygamber yolluyor Allah Teala Hazretleri. Diyor ki ona yumuşak yumuşak söyleyin.

Bizim etrafımızdaki insanların hiçbirisi Firavun kadar deli zıpır değildir. Ne olursa olsun gene anası babası müslümandır. Gene az çok bir dindar tarafı vardır. Onun için severek ve yumuşak davrandın mı umumiyetle yola gelirler.

Ama şu nokta da var.

Ey Resûlüm; uğraşma boşuna, sen istediğini hidayete çekemezsin. Allah dilediğini hidayete çeker, diyor.

Bir insan hidayete geldi mi, Allah'ın rızasını kazanıp cennete gireceği için; cennete layık olmayan insanlara Allah hidayeti de nasip etmez. Hele ki edepsizse suçluysa, hidayeti vermez. Sen de istersin ki o doğru yola gelsin; çırpınırsın, o da inadına gelmez. Ne anlayacaksın bileceksin ki herkes doğru yola gelmez, yumuşak yumuşak söyleyeceksin.

Baktın laf anlamıyor, geçip gideceksin.

Peygamber Efendimiz Yahudi havrasına gitti Gerçekleri anlattı. Abdullah Übey b. Selül'e gitti, yani münafıkların reisi diye şöhret bulmuş bir şahsa gitti İslâm'ı tebliğ etti. Hıristiyanlara İslam'ı tebliğ etti. Bizans imparatoruna elçi gönderdi, mektup yazdı tebliğ etti. Sâsâni İmparatorluğuna mektup yazdı. Ardından elçi gönderdi tebliğ etti.

İran İmparatorluğu imana gelmedi. Bizans İmparatoru imana gelmedi. Habeş İmparatoru imana geldi. Mısır mukakkisi, hükümdarından da doğru dürüst bir haber çıkmadı, onun nasibi yokmuş. Berikisinin nasibi varmış.

Peygamber Efendimiz o vefat ettiği zaman "Kardeşiniz Necaşi vefat etti onun için gıyabında cenaze namazı kılalım." diye nübüvvet gözüyle onun vefat ettiğini bildi, gördü. Ve ona ta Hicaz'dan Habeşistan'da vefat eden o kişiye cenaze namazı kıldı.

Peygamber Efendimiz'in cenaze namazını kıldığı bir mübarek insan oldu Habeş imparatoru. Ötekiler inkar etti, nasibi yokmuş nasipsizmiş. Bir insan camiye gelmiyorsa Allah nasip etmemiştir de ondan.

Köle ile efendisi yolda gidiyorlarmış. Köle müslüman, efendi hayırsız. Ezan okunmuş. Köle efendisine demiş ki: "Müsaade buyur. Namazımı kılayım Allah'ın evinde." "Kıl hadi." demiş. Girmiş içeri, efendisi dışarıda volta atıyor. Geliyor gidiyor, geliyor gidiyor, yürüyor. İçeride tabii kölesi de namaz kılıyor. Beklemek zor gelmiş, bağırmış içeriye. "Hey! Neredesin, niye çıkmıyorsun hala filanca?" O da oradan cevap vermiş. "Seni içeriye sokmayan beni de dışarıya bırakmıyor."

Allah ona namaz kılmayı nasip etmiş, aşk ile şevk ile içeride ibadet ediyor, namaz kılıyor. Ötekisine de nasip etmemiş güya zengin, güya efendi. O da nasipsiz, dışarıda volta atıyor. Volta atacağına girsene adam, sen de kılsana. İşte Allah ona girmeyi etmemiş, ötekisine de çıkmayı nasip etmiyor. O, ibadette sevap kazanmaya devam ediyor, ötekisine [nasip olmuyor.] Nasip meselesi, bunun çok misalleri var.

Herkesi doğru yola getiremezsin. Adam cânidir, hırsızdır, haramzâdedir, veled-i zinadır, yola gelmeyecektir. Biz ne yapsak ne kadar da çırpınsak işe yaramaz. Ama tebliğ ederiz anlatırız. İsteklilerle uğraşsak yeter bize. Yani istemeyenler mütemerridler, mârid-ü mütemerridlerden geçtik. Yani bizden isteyenlere faydalı olsak yeter.

Şimdi ben kardeşiniz, âcizâne, nâçizâne -Allah razı olsun siz de bak aynı şeyi söylediniz- nereye gitsem "Hocam buraya gel." diyorlar. Oraya bir başka kasabadan birisi geliyor, oraya da davet ediyor, ben nereye gideceğimi şaşırıyorum. Her yerde bir ihtiyaç var. Ama bunlarla uğraşmaktan tebliğ edeceğim başka yerlere tebliğe gidemiyorum mesela. Mesela Malatya'ya gitsem söylesem, vaktim olmuyor, o kadar ihtiyaç var ki zaten, isteklilere hizmet etmek insanın ömrü geçer. İsteksizleri doğru yola çekmek için çalışmaya zaten insanın vakti kalmıyor. Onun için de çalışsak daha iyi.

Mesela bizim vaazlarımız kalabalık olur. Camiler dolar falan kalabalık olur bizim vaazlarımız. Ama ben düşündüm ki Çeşme'ye ne zaman geldim? Ağustosta. İki sene önce gelmişim. Gerede'ye üç senedir gidememişim. Trabzon'a hiç gidememişim, falanca yere hiç gidememişim.

Onun için düşündüm ki ben dergi çıkardım, gidemediğim yerlere de yazılarımla ulaşabileyim dedim. Ve dergiler çıkarttık. Şimdi dergiler de demode oluyor yani. Şimdi dünyanın en büyük ikinci yayın şebekesi oluyormuş Avrasya televizyon yayınıyla siz gelmeden onu seyrediyorduk televizyonda? Yani bütün Balkanlar'dan, Adriyatik'ten, Orta Asya'ya kadar her taraftan seyredilecek yayın yapmaya başladı televizyon.

Biz her şeyi bırakıp gazete kuralım dedik para toplayamadık mesela. Dergilerimiz vardı dört beş tane. Fena değil tirajları, matbaamızı kurduk. Şimdi eski model arabalara kim bakar. Direksiyonu şöyle sert diyor millet, almıyor.

Tebliği daha güzel yapabilmek için şu kutuyu ele geçirmek lazım. Şu şeytan kutusundan kurtulmak lazım, başka çare yok yani. Siz de daha çok tesir sağlamak için ne yapmak lazım diye düşünürsünüz.

Biz bir toplantıdan geliyoruz buraya. 600 kişilik miydi 700 kişilik miydi 800 kişilik miydi dışarıdan gelenlerle daha fazlaydı. Bir otel tuttuk, orada 3-4 günlük bir eğitim yaptık. Paralı olduğu için herkes gelemedi, otelin odaları mahdud olduğu için, yer olmadığı için başka otelde kaldılar gelenler de, ya da gelmediler. Biz bunu bir çayırlıkta yapacak olsak daha fazla insan gelir, yani hayrı daha geniş çapta yapmaya çalışacağız. Elimizden geldiği kadar, mümkün olduğu kadar. Eğer cami görevlisi isek müşterisini arttırmaya çalışacağız. Eğer daha başka bir imkanınız varsa daha başka faydalı olmaya çalışacağız.

Şöyle bir hesap yapmıştık biz. Evvelki senelerde gittiğim bazı yerlerde söyledim. Sapasağlam, kale gibi, hiç tereddütsüz, her şeyi konuşabileceğin ve her türlü fedakarlığı yapabileceğin kaç tane müslüman var?

 yani 50 milyon kabul etsek Türkiye'yi, 5 milyon var mıdır has müslüman? İnşallah vardır. Yok dedi. Sen ne kadar diyorsun? %1, %2. Tamam, %1 diyelim o zaman. 500 bin tane has müslüman olsun.

500 bin tane has müslümana diyelim ki, ya Allah rızası için bir adam yakalayın şu adamı ıslah edin, ikaz edin, sizin gibi has müslüman haline getirin. Evladınız olabilir, karınız olabilir, dayınız olabilir, yeğeniniz olabilir, komşunuz olabilir, bir insan kazanın. Ne olur bir sene uğraşın, size bir sene mühlet. Bir sene uğraşın, bu adamın elini öpün, ayağını öpün, hediye verin. Ne yaparsanız yapın, bu adamın aklını İslâm'a döndürün, has müslüman olsun.

İnsan çalışsa bir senede bir insanı doğru yola getiremez mi? Sadece bir insana uğraşacak. Allah nasip etmişse onun sevgisini, ahbaplığını kazanıp da ona bir şeyler öğretemez mi, yapabilir. Bir sene az bir zaman değil, 365 gün.

O zaman bir sene sonunda 500 bin kişi kaç kişi oluyor? 1 milyon oluyor. Onlara dediniz ki siz geçen sene 500 bindiniz bir milyon oldunuz. Bir sene daha çalışın. Hadi görelim ne oluyor. 2 milyon oldu, o 2 milyona dediniz ki bir sene daha çalışın. Kaç milyon oldu? 4 milyon. Bir sene daha çalışın dediniz, 8 milyon. Bir sene daha çalışın dediniz, 16 milyon. Bir sene daha çalışın dediniz, 32 milyon. Bir sene daha çalışın dediniz, 64 milyon.

2000li yılda Türkiye silme has müslüman. Amerika'yı bile fethederiz, fezayı fethederiz. Çalışmıyoruz. Ben sana gidip de belediye reisini doğru yola getir diyemem ki. Zaten denilemez ki, adam senin yanına gelmez ki. Ama oğlunu doğru yola getirirsin, kardeşini doğru yola getirirsin, komşusunu doğru yola getirirsin. Dişinin geçtiği birisini bulursun. Ya sopayla ya güzellikle bir çaresini bulursun yani illa ki bir tanesini bulursun yani yedi senede.

Eğer bu miktar 500.000 değil de daha yüksekse daha kısa zamanda bu iş biter. "Bir senede bir tane az geldi hocam bana." "Bir senede 2 tane 3 tane doğru yola getiriyorum." dersen çok daha kısa zamanda bu iş biter. Çalışmıyoruz, çalışırsak olur. Böyle çalışalım inşallah. Ümitsizliğe düşmeyelim. Yani bazen tek bir insan çok büyük işler yapabilir. Kabiliyetli gördüğün bir insan üzerinde çalış. Ona hakkı söyle, hakikati söyle, gerçeği öğret, yetişsin tamam. Bir insan yeter bazen, bir insan bir ülkeyi değiştirir.

Bir tek insan bir ülkede büyük bir çığır açar. Değiştirir, düşünün Fatih Sultan Mehmet yetişmiş. Çağ açıp çağ kapatmış. Mora Yarımadası'nı fethetmiş, Arnavutluk'u fethetmiş. Niş'i fethetmiş Balkanlar'ın, Yugoslavya'nın yarısını almış. Trabzon'a kadar gitmiş. Bilmem nerelere kadar, Doğu Anadolu'yu fethetmiş.

Amasra Kalesi öyle manzaralı güzel bir yer ki biz Bartın'dan gittik böyle tepeden Amasra Kalesi karşıdan görünüyor. Yemyeşil deniz karşısından. Fethetmiş "Sultanım otur dinlen." demişler. "Biz hayata dinlenmek için gelmedik." demiş. Sefere devam etmiş. Keyfine bakmamış yani adam. Bir taraftan Rum İmparatorluğu'nu da yok etmiş yani Bizans'ı bitirmiş. Trabzon Rum İmparatorluğu'nu da bitirmiş. Orada bir Pontus Rum Cumhuriyeti varmış o da gitmiş. Mora'yı almış.

Fatih Sultan Mehmet değil mi o Toronto kalesini alan? İtalya'nın güneyinde çizmenin ökçesini almış. Osmanlı oraya yerleşmiş, o Toronto kalesi Müslümanların. "Ben oraya çıkartma yaptığım zaman askeri bakımdan sağlam bir yere olsun." diye orayı fethetmiş. Maksadı İtalya'yı fethetmek. Roma'yı devirecek ama kader. Ömrü vefa etmemiş.

Gebze'ye gelmiş. Vezir soruyor, lalası soruyor, birkaç defa soruyorlar "Nereye gidiyorsun Sultanım?" "Bak lala, benim nereye gittiğimi şu sakalımdan bir tel bilse bu dilimi kopartırım burada yakarım cayır cayır." diyor. Gizli, söylemem demek istiyor. Donanmayı İzmir civarına falan gönderiyor. Ordu ile bu tarafa doğru yürüyor, maksadı gemilerle sefer yapmak. Fakat vefat ediyor. Şehit ediliyor. Şehiden gidiyor yani. Onun nâmına güzel bir şey ama bizim için üzücü bir şey.

Bir adam, tek bir adam aklına koymuş "İstanbul'u alacağım." Alıyor. Aklına koymuş şu işi yapacağım diyor, yapıyor. Rumca öğrenmiş, Latince öğrenmiş, Farsça biliyor, Arapça biliyor civa gibi, arslan gibi bir şey.

Bir insan çok şeyi yapar, kim yetiştirmiş? Kim yetiştirmiş Fatih'i? Akşemsettin yetiştirmiş. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u muhasara esnasında Akşemsettin'in çadırına geliyor, ayağa bile kalkmıyor. "Lala fetih olmayacak mı hani, olacak diyordun." bilmem ne falan. "Olacak, devam et." diyor. "Kaldırsak, düşman geliyormuş." diyor. Vazgeçecek neredeyse. Hayır, devam et diyor. İstanbul öyle fethediliyor yani. İstanbul'un fetih tarihini okuyun, çok iyi bilin. Biz bir konferans dolayısıyla da okumadığımız kitapları biraz karıştırınca insan bilmediği şeyleri de görüyor. Çok enteresan.

Bazen bir insan çok büyük işler yapıyor. Bak İmam Gazzâlî 1111 tarihinde ölmüştür. Bu mübarek zât cennet-mekân. 890 sene önce yaşamış hala kitabını okuyoruz beğeniyoruz ve size tavsiye ediyoruz. Hâlâ bu adamdan istifade ediliyor. 55 yaşında ölmüş bu zât-ı muhterem. Fatih Sultan Mehmet 22 yaşında İstanbul'u almış. Yani kimden ne fayda çıkacağı bilinmez. Kabiliyetli bir insan, çok büyük işler yapabilir.

Ey Resûlüm, senin Rabbin isteseydi yeryüzündeki insanların hepsi toptan, hep birlikte imana gelirlerdi. Allah herkese imana getirmiyor.

Neden? Edepsiz, layık görmüyor, hidayeti vermiyor. Bir de peygamber var burada, karşısında. Ebû Cehil var. Musa aleyhisselamın karşısında Firavun var. Melek var şeytanın karşısında. İmtihan dünyası olduğunda ne küfrün sesini tamamen kesmiş Allah ne de imanı tam kestirmiş.

Orta Asya'da o kadar sene komünizm "Tanrı yoktur, din safsatadır, afyondur." dedi, yıkıldı gitti. Ama din ayakta. Allah'ın dinini söndürmeye çalıştığı zaman kendisi de söndü gitti. Bak şimdi bizim oralara gidiyor. Göz yaşartıcı konuşmalar yapıyorlar falan.

Yani Allah'ın hikmeti. Küfür de var iman da var. Küfrü de kimse yok edemiyor imanı da kimse yok edemiyor. Eh ibret işte ibret-i âlem için ikisi de var. Adam bakacak; isterse plaja gitsin, isterse camiye gitsin. İsterse Kabe'ye gitsin isterse, Moskova'ya gitsin. İsterse namaz kılsın, isterse meyhanede içki içsin. İsterse helalinden kazansın, isterse haramdan kazansın. Her şeyi imtihan dünyasında, keyfi bilir. Paşa gönlün bilir, nasıl isterse öyle yapsın. Ama öyle yaparsa cennet böyle yaparsa cehennem diye de bildiriliyor. Onun için

Mahsun da olma, onların yaptıkları hilelerden dolayı da sıkılma, için daralmasın diyor. Peygamber Efendimiz zaman zaman üzülüyor, müşriklerin yaptığından da içinde daralmasın diyor.

Ümitsizliğe düşmek yok. Her şeyi elde edecek olan da biz değiliz. Yani bir insana bir şey öğrettiğimiz zaman o insanı doğru yola gelmesi de bizden değil, Allah'tan. Hidayet Allah'tan. Hidayet nereden? Allah'tan. Peygamberden bile değil hidayet Allah'tan. O halde bize düşen ne?

Ey Resûl! Sana düşen anlatmak, öğretmek, tebliğ etmek.

Hiç ummuyorsun, Hazreti Ömer evinden hışımla, kılıçla çıkıyor. Öldürmek kastıyla, katil duygularla. Ondan sonra o gece müslüman oluyor. Ablasını dövüyor, eniştesini dövüyor, kırıp geçiriyor ortalığı.

Bunlar işin hikmetli tarafları, yani moralimizin bozulmaması için. Bu memleket çok küfür ehli insanlar gördü. Çok azılı zalimler, firavunlar gördü. Rusya, çok münkirler gördü. Tarihte her zaman da çok zulümler oldu. Mazlumlar çok ezalar cefalar çektiler. Mü'minlerin kahrı, çilesi hiçbir devirde bitmedi. Zalimin zulmü de hiçbir zaman yok olmadı. Her yerde bir şeyler oluyor, neden? Hepimiz imtihan oluyoruz da ondan. İmtihan sorusu bazen neşeden, sefadan çıkıyor; o zaman şükredeceksin. Bazen de kahırdan, cefadan çıkıyor; o zaman da sabredeceksin.

Şükredersen de sevap kazanıyorsun sabredersen de sevap kazanıyorsun. Ne mutlu mü'mine kâfir derdine yansın. Mü'min üzülse de kârda sevinse de kârda. Mü'minin işi çok güzel, iman fevkalade güzel bir şey. Hapse girse kârda, şehit edilse kârda, yaşasa kârda, gazi olsa kârda. Yani müslümanın sırtı yere gelmiyor. Onun için bizim sevinçten uçmak lazım elhamdülillah müslümanız diye.

Diyelim cümle günahlarımıza estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah el- Azim el-Kerim ellezi la ilahe illa hü el hayyel kayyume ve etübü ileyh ve eshelühü et tevbete vel mağfirete vel hidayete len innehü hüvettevvabürrahim. Tevbete abdin zalimin li nefsih. La yemlikü li nefsihi mevten vela hayati vela nuşura.

Allahümme ente Rabbî lâ ilahe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve vâ'dike mes'tetâtü eûzü bike min şerri mâ sanâtü ebû'ü leke bi-nîmetike aleyye ve ebû'ü bizenbî fağfirlî feinnehû lâ yağfıruz-zünûbe illâ ente .

Rabbimiz geçmiş cümle günahlarımıza şu okuduğumuz Peygamber Efendimizden Rivayet edilen Seyyid'ül İstiğfar Duası ile Habîb-i Edîbi hürmetine afv ü mağfiret eylesin. Bize anamızdan doğduğumuz gün gibi günahlardan pâk eylesin. Bundan sonraki ömrümüzde rızasına uygun yaşamayı günahlara, haramlara yanaşmamayı bulaşmamayı nasip etsin.

Sayfa Başı