M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

“2000 Yılı Tevhid Yılı!” Diyoruz

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!..

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun... Allah hepinizden razı olsun... Dünya ve âhiretin hayırlarına cümlenizi erdirsin...

Sohbetime Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten Hâkim'in rivayet ettiği bir hadîs-i şerîfle başlayacağım:

İnne ünâsen min ümmetî ye'tûne ba'dî yeveddü ehadühüm levi'şterâ rü'yetî bi-ehlihî ve mâlihî.

Sadaka Rasûlullâh, fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Dinimizin en önemli rüknü, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnetleridir, sözleridir, hadîs-i şerîfleridir. Temel esastır.

Görüyorum ki sünnet-i seniyye olmadığı zaman herkes şaşırıyor. İlâhiyatta uzman bile olsa, profesör vs. diye koca unvanlar bile almış olsa yanılıyorlar. Çünkü bu inceliklerden mahrum kalıyorlar.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın rivayet ettiği hadîs-i şerîf şöyle:

İnne ünâsen min ümmetî. "Muhakkak ki benim ümmetimden insanlar vardır ki..."

Ünâs; nâs kelimesi gibi, insanlar demek.

Ye'tûne ba'dî. "Bunlar dünyaya benden sonra gelen kişilerdir."

Benim asrımda, benim zamanımda, beni görerek yaşamış insanlar değil, benden sonra gelen insanlardır. Bunlar benim ümmetimdendir…

Yeveddü ehadühüm levi'şterâ rü'yetî bi-ehlihî ve mâlihî. "Onlardan bir tanesi, kendisine beni görmeyi sağlasa, temin etse, bütün aile efradı ve bütün malı mukabilinde beni görmeyi ister, sever. "Resûlullah'ı bir görebilsem…" diye bütün aile efradını, bütün malını mülkünü, her şeyini feda edip hepsinden vaz geçmeye razı olur."

İnsanın ailesini, malını bırakması nasıl olur?

"Allah'a ısmarladık, ben artık dayanamıyorum, kalkıyorum, gidiyorum!" der, vedalaşır.

"Nereye gidiyorsun?"

Artık gidiyor. Onları gözü görmüyor; malı, işi gücü gözü görmüyor. Aşkından, muhabbetinden dolayı her şeyden vazgeçerek kalkıp ziyaretine gidiyor.

Beni görmeyi sağlamak için bütün ailesi efradından ve bütün malından vaz geçmek, onları feda etmek pahasına bunu sever.

"Ümmetimden böyle yapmayı sevecek tarzda bazı insanlar gelecek…"

Peygamber Efendimiz'in sevgisi, muhabbet-i Resûlullah, bütün mü'minlerin gönlünde çok derin, çok köklü bir şekilde olması gereken bir sevgi.

Önce Allah sevgisi; aşkullah ve muhabbetullah, Allah'ı sevmek.

Nasıl sevmek?

Tarifsiz, sınırsız, hadsiz hesapsız sevmek...

Yuhibbuhüm ve yuhibbûnehû. "Allahu Teâlâ onları sever, onlar da Allahu Teâlâ hazretlerini sever."

"Allah yolunda cihat ederler, kınayanın kınamasına, ayıplayanın ayıplamasına, tenkit edenin tenkidine bakmazlar. Her işlerini Allah rızası için yaparlar."

Bu çok mühim bir nokta!

Bu muhabbetin, sevginin hâsıl olması için insanın Cenâb-ı Hakk'ı bilmesi lazım! Mârifetullah; Allah'ı tanıma, bilme… Onunla tanışma derecesini kazanması lazım. Mârifetullah olmadan muhabbetullah olmaz. Derecelerin en yükseği de muhabbetullahtır.

Tasavvuf dediğimiz, mübarek büyüklerimizin yolu aşk yoludur, muhabbet yoludur, Allah'ı sevmek, Resûlullah'ı sevmek yoludur. Eserleri de onları anlatan sözlerle doludur. Mesela Yunus Emre, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, İbrahim Hakkı-i Erzurûmî, Eşrefoğlu Rûmî…

Mesela Eşrefoğlu Rûmî eserlerini okuyun; divanını, şiirlerini alın, daima bunu göreceksiniz. En önde Allah sevgisinin ne kadar yüksek seviyede olduğunu göreceksiniz.

Allah sevgisi için canını verir, Allah sevgisi için malını verir. Allah sevgisi için her türlü meşakkate katlanır. Allah'ın rızasını kazanmak için hiçbir şeyden yılmaz.

Biz her şeyimizi onlara borçluyuz. Osmanlı ecdadımız, Selçuklu ecdadımız buralara Allah'ın dinine hizmet etmek, insanlara İslâm'ı öğretmek için gelmişler. Ama kaşları çatık, sert, kırıp döken, kan akıtan, gaddar kimseler olarak değil! Mesela başka milletlerin; Ehl-i Salîb'in, haçlı ordularının yaptığı tarzda değil!

Gelmişler, önce İslâm'ı anlatmaya çalışmışlar, boyuna hizmet etmişler. Hizmeti şeref bilmişler. Hizmetten, kulun gönlünü yapmaktan, Allah sevgisinin kazanılacağını bildikleri için insana hizmet etmeyi ön plana almışlar. Herkesin canı olduğunu düşünerek acımışlar. Kendilerine yapılmasını istemedikleri şeyi başkalarına yapmamışlar. Kırık kanatlı kuşlara bakmışlar. Göçmen kuşlardan uçamayanları korumuşlar…

Bu sevgi, bu muhabbet oldu mu, insanın duyguları bu hale geldi mi o zaman etrafa çok daha başka türlü bakıyor.

Niye savaşmışlar?

Tarihteki mücadeleler incelenirse, İslâm'ın tarihi incelenirse görülür ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zamanından beri, şirk ve küfür… Kâfirler, müşrikler, münafıklar, din düşmanları daha mütecâviz, daha saldırgan, daha zalim, gaddar, daha ezâ cefâcı, daha baskıcı olmuşlardır. Peygamber Efendimiz'i Mekke-i Mükerreme'de, doğduğu şehirde, -şu konuşmayı yaptığımız mübarek şehirde - barındırmak istememişlerdir, öldürmeye kalkmışlardır.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Medîne-i Münevvere'ye hicret etmek zorunda kalmıştır. Orada da rahat durmamışlar, oralara da ordular sevketmişlerdir. Bu iş daima böyle gitmiştir.

Osmanlılar'dan önce Selçuklular'ın devrinde Anadolu'ya dalga dalga haçlı orduları nasıl geldi? Ecdadımız da savaşamayıp kenara çekildiler. Onlar yakaladıklarını kadın çocuk demeden öldürdüler. Çocukların etlerini yediler!.. Bunları hep biliyoruz ama bu mücadelelerde Allah mazlumlara yardım ettiği için ileri noktalara kadar varılmıştır.

Müslüman ordular ve komutanlar bir beldeye gittikleri zaman, daima;

"Biz sizin müslüman olmanızı istiyoruz. Müslüman olun,bizim gibi kardeş olun, hiçbir şey gerekmez." demişlerdir. Onlar;

"Müslüman olmak istemiyoruz!" deyince, ona da müsaade etmişler:

ona da müsaade etmişler:

"Madem kendi dininizde kalmak istiyorsunuz, pekâlâ, hesabınızı Allah'a verirsiniz. Biz size hak dini anlatıyoruz, ‘Allah'tan başka ilah yoktur!' diyoruz ama siz başka türlü inanıyorsunuz. Allah'a hesabını siz verirsiniz. Ama yönetimde bize tâbi olacaksınız. Bu yamuk kafayla, bozuk inançla, bu gaddarlıkla, duygusuzlukla, sorumsuzlukla yönetimi size bırakamayız. Bize vergi vereceksiniz, emrimizde olacaksınız." demişlerdir.

Hatta öyle olmuş ki böyle bir ahaliye vergi teklif edilip de onlar "Evet." deyince orası İslâm şehri olmuştur. Sonra savaş sebebiyle, savaşın cilvesi, düşmanla olan mücadelenin şartları dolayısıyla o şehri bırakıp geri çekilmeleri icap edince paraları iade etmişlerdir:

"Buyurun sizden aldığımız cizyeyi, vergiyi, geri alın!"

"Neden?"

"Biz sizi himayemize almıştık. Ama şimdi düşman geliyor, bizim bu şehirde kalmamız savaşın icabı olarak uygun düşmeyecek, aleyhimize olacak. Biz burayı terkedip çıkmak zorundayız. Paralarınızı alın!" demişlerdir.

Ahali şaşırmıştır, böyle yönetici görmemişlerdir...

Balkanlar'da Osmanlı'nın idare ettiği zamanlarda, hıristiyan ahali bile ne kadar rahattı.Hıristiyanlar kendileri söylüyorlar: "Ah o Osmanlı devrinde ne kadar rahattık, ne kadar iyiydik."diyorlar. Sonradan gelen devirde çok daha rahatsız olmuşlardır, baskılar altında kalmışlardır. Bunları söylemişlerdir.

Mü'min Allah'ı sevdiği, Allah'a inandığı için, âhirette mahkeme-i kübrâ olduğunu bildiği için, muhakeme edileceğini çok iyi bildiğinden, hiç kötü bir şey yapmamaya, hiç kimseye zulmetmemeye çalışır. Dolaylı, gizli yoldan, entrika ile zâhiri kurtarıp, yüzüne gülüp ardından kuyu kazmak gibi şeyler yapmamıştır. Çünkü "Her şeyin içyüzünü Allah bilir!" diye samimi olmuştur. Yönetimi de samimi olmuştur.

Allah'ın kullarına Allah sevgisi ile dolu olduğundan acımıştır. Onları kurtarmaya, onları cennetlik etmeye çalışmıştır. Hakk'ı anlatmaya çalışmıştır. "Kâfir olarak gitmeyin, cehennemde ebedî kalmayın!" diye irşat çalışmalarına yönelmiştir.

Onun için biz de ne diyoruz?

"2000 Yılı Tevhid Yılı!" diyoruz.

2000 yılında elinizden geldiği kadar insanı gafletten kurtarın, cehaletten, sapık bozuk inançtan kurtarın!Çünkü insanlar yirminci yüzyılın bilimselliğine rağmen inanç yönünden çok geri durumda. Çok acayip şeylere inanıyorlar. Çok ibtidâîler, çok yanlış düşünceliler. Hatta Türkiye'mizde dahi çevremize baktığımız zaman dini zayıf insanların nelere inandıklarını, nasıl hurafelere daldıklarını hayretle görürsünüz. Kahve falıyla, yıldız falıyla mâneviyatlarını nasıl idare ettiklerini, ne kadar saçma sapan şeyler düşündüklerini çok iyi bilirsiniz. Onun için bir müslüman her şeyin en doğrusunu anlatmaya çalışır.

Bu güzel dinin ahkâmı nereden kaynaklanıyor, nasıl öğreniliyor?

Dosdoğru inanç Kur'ân-ı Kerîm'den öğreniliyor.

Onun için Allah'ın kelâmı olarak Kur'ân-ı Kerîm'e muazzam bir sevgi olmuştur. Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'i muhafaza edeceğini, koruyacağını, kimseye ezdirmeyeceğini, yok ettirmeyeceğini vaad etmiştir. Vaadi de yerine geliyor. Her zaman her yerde Kur'ân-ı Kerîm'e karşı çıkanlar Allah tarafından cezalandırılıyor. Kur'ân-ı Kerîm bir yerde yasaklansa bile öbür tarafta filizleniyor. Nice insanlar Kur'ân-ı Kerîm'i okuyup imana geliyor.Kur'ân-ı Kerîm Allah'ın kelâmı olarak hükmünü, tesirini, nur kaynağı olduğunu kıyamete kadar gösteriyor…

Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerinin anlaşılması, dinin yaşanması da Peygamber Efendimiz tarafından bize uygulamalı olarak gösterildiğinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in, ummandaki inciler gibi olan hadîs-i şerîfleri de son derece önemli oluyor. Bütün müslümanların onları da bilmesi, onları da okuması lazım! Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i tanıması, ne öğrettiğini, neler tavsiye ettiğini bilmesi lazım!..

Resûlullah'ı Allah sevmiş, habîbullah eylemiş, en sevgili kulu eylemiş. Onun da Resûlullah'ın güzelliğini yakalaması, kavraması lazım!

Resûlullah çölde yetişmiş ama çölden ne kadar güzel şeyler çıkıyor. Çölde yetişti diye, çevresi ibtidaî diye diline dolamak, onu kötü göstermeye çalışmak, çevresindeki insanların bir zamanlar bedevî olduğunu düşünmek...

Zaten müslüman kaynakları da söylüyor, o zamanın insanları cahiliye devrini yaşıyordu. İslâm'ın çıktığı yer dünyanın en geri kalmış bölgelerinden birisiydi. Hiçbir tesirin, eski bilgi yığınının etkilemediği; eski harsın, medeniyetin yetişmesinde etkili olmadığı bir tesirsiz yerde Cenâb-ı Hak kumlar arasından bir cevher, bir nur fışkırtmıştır. O bedevîler, o cahiliye devri yaşayan, kız çocuklarını öldüren insanlar, ondan sonra evliyâullah olmuşlardır. Gözü yaşlı, hassas, çok mübarek insanlar olmuşlardır.

Bu sevgi, bu muhabbet, bu değişme İslâm'ın eseridir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mürebbîliğinin, muallimliğinin, mürşitliğinin ne kadar kuvvetli olduğunu gösterir.

Zaten Resûlullah Efendimiz'i tanımayan bir kimse de gördüğü zaman, yüzünün güzelliğine ve mâsumluğuna, yalan söyleyecek bir insan olmadığına derhal karar verirdi. Yahudilerden, hıristiyanlardan, onun zamanında yaşayanlardan ilk görenlerin ifadeleri böyle.

Kendisini tanıyıp da ahbabı olan, çevresinde bulunan, sohbetine girenler ise âşık olurlardı. "Onun gibisini ne önceden ne sonradan hiç görmedim. Tanımadan önce de, tanıdıktan sonra da görmedim!" diye itiraf ederlerdi. Âşık olurlardı. "Dur."dediği yerde dururlardı, "Kalk." dediği yerde kalkarlardı.

Zaten Kureyş'in azılı ileri gelenleri de Peygamber Efendimiz'e gelip, bazı sözler söyleyip gidenler de kavmine döndüğü zaman; "Biz Kisrâlar'ın saraylarına, Sâsânîler'in, Bizanslılar'ın saraylarına, başka devletlerin tantanalı saraylarına gittik. Resûlullah'ın etrafındaki insanların Resûlullah'a gösterdiği muhabbet, hiçbir ülkede,hiçbir idarede, yönetimde tebaasının, etrafındakilerin kendisine gösterdiği muhabbete benzemiyor; onlardan çok farklı, çok eşsiz!.." diye söylerlerdi. Etrafındaki insanların hepsi Resûlullah'ın âşıklısı, hayranı ve fedaisi idi.

Bu onun güzelliğinden, huyunun güzelliğinden idi. Çünkü hulük-u azîm üzere idi.Davranışlarının isabetliliğinden, fikirlerinin güzelliğinden, merhametinin çokluğundan kaynaklanıyordu.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in ömrü boyunca bütün yaptığı savaşlar ne kadar çoktur. [Muhammed] Hamidullah Bey'in ifade ettiğine göre bütün savaşlarda öldürülen insan sayısı 200-300'den fazla değildir. Bugünkü "Medenîyim!.." diyen insanların, muhtelif yerlerde sırf menfaat için, silah satmak için veyahut kendi sömürü düzenini devam ettirmek ya da halkı aldatmak için yaptıkları cinayetlerin onda biri, yüzde biri, binde biri değil!

Nasıl merhametli olduğunun işareti Mekke'nin fethinde görülüyor. Hiç kimseyi öldürtmemiştir. Kâbe'ye sığınanların, Ebû Süfyan'ın evine sığınanların emniyette olduğunu; müslümanlarla çarpışmayanlara hiç dokunulmayacağını, hayatlarına kastedilmeyeceğini söylemiştir. Ancak birkaç inatçı, azılı düşman, çarpıştığı için öldürülmüştür.

Hepsini bağışladıktan sonra da, hepsine daha sonraki ganimetlerden, daha önceki has müslümanlara verdiği ganimetin kat kat fazlasını vermiştir. Mesela birisine on deve verirken,onlara yüz deve vermiştir. Hatta bu yüzden, münafıkların bazıları da "Bu ne biçim taksim?!" demişlerdir.

Ama Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in her işi hikmetli! Onların gönlü ısınsın diye; onlara karşı kendisinin bir kötü duygusu olmadığını, sırf peygamberlik vazifesini yaptığını göstermek için yapıyor. Onların düşmanlıkları yapılan iyiliklerle izale olsun da İslâm'a sımsıkı bağlansınlar, körükörüne inat ve kin götürmesinler diye tedavi maksadıyla yapılıyor.

Böylece hepsi kendisini sevmişlerdir. Zamanı gelmiş, yıllar geçtikten sonra azılı düşmanları hatalarını anlamış, gözyaşlarını dökmüş, ağlamışlardır. Kendi hatalarını affettirmek için "Bizim eski suçlarımız çok büyük!.. Ancak biz Allah yolunda cephelere gidersek,hizmet edersek, murabıtlık, mücahitlik yaparsak Allah bizi affeder!" diye Allah yolunda canlarını vermeye gitmişlerdir.

Allah sevgisini, Allah Resûlü'nün sevgisini içinizde canlandırmaya çalışın! Diliniz "Allah'ı seviyorum!" diyordur ama Allah'ı seven insanın davranışı gibi davranamıyorsunuzdur.

Allah için fedakârlık yapamıyorsunuzdur! İbadetleri Allah için meşakkatli de olsa yapamıyorsunuzdur. Sadakayı, hayrı, zekâtı veremiyorsunuzdur... Dürüst olamıyorsunuzdur. İş hayatınızda çeşitli hatalar vardır. Allah'ın emrettiği şeyleri nefsinize baskı yaparak, şeytana karşı çıkarak yerine getirme gücünü gösteremiyorsunuzdur... O sevgiyi canlandırmaya çalışın!

Allah'ın üzerinizdeki nimetlerini, her işinin hikmetini düşünün! Âhireti, cenneti düşünün. Allah sevgisini kalbinizde canlandırın!

Bunun yolu da Allah'ı çok zikretmektir. Allah'ı çok zikredin. Çok lâ ilâhe illallah deyin! Günlük hayatınızda her yaptığınız işi Allah için yapmaya çalışın! İyi şeyler yaptıkça Allah sizi severse o sevgiyi gönlünüzde hâsıl eder.

Resûlullah Efendimiz'in sünnetine uyun! Çünkü Resûlullah Efendimiz'in sünnetine uyunca Resûlullah sizi sever.

Peygamber Efendimiz'e salât ü selâmı çok getirin. Çünkü o salât ü selâmlar ona tebliğ edilir, o zaman Resûlullah sizi sever. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sevince de bakarsınız içinizde bir yumuşama, bir değişme olur.

Neden?

Çünkü artık Resûlullah sizi seviyor. Bir gelişme ve güzelleşme olur.

Onun için çok dua edin, çok zikredin!

Enes radıyallahu anh'ten, Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

İnne envâe'l-birri nısfü'l-ibâdeti ven-nısfü'l-âhari ed-duâ.

Birr, iyilik demek.

"Yapılan hayırlı, sevaplı işlerin, iyiliklerin çeşitleri çoktur. Bunların yarısı ibadettir."

Namazdır, oruçtur, tesbihtir vs.

Ve nısful-âharu ed-duâu; "İyiliklerin öteki yarısı ise dua etmektir."

Onun için çok dua edin! Ümmet-i Muhammed'e dua edin, ana-babanıza, çoluk-çocuğunuza, milletimize dua edin!.. Şaşıranların doğru yola gelmesine, işbaşında olanların hakkı görüp hakkı işlemesine, yanlış yapanların düzelmesine, dünya üzerinde sömürünün, zulmün kalkmasına dua edin... Her yönden çok çok dua edin!

Çünkü dua; tanıdığı insana olur, tanıdığı makama olur. Hitap, konuşma olunca, Allah'a dua oldukça mârifetullah artar. Çünkü O'na inanıyor, O'nu biliyor, çünkü O'na bağlı ve O'ndan istiyor.

Efdalü'l-ibâdeti ed-duâü. "En faziletli ibadet duadır."

Böylece dua ettikçe mârifetullah hâsıl olur. Allah duayı kabul ettikçe de, muhabbetullah cûşa gelir. "Elhamdülillâh, Rabbim'den şunu istedim, şunu da verdi; bunu istedim, bunu da verdi. Dualarımı kabul ediyor..." diye bir sevinç, bir ferahlık… İnsanın hali değişir.

Sehl b. Sa'd radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

İnne ehle'l-cenneti le-yeterâevne ehle'l-ğurafü fi'l-cenneti, kemâ teravne'l-kevâkibe fi's-semâ'.

Cennet ehlinin bazı mübareklerine çok müstesna köşkler verilecek. Bu köşklere gurfe, guraf deniliyor, bunlar âyet-i kerîmelerde geçiyor.

Cennet ehli bunları nasıl seyredecekler, nasıl görecekler?

"Sizin yeryüzünden göğe doğru baktığınız zaman, inci gibi parlayan parlak yıldızları gördüğünüz gibi…"

Biz de açık havalarda yıldızları incelemeyi çok seviyoruz; "Şu şu yıldız, bu bu yıldız…" diye arkadaşlarla bakıyoruz. Bazıları çok parlak görünüyor…

"Cennet ehli, o köşklere sahip o mübarek insanları aşağıdan parlak yıldızları görür gibi seyredecekler!"

Uzaklardan nurları pırıl pırıl parlayacak. Çünkü herkesin mülkü, yeryüzü ve gökler kadar çok olacak. Onların parıltısını öyle uzaktan seyredecekler.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi cennete girenlerden eylesin. Azabından korunmuş, kurtulmuş, âzat olunmuş olanlardan eylesin... Cennette yüksek makamlar ihsan eylesin. Cennet gurfelerine sahip olan kullarından eylesin... Mükâfâtlarına erenlerden, rızasını kazanıp iki cihanda aziz ve bahtiyar olanlardan eylesin...

Hep bunun, Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmak için çalışmak lazım! Bunun yanında Resûlullah'a sımsıkı sarılmak ve ona malı, ehli, ailesi mukabilinde, onları feda edecek ve öyle görecek bile olsa o kadar âşık olmak lazım!

Cenâb-ı Hak o sevgileri tattırsın… Sevgili kulu eylesin... İki cihanın saadetine cümlemizi nâil eylesin...

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı