M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 132-133

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem.

Geçenki dersten bir hadisi tekrar edelim.

İnne mevdia savtin fi'l-cenneti hayrun mine'd-dünyâ ve mâ fîhâ.

"Cennette bir kamçı kadar yer, -bir metre kadar yer demek- dünya ve içindekilerden hayırlıdır."

Bunu unutmamak lazım. Cennette azıcık -yani bir evlik değil- bu kadarcık bir yer dünya ve içindekilerden hayırlıdır."

Bu kadar olunca insanın cenneti istemesi ne kadar lazım, bunun mukabilinde cehennemden de ne kadar kaçınması lazım olduğunun güzel bir izahı.

Bugünkü dersimiz. Nebilerden bir nebi, peygamberlerden birisi. İsmini belirtmemiş. Bu Peygamberin vücudunda bir zafiyet hasıl olmuş. Cenâb-ı Hakk'a zafiyetinden şikayet etmiş. Cenâb-ı Hak da buna yumurta yemekle emretmiş. Yumurta yersen kuvvetlenirsin demiş.

Yumurtanın fadâilinden ileri geliyor.

İnne nefakate alâ ehlike ve veledike ve hâdimike sadakatün fe-lâ tettebi' zâlike mennen ve lâ ezen.

Bu da Hz. Enes'ten rivayet.

"İnsanın idame-i hayat için kendisine, ehline ve hizmetkârına verdiği gıda [sadakadır]."

Çoluk çocuğun nafakası, hanımı, kendisi, çoluk çocuğu, torunlar da içine dahil bunun. Hizmetkâr da bunun içersine dahil. Bunların yedikleri yemekler giydiği esvaplar onun sadakası yerine sayılır. Bu senin sadakandır.

Çocuğuna, hanımına, hadimine yedirdiğin yemekler verdiğin paralar sadakadan ibarettir.

Fakat şunu da bil ki;

Fe-lâ tettebi' zâlike mennen ve lâ ezen. "Sakın bunlara bu yerdirdiğin şeyden dolayı başlarına kakış yahut bunlara bir eza da yapma."

"Bak ben sizi yediriyorum içiriyorum besliyorum da nankör herifler!" filan diyerekten bir eza da yapma. Sen vazifeni yapmış oluyorsun.

İnne hâzâ yevmün men meleke fîhi sem'ahu ve basarahû ve lisânühü ğufire lehu mâ tekaddeme min zenbihi ya'nî yevme arefete.

Kurban Bayramının arefesi. Arafe günü yani [bayramdan] bir gün evvel olan gün ki o gün hacılar Arafat dağında bulunurlar. Hacı olurlar o gün.

"Her kim o gün diline kulağına gözüne hakim olur. Yani bir günah o gün kendisinden sâdır olmazsa onun geçmiş günahları mağfiret olunur."

Onun için arefe günü oruç tutmak çok sevaptır. Hatta bazı kimseler, "Hadi hacca gidelim." demişler de, arefe gününün orucunu kaçırmamak için hacca, -nafile hac yani- nafile hacca gitmek istememiş, ki o orucun sevabını alayım diyerekten.

İnne hâzâ emrün ketebehu'llâhu alâ benâti Âdeme fa'kdî mâ yakdî'l-hâccu ğayre en lâ tetûfî bi'l-beyti.

Buhari, Müslim, Ebû Davud ve Nesei Hz. Aişe'den rivayet etmişler.

[Hz. Aişe anamız] hanımlarla beraber hacca gitmişler. O tavaf gelmeden evvel kendisine kadınlara arız olan hal ârız olmuş. Ârız olunca, "Ne yapayım?" diyerekten şikayette bulunmuş. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki;

"Hacının yaptığı her şeyi yapacaksın. Yalnız beyti tavaf edemezsin. Beytin tavafını temizleninceye kadar bekleyeceksin, temizlendikten sonra tavaf edersin. O hal bütün benî Adem'in tüm kadınlarının üzerine ârız olan bir haldir."

Onun için o hal geldiği vakitte haccın diğer vazifelerini yapar, arafata çıkar, şeytanı taşlar her şeyi yapar yalnız tavaf yapamaz. Tavafı da temizleninceye kadar bekler yapar.

İnne hâzâ'd-dînâre ve'd-dirheme ehlekâ men kâne kableküm ve hümâ mühlikâküm.

Ravileri Taberani, Darekutni el-Efrad, Beyhaki İbn Mes'ûd'tan. İbn Ebî Şeybe, Darekutni el-Efrad, Taberani, Beyhaki, Ebu Nuaym Hilye ve İbn Asâkir Ebû Musa radıyallahu teâlâ anh'ten rivayet etmişler.

İnne hâzâ'd-dînâre ve'd-dirheme. "İster altın olsun ister gümüş olsun ister kağıt olsun şu elimizdeki paralar." Ehlekâ men kâne kableküm. "Sizden evvelki gelen kavimleri, cemaatleri insanları bu iki şey helak etti, para pul."

Bunların ölümlerinin, mahv olmalarının, tarihten silinmelerinin sebebi paradır. Para sebep olmuş.

Ve hümâ mühlikâküm. "Bu ikisi, bu iki de sizin helakınıza sebep olur."

Onun için siz bu ikiden saklanın.

Bugün bu ders hatırımda yoktu da İmam Gazzâlî'nin [kitabında] bir meseleyi bakmak istedim. Fakirle zengin hakkında bir bahis var, onu azıcık okuyuvereyim dedim. Okudum. Çok uzun ama şöyle bir başından okudum. Zenginliğin aleyhinde çok acı bir lisan kullanıyor. Yani uzun bir bahis olaraktan zenginliğin aleyhinde çok acı bir söz kullanmış.

Hülasası ondan anladığım şey:

Şimdi ashâb-ı kirâmın zenginleri de vardı tabi. "Sen sakın kendini onlarla benzetmeye kalkma. Onda çok hata edersin. Sen kendine onların haline benzetme. Onlar bir kere helalinden kazanır sonra kazandığını vermede hiç tereddüt etmezlerdi. Olduğu gibi verirlerdi. Onlara sen kendini benzetmeye kalkma, onlar cennetle müjdelenen insanlar. Onlar Resûlullah'ın emrine paralarını değil canlarını bile feda ediyorlardı. Binaenaleyh sen onunla mukayese olamazsın. Binaenaleyh senin kazandığın paranın kökü nedir? Kökü nedir onu incelersen o paralar sana nasıl zehir olduğunu o zaman anlarsın." diyor.

Bunu uzunca anlattıktan başka şöyle bir tabir kullanmış;

"Bir mezarın dışını kandillerle elektriklerle süsleseniz. Pırıl pırıl mezarın dışı elektriklerle yanıyor. İçindeki adam cîfe olmuş, mikroplar onun başına üşüşmüş. Kurtlar kuşlar onun cesedini yiyorlar. O harabe içersinde, vah vahlar içersinde, eyvahlar içerisinde. Acaba onun başında yanan kandiller ona bir fayda yapar mı? Senin paran sana ne fayda eder senin için harap olduktan sonra diyor. Senin imanın bakalım elinde kaldı mı kalmadı mı? Bir namazın var bir lâ ilâhe illallah diyorsun ama Müslümanlığın hangi ahkamına doğruca ittibâ edebiliyorsun? Onu incelediğin takdirde ne mal olduğumuz kendiliğinden meydana çıkar." diyerekten çok uzun bir izahta bulunmuş.

Şimdi bu para, benim de küçüklükten beri yani aklımın ermediği günden, devirden beri bu para işine zihnim yatmamıştır.

Çünkü bir kere Cenâb-ı Hak;

İnnallâhe me'a's-sâbirîn. "Ben sabırlılarla beraberim." der.

Farz edelim iyi helalden bir para kazandık. Paramız da helal, içine haram karışmamış hiç. Bu paranın bize verdiği bir onur var. O para bize bir onur vermiş. Sonra o parayı biz zevke harcıyoruz. Zevkimize uyduk. Mesela bugün Pazar, yine ders var burada. Bir çok kimseler bugün yazlıklarında. Hem dersten mahrumdur hem cemaatten mahrumdur. Onu cemaatten ve dersten mahrum eden şey servetidir. Serveti olmasa oraya gidemeyecekti. Sonra bunun bir çok mahsurları daha var mesela. Bu helalden olduğu halde bile insanı bir çok israflara sevk eder.

Hz. Fatıma radıyallahu anha'nın eline taktığı iki bileziğe ve bir de evine aldığı bir perdeye razı olmayan Peygamber acaba bugün bu yaptığımız israfların hangisine razıdır yani, hangisine razıdır?

Evimize baksan, o bir zât gelmiş, hatırımda yok ismi, Medine-i Münevvere'ye, "Bu Resûlullah'ın beldesine hiç benzemiyor." demiş.

Niçin?

Ooo, onlarınki de bizimki gibi saltanatla dolmuş her tarafı.

O Resûlullah'ın devriydi başka. Ondan sonra gelen devirlerde insanlar saltanata, ziynete, şeytana, servete çok meyil etmişler.

Şimdi evde zaruri olan şeyler olur. Fakat zaruretin dışarısındaki olan her şeye Peygamber razı değil, İslâmiyet de razı değil. Çünkü Müslümanlık birdir iki değil. Ben neysem sen de osun. "Ben yaşayım da sen öl!" olmaz Müslümanlıkta, bunu kabul etmez. "Ben gezeyim sen aç kal. Ben tok olayım da sen aç kal!" buna Müslümanlık razı olmaz.

Onun için Müslümanlık daima etrafındakileri himaye edici onlara acıyıcı bir dindir. Bu acıma kabiliyeti zengin insandan tedrici bir şekilde kalmıştır.

Der ki insan;

"Evet, zengin olursam daha çok yardım ederim etrafımdakilere!"

Heyhat!

Burada insan kendisini çok aldatıyor. İnsan zenginleştikçe, bir mecbur olan zekatımızı bile bugün vermekten aciz duruma geliyor. Hatta şimdi işittiğime göre diyorlarmış ki;

"Bu kadar vergi veriyoruz ya, daha hâlâ bir de zekat mı vereceğiz? Bir koyundan iki deri çıkar mı?" diyerekten çeşitli itiraz yollarına da pekâlâ gidiyorlar.

Onun için bir kitapta daha okumuştum. O da böyle bir mukayese vardı. Şâkir olan zenginle sâbir olan fakir, hangisi daha iyi, efdal diye bir bahis açmış. Bu bahiste ulema ikiye bölünmüş.

Bir kısmı demişler ki;

Şâkir olan zengin, yani Allah'ın verdiği nimetlerine şükrediyor da onu lazım olan yerlere veriyor. Bu, sâbir olan fakirden efdaldir demişler. Fakat bazısı da demiş ki;

"Hayır. Fukarâ-i sâbirîn yine ağniyâ-i şâkirînden efdaldir." demişler.

Çünkü zenginin kalbini yaracak olursak orada faraza, olmaz ya. Misalde hata olmaz derler. Kalbini yararsak onun bir köşesinde Allah'ı ancak buluruz. Öteki tarafları hepsi dünyasıyla dolu. Dünyasıyla dolu. Parayı nasıl kazanacağım diye dolu kalbin içerisi. Fukaranın onunla işi olmadığı için bütün kalbi Allah'ladır.

Onun için innallahe ma'a's-sâbirîn. O sabrından dolayı Allahu Teâlâ onları bırakmıyor. Şâkirîni sever. Şâkirîni sever ama Allah, maallah netice itibariyle daha yüksektir.

Sonra bir insan zengin oldukça bu cibilliyyet;

Kellâ inne'l-insâne le-yetğâ. En reâhu'stağnâ.

Zenginlik daima tuğyana sevkeder. Sonra çocuklarımıza da tesir eder. Zengin çocukları layıkıyla fukara çocuğu gibi okumaz. Fukara çocuğu gibi okumaz çünkü babasının servetindedir gözü, o servet bana da yeter benim neslime de yeter diyerekten okumak şeysini layıkıyla becermez.

Sonra okumak meselesine gelince, bu da bizim için çok acı bir şey.

Biz niçin okuruz?

Daima hep istikbalimizin şöyle müreffeh bir hayata kavuşalım diye okuruz. Yüksek mekteplerde yüksek tahsillerde filan netice itibariyle hep kendi rahatımız içindir yani bu okumak. Rahatımız için. Halbuki rahatlık kasveti kalbi mucip. Rahatlık kasveti kalbi mucip. Kendi rahatını düşünen Allah ile meşgul olamıyor. Etrafındaki insanların şeysine de umumi olarak yardımcı olamıyor. O onun için kendi rahatıyla meşgul olan insanları da dışarıya bırakıvermiş İmam Gazzâlî.

"Onun için bu ikisi de sizi helak edecek."

Neden?

Kendi nefislerinizin derdine düşeceksiniz.

Mesela geçen bir büyük dedi ki,

"Biz bu memleketi herkesi zengin etmek suretiyle refaha kavuşturacağız."

Halbuki zenginlikle rahat katiyen olmaz. Zenginlere, "Refah var mıdır sizde? diyerekten sorun, hepsi bin bir çeşit şikayette bulunacak. İşçisinden amelesinden işte aldığı verdiği paraları alamadığından filan filan. Ama fakirde bu dert yok zaten. Bu dert olmadığı gibi insana refahı Allah veriyor.

Meseleyi hepiniz bilirsiniz.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ashâb-ı kirâmın ve ondan sonraki tebe-i tabiin devirlerinde müslümanların ne kadar servetleri vardı yani?

Müslümanlardaki serveti biliyorsunuz. Acem şahı o zaman bugünkü Rus İmparatorluğu gibi yani. Acemistan bugünkü Rus İmparatorluğunun yerine kâim.

İslam ordusu, Sa'd b. Vakkas olsa gerek zannedersem kumandanı. Yirmi bin yahut 25-30 bin kişilik bir orduyla gidiyor, Rus ordusu gibi büyük bir ordunun karşısına çıkmış. Acem ordularının. Çıkmış. Acem ordusunun kumandanı demiş ki adam;

"Siz, bana bakın. Fukara adamlarsınız. Muhtaç adamlarsınız. Size ben bir şeylerden vereyim de hadi çekin gidin. Sizin bizimle denk olmaya hakkınız mı var. Aklınızdan nasıl geçiriyorsunuz bu işi siz böyle. Bugün milyonlarca ordularımız var?"

Servetleri gezdirmiş. Servetinin heybeti paralar böyle altınlar böyle, gümüşler böyle, atla böyle toplar böyle tanklar böyle. Mesela şimdi merasimi gördün ya demişler, git şimdi içeriye onlara söyle, bu kadar böyle mücehhez bir ordunun karşısına ne ile çıkacaksınız siz? Nasıl insanlarsınız?

Onlar da lazım olan cevabı verdikten sonra müsalaha yapmak istemişler de olmamış. Olmayınca iş dövüşe kalmış. Dövüşe kalınca iş, onların tankları var. Tankları o zamanki tank filler. Fillerin üzerine gayet büyük o zamandan yapılmış ok işlemez derilerden binalar yapılmış. Üstlerine onlar gidiyor. Berikiler de karşı tarafa atak ediyorlar. Arap atları bir kere korkmuş bunlardan. Böyle şey görmedikleri için fil kocaman şey. Korkup hepsi kaçmışlar yani. Bakmışlar asker atı zaptedemiyor korkusundan. İnmişler atlardan onlar da. Atlar kaçmış. Hepsi piyade.

Ne yapacağız?

Atıyoruz, file tesir etmiyor atılan ok. Fakat onlar avcı adam, fillerin gözlerini gözlemişler. Gözlerini kör edip, bazıları da yanlarına yanaşıp kalanlarını kesmek suretiyle tankın üstündeki şeyi deviriyorlar aşağıya.

Velhasıl 150 bin yahut 200 bin miktarındaki orduyu perişan hale getiriyorlar. Acem kaçacak yer bulamıyor. Karşısındaki 25-30 bin kişi, onun da üstü başı yok. Topu tüfeği yok. Hatta atacağı tüfengi de yok. O güne kadar.

O gün o zaferlerin hiçbirisi ne parayla olmuştur ne bir şeyle olmuştur. Bugün bize fukaralık yoktur ha. En fukaramız fukara sayılmaz bizim. Karnımız doyuyor elhamdülillah. Karnımız doyuyor içecek su da buluyoruz. Evimiz olmasa da kiralık başımızı sokacak bir yer de buluyoruz. Bunun için bize fukara denmez. Fukaranın bugün bulunması zor. Bize fukara denmediği için bu saadet de zenginlikle de olmaz.

Ya?

Gönlü Allah'a bağlayıp Allah'a teslim olmak da lazım. Halbuki zengin bu teslimiyeti de yapamaz. Zengin gece de hesapta gündüz de işinde. İşte namazını kılabiliyorsa ne âlâ. O bizim için çok büyük bir devlet.

Onun için bizim Hz. Halid el-Bağdâdî'nin bir vasiyetnamesi var. O vasiyetnamesini okudum. Zenginlere de ders vermeyin diyor. Yani onları tarika, kendi tarikina kabul etmeyin diyor. O zaman ama. O zamanki zenginler için bunları tarikatıma sokmayın demiş.

"[Güneş ve ayın tutulması bir kişinin ölmesi veya doğması ile] alakadar değildir onlar. Yalnız Allahu Teâlâ'nın bunları böyle yapmasında da bir hikmeti vardır. Bunların bu hallerini gördüğümüz vakitte kudreti ilahiyeye sığının da Allah'ın zikrine dualara namazlara istiğfarlara devam edin."

Şimdiki bugünkü fenler de bize diyorlar ki;

"İşte ay, dünyayla ayımızın arasına bir başka yıldız giriyor. Girmesi dolayısıyla ışığı bize gelemiyor. O bir müddet sonra sıyrılıp gidiyor yine ay da güneş de meydana ışıklarını veriyorlar. Binaenaleyh bunda korkulacak ne var ki? derler.

Fakat bu nizâm-ı âlem ne zamandan beri Cenâb-ı Hak yarattıysa saltanatı ilahiyeyle bunlar böyle bir santim şaşmadan cereyan etmektedir de.

Bir arkadaş bir ilmihal yazmış. Yazdığı ilmihali, "Bir yerinde bir noksanı var mı acaba?" diyerekten akşam bize okuyordu. Bu ilmihalin içerisin de şu atomdan da bir bahis açmış. Atomdan, kudreti ilahiyeden. İman-ı itikat meselesi, itikat meselesine dayanınca, gelince bir de atomdan bir bahis yapmasını hoş görmüş.

Orada o atom denilen çekirdeğin içersinde üç kuvvet varmış. Bu üç kuvvet gözle görülmeyen bir şey bu yani, o kuvvete bakınca biz göremeyiz. Ama o bir kuvvet ortada dönüyor. O büyük şeylerle görüyorlar onu. Onun içerisinde sayılamayacak kadar çok parça var. Şimdi onun içindeki parçalar saniyede 10 bin metre hızla devrediyorlarmış. Devrederken de birbirine çarpmıyor. Ufacık gözle görülmeyen bir şey içersinde Cenâb-ı Hak bir kudret daha koymuş ki o kudret onun içersinde dönerken fakat bir diğerine çarpmadan dönmekte. Saniyede de 10 bin metre. Aklımız kabul etmez bunu bizim. Saniyede 10 bin metrelik sürati var. O süratinden dolayı bu temas neticesinde mi her neyse patladığı vakitte kainatı ateşe boğuyor. Ateşinin miktarı güneşin ateşinden fazlaymış. Patladığı vakitte etrafını, demirini memirini, su gibi eritiyor.

Şimdi böyle bir kudretin sahibi olan Hz. Allah'a, bugün fenne sahip olup da bugünkü fenni bilen insan fenin bu kudretini görüp de Allah'ı inkar insanın eski inkar eden insanlardan çok daha fazla cezası olacak. Çünkü Allah onu ötekine göstermedi bir şey. O zavallı bilmiyordu. Fakat bugün apaçık işte bak ufacık bir çekirdeğin içersine ne hayat yaratmış Cenâb-ı Hak. O hayat bugün gözünün önünde herkesin işte atom diye ödü patlıyor herkesin.

Bunu yaratan kudreti sen mi koydun o çekirdeğin içersine o kadar sürati?

Yok.

O kudreti koyan Allahu celle ve alâ. Binaenaleyh Allahu celle ve alâ'ya boyun bükmekten, teslim olmaktan, emrine inkiyattan başka insanların çaresi yok.

Onun için adam bugün aya gidiyor. Görüyoruz ya. Maddi bir iş. Aya değil yarın güneşe de gitse daha bilmem nereye de gitse hep bunlar maddi bilgilerin şeysidir. İşte eski dedelerimiz tayyarenin ne olduğunu bilmezdi. Biz de bugün bak tayyarelerle gökte uçuyoruz. Bu bir ilimdir, yani ilmin fen kısmı.

Şimdi bu fen yokken Süleyman aleyhisselam'ın da ordusu gökte [uçuyordu.]

28 bin kişiyi gökte uçururken Süleyman aleyhisselam'ın tayyaresi mi vardı?

Kudreti ilahiye. O 28 bin kişiyi bütün o teçhizatıyla, içerisinde nakliyesiyle beraber götürüyor.

Onun için Allahu Teâlâ'nın zikrine duasına istiğfarına [devam etmelidir.] Onun için eskiden böyle şeyler olduğu vakitte salât-ı küsüf, salât-ı husuf diye iki namaz tarif ederler. Hatip hutbeye çıkar. Hutbede hutbe okur. Allahu Teâlâ'nın âyât u alâmetlerini insanlara bildirir ve iki rekât namaz kılaraktan Cenâb-ı Hak'tan bu kendilerine âfatlardan, felaketlerden muhafazasını rica ederler, isterler. Cenâb-ı Hakk'ın Rahmetini isterler, korkutmamasını isterler. Şimdi onun yerine cahiliyet devri geçmiş, dan dan dan silahlar atarlar.

Nereye atıyorsun be adam bu silahları?

"Cinniler tutmuş ayı!" diye oradan kurtaracak.

Peygamberimiz ne diyordu?

"Duaya gidin, zikrullaha varın. Allah'a sığının ki Allah sizi ondan kurtarsın." diyor. Onu bırakıyoruz, kendi bildiğimiz yapıyoruz.

İnne hâzihi'l-ümmete. Onlar biziz elhamdülillah. Ümmetün merhûmetün. "Ümmet-i merhumedir." Azâbuhâ bi-eydîhâ. "Azapları kendi ellerinde olacaktır." Fe-izâ kâne yevmu'l-kıyâmeti. "Kıyamet olduğu vakitte." Dufia ilâ külli raculin mine'l-müslimîne raculün mine'l-müşrikîne. "Her müslümana, dini İslâmiyet dışında olan her bir kişi, bir nefer, ona göre verilecek." Fe-yukâlu: Hâzâ fidâûke mine'n-nâri. "Bu senin yerinedir. Sana fedaidir."

Senin yerine işte bu müşriki atacağız cehenneme diyerekten kıyamet gününde onu atacaklar.

İbn Mace'nin hadisleri.

Onun için bu ümmet-i merhumenin azabı dünyada işte fitneler olacak. O fitneler de o inşallah günahlarımız silinecek, âhirette yerimize Cenâb-ı Hak ermeniden, yahudiden, nasaradan birer gavuru [atacak]. Hangisi, gavur olduktan sonra onun yani şu milleti bu milleti yok hangi milletten olursa olsun. Dini İslâm'ı kabul etmemiş herkesten bir tanesini müslümanın birisine [fidye verilecek.] Hani kurban kesiyoruz ya, akika kurbanı. Bu benim vücudumun her azasına mukabil bu kurbanı kesiyoruz. O da bize mukabil cehenneme fedai olarak gidecekler, biz de kurtulacağız.

İnne hâzihi'l-ümmete tübtelâ fî kubûrihâ. "Bu ümmette, ümmet-i merhume kabirlerinde müptela olacak."

Buradaki ümmet, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem birgün mezarlıktan geçiyorlarmış. Fî kavmi benî neccâr. "Benî Neccar denilen bir kavmin bahçelerinden geçiyorlarmış." Oraya hayvanlarını bağlamışlar ve önlerinde 5 veya 6 veya 4 kabir. Sormuşlar sallallahu aleyhi ve sellem,

"Bunlar kimin kabirleridir biliyor musunuz?

Birisi demiş, "Ben biliyorum. Filanın filanın filanın kabirleridir." demiş.

O zaman buyurmuşlar ki;

Ne zaman öldü bunlar?

Gavurluk zamanlarında öldü demiş.

O zaman buyurmuş Efendimiz;

İnne hâzihi'l-ümmete tübtelâ fî kubûrihâ. "Onların cezaları kabirlerinde çekecekler onlar cezalarını." Fe-lev lâ en lâ tedâfenû le-deavtüllâhe en yüsmiaküm min azâbi'l-kabri'llezî esmeu minhü. "Ben eğer sizin korkmayacağınızı bilsem bu kabirden işittiğim gürültüyü, felaketi sizin de işitmeniz için Cenâb-ı Hak'tan isterdim."

Allahu Teâlâ'ya dua ederdim ki "Bunlara da işittir yâ Rabbi azab-ı kabri." derdim. Fakat siz onu işitirseniz mevtalarınızı artık gömemezsiniz. Gömmeye meydan bulamazsınız kaçar gidersiniz. "Ne olacak bizim halimiz?" diyerekten kendi derdinize düşersiniz.

Bu, mevtayı kabre sokmamak, mevtayı dışarıda bırakmak suretiyle değil. Korkunuzdan mevtayı bırakırsınız dışarıda, bu o manada değil. Çünkü siz mevtanızı dışarıda da bıraksanız onu azabı ilahiye nerede olsa bulacaktır onu. İster onu altın kafesin içine koy, isterse nereye korsan koy o azap onu bulacaktır. Balığın karnında, nerede olursa [olsun] o azabı tadacaktır o adam. Onun için siz ölülerinizi gömmemeye kalkarsınız. Yani kendi başınızın derdinden düşersiniz, kaçarsınız ölülerinizi gömmekten. Onun için;

Teavvezû billâhi mine'l-fiteni mâ zahara minhâ ve mâ batana. "Onun için siz açık, iç ve dış bütün fitnelerden Allah'a sığınınız."

Ki o fitneler Allahu Teâlâ'nın rızasının haricinde işlenen bütün günahlardır. Bütün Allahu Teâlâ'nın rızasının dışında işlenen bütün günahlar fitnedir. O fitnelerin her çeşidinden Allah'a sığınırız.

Burada İmam Gazzâlî'nin çok güzel bir sözü var. Ben diyor hep içime bakıyorum. Siz dışına bakıyorsunuz. İçine baksan, içine baksan içindeki felaketleri bir görsen çok nedamet eder, çok pişman olur, çok ağlarsın artık. Fakat sen bütün gözlerini dünyaya dikmişsin hep dünya işine geceni gündüzünü harcıyorsun. İç aleminden haberin yok.

Kalbinin kalp nedir yani, ne olacak?

Kalp nedir işte?

Oradaki bir et parçası dersin. İşte onu da Allah yaratmış. O da vazifesini yapmazsa banane. Fakat asıl iş ondadır yani. Şu insanlık denilen bu bize verilen nimet.

Allahu Teâlâ insanı yaratacağı zaman melekler Cenâb-ı Hakk'a;

"Biz varız ya, bizi yarattın ya! Hiç günah bilmiyoruz, hiç günah da işlemiyoruz. Emrinden dışarıya çıktığımız da yok. Sen bu Âdemoğlunu ne diye yaratıyorsun? gibilerden soruyorlar.

Diyor ki;

"Ben size "Kün!" dedim oldunuz. Size bir zorluk tereddüp etmemiştir. "Kün!" Bir emr-i ilahi ile bütün melekler halk olmuştur. Bir "Kün!" emri ile bütün melekler derhal karıncanın yuvasından fırlar gibi yahut ne gibiyse çıkıverirler. Ama insanoğlu öyle değil.

"İnsanoğlunun tıynetini 40 günde yoğurdum." diyor. 40 günde verdim bu vücudu. Ondan sonra onun içine iki tane ruh koydum. İki tane ruh koydum: Birisi şeytanî birisi sultanî. O iki ruhu imtizaç ettirdim, giydirdim. Şimdi onu da aklıyla, akıllarıyla beraber salıverdim bu âleme. Rûh-u şeytâniyeye dünya aklını, rûh-u sultâniyeye de âhiret aklını verdim.

Şimdi onlar ikisi de buluğa erdikten sonra kıyamete kadar muharebededirler. Yeryüzündeki insanlar nasıl daimi muharebedeyseler, o insanlarda bu muharebe buluğ devresinden itibaren ölünceye adar devam eder. Kurtulmanın çaresi yok. Tâ sultanî zikri atlar da nefs-i mutmainneye erişirsen o zaman Cenâb-ı Hakk'ın masumiyet eli seni tutar, Peygamberler gibi sen de masum olarak artık yıkılmaktan kurtulursun. Yıkılmazsın ondan sonra. İman tehlikesi kalmaz ondan sonra. İmanın elden gitmek tehlikesi kalmaz. Çünkü yükseklik mevkiin taht-ı te'mindedir. Cenâb-ı Hakk'ın emniyetine girmişindir artık. Ondan evvelki devirler hep tehlikelidir, hiç bir güven yoktur.

Onun için bu iç âlemin kavgası kıyamete kadar devam edecektir.

İç âlemde şimdi iki tane ruh var: Birisi şeytanî birisi sultanî. Birisine hayvanî diyorlar birisine sultanî. O hayvaninin yardımcısı veziri şeytan. Onun veziri şeytan. Birisi de dünya aklı. O dünya aklıyla şeytan birleşir rûh-u hayvanînin yardımcısıdır bunlar. O bir memleketin teşkilatı mevcut yani. Öteki rûh-u sultanî, onun da veziri meleklerdir ve akl-ı âlîdir.

Ama bunlar şimdi evamir-i ilâhiyeye imtisal eder, tam manasıyla yaklaşırlarsa o zaman rûh-u hayvanî rûh-u sultanînin elinde esir olur. Nasıl ki devletlerin idaresinde şimdi bir idareci seçiyoruz. O idareci hangi idareciyse diğer idareciler o idareciye teslim olmak mecburiyetinde kalıyorlar.

Bunun için teşkilat demeyelim de. O idareci ama öteki idareci daima gözünden kaçırmaz. Bir puntunu bulsam da şunu devirsem de ben otursam oraya der. Burada insanın içinde yine mevcut. O rûh-u sultanî, "Oturdum ben bu saltanata." diye güvenemez. Çünkü rûh-u şeytanî rûh-u hayvanî daima onu yıkmak için çareler arar. Çareler arar ve o çareler dolayısıyla onun bir pundunu bulup devirirse saltanattaki ötekinin elini ayağını bağlar o şekilde oturtturur. Ondan sonra hiç bir şey yapamaz. Ben insandım ya, insansın ama hayvanlıkta rûh-u hayvâniye teslim olmuş, şeytana teslim olmuş bir insansın. Kıymetin yok. Tehlike içersindesin.

Onun için insanın kıymeti çok yüksek. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Kabe-i Muazzama'yı tavafında da bunu Kâbe'ye hitaben dedi ki;

"Ey Kâbe! Bu kadar çok böbürlenme hani, herkes etrafını tavaf ediyor. Mü'minin kıymeti senden efdaldir." dedi.

Mü'mindeki kıymet çünkü Allahu Teâlâ'nın ekremi mahlukatı. Erkem-i mahlukat en üstün mahluk insan. Sen en üstün mahlukken şeytana esir olmuş, nefse esir olmuş, efsel-i sâfilîn düşmüş. Elbetteki cezası ne kadar ağır olacak bunların. Senin işin meleklik değil meleklikten üstünlük lazım çünkü efdal-i mahluksun. Melek değil efdal-i mahluk. Efdal-i mahluk insan. İnsanın efdali hepsinden âlâ. Onun için o âlâlığı sen ayaklarının altına paralara değişiyorsun. Paralarla değil Allah'ladır senin işin.

Onun için;

Te'avvezû billâhi min azâbi'l-kabri. "Kabir ilk menzilimiz olduğu için azab-ı kabirden Allah'a sığının evvela."

Kabir. Görüyoruz işte bir topraktır bir çukurdur. Ana vatanımız orası. Ana vatan. En nihayet akibet oraya gideceğiz. Fakat orada Allah'a iman edenlerle iman etmeyenler seçilecek. Orada herkes haline göre orada azab-ı kabiri tadacaktır. Allah esirgeye imansız gittiyse insan, ebedi makam olan cehennem her gün kendisine arz olunacak. İşte senin makarrın, işte yerin, işte gör! O alevlerin o azapların içersine külle yevmin sabah akşam. Kur'an'da mevcut. Her sabah akşam onlara yeri gösterilecek.

Kimlere?

İmansızlara. Firavun ve âl-i firavn dediği yani kim olursa olsun ona tabi olan güruh.

Onun için daima bize o azabı kabirden sığınmak lazım.

İkincisi;

Azâbü'n-nâri. "Cehennem azabından da."

Üçüncü;

Te'avvezû billâhi min fitneti'd-deccâli. "Bir de deccal fitnesi var. Ondan da Allaha sığının."

Bu da her devirde bu deccal mevcut. Bunu bir büyüğü gelecek, o büyüğü gelmezden evvel bu deccal her devir kendisine göre hep deccali var yani. Her devrin deccali var.

"Onun için Allahu Teâlâ'ya bunlardan daima sığının!" buyurmuş.

Cenâb-ı Hak cümlemizi de affetsin mağfiret etsin. Bu deccalin şerrinden, fitnelerin şerrinden, azab-ı kabrin şerrinden cümle ümmet-i Muhammed'i bizleri de muhafaza buyursun.

Bi-hürmeti-l-Fâtiha.

Sayfa Başı