M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 337-340

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Euzubillahimineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim.

el-Hamdulillahi rabbilalemin ve'l-akibetu li'l-muttekin. Vessalatu vesselamu ala seyyidina muhammedin ve alihi ve sahbihi ecmain.

İ'lemu eyyuhe'l-ihvan enne efdale'l-kitabi kitabullah ve enne efdale'l-hedyi hedyu muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umuri muhdesatuha ve kulle muhdesin bid'ah ve kulle bid'atin dalaleh ve kulle dalaletin fi'n-nari. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehu kal:

Kane'l-kiflu min beni israile la yeteverra'u min zenbin amelehu... ila ahiri'l-hadis.

Bu hadisten evvelki bir hadis-i şerif var, bunların ikisi birine yakın hadisler.

Beni İsrail devrinde, bizden evvelki Musa aleyhisselam'ın devrinde yahut ondan daha evvel iki kardeş, yani iki ahbap iki dost var imiş. Birisi gunahkar, kabahat işliyor mutemadiyen, birisi de abid, ibadette cok onemli.

Bu abid olan, ibadete devam eden, o kardeşini gunahlar uzerinde gördükçe, gunahları işlediğini gördükçe üzülüyor. Bu üzülmesinden dolayı ona nasihat ediyor, "Yapma, etme!" diyor.

Bir gün yine bir günah üzerinde onu görmüş, "Bırak bunu artık yapma, etme!" diye soylenmi?. O zaman o da diyor ki;

"Sen beni bırak! Seni Allah benim üzerime rakip mi yolladı, murakıp mısın sen benim üzerimde? Benim murakıbım mısın sen? Seni Allah bunun için mi yarattı? Beni bırak kendi halime!" diyor.

Bunu gunahkar olan soyluyor.

Buna uzuluyor tabii o adam, bir de yeminle diyor ki;

"Sen madem ki böyle, Allah seni elbet mağfiret etmez! Allah seni affetmez, mağfiret etmez, yahut Allah seni mağfiret etmesin, yahut Allah seni cennetine koymasın veyahut koymaz."

Derken bunların ikisi de oluyorlar, Rabbulaleminin huzurunda duruyorlar. Cenab-ı Hak o ibadetli olan kişiye soruyor;

Sen benim işlerimi biliyor musun?

Benim yaptığğım işleri biliyor musun sen?

Veya ne yapacaklarımı biliyor musun?

Öyle bir bilgiye sahip misin sen?

Benim yapacağım kuvvet kudret senin elinde var mı?

Binaenaleyh o günahkara diyor ki,

"Bunu götürün cennete. Benim rahmetimle bunu cennete koyun."

Buna da diyor ki;

"Bunu da götürün atın cehenneme!"

Bu Ahmed b. Hanbel ile Ebu Davud'un Hz. Ebu Hureyre'den rivayeti.

Bütün ameller, bütün ameller hatimeye, son zamana bağlıdır. İnsan gençliğinde abid olursun, zahit olursun, güzel olursun. Bakarsın sonra bazen şaşkınlıklara düsenler görülüyor. Bazen cahil meşrep, bakıyorsun son zamanda çok güzel bir yol bulmuş oluyor. Bunlar görülen şeylerdir, neticeyi bilmek Allah'a mahsustur. Binaenaleyh insan daima müteyakkız olup kendi hareketini, kendi hareketini takip etmesi, gözetmesi lazım.

Şimdi burada da bir hikaye, yani vak'a daha geliyor, bu da evvelki bir devrin hikayesi, eski bir devrin vak'ası yine.

Kane'l-kiflu min beni israile. Beni israildeki el-Kifl isminde bir adam."

İsmi Zulkifl olan peygamber değil. Kifl isminde bir adam fakat günahtan korkmaz bir adammış. Günahlardan korkmayan daima günah işleyen bir adam.

Bir gün kendisine ihtiyaç sahibi bir hanım gelmiş, kıtlık bir devirde kendisinden para ve erzak hususunda bir yardım istemiş. Bu da tutmuş buna 60 dinar bir para vermiş, fakat nefsini kendisine teslim etmek şartıyla.

Bu zavallı da günlerden beri aç ve zarurette kaldığı için bir mecburiyet mutavaat etmiş. Fakat bu hal esnasında kendisine bir titreme gelmiş ve bir de ağlama. Demiş ki,

"Hoşlanmadın mı da ağlıyorsun benden?"

"Yok." demiş, "Ben bu işi işlemiş bir adam değilim şimdiye kadar. Bu benim için çok ağır bir iş, ağır bir yük. Ben buna tahammül edemeyeceğim, dayanamayacağım." derken, "Yalnız ben buna razı oluşum açlığa dayanamadığımdan, çoluk çocuğumun açlığına da dayanamadığımdan dolayı ben bu işe 'Peki!' dedim ama içim bir türlü de razı olmuyor bu işe."

O zaman adama bir insaf merhamet gelmiş, "Sen." demiş, "Bu ihtiyacınla madem ki böyle Allah korkusu ile titriyorsun, ürküyorsun. Ben de sana verdiklerimi hediye ettim bağışladım. Ben de bir daha boyle iş yapmayacağıma tevbe ediyorum artık." demiş tevbe etmiş.

Bu vak'a bir ihlas meselesinde de geçer. İhlas yani öz, amellerin ozu.

Uç arkadaş gezmek bir geziye çıkmışlar. Gezi esnasında şiddetli bir fırtınaya tutulmuşlar, dağdan bir mağaraya sığınmak mecburiyetinde kalmışlar. Sığındıkları mağaranın önüne koca bir taş gelmiş, kaya kapamış mağarayı, çıkmak imkanı artık kendilerince mümkün değil.

Bu uç kardeş demişler ki;

"Cenab-ı Hakk'a yalvarmaktan başka çaremiz yok. Başka çare yok, yalvaralım Cenab-ı Hakk'a bakalım ne yapar."

Bu üçten birisi olan bu vak'a olsa gerek, demişler;

"Sen yalvar bakalım Cenab-ı Hakk'a."

Demiş;

"Ya Rab! İşte böyle bir hal vaktiyle benim başımdan geçti, ben de senden korkaraktan bu işi terk ettim. Eğer senin yanında bu iş makbule geçtiyse bize buradan bir yol ver." demiş, taş biraz şöyle açılmış ama geçmek imkanı yine yok.

?kincisi de işte anasına babasına yaptığı hizmeti öne katmış, o da o taşta biraz açılmış. Üçüncüsü de birisine verdiği parayı üretmiş, çok para çok bir servete ulaşmış, onu adama olduğu gibi vermiş. Bu da demiş senin yanında makbule geçtiyse bize bir çıkış selameti ihsan et diye [dua etmişler,] taş yuvarlanmış gitmiş, bunlar da kurtulmuşlar.

Bu işte oteki kardeş, iki kardeş iki arkadaş ki, birbiriyle daima [tavsiyeleşirlermiş.]

Bu birbirlerimizi gözetlemek vazifemiz bizim. Birbirlerimizin hatasını, kusurlarını birbirimize tavsiyede, hayırlı tavsiyelerde bulunmak ama açık değil gizli. Vazifemiz ama burada insan kendisine güvenip de, "Ben iyiyim de sen kötüsün!" dememeli. Kendini temize çekip de [başkasını kötülememeli.] Son devremizi hiç bilmeyiz.

Allah cümlemizi affetsin.

Cenab-ı Hak şimdi bize Mekke-i Mükerreme'de bu sene Ramazan orucunu tutmayı nasip etti elhamdulillah. Bu şüphesiz sizin dualarınız sayesinde olduğuna inancım var. Çünkü hep böyle istiyorduk Cenab-ı Hak da lütfetti.

Şimdi orada uzun bir müddet oraya bir alışkanlığımız dolayısıyla ayrıldık oradan, o ayrılık da çok acı geldi. Sizlere yine kavuştuk elhamdülillah. Fakat burada mühim bir nokta var idi ki Cenab-ı Hak oradan biz ayrılırken içimize doğuruyordu ki;

"Ben sizinleyim. Size evimi lazım ben mi lazım? Sana evim mi lazım ben mi lazım?

Rabbimizin böyle dediği insanın içine doğuyor.

Tabi ki bir ev, hangi evi verirlerse versinler, gayet mükemmel muntazam bir ev, ama içinde sahibi yok.

Ne yaparsınız orada?

Oturursunuz en nihayetinde canınız sıkılır çıkarsınız. Sahibi olmayan evde insanlar durmaz.

Binaenaleyh ben seninleyim, sen üzülme!

E sana düsen?

Sen de O'nunla olmak. Madem ki O bizimleyim diyor, bizim de O'nunla olmamız lazım.

İnsanın Allah'ı ile olması kadar medar-ı iftiharı ne olabilir acaba?

Hiçbir şey olmaz.

Binaenaleyh insan hiçbir zaman hatadan kusurdan salim değildir. Hacı olmak çok kolay, bugün hele eski devre göre çok kolay. Hoca olmak, o da kolay. Hafız olmak, o da kolay.

İşte bugün birçok meslekler var, hangisini isterseniz en yüksek profesör olursunuz, bir şey olursunuz vekil olursunuz. Bunların hepsi mümkün fakat insan olmaktır hüner. Hüner insan olmaktır. Biz hacca gidemesek, benim param da yok, mülküm de yok, varlığım da yok. Cenab-ı Hak, "Sen niçin gitmedin?" diye beni cezalandırmaz ama, "Niçin insan olmadın?" diye soracak.

İnsana lazım olan insanlıktır, insanlıkta imanın kemali ile olur. İman ne zaman kemale erişir, insan da o zaman kamil olur. Onun için dualarımızı daima;

"Ya Rabbi! İmanen daimen ve kamilen. Hem imanım daim olsun, hem de kamil olsun." [diye istiyoruz.]

Kamil olmazsa, ham bostan nasıl işe yaramıyorsa biz de onun gibiyiz işte!

Onun için Allah hepimizi affetsin.

Yani dualarımızın içerisinde de;

"Ya Rabbi! Sen bizden razı olacağın [şekilde] razı olacağın amelleri bize nasip et. Biz öyle ameller işleyelim ki, o işlediğimiz amellerle sen bizden razı olasın."

Yoksa çeşitli işler yapıyoruz işte bugün ama Allah razı olmazsa o işlerimizden o işlerin hepsi boştur.

Onun için biz bir kardeşimizde kusur gördüğümüz vakitte benim kendi görgüme göre bu kardeşi atmak değil, onu daha bağra basıp onun o yoldan nasıl şekilde kurtulması icap ediyorsa onlara teşebbus edip gecede de gündüzde de Allah'a yalvarır, "Ya Rabbi! Bu da benim kardeşim, yolunu şaşırdı. Senden ben yalvarıyorum, rica ediyorum kardeşimin yoluna iyilikler ihsan et şunu ihsan et, bunu ihsan et o da doğru yolda olsun. Senim yolunda olsun." diyerekten ricada bulunmamız daha evla ve daha ala olur.

Sonra çok büyükler gelmiştir bu dünyaya, çok güzeller kamiller, fakat son zamanları tehlikeye düsen çok kimseler vardır. Onun için bugünkü hayatın cilvelerine hiç aklımız ermez. İnsan daima nasıl geminin yolunu radar gözetliyorsa, önündeki pusulasına dikkat lazımsa hepimiz böyle hareketlerimizi kontrol etmek mecburiyetindeyiz.

Bugünkü yaptığımızı akşam hesap edeceğiz, bugün neler yaptım?

Allah'ın rızasına uygun muydu yaptığım işler yoksa değil miydi?

Dün bir efendi kardeş geldi, bir soru sual sordu bana. Bir iş yapacak, "Bu yapacağım işler muvafık mıdır?" diyor, soruyor.

E ne güzel ama!

Nicin?

Günahtan kaçıyor. Yapacağım iş de en çok rızık meselesidir. Rızık güzel olursa her şey güzel olur, rızık bozuk olursa alt tarafını karıştırma artık.

Onun için Allah hepimizi affetsin. Tevfikatı samadaniyesine mazhar etsin, bizi sevdiği ve razı olduğu kullarının arasına kabul etsin.

Hacıların arasına girmek kolay, kapıyı yeşile boyarsın, tayyareye bindin mi gider gelirsin. Bir hacı oldun derler elini öpenin sayısı yok. Fakat bu para etmez, para Allahu Teala'nın razı olduğu amelleri işleyebilip Allah senden razı olacak duruma gelmek lazım. Bu duruma geldin mi korkma artık.

Onun için;

Ya eyyetuhe'n-nefsu'l-mutmainneh.

Mutmain bir nefis nasıl nefis?

Kotu ahlaklarını temizlemiş, kotu ahlakların hepsini atmış, hiç kotu ahlak bırakmamı? içinde, iyi huyları da kesb etmiş kazanmı. İşte bugün hangi meslek istersen bir kazanca bağlı, calışmaya gayrete bağlı. Bu gayretin neticesinde o i? elimize geçiyor. Ahlaklar da böyledir. Kendiliğinden ahlak güzel olmaz. Calışacaksın, onu doğru yola getirmek için ne gibi çarelere başvurmaksa yapmaya çalışacak ki ahlakı düzelsin. Kimseyi incitme, kimseyi darıltma, kimseyi küstürtme. Elinden geldiği kadar herkese yardım etmeye çalış. Herkese acı, merhametin bol olsun.

Onun için iyi insanlar dünyaya bedeldir. Bir tane de bir insan dünyaya bedeldir yani. Ama çok olmuş, adam olmadıktan sonra kıymeti yoktur.

Sonra bu adam olmuş, ölünce kapısına;

Mektubun ala babihi innallahe kad ğafera lilkifl yazılmış ki o zaman işte Cenab-ı Hakk'ın hikmeti, herkesin iyiliği de kötülüğü de kapısına yazılır, herkes görürmüş "Bu adam ne kötü veyahut ne iyi adam" diye bilirmiş.

Sonra Cenab-ı Hak peygamberimizin hürmetine bunu kaldırdı da bizim kabahatlerimizi kendimizden başka Allah'tan başka bilen yok. Allahu Teala'nın bilmediği bir şey de yok, biliyor ama setrediyor. Setrediyorsa o bir mükâfattır, onu açıklama kimseye. O kabahati açıklama çünkü Allah madem ki setretmiş örtmüş onu, inşaallah ahirette de örtecektir elbet.

Kane haze'l-emru. Bu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in hilafet meselesidir.

"Bu hilafet, halifelik." Fi himyera. "Himyer denilen bir kabilede imiş, kabilenin hakkı imiş." Fe neze'aullahu minhum. "Allahu Teala onlardan layık olmadıkları için midir nedense hilafeti ellerinden almış." Ve ce'alehu fi kurayşin. "Ve halifeti Kureyş kabilesine vermi?." Ve seye'udu ileyhim. "Yine netice onlara döneceğini de beyan buyurmuş."

Kane'l-livatu fi kavmi lutin fi'n-nisai kable en yekune fi'r-ricali bi-erbaine seneten.

Kane raculun tacirun yudayinu'n-nase fe-kane yekulu li-fetahu iza eteyte mu'sıran fe-tecavez anhu le'allellahe en yetaceveze anna fe-lekıyallahe fe-tecaveze anhu.

Bu Buhari ile Müslim'in de beyan ettiğine göre;

Bir tüccar, borç verirmiş insanlara. Sıkılan insanlara para verirmiş ve katibine, paraları tahsil edecek adama da dermiş ki, "Vakti dar olanlara, paralarını vaktiyle veremeyecek olanlara göz yum, onları sıkıştırma. Umulur ki Allahu Teala da bizim hatalarımızı affeder." Bu böyle dediği için Allahu Teala da onun kusurlarını vazgeçmiş ve ehli cennet olaraktan, Allah ondan razı olduğu halde Allah'a mülaki olmuş.

Onun için bunlar guzel şeyler, hep birbirimizin yardımcısı olalım, olabilmemizi tavsiye ediyor. Daima insanlar mutlaka [zorluk çıkarırlar

zor durumda kalırlar;]

Sen sözünde niçin durmadın yahu?

E olmadı işte, ne yapalım, yok.

İcraya vereceğim, şunu yapacağım, bunu edeceğim.

Biraz müsamaha iyidir.

Peki sana beş on gün daha bir mühlet vereyim.

İmkanı varsa bağışlayıvereyim. Ya bağışlamak veyahut imkan dahilinde tecil ederekten onu sıkmamak.

İşte bu bir misal olaraktan bu adam böyle yapmış Allahu Teala da onun hatalarından kusurlarından vazgeçmiş.

Bize bir derstir ki siz de böyle olmaya çalışın. Bu iyi ahlakların birisi de budur işte! İyi ahlak sahibi daima karşısındakini sıkmaz, üzmez ve yıldırmaz.

Kane'l-vahyu ye'tini ala nahveyni ye'tini bihi cibrilu fe yulkihi aleyye kema yulki er-raculu ala'r-raculi.

Cenab-ı Peygamber Efendimiz'e vahiy dediğimiz şey nasıl olduğunu beyan buyuruyor. İki çeşit olurdu diyor, Resulü Ekrem Efendimiz, vahiy bana iki şekilde gelirdi. Bir şekli, Cibril aleyhisselam gelirdi, seninle ben nasıl karşılıklı konuşuyorsak, onu bana öyle içime ilka ederdi, o benim içime yerleşirdi. Bir de şiddetli bir ses seda ile gelir öyle, o da benim içime kalbime yerleşir. Bu ama en zoru idi, en şiddetlisi ve en aşırı idi diyor. Öteki karşıma gelir konuşuruz o söyler ben dinlerim, onun söyledikleri benim kalbime yerleşir. Yerleştikten sonra unutmam artık onu, onu ben size tebliğ ederim, gerek Kur'an'dan gerek başka şeylerden.

Kanet benu israile tesusuhumu'l-enbiyau kullema heleke nebiyyun halefehu nebiyyun.

Beni İsrail zamanında peygamberler kavimlerini gözetlerler, onların işlerine, hayatlarındaki hallerine yardımcı olurlarmış. Bir peygamber olur ölmez onun yerine diğer birisi gelir yine o da milletin işini üzerine alır, böylece idare ederlermiş. Fakat benden sonra bir nebi daha gelmeyecektir.

"Benden sonra bir nebi daha gelmeyecektir, binaenaleyh." Ve setekunu hulefau. "Ve ancak benim halifelerim idare edecektir." Fe-yeksurune. "Fakat bunlar çoğalacak, kıyamete kadar böyle birbirini takip edecek."

E bir halife burada çıkmış, bir halife de orada çıkmış, "Ben de halifesiyim Resulullah'ın." diyor. E peki orada "Ben de halifesiyim Resulullah'ın." diyor.

"Bunların hangisine ittiba edelim, ne dersiniz?"

Kale fu yeb'ate'l-evveli. "Buyurmuşlar ki, 'Evvelki idareci kimse ona tabi olun, ikinci bir idareciyi tanımayın." Ve a'tuhum hakkahum. "Binaenaleyh o tabi olduğunuzun da hakkını verin ki ona itaat edin ve onun sözlerini dinleyiniz."

Bu her meslekte de mesela caridir. Bugün birçok halife diye kendilerine ad takıp da şeyhlik davasına kalkanlar da bu kabildendir işte. Şeyhlik davasına kalkıp, "Ben de şeyhim, bana da rüyada gösterildi ben de bu işi yapmaya kalktım." diyenler Cenab-ı Peygamberin bu şeysine müstahak olurlar.

Allah cümlemizi afv u mağfiret eylesin.

Şeyhlik kadar budalalık yoktur, yani aptallıktan ibarettir. Kendi yükünü kendisi insan taşıyamazken başkalarının yükünü de üzerine almak çok korkulacak bir hadisedir. Buna özenmek dünya tamahkarlığından başka bir şey olmasa gerektir. Çünkü Allahu Teala herkesi çobanı bulunduğu [kimselerden mesul tutacak.] Çoban koyunundan nasıl mesulse, o da etrafından mesul olacak. Kendi etrafını, kendini idare edemeyen insanın başkalarının idaresine kalkıp da "Ben de yaparım" demesi akılsızlıktan başka bir şey değildir.

Ahmed b. Hanbel, Buhari, Muslim ve İbn Mace'nin Hz. Ebu Hureyre'den rivayetleri.

Kanet simau'l-melaiketi yevme bedrin amaime sudin ve yevme uhudin amaime humrin.

Bedir denilen bir muharebe olmuştu ya, o muharebede melekler yardımcı olarak ordumuza irtihal ettiler ve düşmanı perişan ettiler. Bu meleklerin sarıkları siyah imiş. Hepsi siyah sarık sarılmışlar ve bu sarıkla ordunun içerisine girip düşmanı korkutmuşlar ürkütmüşler bir kısmı bir fiil harbe iştirak etmiş, bir kısmı da korku vermek suretiyle kalabalık cemaat görünüp de düşmanı ürkütmek suretiyle öyle bulunmuşlar ki, o gün sarıkları hep bir siyah imi?.

Ve yevme uhudin. "Uhud gününde Uhud muharebesi zamanında." Amaime humrin. "Kırmızı sarık sarmışlar."

Bir de Huneyn denilen harp vardı, o harpte de sarı sarık, sarı sarıklar sararaktan [bulunmuşlar.]

Bu kıyamete kadar Müslüman ordularının içerisinde vakalarda bulunan hadiselerdir. Yani bu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zamanında olmuşta sonra olmayacak demek değildir. Bugün gözümüzün önünde gördüğümüz hadiselerin içerisinde Cenab-ı Hak imanlı mü'minlere muvaffakiyet için meleklerini gönderir, onlara şecaat verir, kuvvet verir, destekler. Bazen bilfiil de harbe iştirak etmek suretiyle de onlar kendilerini göstermişlerdir ve Müslümanlara muvaffakiyetler vermişlerdir elhamdülillah.

Tarihte de bunların numuneleri çoktur, şu önümüzde olan yunan harbinde de bunların birçok nevileri görülegelmiştir.

Hatta şurada bir kardeşimiz var, demin onun hikayesini anlatıyordu. Biz, diyor, Dumlupınar'da Fransız kumandanı esir aldığımız zaman da dediler ki;

"Siz kimsiniz yahu? Sizden evvel bizim aramıza öyle adamlar geldi ki, heybetlerinden, dehşetlerinden biz kaçacak yer bulamadık da size teslim olduk, ama siz üç gün sonra geldiniz buraya?"

Nakil kendisi burada harpte bulunmuş bir zat.

Yani hakikaten de öyledir. O Çanakkale zaferi, diğer zaferlerde onların o kadar muazzam kuvvetlerine karşı bizim her tarafta aczimiz, zaafımız varken bir turlu muvaffak olamadılar, çünkü Allahu Teala'nın nusratı var idi. Allahu Teala nusret edince düşman bir turlu muvaffak olamaz.

Kane tahiyyete'l-umemi ve halasa vuddihim ve inne evvelu men anaka ibrahimu.

"Sarılmak, sarmaşmak, muanaka dedikleri birbirlerini sararaktan sevişmek. Bu İbrahim aleyhisselam'ın sünnetidir."

El öpmek ikinci bir derecededir. Fakat asıl olan sarılarak iki kişinin birbirine böyle kaynaşması. Bu muhabbetin daha ziyadeliğinden ileri geliyor, sevdiğini insan çok güzel kucaklar ve onu öper sağından solundan. Ve o bu Pakistanlılarda çok güzel görüle gelmekte. Onlar birbirlerini buldular mıydı, öyle bir sarılıyorlar ki, adeta birbirlerini pehlivanların sıktıkları gibi sıkıyorlar öyle ve epeyce bir duruyorlar. Yani öyle sıkıp da bırakmıyor kolaycacık. Üç beş dakika böyle bu onu o onu sıkmış bir vaziyette kaynaşıyorlar birbirlerine.

Bu bize İbrahim aleyhisselam'dan kalma bir sünnet oluyor.

Bunu da iyi dinlememiz lazım geliyor;

Kanet havvau la yeişu leha veledun.

Havva, anamız. Adem aleyhisselam'ın hatunu, bütün beşerin de bugün annesi. Bunun çocuğu olmuyormuş, oluyor oluyor.

Fe-nezerat. "Nezretmiş." Le in aşe leha veledun le-tusemmiyennehu abde'l-harisi. "Eğer cocuğum yaşarsa adını Abdelharis koyacağım demiş."

Haris şeytanın adı. Şeytanın adı olduğu için şeytanın cocuğu, kulu diye bir ad takmış oluyor cocuğuna.

Fe-aşe leha veledun. "Çocuğu yaşadı." Fe-semmethu abde'l-harisi. "O da Abdelharis diye ad koydu ona." Ve innema kane zalike an vahyi'ş-şeytani. "Bu şeytanın Havva validemize olan ilkasından ibaret."

Yani şimdi dikkat edilmesi lazım. Bazı insanlar kendileri birçok rüyalar görürler, göklerde uçar, böyle olur, böyle olur, kendisine bir gurur gelir; "Ben de iyi bir adamım ki bak neler oluyor bende. Şöyle sesler duyuyorum, böyle hallere vakıf oluyorum!" filan.

Eğer bu hakikaten salih bir insansa ne mutlu ama o [salih insan] saklar bunları, katiyen söylemez. Fakat dünyalık bir adamsa o bunları söyleyerek, etrafa da yayaraktan kendisine paye verdirerek yükseltir, fakat şeytanın oyunu olduğunun farkına da varmamıştır. En nihayet şeytanın tuzağına düşünerekten de Allah esirgeye buradan ayrılmasından korkulur.

Allah cümlemizin muini olsun.

Şeytana alet olmamak için kitab-ı ilahiden ve sunnet-i Resulullah'tan zerre kadar ayrılmaya gelmez. Bilgine güvenme, gücüne güvenme, kuvvetine güvenme, hiçbir şeye güvenme. Bütün kuvvet, bütün kudret, bütün her şey Allah'ındır. Herkese nispet dahilinde bir şey vermiştir. O verilen senin değil Allahu Teala'nın sana bir nispet dahilinde bir kuvvettir. Binaenaleyh kuvvetin de bilginin de hepsinin sahibi Allah'tır. O'na teslim olmaktan daha güzel bir şey yok.

Kebura makten indellahi el-eklu min ğayri cuin.

"En hoşa gitmeyen, ind-i ilahiyede gazaba mucip olan şeylerden birisi acıkmadan yemek."

Acıkmadan yemek! Hepimiz bunun müptelasıyız, saat geldi mi, "Hanım nerede yemek, bak saat geldi?" diyoruz. İyi ama sabah ki yemek daha duruyor karnımda, acıkmamı?ım ki! Ama saat geldi diyerekten yemek mecburiyetini duyuyoruz. Bu ise Cenab-ı Hakk'ın hiç de hoşuna gitmiyor.

Min ğayri cuin. Acık, ondan sonra. Ki bu hazmolsun, miden biraz dinlensin, rahatlasın ikinciyi ondan sonra yersin. Onun için bir sabah bir akşam insana kafidir diyen Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sözüne uymak çok yerinde bir iş olur.

Ve'n-nevmu min ğayri seherin. "Uyku gelmeden, 'Vaktim geldi yatacağım' diyerekten yatmak, bu da doğru bir şey değil, Cenab-ı Hakk'ın gadabına muciptir."

Uyku gelir ondan sonra yatarsın.

Ve'd-dıhku min ğayri acebin. "Lüzumsuz yere gulmek." Ve savtu'z-zenneti inde'l-musibeti. "Bir de Allah esirgesin musibet oluyor, o musibette feryad u figan kopararaktan ağlamak sızlamaklar, bu da Cenab-ı Hakk'ın hoşuna gitmeyen şeylerdir." Ve'l-mizmaru inde'n-ni'meti. "Bir de sevinç zamanlarında çalgılar, envai ceşit şeylerle vakit geçirmek."

Allah bunlardan da cümlemizi muhafaza buyursun ki Cenab-ı Hak bunları sevmiyor ve bunlar gadap ettiği şeylerden bazısıdır.

Halbuki nimetin mukabilinde şükretmek lazım. Bu nimeti Allah vermiş, sağlık, afiyet, varlık nelerse, ona karşı teşekkür etmek lazım gelirken, Allahu Teala'nın hoşlanmadığı çalgılarla, vesair şeylerle vaktini geçirmek elbette insana yakışan bir şey değildir diye hakkın gazabına mucip oluyor.

Onun icin;

Kebbirallahe miete merratin.

Ummehani, Hz. Ali Efendimiz'in kız kardeşine Cenab-ı Peygamber soyluyor ki;

"Neler işleyeyim ben?" diye sormuş Peygamberimiz'e, "Ne yapayım ben?"

Cenab-ı Peygamber de ona buyuruyor ki;

"Sen her gün 100 kere Allahuekber de." Va'hmidillahe merratin. "Elhamdulillah elhamdulillah elhamdulillah de, 100 kere." Ve sebbihillahe miete merratin. "Subhanallah subhanallah subhanallah de, 100 kere."

Şimdi bu bakınız 100 kere tekbir, 100 kere tahmid, 100 kere tesbih;

Hayrun min mieti ferasin mulcemin.

Yemlenmiş, hazır eğeri üzerinde, her şeyi üzerinde 100 tane at. Arap atı, ne atı olursa olsun. Bu atı insan fisebilillah hediye etse, orduya verse veyahut kendisi üzerine binip gitse bunda ne sevap kazanırsa bunda da o sevabı alacaktır, "Ondan da hayırlıdır" diyor. Fisebilillah, her şeyi üzerinde tam tekmil 100 tane güzel at, Allah yolunda harbe yolluyor.

"Sabahta akşamda beni tesbih edin." diye birçok ayetlerle böyle bize bunu ikaz ederken Cenab-ı Peygamber de burada bize "Bunları bırakmayınız!" der.

Ummuhani'ye tavsiyesi aynı zamanda bize de tavsiyesidir. Bize de diyor ki;

"Siz de bunlar böylece yaparsanız sizin bu kadar hayırlarınıza, hayırlarından daha ileridir."

Kitabullahi ve sunneti len yeteferraka hatta yerida aleyye'l-havda.

Kitabullah, Kur'an-ı Azimuşşan. Sünnet, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in gerek sözü gerek hareketi gerek kavlen ve gerek fiilen yaptıkları işlere ve bize de yapılmasını tavsiye ettikleri şeylere sünnet denir ki;

"Bu sünnet Kitabullah'tan katiyyen ayrılmaz."

Mesela sabah namazını kılarken iki rekatta sünnet kılıyorsun.

E Allah'ın emri iki rekat farz, bu sünneti ne yapacağız? Dursun bu.

Olmaz! Peygamberimizin sünneti Allah'ın emrinden hiç ayrılmaz. Onun farzını yapacağız, peygamberin de sünnetini yapacağız.

"Ta kıyamet gününde o havz-ı Kevser denilen havuzdan içinceye kadar ondan ayrılmayacak."

O gün bol bol da inşaallah Cenab-ı Hak Peygamberimizin elinden içmek nasip eder, cümle Ummet-i Muhammed'e bizlere de.

Kutibe aleyye'l-adha ve lem yukteb aleykum.

Edha koyun değil de koyuna şamildir de, duha vaktinin namazı yani saat 9, 10, 11'de kılınan bir namaz.

"Bu benim için farzdır." diyor Cenab-ı Peygamber sallallahu aleyi ve sellem. Bana borç kıldı Cenab-ı Hak ama size borç kılmadı.

Ve umirtu bi-salati'd-duha ve lem tu'meru biha. "Gerek koyun kesmesi Cenab-ı Peygambere vacib idi size sünnettir, gerek duha namazı olsun bana borç idi size sünnettir."

Ama emrolunmamışızdır yaparsak sevap kazanırız, yapmazsak bu sevaptan mahrum oluruz.

Kirametu'l-kitabi hatmuhu.

"Bir mektup yazıldığı vakitte onun şeysi [değeri] nihayetine vurulacak olan imzaya bağlıdır."

İmzasız mektuplar makbul değildir. Onun için keramet dediği, makbuliyet kitabın makbuliyeti onun altına vurulacak mühür veya imza ile değerli, makbul olur.

Keramu'l-mer'i dinuhu ve muruetuhu akluhu ve hasebuhu hulukuhu.

Bakın burada üç şey istedi;

Keramu'l-mer'i dinuhu. "Kişinin işinde keremi, şerefi, devleti dini iledir."

Dini varsa şerefli, kerametli, ikrama ihsana layık bir kişidir. Diniyledir. Dini varsa kereme layıktır.

Ve muruetuhu. "Mürüvvet insanlıktır, onun insanlığı." Akluhu. "Aklı iledir."

Aklı iman çerçevesi dairesinde ise ne güzel mürüvvet sahibi, iman dairesinin dışına çıkmış, peygamberin sünnetinin dışına çıkmışsa onun aklı sair hayvanattaki akla benzer. Çünkü insan aklı ile hayvanlardan ayrılmıştır. Bize bir cihetten hayvan-ı natık diyorlar. Natık yani konuşan bir hayvan. Eh o konuşmuyor biz konuşuyoruz aynı cinsin mahluklarıyız. O da etten kemikten ibaret, göz kulak ağız burun onda da var, biz de de var bunların hepsi. Demek ki aramızdaki fark konuşma farkı. Ama asıl fark insanın aklı iman ve İslamiyetledir. İman ve İslamiyet çerçevesinden dışarıya çıkmış olan insanların akılları katiyen akıl sayılmaz. O diğer mahluklarda da akıl ne ise o da odur.

Ve hasebuhu hulukuhu. "İnsanın hasebi nesebi, filan kimsenin oğlu, filan kimsenin evladı, filanın çocuğu derler, bu da ahlakı ile ölçülür."

Ahlakın ahlaksa senin hasebin nesebin para etmez sana, senin hasebin çok büyük adammış ama sende o büyüklük yok. Nesebin çok büyükmüş ama sen de o yok. Öyleyse senin hasebin nesebin kıymeti yoktur, ancak ahlakın doğru ise düzgün ise senin hasebin nesebin ona bağlıdır.

Yine buna uygun;

Keramu'r-raculi takvahu.

"Reculun keremi, şerefi, devleti, üstünlüğü takvasıyla ölçülür."

Yukarda dini dedi, dinden murat da takvadır. Din hepimizde var elhamdülillah. La ilahe illallah Muhammedun Resulullah diyen herkese dindar derler. Fakat bu dinden bir de takva diyorlar ki ustun makam. Bu takva Allah'tan korkudur. Allah'tan korkusu varsa bir insanın takva sahibidir, korkusu yoksa takvası para etmez, bilgi geride kalır. Asıl iş Allahu Teala'dan korku. Onun için insanda korku oldu muydu o alimdir. Kitapları okumamış bilgisi de yok, yok ama Allah'tan olan korku ilmi için kafidir ona. Öteki çok biliyor, biliyor ama bu takva kendisinde olmazsa cahil sayılmış olur o da.

Ve muruetuhu akluhu ve hasebuhu hulukuhu.

Yukarıkının aynısı.

Keremu'd-dunya el-ğına ve keremu'l-ahirati et-takva.

Bu da güzel. Şimdi dünyada insanın şerefi izzeti devleti zenginlikle ölçülüyor. Nasrettin hocanın "Kurkum sana itibar." dediği gibi. Yani insanlar bugün servet sahiplerine varlık sahiplerine karşı bir hürmet beslerler fakat asıl kerem;

Keramu'l-ahirah. "Ahiret nimetlerine mazhariyettir."

Mazhariyettir ki bu da takva ile ölçülür. Yani Allah'tan korkun ne nispetteyse senin şerefin devletin de o nispettedir.

Binaenaleyh buraya dikkat etmek lazım;

Ve huliktum min zekerin ve unsa. "Ama şunu biliniz ki hepiniz bir ananın bir babanın evladısınız."

Yeryüzünde ne kadar mahluk varsa, hepsinin babası Adem, annesi Havva. Binaenaleyh sizin birbirinizden ayrılığınızın ve ind-i ilahiyedeki bir devlete nail oluğunuz iman ve takva ile olacak. İmandan ve takvadan mahrum ise diğer mahluklar gibi hiç kıymet yok onun.

Onun için takva, Allah korkusu büyük nimettir. Bu da kolay bir şey değildir yani, kolay bir şey değildir. İnsan hangi cemiyetin içerisinde yaşarsa, hangi insanlarla temas halindeyse o oranın huyu bittabi kendisinin hiç haberi olmadan geçer. İyi insanlarla düşüp kalkıyorsa o iyilik geçer ona, kotu insanlarla düşüp kalkıyorsa ona da kötülük geçer farkına da varmaz o. Ama bir zaman sonra meydana çıkar iş. Binaenaleyh iyi ahlak sahibi olmak istiyorsak iyi ahlaklı insanları arayıp bulup onların arasına sokulmak lazımdır.

Mesela şimdi demiri hepiniz bilirsiniz ki soğuktur, serttir, ateşin içerisine soktuğumuz vakitte hem ateşin halini alıyor kızarıyor, hem de hamur gibi yumuşuyor onu demirci istediği kılığa, kalıba sokuyor.

Niçin?

Ateşle hemhal oldu, ateşin hali ona geçti. Şimdi kabul ediyor, her kalıba girebiliyor artık.

Binaenaleyh böyle insanlarla temas ettiğin takdirde, sen de bakarsın bürgün iyilerin sınıfına geçmiş olursun in?aallah, biz de öyle oluruz inşaallah.

Onun için takva kendi kendine ele geçmez de, takva sahiplerinin yanına sokulup onların haliyle hemhal olmaya çalıştığın takdirde bakarsın sen de yavaş yavaş ehli takva olursun.

Niçin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in zaman-ı saadetinde gelen insanlar çok muhterem ve büyük insan oldular?

Çünkü peygamberle temastaydılar. Peygamberle temasta olduklarından peygamberin hali onlara da geçiyordu. O geciş haliyle onların da çok muhterem ve büyük insanlar olmalarına vesile oldu. Bunlar o devirde firavunlar da vardı tabi. O firavunlarla olanlar da firavunlarla beraber haşrolacaklar şüphesiz.

Şuna da dikkat etmemiz lazım;

Kesru azmi'l-meyyiti ke-kesrihi hayyen.

Mezarlıklara girdiğimiz vakitte birçok işte mevtaların kemikleri dışarlarda bulunabilir, çıkmış olabilir, kazılırken meydana çıkmış olabilir. Bunları kırmak, bunları kırmak, "Ne olacak olmuş adam, ne olacak bunun kemiğinden artık?" [diyemeyiz.]

"Bunun diri iken kemiğini kırmak ne ise, diriyken canlıyken kemiğini kırmak ne kadar abes ve günah bir şeyse, öldükten sonra da bunun kemiğine hürmetsizlik yaparaktan çiğnemek, ruhunu kırmak aynı vebale muciptir."

Onun için mezarlıklara girip boşu boşuna gezmek caiz değildir. Mezarlıklarda oturup yemek yemek, ekmek yemek hic caiz değildir. Bu gafletin ta kendisi ve kalbinin karartısından ibarettir. Bu gibi şeylere, aklı olan bu gibi şeylere tenezzül edip de yapmaz. Binaenaleyh biz dirilere olan hürmeti ölülerimize de göstermek mecburiyetindeyiz.

Keffaratu'l-meclisi.

Bir mecliste oturmuşuzdur, oturduğumuz vakit iyi de konuşulur, kotu de konuşulur. Bazen şunun ve bunun da aleyhinde konuştuğumuz olabilir şeylerdendir. Binaenaleyh bu meclisten kalkıp giderken öyle Allahaısmarladık deyip gitmek doğru olmaz.

Ya?

Bir tevbe istiğfar edilir. Tevbe istiğfar ettikten sonra Kur'an okumasını bilenler varsa bir aşr-ı şerif okurlar, bir Kur'an okurlar, salavat-ı şerifeler getirilir, bunun arkasına da;

Subhaneke allahumme ve bi-hamdike estağfiruke ve etubu ileyk duasını Cenab-ı Peygamber tavsiye ediyor ki, bunu da okumak lazımdır.

Subhaneke allahumme ve bi-hamdike estağfiruke ve etubu ileyke.

Kısa bu, dört kelime!

Subhaneke allahumme ve bi-hamdike estağfiruke ve etubu ileyke. "Ya Rabbi! Ben bu mecliste olan hatalı kusurlarıma karşı tevbe ettim, istiğfar ediyorum, sen günahlarımı bağışla, affeyle!" diyerek ayrılmak.

İkincisi yine;

Keffaratu'l-meclisi en yekule'l-abdu subhaneke allahumme ve bi-hamdike.

Yine aynı tabir fakat burada fazla olaraktan eşhedu en la ilahe illallahu vahdehu la şerike leke.

Subhaneke allahumme ve bi-hamdike eşhedu en la ilahe illa ente vahdeke la şerike leke, bunu da ilave edersin, arkasından estağfiruke ve etubu ileyke.

Yukarıki gibi bunda fazla olaraktan eşhedu en la ilahe illa ente vahdeke la şerike leke bu büyük bir tevhittir. "Ben senin varlığına birliğine şehadet ederim."

Eşyada hangi eşyayı gözetirseniz gözetin bakın inceleyin bu eşya sana der ki;

"Benim sahibim bir Allah'tır!"

Yaprağına bak, toprağına bak, denizine bak, göğüne bak hepsi bizim duamıza der ki;

"Bu varlığın sahibi bir Allah'tır. O Allah ki şeriki yok, benzeri yoktur, yalnızdır, yani tek başına."

Binaenaleyh;

Esta?firuke ve etubu ileyke. "Bu meclisteki vaki olan hatalarımızdan dolayı sana istiğfar ediyorum ve tevbeler ediyorum. Sen affeyle mağfiret eyle ya Rabbi!"

Bir de aynı şekilde;

Keffaratu'l-iştiyabi.

Gıybet ediyoruz, işte filanı filanı çekiştiriyoruz. Bu çekiştirme çok büyük bir günahtır. İki hak var insanlarda: Birisi para vermiş sana, vermezsin adamın parasını böyle bir hak geçer üzerine. Birgün gidersin dersin ki; "Ya al şu paranı yahut hakkını bana helal et" dersin. Ama bir günah da vardır ki bu adamın arkasından konuşmuşuzdur, gıybet etmişizdir. Ondan dolayı olan günahın kefareti çok zordur. Gidip de ona, "Kardeş beni affet! Ben senin aleyhinde şöyle şöyle konuştum ama ben bugün nedamet o işime, beni affet!"

Bunu diyecek babayiğit pek nadirdir.

Gıybet ederiz çekiştiririz yine onun yüzüne geldi mi yüzüne güleriz, tatlı tatlı konuşuruz. Bu iyi bir şey değil.

Onun için;

Keffaratu'l-iştiyabi. "Gıybet edenin kefareti." En testeğfira limeni'ş-tebtehu.

Allahummeğfirli ve limeni'ş-tebtuhu. "Beni ve benim gıybet ettiğim insanları da sen mağfiret et ya Rabbi!" dersek bu sefer o gıybet ettiğimizin günahları da inşaallah affolmuş olur.

Günah işliyoruz, bu günahları nasıl öderiz?

Keffaratu'z-zenbi. "Bu günahların kefareti." en-Nedametu. "İşte istiğfar ederiz."

Estağfirullah, her gün yapıyoruz ya bir suru istiğfarları estağfirullah, estağfirullah. Bu istiğfarlar nedamet olmadıkça para etmez.

Estağfirullah!..

Estağfirullah ama yarın yine yapıyoruz.

Estağfirullah!..

Yarın yine yapıyoruz.

Ya?

Estağfirullah, nedamet pişmanlık gelecek ondan vazgeçecek yapmayacak. Nedamet bu, pişmanlık gelmesi nedamet.

Ve lev lem tuznibu le-etallahu bi-kavmin yuznibune.

Keffaratu'l-hataya. "Hatalarımızın kefaretleri."

Cenab-ı Hak bak bize ne nimetler ihsan etmiş!

İsbağu'l-vudui ala'l-mekarihi. "Bu soğuk havada usulüne uygun bir şekilde güzelce bir abdest almak."

Bu hatalarımızı silip atar.

Ve i'malu'l-akdami ile'l-mesacidi. "Camiye gidiyoruz, kaç adım attıysak ne kadar adım attıysak o kadar günahlarımız dökülür o kadar da defterine sevap yazılır." Ve'n-tizaru's-salati ba'de's-salati. "Öğleni kıldık ikindiyi bekliyoruz, bu da günahlarımızı silip atar."

Gerek camide bekleyelim, gerek işimizin başında ikindi okunsun da camiye gidelim diye bekleyelim.

Bunların hepsi günahlarımızın affına vesile olan haletlerden olduğunu ibn Mace hazretleri Ebu Hureyre'den rivayet etmiş.

Bir tanecik daha kaldı.

Kefa bi'l-mer'i mine'ş-şerri en yuşara ileyhi bi'l-asabi'i fi dinihi bi-fiskin.

Bir insan yanlış, yanlış bir şöhret almış ama hakiki bir şöhret sahibi değil. Yalnız kendini o büyüklere benzetiyor. Kendilerini büyüklere benzetiyor, kalıbından kıyafetinden bir şöhret sahibi olduğunu, herkes ayağı kalkıyor elini öpüyor hürmet gösteriyor bu şöhret sahibine.

"Bu insan için şer olarak kafidir diyor. Şer, şer olarak insana bu göstermiş olduğu şöhret kafidir." Fi dünyahu. "Dünyası için." En yu'tıyehi illa men asamehullahu malen ve la yasile bihi rahimen ve la yu'tıye hakkahu. "Bundan Allahu Teala'nın koruduğu kimseler ancak korunur, başka turlu korunmanın çaresi yoktur."

Binaenaleyh malı var, o malı ile sıla-i rahim yapmıyorsa, sıla-i rahim yapmıyorsa ve o malı ile onun zekatı olan hakları vermiyorsa o da ona şer olaraktan bu mal da ona şer olarak yeter.

Bunu izah eden ikinci bir hadis var onu da okuyuvereyim.

Kefa bi'l-mer'i mine'l-ismi en yuşara ileyhi bi'l-asabi'i.

Geçiyor birisi de, "Filanı görüyor musun? Filanca çok muhterem bir adamdır, çok mübarek bir adamdır. Şöyle şöyledir, geceleri uyumaz, sabahlara kadar namaz kılar teşbih çeker. İşte şöyle alim böyle fazıl böyle kamil..."

"Bu işaret olunması." Kefa bi'l-mer'i mine'l-ismi. "Buna günah olaraktan kafidir."

Böyle kendisine işaret olunabilecek bir duruma kendisini sokan insana bu günah olarak kafidir.

Kalu ya rasulallahi. "Dediler ki ya Resulallah!"

Şimdi cemaat tabi dinliyor bunu, bu dinleyişe karşı Efendimiz'e dediler ki;

Ya rasulallahi ve in kane hayran. "Bu adam hakikaten de güzel bir adam, sofu bir adam, eli öpülmeye layık bir adam. Buna da mı bu iş böyle gösterildiği vakitte günah olacak?"

Kale ve in kane hayran. "Evet bu iyi hayırlı bir adam olsa dahi." Fe-huve şerrun lehu. "Onun için bu göstermeler şerdir."

Şu mümtaz, mümtaz tabaka dediğimiz herkese herkes tarafından hürmete şayan oluşun şerran dedi Cenab-ı Peygamber.

Yine sordular, iyi adam ama yahu ne yapalım bunu da göstermeyelim mi?

"Evet iyi adam ama yine o gösterişi onun için şerdir."

Sizin gösterişiniz, onu böyle mesela çok iyi insandır diye etrafınızdakilere tanışmanız yine onun için şerdir.

İlla men rahimehullahu. "Ancak Allah'ın merhamet ettikleri mustesna." Ve in kane şerran fe-huve şerrun. "Zaten şer ise, o adam kotu bir insansa zaten kotudur bu hareketler."

Fakat bunu şimdi ulemalar "Nasıl olur? diyerekten şey yapmışlar, buyurmuşlar ki;

"Bunun tevili var."

Hasan Basri hazretlerini göstermişler, "İşte bak şu adam çok iyi bir adam." filan diyerekten.

"Bu senin için şöhret değil mi?" demişler. Ha buyurmuş ki;

"Cenab-ı Peygamberin muradı bu değil, innema anni bihi el-mubtedi'u fi dinihi. "Dininde mübtedi, bid'at sahibi, milletten ayrılmış bid'at sahiplerinin halidir bu hal." demiş. Fe-innehu suun fi dinihi ve dünyahu. "Bu şöhretinden dolayı o mezmumdur."

İkinci bir kavil de, böyle gösterilen adam da herkes tarafından bana bir hürmet bir saygı gösteriliyor diye insanda bir kendini beğenme ve kendine bir gurur gelme belası vardır ki, bu kendini beğenme bu gurur belası onun icin işte kafidir. Çünkü uçup, kendini beğenme ve gurur bu insan için kafi. En büyük veballerden, günahlardan birisidir ki Cenab-ı Hakk'ın tevfikine mani oluyor kendini beğenme. Kendini beğenme Cenab-ı Hakk'ın vereceği tevfike, rahmeti ilahiyeye mani oluyor.

Değirmeniniz var, su gelmezse değirmeniniz para etmez. Su gökten gelecek dereler dolacak senin arkından da değirmenine gelecek de kullanacaksın. Tevfik-i ilahi de Cenab-ı Hak'tan gelecek olan o su o rahmet senin değirmenini döndürecek, buna manidir.

Su senin tarlana gelmez, değirmenine de gelmez.

Niçin?

Kendini beğendiğinden dolayı.

Binaenaleyh öyle gösterilen insan bundan eğer biz haz, bir lezzet duyaraktan mağrurluk geliyorsa, "Ne iyi adam bak, herkes onun elini öpüyor, şöyle hürmet gösteriyor." Bu sefer yananların arasına gider Allah esirgesin.

Onun için şehvet bu.

İlla men rahimehullahu. "Yalnız kendisi kemale ulaşmış öpmüş öpmemiş, iyi demiş kötü demi? hiç kulağına bile girmiyor, bunlara ehemmiyet vermiyor."

E o zaman o masum olur, Allah korur onu. Fakat böyle kendisine bir varlık gelecek derecede olan için tehlikelidir.

Şunu da söylemek yerinde olacak;

Kefa bi'l-mer'i ismen en yuhaddise bi-kulli ma yesme'u.

Bugün bizim şeyden Buhari Müslim hadislerinden bir cilt bana hediye ettiler, ben de onun baş tarafından okurken bu hadise taalluk eden bir mesele gördüm. Bir insanın kemale ulaşması her duyduğunu söylemek değil, her duyduğunu saklaması ile oluyor.

Öyle demişler, böyle denmiş, nedir ki bunlar?

"Her duyduğunu söylemek insan için günah olarak kafidir." diyor.

Kefa bi'l-mer'i ismen en yuhaddise bi-kulli ma yestemi'u. "Her duyduğunu insanın etrafındaki insanlara duyurmaya çalışması günah olarak insana kafi gelir."

Binaenaleyh muhaddisler hadis yazarlarken herkesin hadisini yazmamışlardır. Herkesin hadisini, "Ben peygamberden böyle duydum, yahut filandan böyle duydum." diyen kimselerin hadislerini yazmamışlardır kitaplarına.

Sebebi?

Bu her duyduğunu söylemek cezasına düşmemek için.

Binaenaleyh insan kemale ulaşmaz, ta ki söylenmesi lazım olan şeyi söyleyinceye kadar. Öyle her duyduğunu söylemek, her işittiğini söylemek; filanca gazetede şöyle okudum, filan mecmuada böyle okudum bunlarla omurunu tüketmek kadar hoş olmayan şey yoktur.

Allah cümlemizi affetsin. Tevfikatı samadaniyesine mazhar etsin. Kendisinin razı olacağı iyi amelleriyle meşgul olan [kullarından eylesin.]

Lillahi-l-Fatiha.

Sayfa Başı