M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 229-230

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle;

el-Kelimetü't-tayyibetü...

"Kelime-i tayyibe, güzel söz söylemek, tatlı söz söylemek, faydalı söz söylemek." Sadakatün. "Sadakadır."

Yani herkesin vakti olup da para veremez, fakir fukaraya yardım edemez. Onun için kelime-i tayyibe, güzel söz söylemek, tatlı dil güler yüz dedikleri, tatlı bir dil ile hâl-i hâtır almak, gönül almak sadaka yerinedir.

Ve küllü hatvetin yahtûhâ ile's-salâti sadakatün. "Evinden camiye gelinceye kadar attığı her adımda sadaka sevabı vardır."

Evi yakın olmak bir nimettir ama uzak olursa bu sadaka sevabına nâil olur.

el-Kem'etü mine'l-menni ve mâühâ şifâün li'l-ayni.

Bu hadisi, birçok ravilerle beraber Ahmed b. Hanbel, Buhârî, Müslim, Tirmizî, an Saîd b. Zeyd'den; Ahmed b. Hanbel, Neseî, İbn Mâce ve İbn Menî ve Ziyâ el-Makdisî an Ebi Saîdin ve Câbirin ve aşeretün an hamsin. Beşten on kişi daha, beş kişiden on kişi daha bu hadisi böyle rivayet etmişler, yani bir çok raviler.

Ki mantar dediğimiz, yerden biten nebat. Cenâb-ı Hak bir vakit gökten helva [indirmişti İsrailoğullarına.] Bizde kudret helvası derler, halâ Erzurum taraflarında bulunur. Yerden çıkan bu mantar da, [gökten indirilen] bu yağıştan [olan helvaya] benzer bir şeydir.

Ve mâühâ şifâün li'l-ayni. "Bunun suyu gözlere şifadır."

Altındaki ikinci bir hadiste bunu izah ederken [şu açıklama yapılmış.] Bunu birisi tatbik etmiş, [mantarın] suyunu almış bir âmânın gözüne kullanmışlar âmânın gözü bir müddet sonra iyi olmuş.

Evet burada şârih böylece işaret vermiş.

Sûre-i Kâria'ın üstünde bir sûre var ki ve'l-âdiyâtü dabhan derler. Âdiyat sûresi. Bunun içinde insanı Cenâb-ı Hak tarif ederken;

İnne'l-insâne [li-rabbihî] le-kenûd. Cenâb-ı Hak insanı burada le-kenûd diyerekten böyle tavsif etmiş. Cenâb-ı Peygamber de şimdi o "kenûd nedir? diye bunu bize bu hadiste [açıklıyor.]

el-Kenûd ellezî ye'külü vahdehû. "Yemeği yerken yalnız yiyor."

Başkalarına yedirmek istemiyor. Menfaatperest. Yemeği ve varlıklarını böyle yalnız başına kendisi istifade etsin istiyor.

Ve yemne'u rifdehû. İkrâm u ihsanını kesiyor, vermiyor."

Refd, îtâ, [vermek demek.]

Ve yadribu abdehû. "Aynı zamanda da maiyetinde bulunan insanları, köleleri, uşakları dövüyor."

Asabî bir insan, kızdıkça dövüyor.

Cenâb-ı Hak bunu, bu insanı kenûd olaraktan tavsif ediyor.

İnne'l-insâne li-rabbihî le-kenûd. Bu kenûd, işte böyle yemeğini başkasına yedirmek istemez, gizli kapaklı hep kendisi yemek ister. Başkalarına vermemek için çeşitli bahaneler bulur. Sonra bir de dövücü, vurucu, kırıcı.

Allah, ahlâkı İslâmiyye ile mütehallık olan ve sevgi ve rızasına nâil olan kullarının zümresine nâil eylesin cümlemizi.

el-Kevseru nehrun fi'l-cenneti...

İnnâ a'taynâke'l-kevser [sûresi] var ya. O kevseri de tarif ederken Cenâb-ı Peygamber;

"O Kevser." Nehrun fi'l-cenneti. "Cennette bir nehir." diyerekten [tarif etmiş.] Hâfitâhu min zehebin. "Yanları böyle altından yapılmış." Ve mecrâhu ale'd-dürri ve'l-yâkûti. "Altına da yakut, inci, mercan böyle onlar döşenmiş, onların üzerinden akıyor su." Türbetühû atyabu rayhan mine'l-miski. "Onun toprağı da miskten daha kokulu bir toprağı da var böyle." Ve mâuhû. "İçinden akan o su." Ahlâ mine'l-aseli. "Baldan da tatlı. Bu kadar leziz." Ve eşeddü beyâzen mine's-selci. "Kardan da beyaz."

Kardan beyaz, baldan tatlı, misk kokusu içersinde altın yolların arasından akıyor bu su böyle.

Bunu, [bu kevseri] bizim Küçük Hamdi diye tâbir ettiğimiz tefsir sahibi Hamdi Efendi tefsiri var ya. Küçük Hamdi Efendi'nin tefsiri diyorlar, dokuz ciltlik bir tefsiri var. Onda bu kevseri çok uzun tefsir ediyor. Birçok manâlar çıkarmış tefsirden. Bu tefsirlerinin birisinde diyor ki, "Kevser ulemadır." diyor. Burada "nehir" olarak Cenâb-ı Hakk'ın [Peygamber'in tarif ettiği], "Baldan tatlı" [olan şey,] "Ulemanın sözü[dür." O] baldan tatlı, her şeyden leziz. Buradaki "su", bu da o ama asıl iş ulemanın tatlı sözü, yani ilim. İlmin şeysi [kendisi, kökü, özü] Kevser'dir. Onun için Bursalı İsmail Hakkı hazretleri diyor ki;

"Cennet ikidir; birisi âhiretteki cennet birisi de dünyadaki cennet. Dünyadaki cennete girmeyen âhiretteki cenneti ummasın. Âhiretteki cennete nâil olmak için dünyadaki cennete girmek lazım."

İsmail Hakkı hazretleri bunu söylüyor. Defterime kaydettim de aklımızda kalmış.

Kimdir demişler, ya nerede bu dünyanın cenneti?

"Âriflerin gönlü." demiş.

Âriflerin gönlü dünyanın cenneti. Yani âriflerin sohbetine ilişmeyen insan, onların sohbetlerinden istifade etmeyen insan, onların sohbetlerine uğramayan insan âhiretteki cenneti zor bulur.

Burası yeter bu kadar.

el-Keyyisü...

Keyyis, bir kelime-i arabiyye, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu izah ediyor.

"Keyyis, akıllı insan. Zeyrek [kimse]."

Zeyrek var ya mâlum. Zeyrek insan; akıllı insan, fikirli insan, zeki insan.

Kimdir o?

İşte filan, bak aya gidiyor. Çok akıllı!

Değil.

İşte Merih'e gidecek.

O da değil.

Ya kim?

Bak Peygamber ne diyor?

el-Keyyisü men dâne nefsehû. "[Keyyis] nefsini bilen adamdır."

Nefsini bilir ve onu zelil eder ve Allah'ın yoluna sevk eder. Zeyrek, akıllı insan nefsini bilip onu Allah'ın yoluna sevk edebilen, edebilmeye çalışan insandır. Yoksa aya gitmek [akıllılık değildir.] Onlar ilim ve sanat icabıdır. İlim ve sanat icabı başka şey.

Ve amile [limâ] ba'de'l-mevti. "Bir ölüm var ya, bu ölümden sonrası için hazırlanıyor."

Akıllı adam, ölümden sonrası için, sonraki günler için hazırlanan adamdır. Zeyrek fikirli, temiz fikirli insan bundan sonrası için hazırlanan adamdır.

İzahta demiş ki;

Ezelle nefsehû ve eddebeha. "Nefsini terbiye ediyor."

Nefsin terbiyesinden sonra ona ölümden sonraki amelleri işletebilirse. Ve hâsebehâ. "Aynı zamanda da bunu hesaba çekiyor."

Her gün hesaba çekiyor onu, bugün ne yaptın bakalım?

Neler kazandın, neler işledin?

Hayır mı işledin şer mi işledin?

Nedir halin?

Bunu hesaba çekiyor ve ondan sonra da ölümden sonrası için ameller ediyor, hazırlanıyor.

Bu keyyis denilen akıllı adam bu adamdır. Yoksa gökte uç, dünyayı uç, nereye gidersen git. Bunlar sanat işidir, hüner işidir, bilgi işidir. Bunlar dünyaya taalluk eden işlerdir. Dünyaya taalluk eden işler kısa görüşler. Asıl iş dünyanın ötesini görüp de dünyanın ötesi için çalışabilen[in işidir]. Bunun nefsin terbiyesi lazım. [Keyyis olan kişi] bu nefsin terbiyesini yapıyor ve o nefsi her gün hesaba çekiyor.

Ey nefis, bakayım bugün neler yaptın?

Hayır mı işledin şer mi işledin?

Şer işlediyse o şerleri gidermeye çalışıyor, hayırlar işlediyse onları arttırmaya çalışıyor ve âhireti için böyle ameller ediyor. İşte asıl akıllı insan bu insandır.

Ve'l-âcizü. "Âciz olan, aklı zayıf olan insan." Meni't-tebe'a nefsehû ve hevâhâ. "Nefsine uyuyor, hevâsına uyuyor, keyfinin istediği gibi hareket ediyor, yaşamasını tercih ediyor. Onun için de arzularını teskine çalışıyor." Ve temennâ alellahi. Diyor ki; "Allah Kerîm, Allah Rahîm, Allah Gafûr, Allah Rahîm. Bunlarla kendini avutuyor."

Avutuyor veya nefsinin arzularını da tatmin ediyor.

Allah bunlardan da bizleri muhafaza eylesin.

Bunun için buna da mücâhede denilen gayreti insaniyeni, gayreti diniyede ileriye gitmek, mücâhede-i nefs [yapmak gerekiyor.] Nasıl bir memleketin muhafazası için mücâhede ediliyor, kanlar akıtılıyor, mallar gidiyor, zâyiatlar oluyor fakat memleket müdafaa ediliyor. Eğer biz bu müdafaayı yapmazsak düşman gelir oturur. Binâenaleyh nefisler de böyle. Nefislerle mücâhede etmezsek nefsimiz oraya gelir hakim olur, şeytan gelir hakim olur. Ondan sonra bizi idarelerine aldıktan sonra camiye de hor bakarız, dine de hor bakarız, ananelerimize hor bakarız, her şeye...

Her şey olur Allah esirgeye.

Onun için evvela bu nefsin terbiye edilmesi lazım.

Ellezî yakraü'l-kur'âne ve hüve mâhirun bihî. "Kur'an okuyor, fakat bizim hâkim bey gibi mâhir, güzel okuyor."

Hafızlarımız var onlar gibi mâhir, güzel Kur'an okuyorlar. Çalışmışlar, ağızlarına da yakışıyor, Kur'an okuyorlar.

Me'a's-seferati'l-kirâmi'l-berarati. Bunlar, kirâmü'l-berara dediği Peygamber ile Allahu celle ve alâ'nın arasında vasıta olan büyük melekler. Cebrail gibi vasıta olan sefirler.

"Yani bunların makamları, dereceleri sefir olan meleklerle beraberdir."

Çalışmışlar, Kur'an'ı güzel okuyabiliyorlar. Güzel Kur'an okuyanların yeri sefere-i kirâm-ı berara ile, yani peygamberlere sefir olan meleklerle birlikteler, onlarla beraberler.

Vellezî yakrauhû ve hüve aleyhi şâkkun. Fakat öteki de çalışıyor, zorlanıyor, zor okuyor."

Meşakkatli geliyor, ağzı yakışmıyor, işte [harfleri çıkaramıyor]. Bu tâlim kolay bir şey de değil. [Harfleri] ağzına uydurmak için meşakkat çekiyor, zor okuyor ama bırakmıyor, yine okumaya çalışıyor.

Lehû ecrâni. "Bunun ecri de iki kat."

Bunun ecri de iki kat! Öteki mâhir, bir kere küçüklükten, çocukluktan başlamış, öğrenmiş şimdi kolay geliyor ona, okur o. Fakat beriki de yaşlanmış ama bırakmıyor yine, benzeteyim buna diye çalışıyor, meşakkat çekiyor, onun için Allah da ona ecri iki kat veriyor.

Hazreti Âişe validemizden [rivayet edilmiş.] Ahmed b. Hanbel, Şeybe ve Tirmizî hasenün sahîhun an Âişete diye buyurmuşlar.

Burada müezzinleri medih buyuruyor. Müezzinlerin kıymeti çok büyüktür. Onlar için seslerinin gittiği yere kadar her şey onlar için şehadetlik edeceklerdir ama, yalnız bu müezzinlerin fisebilillah olması lazım. el-Müezzinü'l-muhtesib diyor, yani Allah'ın rızası için [müezzinlik yapan]. Para kastıyla, maaşlı olarak değil parasız olarak, eski zamanın insanlarının okudukları gibi Allah rızası için ezan okuyanların yerleri şehitlerle müsâvi oluyor. Bunlar aynı zamanda da kıyamet gününde insanların en uzun boylusu ki, insanlar üzerinde en yüksek rütbeye sahip olan kıymetli insanlardan olduklarını da beyan buyurmuşlar.

el-Müezzinûne ümenâi'l-müslimîne alâ salâtim ve hâcâtihim. "Namazlarda da onlar müslümanların oruçlarına ve vakitlerine dikkat ederekten [ezan okurlar.]"

Müezzin ezan okudu mu herkes "akşam oldu" der, orucunu bozar. Eğer müezzin buna dikkat etmez de erken okursa herkesin orucunu ifsâd eder. Yahut sabahleyin erken vakitte ezan okursa, daha yemek yemek lazım, sahur vakti geçmemiştir, herkes, "Ezan okundu, artık sabah oldu." diyerekten yemeğini keser. Halbuki bunlara da dikkat edip vakit girdikten sonra ezanın okunması lazım. Halbuki Medîne-i Münevvere'de, Mekke-i Mükerreme'de ne güzel. Bir gece ezanı okunuyor. Daha gecedir, herkes kalkıyor camide yahut evinde teheccüt namazı kılıyor. Sonra "sabah oldu" diyerekten sabah ezanı okunuyor. Arkasından da beş dakika geçer geçmez namazı kılıveriyorlar. Erken vakitte yani, çok erken kılıyorlar.

Şimdi [diğer bir hadis;]

el-Mü'minü men eminehü'n-nâsü ve'l-müslimü men selime'l-müslimûne min lisânihî ve'l-muhâciru men hecera's-sûi vellezî nefsî bi-yedihî lâ yedhulü'l-cennete abdün lâ ye'menü câruhû bevâikahû.

Ravileri, Ahmed b. Hanbel, Neseî, Ebû Yâlâ, İbn Hibbân, Hâkim ve el-Askerî Enes hazretlerinden.

Bunu hemen herkes bilir gibi. Gazete yapraklarında, takvim yapraklarında, mecmualarda her işine gelen bu hadisi öne kor, "İşte müslüman böyle olacak!" diye âdeta reklam kılığında gider. Fakat bu hadis dillere destandır ama içlerde bir şey yoktur. Dillerimizdedir bu hadisin sözleri, söyleriz hep birbirimize ama, "Kendimiz bunun içerisinde miyiz değil miyiz?" [ona hiç bakmayız.]

el-Mü'minü.

Cenâb-ı Peygamber iman sahibini tarif ediyor bize. Nasıl kenûdü tarif etti, keyyisi tarif etti, şimdi de mü'mini tarif ediyor: el-Mü'minü.

Kimdir mü'min?

İşte iman etmiş, lâ ilâhe illallah demiş, namaz kılıyor, oruç tutuyor, şunu yapıyor, bunu yapıyor... Biz mü'min diyerekten buna deriz ama Peygamber hiçbir tarafa yanaşmadı.

Bak ne diyor?

el-Mü'minü men eminehü'n-nâsü. "[Mü'min,] bütün insanların emin olduğu bir zâttır."

Kimse o zât, herkes ondan emin. Herkes bundan [emin!] Nasıl Peygamberimizin adı "Emîn" idi. O'na "Emîn" adını halk taktı. Halk ona sıfat olarak "Emîn" adını taktı çünkü emin kendisi, emniyet kazanmış. İnsanlar arasında emniyet kazandığı için o cahiliyet devrinin insanları ona Muhammedünü'l-emîn diye tavsif ettiler.

Binâenaleyh mü'min bu sıfata hâiz olacak ki, o hâli kesbedecek ki herkes ondan emin olacak; karısı, kızı, malı, mülkü, evi, barkı herşey. Kapısı açık, bacası açık, herşeysi meydanda fakat, "Bunlardan bana katiyen zarar gelmez. Çünkü kardeşlerim mü'mindirler." [dedirtebiliyorsan,] bu hâli kesbedebildiysen ne mutlu sana!

Bu hâli kesbedebildiysen ne mutlu sana!..

Bir de müslümanı tarif ediyor Cenâb-ı Peygamber şimdi.

Ve'l-müslimü.

Müslüman kimdir?

İşte beş vakit namazını kılan, orucunu tutan, zekâtını veren, haccını eden adama da biz müslüman deriz: el-Müslim. Müslümanlığın beş şartı var, [onlar da] bunlardır.

Yok, bak Peygamber ne diyor?

el-Müslimü men selime'l-müslimûne. "Bütün müslümanlar ondan selamettedirler."

Tüm müslümanlar ondan selamettedirler, emindirler. Salim! Hiç kimse ondan ürkmez, korkmaz.

Nesinden?

Min lisânihî. "Diliyle kimseyi mutazarrır etmez."

Arkasından konuşmaz, gıybetini yapmaz, aleyhinde konuşmaz, kötü söz söylemez. Emin herkes ondan.

Min lisanihi. Bir de, ve yedihî var.

Ve yedihî. "Ne elinden [ne dilinden] bir kimseye zarar gelmez."

Dövmez, çalmaz, rahatsız etmez, incitmez, herşey... Hah, müslüman diye de bu adama derler.

Niye?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böyle tarif etmiş.

Ve'l-muhâciru.

Muhâcir kime derler?

İşte muhâcir düşman memleketlerini, küffardaki yerini bırakmış memleketimize yahut başka müslüman memleketine muhâciret etmiş, hicret etmiş. Bu adama biz muhâcir deriz. İşte Bulgarya'dan gelmiş, Yugoslavya'dan gelmiş, işte Kafkasya'dan, başka taraftan gelmiş. Muhâcir adam.

Efendimiz ne diyor bak?

Ve'l-muhâciru. "Hakîki muhâcir." Men hecera's-sûi. "Kötülüklerden kaçan insandır."

Günahlardan ve fenalıklardan kaçan insandır muhâcir. Memleketini bırakıp kaçan insana değil günahları bırakıp da kaçan insana diyorlar.

Şimdi bak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem [ne buyuruyor?]

Vellezî nefsî bi-yedihî. Bu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in yemini. Kasem. Böyle kasem ederdi Peygamberimiz. "Vallahi" demezdi. Dediği vakitte vellezî nefsî bi-yedihî. "Nefsim yed-i kudretinde olan Allahu celle ve alâ'ya kasem ederim söylüyorum ki."

Oradaki vav, vav-ı kasemdir. Bir harftir fakat kasemi ifade eder, yemin ifade eder.

Lâ yedhulü'l-cennete. Öyle herkes cennete girsin, olmaz bu. Lâ yedhulü'l-cennete. "Cennete girmez." Abdün. "Hiçbir kul ki." Lâ ye'menü câruhû bevâikahû. "Komşusu onun zulmünden emin olmayan hiçbir insan cennete giremez."

Evvela komşunun sana emniyetini kazanmak lazım ondan sonra cennet. Komşunun emniyetini kazanamadıysan, onlara zulmediyorsan, ezâ ediyorsan, cefâ ediyorsan cenneti ummak muhal. İslamiyet başka; namaz kılarsın oruç tutarsın, hayır yaparsın, yaparsın, yaparsın... Fakat asıl komşuya ezâ ve cefâyı yapmamak suretiyle cennete dahil olunur. Bunları yaptığın taktirde lâ yedhulü'l-cennete. "Cennete girmesine imkân yok." buyurulmuş.

Şimdi burada şu kitabı [almıştık,] baktım kitabın başında güzel bir yazı var, hoşuma gitti.

el-Hacc ve'l-mu'temir ve'z-zâir. Bir zâtın haccı, umreyi ve orayı ziyaret edenlere mahsus tertip ettiği kitabı, aldık bir tane. Bakınca şöyle, ilk sayfası daha bu. İlk sayfasında haccı tarif ederken şöyle bir şeyle karşılaştık.

Cüneyd-i Bağdâdî diye bir evliyâ var. Bu evliyâ bir hacı efendiye soruyor. Ona gelmiş de;

"Nereden geldin?" diyor. Diyor ki;

Mine'l hac. "Hacılıktan geliyorum."

Hacca gittim hacı oldum geldim. Cüneyd-i Bağdâdî ona soruyor;

Hîne haracte min beytike ve vada'te'l-kademe fi's-seferi. "Evinden çıktığın vakitte, yola çıkarken ayağını kapıdan attın, gidiyorsun." Hel tübte min cemî'i'l-maâsî. "Tüm günahlarına tevbe ederekten çıktın mı?"

Tüm günahlarına tevbe ederek çıktın mı?

Helalleşmek, hak hukuk kimlere varsa onlara vermek. Kimlerde bir şeyler varsa onlarla helalleşmek. Sonra;

"Yâ Rab! Artık bundan sonra senin emirlerinin hiçbirisini bırakmayacağım ve hiç senin yasaklarından bir tanesini de yapmayacağım. Sana söz veriyorum." diye çıktın mı evinden böyle?

Demiş ki adam;

Lâ. "Herkes gidiyordu ben de gittim."

Demiş ki o zaman;

Fe-kâle... "Sen öyleyse hacca gitmemişin. Gittiğin senin bir gezinti olmuş."

İkinci sorgusu;

Ve izâ kata'te'l-menâzile hel kata'te cemî'a'l-makâmâti. Sen buradan kalktın işte İstanbul'dan, Eskişehir'den, Konya'dan, Adana'dan, Kıbrıs'tan, Şam'dan, Halep'ten, Ürdün'den mürdünden Arap diyarına girdin. Medîne-i Münevvere'den Mekke-i Mükerreme'ye geçtin. Birçok menziller kat ettin.

"Bu menzilleri kat ederken sen iman makamlarını da, İslâm makamlarını da kat edebildin mi?

Beş bini verince seni tayyare uçurup gidiyor. Bütün makamları uçup gidiyorsun. Oldu.

Fakat asıl insanlık denilen makamlar var, bu insanlık makamlarını geçebildin mi sen?

Yoksa ananın vurduğu bez ile duruyor musun? O halde misin?

Gittiğin gibi mi geliyorsun yine? Gittiğin gibi mi dönüyorsun?

Demiş ki;

Nedir o makamlar ya?

Makâmü'l-îmân, makâmü'l-ihlâs, makâmü'l-ihsân, makâmü't-tevâdû, makâmü'ş-şükür... Bu makamları geçtin mi? diyerekten saymış. Burada hepsini yazmamış tabii.

Bizim ehli tasavvuf bıraktıkları çok çeşitli kitaplarıyla, bize miras bıraktıkları eserlerinde bu makamları 40 tane olarak zikrederler. Bu 40 makamı geçmedikçe hakîkat-i insâniyeye ulaşmanın imkânı yok. Nasıl çocuk ancak 15 yaşına gelir, ancak o devirde büluğa erer. On beş yaşı, 12-15 arasında yahut bazı 17-18'i de bulur. Fakat o sinne gelmeden erkeklik hakkını kazanamaz. İşte bu makamları geçmedikçe de bir müslüman hakîkat-i İslâmiye'nin tadını tadamaz.

İmanın bir tadı var, tadıyor muyuz o tadı?

İmanda bir tat var, baklavadaki tat onun yanında sıfıra düşer.

Hani tahte's-sıfır diyorlar, soğuk geldi [sıcaklık] sıfırın aşağısına düştü. Emin olunuz en leziz lezzetlerin lezzeti bu iman lezzetinin yanında tahte's-sıfırdır. Dünyaya ait. Ama imandaki lezzet öyle bir lezzettir ki dünyayı sana katiyen göstermez.

Onlardan bir tane hatırıma geliyor şimdi. Selmân-ı Fârisî hazretlerine birisi tecavüz etmiş, dil tecavüzü, kötü sözler söylemiş. Tabii biz kötü sözleri duyunca kızarız ve mukabeleye başlarız. Arada kavga gürültü olur. En nihayet ya hapisanelere gidilir yahut ölümlerle neticelenir filan.

Bak şimdi Selmân-ı Fârisî radıyallahu anh bu kendisine kötü kötü söyleyen adama nasıl mukabele ediyor. Onun için İmam Gazzâlî diyor ki;

"Bir insan kendisine böyle bir şey, kızacağı bir hal vâki olduğu vakitte ondan daha ehem bir şeyle meşgul ise o kızmaklık ona tesir etmez. Kızgınlığı söner. Kızgınlığıyla artık ilgilenmez, kızgınlık kendiliğinden söner."

Ne demek o?

Şimdi o kızgınlık hâli beşeriyet hâli, kızıyor. Fakat bu daha mühim bir şeyle meşgul ki, âhiretiyle meşgul. Âhiret halleriyle meşgul, kendisini murakabeyle meşgul. [Selmân-ı Fârisî radıyallahu anh] o adama diyor ki;

"Eğer sen bana bunları söylüyorsun ya, yarın bizim defterlerimiz ortaya konacak. Defterlerimiz ortaya konacak, mizana girecek. Eğer mizanda benim defterim hafif gelirse ben senin dediklerinden çok fenayım, daha aşağıyım. Senin dediklerinden çok daha aşağıyım, aşağı birisiyim! Eğer mizanımda defterim, âmâlim ağır gelirse dediklerinin hiç kıymeti yok benim için, ne dersen de. Ben paçayı kurtardıktan sonra sen bana ne dersen de." Defteri âmâlini düşünüyor.

Niçin?

Kendisinin bütün tasavvuru âhirette.

Acaba orada hâlim ne olacak?

Defterimdekiler iyi mi kötü mü, nedir? diyerekten onlarla meşgul. Onun için o adamın söyledikleri kulağına girmiyor ve o adama da şöylece cevap vermekle kestiriveriyor.

Şimdi bu iman makamlarından [bahsederken aklıma geldi.] Bizim damat bey bir tez yapıyor. Tezine de bir Hacı Bektâş-i Velî'nin eserini tercüme ederken, burada makâmât-ı evliyâyı Hacı Bayrâm-i Velî hazretleri ve Ahmed b. Yesevî hazretleri Abdülhâlik-i Gücdüvânî hazretlerinin halifesi olaraktan bunlar eserlerinde zikretmişler. Ben de şuraya şöylece naklediverdim. Diyor ki;

"Bu 40 makam dört esasa bağlıdır. Dört esas şeriat, tarikat, marifet ve hakikattır. Fakat şeriat köktür, diğer tarikat, marifet, hakikat dalları, yaprakları, budaklarıdır. Kök olmayınca nasıl dal, budak, meyve, bir şey olmaz. Şeriat olmayınca katiyen hiçbirisi şey olmaz. Ne marifet olur, ne hakikat olur, ne tarikat. Esası şeriat.

Şeriate bir kere bakalım biz uygun muyuz, değil miyiz?

Şeriatın da 10 tane makamı varmış. Birinci makam iman makamı. İman makamını hep biz biliyoruz ki;

Âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusülihî ve'l-yevmi'l-âhiri ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî minellahi taâlâ ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti hakkun eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlüh.

Bunu dilimiz söylüyor, bununla iman sahibi olmuş oluyoruz.

Fakat bu içimize yerleşmiş midir?

Bu dilimizden çıkan içimize yerleşmiş midir?

Yerleşmemiştir.

Onun için Hazreti Âdem aleyhisselam, babamız, ilk Âdem, peygamberlerin de başı. Âdem aleyhisselam Cenâb-ı Hakk'a yalvarırken diyor ki;

Allâhümme innî es'elükü îmânen yübâşiru kalbî. "Benim içime işleyen bir iman ver bana Yâ Rabbi!"

İman dilimde kalmasın içime işlesin ve bütün zerrâtıma, vücudumdaki bütün zerrelere işlesin. Böyle iman isterim.

Onun için Yunus Emre ne dedi?

Beni kesseniz de, ateşte yaksanız da, kanımı akıtsanız da, külümü savursanız da ben yine derim lâ ilâhe illallah.

Niçin?

Bütün iman vücudun her zerresine işlemiştir, her zerre bir âlemdir zaten. Her zerresi Allah der. İnsanın her zerresi yine Allah der. Ama as, kes, ne olursan ol. O başka.

Onun için imanın içe işlemesi lazım. Dilde kalan iman [yeterli derecede kuvvetli olmaz].

Rahmetlik Abdülhakim Efendi vardı ya. Bu rahmetlik Abdulhakim Efendi'nin dersinde dinlemiştim ki, "Dilde kalan iman hıristiyanlardaki [istidraca benzer.] Hıristiyanlar da istidrac ederler, bazı harikalar gösterirler. Gösterdikleri harikaların şeysi [şuna benzer.] Arabalara boya vurulur, bu boya vurulduğu vakitte, [araba] çarpıştığı vakitte bu boyalar nasıl dökülürse; hurda haş olur araba, hiçbir eseri kalmaz. İşte bunun gibidir. Azrail'in tokadını yer yemez hiçbir şey kalmaz kendisinde. O bir iki arabanın çarpışmasıyla ezildi. Fakat Hazreti Azrail'in tokadı arabalara benzemez ki. Binâenaleyh bu dildeki bilgiler hepsi o anda mahvolur gider. Papazınki de öyle yalancı müslümanınki de öyle.

Onun için iman dendiği vakitte bakalım biz Allah'a inanmış mıyız, inanmamış mıyız?

Allah birdir.

Evet âmennâ. Herkes bilir.

Allah görür mü?

Görür.

İşitir mi?

İşitir.

Her şeyi bilir mi?

Bilir.

E kara karıncanın karanlık gecede kara taşın üzerinde yürüdüğünü de görür mü?

Görür.

Buna senin inancın varsa sen bu günahları nasıl işliyorsun?

Günahları kimsenin olmadığı yerde nasıl yapıyorsun?

Âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî... diyoruz. Meleklerine de inanırım, kitaplarına da inanırım. Meleklerine de inanıyorum ki benim sağımda da meleğim var, solumda da meleğim var. Gözümde var, ağzımda var, her tarafımda melekler doludur. Fakat sağımdaki solumdaki melekler benim amellerimi yazar dururlar. Birisi sevabımı birisi de günahımı yazar.

Bakalım sen bu meleklere inanıyorsan, bu meleklerin senin günahlarını yazdığına inanıyorsan neden bu günahları işliyorsun?

Eğer Allahu Teâlâ'nın kitabına inanıyorsan Allahu Teâlâ'nın haram kıldığı nesneleri nasıl irtikâb ediyorsun?

[Mesela] zina. Allahu Teâlâ yasak etmiş.

Bu zinayı nasıl olurda bir müslüman irtikâb eder de yapar?

Akıl ermez. Akıl, havsala duruyor burada.

Nasıl olur?

Bu senin müslüman kardeşin. Kardeşinin kızı, karısı.

Sen buna nasıl, hangi gözle cesaret edip de onu baştan çıkarmaya çalışırsın veyahut onunla muâşeret yapmaya kalkarsın?

Buna hangi vicdan, hangi iman sana müsaade ediyor?

Nasıl iman bu iman?

Cuma gününü Cidde'de geçirdik. Cidde'deki hatip kızmış, veriyor feryadı. Tabii haklı olaraktan diyor; "Nasıl Müslümanlık bu Müslümanlık?" diyerekten ağzına geleni söylüyor. Bu Müslümanlık nasıl Müslümanlık ki Allahu Teâlâ'nın haram kıldığı faizi yer.

Yahu sen nasıl müslümansın?

Allah bunu yasak etmiş, Peygamber yasak etmiş. Bunu kitapta da yasak etmiş, fıkıhta da yasak etmiş. Her yerde bunu yasakladı.

Bilmeyen yokken nasıl olur da insan çok kazanacağım, servet sahibi olacağım, şöhret sahibi olacağım, mal mülk sahibi olacağım diyerekten bu haramı irtikab eder?!

Burada geldi Mekke-i Mükerreme'de bir efendi. Dedi ki;

Hocaefendi!

Buyur.

"Ben bir fabrikatörüm. Bir çimento fabrikam var bir de makarna fabrikam var." dedi

Pekâlâ Allah mübarek etsin.

Ama işte 700 kişi kadar da benim maiyetimde çalışır insanlar var. Bunlar da nafakalarını yiyorlar bizim sayemizde.

Pek güzel, Allah mübarek etsin.

Ama paramız yetmiyor ve biz faizle para almak zorunda kalıyoruz. Ve bunun için bana diyorlar ki, "Bu haramı sen yapma. Olmaz bu iş."

Sen ne dersin bu işe? dedi.

Ben bir şey diyemem. Onlar ne dediyse bende öyle derim. Haram haramdır.

Canım 700 kişi geçiniyor benim sayemde ya?

Sen 700 kişini Allah'ı değilsin. O 700 kişinin Allah'ı var. O 700 kişinin değil, 700 milyonun, 700 milyar insanın sahibi Allah. Herkesin rızkını veren yine Allah!

Sen kim oluyorsun, ben kim oluyorum?

Bir mum yanar ortada etrafındaki insanlar faydalanır. Faydalanır ama bir müddet sonra mum da biter.

Etrafındaki insanlar faydalanacak diyerekten sen kendini niye yakıyorsun?

Sen bir ışık ol ki güneş gibi, etraf istifade etsin sen de sönme. Bu Allah'ın yasak ettiği bir şeyle etrafındaki insanları faydalandıracağım diyerekten şeytanın hayâlâtına ve hilesine kaptırmışın kendini. Bununla sen paçayı kurtaramazsın. İman ile bir de hacca da gidiyor insan. Kendisine bir de hacıefendi denecek. Bu hacılıkla bu şey tenâsüp olmuyor yani. Mütenâsip değil!

Onun için evvelki iman meselesinde Allah'a inanan. Bir de Peygamberlere inanan var. Peygamberlere inanan peygamberinin yolundan, Allah'a inanan Allah'ın kitabının yolundan çıkmasına imkân yok.

Onun arkasına ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî diyoruz. Ve ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihînin mânası çok geniştir. Mülkün tasarrufu varlığın sahibi olan Allah'ındır.

Senin evinin tasarrufu kimin elinde?

Senin elinde. O evin hakimi sensin.

Senin evinde senin iznin olmadıkça bir şey olur mu?

Sen ne dersen o olur. Çünkü hakimi sensin, evin sahibi sensin.

Evin sahibi sen, sen evine hükmedebiliyorsun da bu mülkün sahibi olan Allah mülkünü hükmedemez olur mu hiç?

Mülkün sahibi O. Mülkün sahibi O olunca, o mülkün sahibi ne diyorsa onun dediği yoldan gitmek lazım. Onun dediği yolu bırakıp da kendi zihnine, fikrine, yahut âlemin gittiği yola sokulursan bu iman gösterişten ibaret bir iman.

Allah muhafaza.

İkincisi İslâm. On tane saydı ya. İkincisi İslâm. Birincisi iman, ikincisi İslâm.

İslâm'ın şartlarını saydık. İslâm'ın şartı beş: Abdest almak, namaz kılmak, oruç tutmak, haccetmek, zekât vermek, kelime-i şehâdet getirmek. Bunu herkes biliyor.

Şimdi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de burada buyurduğu üzere müslüman [denince] herkes senden salim olacak. Yani selamette, rahatta olacak.

Bak bakalım senden âlem rahatta mı, selamette mi değil mi?

Yoksa seni görünce herkesin ödü mü kopuyor?

"Allah bunun şerrinden bizleri korusun" mu diyor?

Yani kendisi ileriden gelirken; "Yâ Rabbi! Bu adamın şerrinden beni koru. Çok şerli bir adam. Söylesen söylediğine pişman eder seni. Çok zor."

Ha böyle mi insanların arasında şöhret aldın, yoksa herkes seni gördüğü vakitte, mahallesi olsun memleketlisi olsun, sana hürmet ediyor; "Maşallah barekallah! Ne mübarek bir efendi bu efendi. Her şeye yarıyor, her işe yarıyor. Kimseyi incitmiyor, rahatsız etmiyor." [diye mi] övüyor, takdir ediyor?

Peygamberin dediği şeye de uyuyor. İşte müslüman buna denir. Yoksa onu bunu inciten, ona buna acı söyleyen, herkesi rahatsız eden insanın İslamiyet'teki mevkii çok düşüktür. Müslümanlıktan dışarıya çıkmamıştır, İslâm'dır ama aşağı noktada kalmıştır, yani ilerleyememiştir.

Onun için hacca giden insana Cüneyd-i Bağdâdî haklı olarak soruyor ki;

"Sen memleketleri, menzilleri kat ederken insanlık menzillerini geçtin mi?"

İnsanlık menzilleri atlayabildin mi?

Onun için yine birisine birisi acı söylermiş. O adam da böyle cevap veriyor, diyor ki;

"Sen çok güzel söyledin. Bu söylediklerin, cennete girmek için bir takım mânialar var. Cennete girmek için bir takım manialar var, "akabe" diyorlar onlara. Bu mâniaları, tepeleri ben aşabilir de cennete girebilirsem ne mutlu bana. Sen ne dersen de kulağıma girmez. Bu menzilleri aşamadan cennetin dışında kalırsam senin dediğinden daha çok aşağı bir adamım ben." diyor.

Nereleri düşünüyorlar adamlar, akılları nerelerde geziyor!

Onun için İslâm dendiği vakitte böyle aklını dünyanın dışındaki âhiret âlemine sevk eden ve orası için hazırlanabilen insanın adıdır.

Üçüncü makamı ilim makamıdır.

Müslümanların hepsi alimdir. Müslümanın alim olması lazımdır. Müslümanlık, şeriatın hududu içinde her şeriat sahibi, her müslümanın alim olması lazımdır. Cahillikle Müslümanlık olmaz. Cahilliği Müslümanlık kabul etmiyor zaten. Kabul etmediği için cahillikle Müslümanlık barışamaz ve Müslümanlık yürüyemez. Onun için diyor ki, ilmin kadardır kıymetin. İlmin ne kadarsa âhiretteki kıymetin de o kadardır. Dünyadaki kıymetin de o kadardır canım!

Dünyadaki kıymette o kadar değil mi?

Çok bilen adama çok para veriyorlar işte. İşinde de, sanatında da, memuriyetinde de çok bildiği için çok yüksek para alıyor. Âhiretteki mevkii de o nispette, bilgisi nispetinde büyük olacak.

Onun için sen ey insan! Eğer kadrinin yüceliğini istiyorsan ilmini arttır, ki kadrin de artsın.

Burada İmam Ahmed-i Yesevî hazretleri ihsanı beşinci makam olarak göstermişse de bizim asıl üstadımızdan aldığımız derste ihsan makamların en sonudur. İhsan, burada bu belki elden ele geçe geçe zaman itibariyle bir tahrife uğramıştır. İhsanı beşinci devreye düşürmüş. Fakat asıl ihsan menzillerin en sonudur, ki;

En ta'büdellahe ke-enneke terâhü. "O ibadet edeceksin ki, ibadette Allahu Ekber dediğin vakitte Hâlık ile berabersin."

Hâlık'la berabersin! Bu hâle gelebilmek [ihsandır.]

Bâyezid-i Bestâmî hazretlerini söylerler. Otuz sene namaz kılmış. Bir gün demişler ki; Üstadın yahut şeyhin gözlüyor seni. Gözlüyor. Namaz kılarken gözlüyor diye birisi fısıldamış kulağına. O da; "Üstadım bakıyormuş daha güzel kılayım namazımı." diyerekten kendisine bir çalım vermiş.

Namazını kıldıktan sonra, es-selamu aleyküm ve rahmetullah, es-selamu aleyküm ve rahmetullah... Allah Allah demiş, "Şu 30 senelik namazı ben iade etmem lazım. Allah'ın divanındaki namazla üstadım gözetledi diyerekten kılınan namaz arasında [o kadar fark var ki!] Ooo ben ne yapmışım!" diyerekten 30 senelik namazını geri çevirmiş.

Allah bizim kusurlarımızı affetsin.

Biz namaza duruyoruz dünyanın her türlü şeysi kafamızda, aklımızda, önümüzde, içimizde.

Nerde huzurdayız nerede Mevlâ ileyiz?

Mevlâ nerede biz nerede?

Allah affetsin kusurlarımızı.

Onun için;

En ta'büdellahe ke-enneke terâhü fe-in lem tekün terâhü fe-innehû yerâke. "Sen onu görmüyorsun ama, hakikatte görmen lazım, [O seni görüyor]."

Hakikatte görmen lazım! Bu varlığın sahibi ve hüve me'aküm. "Ben seninleyim." diyor. "Sizinleyim." [diyor].

Onun için efdalü'l-îmâni. "İmanın en efdali senin Allahu Teâlâ'nın seninle beraber olduğunu bilmendir."

Sen, Allahu Teâlâ'nın her an seninle beraber olduğunu bilebildiğin an sen imanda [kemale] ulaşmış olabilirsin. Yoksa her zaman kendi halindesin de bir namaza duracaksın o namaz esnasında [Allah'ı hatırlayacaksın...] O geri insanların işi. İnsan onun için her zaman namazda olmak derler ya. Her ânın namazda olur gibi olmak. İşte her zaman huzûr-u ilâhîde olmak. Yani her zaman hakkın huzurunda olmak. Allah beni yalnız namazda görmüyor ki her zaman görüyor. Her zaman O'nun huzurundayım.

Binâenaleyh her zaman O'nun huzurunda olan bir insanın nasıl olur da Allah'ın yasak ettikleri şeyleri irtikâba cesareti olur?

Senin mâfevkinden birisi senin karşında durduğu halde onun istemediği bir şeyi yapabilir misin yahu?

Hatta mâdûnunda bile olsa, mâdûnun bile olsa onun yanında istenmeyen bir şey yapmaktan utanırsın, sıkılırsın, korkarsın. Duyulur, edilir dersin, birçok şeyler.

E insan bugün bundan korkuyor da Kur'an'ın da beyan buyurduğu vechile, her halimize bizden daha iyi muttalî ve bize bizden daha yakın ve bizden katiyen ayrılmayan, her halimizi muhît olan Hazreti Allah celle ve alâ'nın huzurunda olduğunun gafletinden daha büyük gaflet olur mu insanda?

En büyük gaflet O'nun huzurundan gafil olmak. Onun için "agâhlık" diyerekten bir düstur koymuşlar ki, her zaman uyanık olacaksın ki, ben Allah'ın divanındayım. Her zaman ama, bir an için değil. O namaz da onlardan bir tanesidir. Böyle her zaman kendin huzuru ilahiyede olduğunu kendine yerleştirebildiğin vakitte, Hakk'ın divanına durduğun vakitte erirsin o zaman. Niçin ashâbı kirâm, onlar da bizim gibi insanlar iken, Hakk'ın divanına durdukları vakitte adeta taş kesiliyorlardı?

Hiç kımıldama yok.

Onun için Cenâb-ı Hak cümlemizi affetsin. Tevfikatı samadaniyesine mazhar eylesin. İman makamlarının, İslâm makamlarının uçlarına kadar ulaşabilmek şeref devletine hepimizi ulaştırsın. İman dilimizde kalmasın. İslâm dilimizde laf olmasın. İmanın, İslâm'ın hakikatını tadan kullarından eylesin.

O bu beşini saydı, altıncısı da evlenmek dedi.

Evlenmek şeriatın emridir. Allah insana bir kuvvet vermiştir, şehvet kudreti. Daha doğarken o kuvvet insana hilkaten verilmiştir. Doğuşuyla beraber anasının memesine yapışır. O şehvet olmasa insan yaşamaz. Her mahlukta da vardır bu şehvet. Bunu veren Allah'tır. Bu verdiği tohumu yerine harcayabilmek imkânının bahşı evlenmekle olur. Buradaki kudretin nesil [nesil aktarılması lazım.]

Tenâkehû tenâselû. "Evlenin, neslinizi çoğaltın. Ben sizin neslinizle iftihar edeceğim. Çokluğunuzla iftihar edeceğim."

Ama zayıf, ama [şöyle ama böyle?]

Herkes yüksek olamaz, herkes yüksek mertebeye ulaşamaz. Ama zayıf da olsak, zayıf da olsak yine imanı İslâmiyetin icaplarına uymamız kâfidir. Şimdi mesela Arafat'ta o bir milyon, iki milyon insan var.

Hepsi bunların böyle Cüneyd gibi bir insan mı?

Yoo. Hepsi işte bizim gibi. Gittiği gibi dönen insanlar. Bir faydamız varsa, oradaki o güne kadar kazandığımız günahların hepsini orada silkiyoruz. Allah'ın fazlı. Taze olarak, taze bir vücutla geliyoruz. Gelecek seneye kadar yine birçok günahlar kazanırsak yine gider orada silkeler geliriz inşaallah.

Bu, faydalarından birisi bu.

İkincisi de Cenâb-ı Hak bu Cüneyd gibi velilerden burada hepsi mevcut. Buradaki zamanın velileri yani, devrin velileri Arafat'ta mevcut. Arafat'ta mevcut olunca bu velilerin hacları makbûl-i ilâhîdir. Onların makbûl-i ilâhî olan haclarının dolayısıyla oradaki iki milyon, üç milyon, beş milyon insanın haccını da Cenâb-ı Hak onların hürmetine kabul eder.

Fazlı ilâhî bu.

Bizim de cennete girmemiz öyle olacak zaten. Biz yaptığımız amellerimizle cennete girmemize imkân yok. İmkân yok! Ancak Cenâb-ı Hak şâfîlerin şefaati dolayısıyla ve kendisinin fazl u keremi dolayısıyla bizi korsa koyacak. Ümidimiz bu.

Onun için evlenmek İslâm'ın şartlarındandır ki, şeriatın şartlarındandır. Bazı insan evlenmez. Evlenmiyorsun ama Allahu Teâlâ'nın nasıl paralarını saklayıp da küplerinin üzerine oturan insanın nasıl bu herkesin gözünden düşük bir insandır. Parasını harcamıyor, servetini harcamıyor, kimseye de vermiyor. Ondan daha aşağıdır Allah'ın verdiği kuvveti yerine sarf etmiyor.

Bir hanım alacaksın Allah ondan sana bir çocuk, iki çocuk, üç çocuk, beş çocuk verecek. Onların nafakalandıracaksın, çalışacaksın beslemek için, okutmak için, şu için, bu için. Bunların hepsi ibadet niyetiyle yapıldıktan sonra hepsi sevap olur deftere.

Onun için evlenmek hem neslin devamına [sebeptir, çünkü] bu her mahlukta var, yalnız bizde değil. Her mahluk neslinin idamesi için çalışır. Onun için Rabbül âlemîn'dir Cenâb-ı Hak. Rabbül âlemîn! Âleminin içersinde ne kadar mahluk var Allah'tan başka kimse bilmez bunları. Bu âleminin her çeşit mahlûkuna Allahu Teâlâ o kudreti vermiştir ki dünyaya gelirler; bir iki dakika içersinde dünyasından geçse bile bir nesli bırakır öyle gider. Neslini bırakır.

Mikropların hali de öyledir. Çabucaktan yeni bir nesil bırakırken kendisi bırakır gider. O nesil böyle temâdî eder giderler.

E bizim nesil?

Biz de ne kadar günahkâr olsak yerimize bırakacağımız neslin nasıl olacağını Allah bilir. Onların sahibi de yine Allah'tır. Senin vazifen onu besleyip, terbiye edip yetiştirmek. Gerisine karışmayacaksın. Sen yalnız İslâm'ı, imanı onlara telkin et. Onları o şekilde yetiştir, gerisine karışma. Allah onların sahibidir.

Yedincisi helal yemek ve giymek.

Şeriatın emirlerinin iktizâsı on tanedir dedik ya, on bab. Bu on babtan yedincisi yiyeceğini helalden yemektir.

Şimdi faizden kazanılan parayı helal diye yiyebilir misin?

Demin birisi gelmiş soruyor; "Ben bu kadar para verdiydim bankaya, banka bana fazla olarak bu kadar para verdi. Bu parayı ben yiyebilir miyim?" diyor.

Ben de, "Sen bilirsin ister ye, ister yeme." dedim.

Öğrenmedin mi şimdiye kadar?

Helal yemek haramdan [kaçınmakla olur. Haram] yalnız faiz değil ya. Adamı kandırmak da haram, hile yapmak da haram, kötüyü iyi mal diyerekten satmak da haram, ihtikâr haram...Yalnız faiz değil ki, çeşitli haramlar var. E bunların hepsi haram olduğu halde bu haram ile kazandığın birçok paraları kocaman apartmanlar yaptın yarın âhirette sırtına koyacaklar, "Çek bakalım bunları, götür!" diyecekler.

Sebebi?

Kökü haram olan bir şeyden kimseye fayda olmaz. Âhiretteki azabı müstesna.

Onun için şeriatın yedinci makamı helal yemek ve helal giymek.

Üzerindeki esbaptan bir kuruşu haramdan olursa 40 günlük namazı kabul olmaz derler. Onun için hem giydiğinde hem yediğinde kazancının helal olmasına dikkat edeceksin. Çalışan işçi de öyle, usta da öyle, çalıştıran da öyle. Mesela çalışıyor sekiz saat. Sekiz saatin iki saatini, üç saatini şurada burada çeneyle geçirir de sekiz saatini beş saate indirirse, sekiz saatin parasını almak hakkın değil. Ama sekiz saatin parasını istersiniz ondan, "Ben senin bugünkü işini yaptım." dersin ama 2-3 saatini şurada burada boşuna geçirdin, çeneyle geçirdin.

Bunun neresinden helal olacak sana?

Haa sekincisi de Ehl-i sünnet ve'l-cemaatten olmak.

Burası mühim nokta. Ehl-i sünnet ve'l-cemaatten olmak. Ehl-i sünnet ve'l-cemaatten olamadıktan sonra gökte de uçsan kıymet yoktur. Ehl-i sünnet dört mezhep. Bizim hanefî mezhebimiz bir, İmam-ı Âzam, Şâfiî mezhebi iki, Mâlikî mezhebi üç, Hanbelî mezhebi dört. Bu dört mezhebi de ulemâ ittifak etmiştir ehli sünnettir demişler. Bunun dışında olan mezheplerin hepsi İslâm'ın haricidir. İşte kızılbaşlar, neler diyorlarsa işte onlara. Acemlerinki de öyle, vahhabilerinki de öyle. Vahhabiler ehli sünnetten değildir.

Dokuzuncusu şefkat ve merhamet sahibi olmak.

İslâm'ı tarif ederlerken iki şeyden ibaret derler: Allah'a kulluk, mahlûkuna şefkat.

Allah'a kulluk, mahlûkuna şefkat! Eğer bu devlete ulaşabildiysen sen şeriatte dokuzuncu kapıdan geçmiş oluyorsun. Allah'a kulluk ediyorsun, mahlûkuna şefkatin yok, olmadı. Mahlûka şefkatin var ama Allah'a kulluğun yok, yine olmadı. İkisinin de denk olması lazım. Müspet olarak dengeli olmalı.

Burada denilmiş ki [dokuzuncusu] helalden kazanmak ve giyinmek.

Onuncusu da emr-i mâruf nehyi ani'l-münker.

Emr-i mâruf nehyi ani'l-münker şeriatın onuncu kapısı. Şeraitte on kapı var: İman, İslâm, ilim, ihsan, evlenmek, helal yemek, ehli sünnetten olmak, şefkat-merhamet sahibi olmak, emr-i mâruf nehyi ani'l-münker yapmak. Yani iyiliklerle emredeceksin, kötülüklerden de kaçındıracaksın herkesi. Bunu söylemek her mü'minin, her müslümanın vazifesi, her şeriat sahibinin vazifesi. İyiliği söyleyecek; "İyilik yap, şunu yap..." mâruf olan şeyler nelerse. Münker olan neler varsa yasaklar, haramlar, günahlar... onlardan da koruma; kendi evvela, çoluk çocuğu sâniyen, etrafındakiler sâlisen... böylece gider bu iş.

Şimdi size bugün ancak bir tanesini söyledim, 30 tanesi ileriki derslerimizde inşaallah söylemeye gayret ederiz.

Allah cümlemizi affetsin.

Bak şimdi bir müslümanın müslüman olması için nelere ihtiyaç var?

Bir müslümanın hakîki müslüman olabilmesi için nelere ihtiyaç var, bu ihtiyaçları mutlaka gidermek lazım.

Şimdi diyorlar ki, bir vücudun vitamin hapları var; "Hocaefendi bu vitamin haplarını yut." diyorlar.

Neden?

İşte vücudun buna ihtiyacı var sen ihtiyarlamışsın vitaminlerin de eksilmiş. Bu C'dir bu B'dir bunlardan yut diyorlar.

Neden?

E işte onlar söz de destekleyecek bizi. Bu imanı, İslâmiyet'teki destek de bu on tane şeriat kapısından gireceksin, ondan sonra tarikate atlayabileceksin. Tarikatın da on tane kapısından geçecek, ondan sonra mârifete ulaşabileceksin. Onun da onunu atlayabilip de hakikate ulaşabilirsen ne mutlu sana!

Onun için bir levha okudum hoşuma gitti bugün ama, unutuyorum her zaman.

Âynadır bu âlem, her şey Hak ile kâim,

Mir'ât-ı Muhammed'den görünür Allâh dâim!

Haa şimdi işte bunu, bunu ele geçirmek lazım. Mir'ât-ı Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in aynası. Yalnız Medine'de değil ha! Onun aynası kâinatı çevirmiştir böyle. Nerede olursan ol onun aynasıyla karşı karşıyasın. Onun aynası herkesin karşısındadır. Onun aynası Medine'de değil Medine'de o âlâsı. Fakat kâinatın ta Sibirya'nın en ücra köşelerine git orada da peygamberin aynası vardır. Orada da ondan istifade etmek [mümkündür.] Nasıl güneşten herkes muhitinde istifade edebiliyor, peygamberin de aynasından herkes olduğu yerde istifade edebilir. Yalnız kâfidir ki, o aynaya bakacak göz lazım.

O aynaya bakacak göz lazım, onun için;

Bir göz ki olmaya ibret nazarında,

Ol düşmanıdır sâhibinin baş üzerinde.

diyen zât ne güzel söylemiştir!

Bu ibret nazarlarını göze alabilmek içinde Allah'ın yolu, tevfiki, hidayeti lazım.

Cenâb-ı Hak cümlemizi affetsin. Tevfikatı samadaniyesine mazhar etsin. Sevdiği ve razı olduğu kullarının arasına fazl-ı keremi ve lütfu inayetiyle bizleri de kabul buyursun.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı