M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 361

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdülillahi hakka hamdihi vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammed'in ve ala alihi ve sahbihi ve men tebiahü bi ihsanin ila ecmain ettayyibin ettahhirin

Alemlerin rabbi Mevlamıza hamd ü senâlar olsun. Üzerimizde sonsuz nimetler var. Şükrünü edadan aciziz. Onun Habîb-i Edîbi Muhammed Mustafa'sına sonsuz selam kalbiyat-ı ikramımızı arz ederiz.

Allahu Teâlâ Hazretleri bizi Efendimiz'in şefaatine nâil eylesin. Firdevs-i âlâda ona komşu olmayı nasip eylesin.

Abdullah b. Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş olan bir hadîs-i şerîfi naklederek konuşmama başlamak istiyorum. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri buyurdular ki.

Bu hadîs-i şerîf hepimiz için bir müjdedir.

Ya leyteni ihva era ihvani. Ne olaydı ki kardeşlerimi görseydim. İhvanımı görseydim. İhvan Arapça'da kardeşler demek. Ehi kardeşim, ihvani kardeşlerim demek. Ne olaydı ihvanımı, kardeşlerimi göreydim. Nasıl bir vaziyette?

Ve lehu aleyyel havz. Ben havz-ı kevserimde dururken çıkıp geldikleri zaman.

Ve estakbiluhum. Ben onları bana doğru gelirken karşılıyorum, istikbal ediyorum.

Bil eniyeti bi eşşrubu. Elinde kevser şarabı olan kaplarla, kaselerle karşılıyorum.

Ve üsbihim min havzihi. O havz-ı kevserimden onlara bu kaselerle ikram ediyorum.

Kable en yedhulul cenneh. Onlar cennete girmeden evvel.

Ben havz-ı kevserimin başında beklerken o benim ihvanım karşıdan gelirken ben de elimde içinde kevser şarabı dolu olan kaselerle onları karşıladığım o kardeşlerimi ah ne olaydı bir göreydim. O gün geleydi de o halde onları bir görseydim diye bir temenni izhar eyledi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ashabı ile konuşurken.

Kîle ya resulallah elesna ihvanek. Bunun üzerine ashâb-ı kirâm merak ettiler. Dediler ki; ya Resûlallah biz senin ihvanın, kardeşlerin değil miyiz?

Kâle entüm ashabihi. Siz benim ashabımsınız.

Ve ihvani men amene bi ve lem yerani. Benim ihvanım, beni görmeden iman etmiş olan, benim hayatımdan sonra dünyaya gelip de beni görmediği halde bana iman etmiş olan kimselerdir.

İnni seeltü rabbi. Ben Rabbimden diledim, istedim ki:

En yukırra ayni ayneyye biküm ve bimen amene bih ve lem yerani. Sizlerle ve beni görmeden bana iman eden o ihvanımla Allah benim gözümü, gönlümü şenlendirsin diye ben Rabbime dua ettim, buyuruyor.

Şimdi bu hadîs-i şerîfi şu bakımdan okudum muhterem kardeşlerim. Biz Peygamber-i Zîşânımız'dan 14 asır sonra dünyaya gelmiş müslümanlarız. Mü'min olmuşuz, Müslüman olmuşuz kelime-i şehadeti getirmişiz.

Eşhedü enlâ ilâhe illallah diyoruz. Allah'tan başka ilah olmadığına şahidiz, diyoruz. Yeryüzünde Allah'ın varlığına, birliğine şahidiz biz. Şehadet ediyoruz diyoruz. Bunu özel konuşmalarımızda söylüyoruz hem de minarelerimizde fezaya haykırıyoruz. Eşhedü enlâ ilâhe illallah diye Allah'tan başka ilah yok. Allah'tan başkasına tapmak doğru değil. Şirk ve küfür yanlıştır diye hem fezalara, cihana ilan ediyoruz hem de aramızda konuşurken bu imanımızı kelimeteyn-i şehadeteyn ile ifade ediyoruz.

Peygamber-i Zîşânımız'a iman ettik, Hz. Adem atamızdan ahir zaman Peygamberi Muhammed'i Mustafa'ya kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberleri kabul ediyoruz ama o Ekrem-i rusûl, Seyyidü'l enbiyâ olan peygamberlerin serveri, kainatın efendisi olan Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerine de iltifat etmişiz.

Ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resulu. O Allah'ın hem kuludur hem de resulüdür, elçisidir diye şehadet ediyoruz onun da şahidiyiz. Ona da hem inanıyoruz hem de söylüyoruz.

Bu çok önemli iki cümle. Bunlar Arş-ı Âlâ'ya yazılmış 2 cümledir. Lâ ilâhe illallah muhammeden resûlullah. Allahu Teâlâ Hazretleri lâ ilâhe illallah diyen kullarını, bu imana sahip olan kullarını ihlas ile bu sözü koşulsuz olarak kalbinin derinliğinden söyleyen kullarını cennetine sokacağını vaat etmiştir. Ve biz O'nun resûlü Muhammed-i Mustafâ'sına gönül vermişiz, ona bağlanmışız.

İşte biz Peygamber Efendimiz'in ihvanıyız. Ashabı değiliz, onun zamanında yaşamadık. Onun devr-i saadetine, asr-ı saadetine erişmedik, Allah bizi bu asırda dünyaya getirdi. Ashabının mertebesi, makamı, mekanı âlâ olduğu halde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz o asırdan bize iltifat ediyor. İhvanım diye görmediğimiz halde ona inandığımız için bize iltifat buyuruyor, bizimle görüşmeyi temenni ediyor.

Ah ne Olaydı göreydim. Ne olaydı benim havz-ı kevserimin başında bana doğru gelip benim de ellerimde havz-ı kevserden doldurma kaseler olduğu halde o konuşacağım ihvanımı göreydim diyor.

Temennimiz muhterem kardeşlerim, hepimizin candan temennisi, bu hadisi okuduğun zaman ilk okuduğum heyecanı kalbimde duyarım. Allahu Teâlâ Hazretleri bizi Peygamber Efendimiz'in "Ne olaydım göreydim" dediği ihvanından eylesin. Efendimizin havz-ı kevserinden doya doya içmeyi, nûş etmeyi, o elinden sunduğu kaselerle o havz-ı kevserden şaraben tahura nûş etmeyi Allahu Teâlâ Hazretleri bize nasip eylesin. Firdevs-i âlâ'da komşu eylesin.

Nunun için muhterem kardeşlerim birkaç şey lazım. Bir; peygamber efendimize inandık, bağlandık inanmak lazım. Bağlanmazsa insan imanını tamamlamış olmaz. Çünkü bazı insanlar var diyor ki "Ben Allah'a inanıyorum". Tabii inanacaksın, inkâr edemezsin ki. İnkâr mümkün değildir. "Bak münkirler nasıl oluyor da müflis değil." İnkar etmek ilmî bakımdan mümkün değildir. Adet olarak düşünmeden gayri ilmî olarak inkâr ediyorlar. Şeytana uyuyor ama ilmî olarak inkâr mümkün değildir.

Onun için elbette iman edecek Allah'ın varlığına. Çünkü şu kainat pırıl pırıl muhteşem bir mizan ile kurulmuştur. Bu kâinatı kuran, işleten, iyi yöneten bu muhteşem mizanı tesis eden alemlerin Rabbine inanmak aklı olan ilmi olan ilme gönül vermiş olan her insanın vazifesidir. Bunu zaten bütün alimler söylüyor.

Einstein'a sormuşlar: "Sen Allah'a inanıyor musun?" İnanmayan bir insan mısın, kafir misin, mü'min misin, dindar mısın, dinsiz misin, ateist misin, neyin nesisin diye sormuşlar.

Demiş ki Einstein: "Gökyüzünde muhteşem bir nizam var. Ayın, yıldızın, güneşin, dünyanın hareketlerinin hepsi gayet muntazam. Makro kozmoz diyorlar. Yani büyük kâinat. Burada muhteşem bir nizam var. Fizik, kimya, astronomi, matematik nizamı var. Her şey muhteşem bir nizam içinde cereyan ediyor. Saniye şaşmıyor, akıl sapmıyor. O kadar muntazam. Bir de mikro kozmoz dediği atom âlemi var. Orada da muhteşem bir nizam var. Orada fizikçileri hayran bırakan bir nizam, intizam, şahanelik var.

"Bir düzen var, bu düzeni tesis eden Allah'a inanmak dindarlıksa bu düzeni kuran; o muhteşem, muazzam kudret sahibi yaratıcıya inanmaksa dindarlık ben dindarların en başında gelirim." diyor.

Demek istiyor ki muhterem kardeşlerim, bir incelik var bu sözünde. Ben herkesin inandığı haça, puta inanmıyorum. O kainata o nizamı verene inanıyorum ama insanların kendilerinin sapık subuk söylediği şeylere ben inanmıyorum. O ayrı, onlar beni bağlamaz ama kâinatın sahibine, yöneticisine, yaratıcısına inanıyorum diyor.

Bunun gibi Descartesler inanmış, Pascallar inanmış, büyük filozoflar falan hepsi bunu kabul etmişler. Allah'ın varlığı hakkında kesin deliller var. Bilim adamı için Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığını birliğini bilmek ve bulmakta her ilim bir kılavuzdur, bir delildir. Her ilim insanı Allah'ın varlığına götürür.

Yetmez, bu iman yetmez. Kâfi değil çünkü bu iman hayatta bir insanı ne yapması gerektiğine dair detaylı bilgiyi kazandırmıyor. Allah'a inandın. Peki ama inandıysan Allah'ın kulu olduğunu biliyorsan onun senin Rabbin olduğunu anlamışsan ona karşı vazifen ne? Ne yapman lazım? Buna inandıktan sonra hayatını nasıl geçirmen lazım? Alemlerin Rabbine karşı kulluk görevlerin ne? Bunu bilmek ve tespit etmek o imanın içinde mevcut değil, yetmiyor. Ne diyecek?

Ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu. Muhammed'in onun elçisi olduğunu kabul ettim inandım, diyecek.

Neden ?

Detaylı bilgi Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnetinde.

Kul nasıl yaşaması gerekiyor, ailesini nasıl idare etmesi gerekiyor, hayatını nasıl sürdürmesi gerekiyor, âlemlerin Rabbine nasıl ibadet etmesi gerekiyor. Öteki insanlara karşı sorumlulukları görevleri nelerdir. İmanın teferruatı nedir, ibadetin teferruatı nedir, oraya nereden gidilir?

Resûlullah'ın yoluna girilerek gidilir. Resûlullah'a iman kapısından geçilerek varılır o aleme. O aleme giremeyen imanını tamamlamamış oluyor. O iman yetmiyor. Eşhedü enlâ ilâhe illallah yetmez. Arkasından diyeceksin ki Ve eşedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu. Muhammed Mustafa da onun elçisidir. Ben ona da inandım.

Yani demek istiyoruz ki Resûlullah ne söylerse onu öğreneceğiz. Oradan işin teferruatını öğreneceğiz. Teferruat, asıl geniş bilgi orada. Biz elhamdülillah ikisine de layık olmuş Allah'ın bahtiyar kullarıyız. Elimizde bir iman cevheri var paha biçilmez. Allah bu cevheri kaybetmemeyi bu güzel imandan mahrum olmamayı nasip eylesin.

Çünkü yabancı bir diyardasınız. Diyâr-ı küfürdesiniz. Gayrimüslimlerin arasındasınız. Onların yaşayışlarında Allah'ın rızasına uygun yaşam tarzı yok. Düşüncelerinde Allah'ın rızasına uygun düşünceler yok. Huylarında, ahlâkında Allah'ın sevdiği huylar yok. Onlara uyarsanız, imanımızın gereği, Resûlullah'ın peygamber olduğuna inanmanın gereği olan işler yapmazsanız o zaman imanı muhafaza edemezsiniz. Resûlullaha inanacaksınız, bir.

Sünnet-i seniyye-i nebeviyesini öğreneceksiniz. Çünkü İslâm'ı biz nereden biliyoruz. Resûlullah'ın sünnetinden biliyoruz. Kur'ân-ı Kerîm var. Kur'ân-ı Kerîm'i de Resûlullah'ın sünnetinden biliyoruz. Allahu Teala Hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de

Namaz kılın, ikame edin namazı, zekâtınızı verin diyor. Ama namazın nasıl kılınacağını, zekâtın nasıl verileceğini bize Peygamber Efendimiz öğretiyor. Ben imam oldum öne geçtim. Başıma sarık sarmışım, sırtıma cübbeyi giymişim. Allahu ekber dedim, önce Sübhaneke'yi okudum, eûzu-besmeleyi çektim, Fatiha okudum, Kur'an-ı Kerîm'den bir miktar âyet okudum. Allahu ekber dedim semiallahü limen hamideh rabbena lekel hamd, Allahu ekber, sübhane rabbiyel azim, sübhane rabbiyel ala, tahiyyat bunlar Kur'ân-ı Kerîm'de var mı ?

Hayır. Bu teferruat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz tarafından bize öğretilmiştir. Eğer Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesi olmasaydı biz namaz kılmasını bilemezdik. Allah namaz kılın demiş ama nasıl kılacağız. Birbirimizin yüzüne bakardık, kalırdık ortada. Elhamdülillah ki Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesi var. Zekâtı da nasıl vereceğimizi bilmezdik. Koyunlardan ne kadar zekât verilecek, paradan ne kadar zekât verilecek bu detay Kur'ân-ı Kerîm'de yok.

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfinde var. Onun için Peygamber Efendimiz'e iman edeceğiz, bir. Sünnet-i seniyesine sımsıkı sarılacağız.

Ne demek sarılmak? Yani sünnet-i seniyyesini okuyacağız öğreneceğiz, dinleyeceğiz, bileceğiz. İki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e çok salat-u selam getireceğiz. Allah'ın emri bu. Dört, Peygamber Efendimiz'in ümmetine sevgi duyup hizmet edeceğiz.

Yani Resûllah'a iman etmenin Resulullah'a iman ettiğimiz zaman yapmamız gereken işler neler? İman etmek, sünnetine uymak, salât ü selâm getirmek, ümmetini sevmek, ümmetine hizmet etmek.

Böyle olunca çok büyük bir şeref kazanıyoruz. Çok doğru bir yol tutturmuş oluyoruz. Çünkü Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesi yoluna uymayanlar bidat yolundan gidenler doğru bir sonuca varamazlar. İbadetleri bile makbul olmaz. Cezadan kurtulamazlar, cehennemden kurtulamazlar. Yol Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesi yoludur.

Bu güzel hadîs-i şerîfi öğrendikten sonra Efendimiz'in bizi sevdiğini, bizi görmek istediğini, bizi özlediğini öğrendikten sonra onun bize "Ümmetim, ümmetim" diyerek şefkat göstermesinden sonra bizim de ona karşı içimizde sonsuz bir saygı, sonsuz bir sevgi olması lazım.

Süleyman Çelebi'nin mevlidini hep okuruz, Vesiletü'n Necat isimli kitabı çok güzel bir kitaptır. Mânası çok derindir. Feyizleri çok muhteşemdir. Edebiyat bakımından şaheserdir. Sehl-i müntehidir. Muazzam bir eserdir. Onun her beyitini okumuyoruz. Kısa kısa bölümleri okuyup geçiyoruz. Uzun bir eserdir aslında o. Orada diyor ki, okunmayan kısımlarından bir beyiti var. Çok hoşuma gidiyor.

Küçükken Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz "ümmetim ümmetim" demiş, rivayetlerde öyle geçiyor.

Sen ihtiyarladın gittin sünnetini terk ediyorsun, yakışıyor mu diyor. O beyit çok güzel bir beyittir. Bizim de Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine uygun biçimde yaşamamız lazım. Bizi müslüman yapan, bize müslüman manzarası veren, müslüman görünümü veren, bizi başka insanlardan ayıran, İslâm kültürünün bir müşahhas numunesi haline getiren sünnet-i seniyyesidir. Ona uyduğumuz zaman, ona göre yaşadığımız zaman tam müslüman oluyoruz.

Allahu Teâlâ Hazretleri bizi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnet-i seniyesine uyanlardan eylesin. Peygamber Efendimiz bir emir buyuruyor bize. Bu hadîs-i şerîfe, sünnet-i seniyyeye sarılmak Peygamber Efendimiz'e çok salat selam getirmek ümmetine hizmet etmek derken bu hadîs-i şerîfi de tabii arkasına eklememiz lazım. Tirmizî rivayet etmiş. Diyor ki Peygamber Efendimiz:

Mühim bir kaide koyuyor bize. Bir emir var burada.

Leyse minna. Bizden değildir diyor Peygamber Efendimiz. Yani Peygamber Efendimiz kendi grubundan saymıyor. Bizim dışımızdır, bizden değildir diyor. Kim ?

Men teşebbehe bi gayrillah. Bizden başkasına benzeyen, ona benzemeye çalışan, bizden gayrı kültürlere, bizden başka insanlara, başka adetlere, başka dinlere özenen, onlar gibi olmaya, onları taklit etmeye kalkışan bizden değildir diyor. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem. Sonra eklemiş. Sözünün devamını söylemiş.

La teşebbehu bil yahudi vela linnasara. Onun için siz yahudilere benzemeye kalkmayın. Hıristiyanlara benzemeye kalkmayın buyuruyor. Bizden gayrısına benzemeye kalkışan, taklit eden bizden değildir. Sakın yahudilere benzemeye kalkışmayın. Sakın hıristiyanlara benzemeye kalkışmayın buyurmuş. Misal olarak da devam ettiriyor. Onların selamları şöyledir, yahudiler şöyle selamlar. Hristiyanlar böyle selamlama yapar. Siz öyle yapmayın. İslâmî bir şekilde selamlaşın diye söylüyor ama ilk cümlesi umûmî bir kaidedir.

İslâm'dan başka bir kavme özenen, ona benzemeye çalışan bizden değildir diyor Peygamber Efendimiz. Başka bir hadîs-i şerîf var. Onu söylemiştir hocalar duymuşsunuzdur.

Başka bir kavme başka bir kültüre benzemeye çalışan, onların zümresinden haşr olunur, onlardan sayılır. Yani yahudiye benzerse yahudi gibi olur. Hıristiyana benzerse hıristiyan gibi olur buyuruluyor.

Sünnete sarılmak ve müslümandan gayrisine benzememek sözlerinin arkasından hemen tabii günümüzün güncel meselesi geliyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Medine-i Münevvere'ye vardığı zaman bakmış ki onlar atlarla develerle bir takım merasimler yapıyorlar. Gösteriler yapıyorlar festival gibi, "Bu nedir?" demiş. "Nevruzu kutluyoruz." Nevruz nedir? 22 Mart'ta Ay ve Güneş'in gece ve gündüzün eşit olduğu zamanda yapılan eski bir kutlama. Bu eski ateşperest İranlılardan kalma bir adettir. Medinelilerin arasına gelmiş böyle bir nevruzu kutlama âdeti, kutluyorlar. Nedir bu yaptığınız?

"Yâ Resûlallah, biz nevruzu kutluyoruz, mihricanı da kutlarız." Mihrican da sonbaharda gece ile gündüzün eşit olduğu zaman. İlkbaharda ve sonbaharda bu ateşperestlerin âdetiymiş. Onları kutlarlarmış Medine'de. Medine'nin eskiden adı Yesrib'di. Peygamber Efendimiz'den sonra Medinetü'l Resûl oldu, Medine diye kaldı. Oradan isim Peygamberimiz'in medinesi, şehri diyor yani.

"Biz bunu eskiden beri kutlarız. Bu adetimizdir, böyle yaparız." dediler. Hani bizde de bazı adetler oluyor ya. Ne olduğunu bilmiyoruz kutluyoruz. Küçükken ben hatırlarım, bizim köyde yağmur yağmadığı zamanlar kapı kapı dolaşıp merasim, oyunlar, bir şeyler olurdu. Başına çuval giyerdi birisi, her evin kapısından onun başına su atılırdı falan. Böyle bir âdet mesela ne zamandan kim bilir. Belki Orta Asya'dan gelme bir âdet bilmiyoruz. İşte Medineliler de böyle bir kutlama yaptıklarını söylemişler.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri: "Allahu Teâlâ Hazretleri size bu bayramların yerine bunlardan daha hayırlı daha mübarek iki bayram ihsan etti. Birisi Ramazan'ın sonundaki Ramazan bayramıdır. Ötekisi de Zilhicce'deki hacıların hacca gittiği zamandaki Kurban bayramıdır. Bunları kutlamayın kendi Allah'ın size verdiği bayramları kutlayın." diye buyurdu.

Bu nihayet bir töredir, adettir. Biz buna folklor diyoruz, folklor gibi bir olay. Bir folklor olayını bile Peygamber Efendimiz hayır böyle yapmayın, Allah size onların yerine bunu nasip etti diye engelliyor.

Hatta bir şey daha var Peygamber Efendimiz ibadetlerde bile onlara benzemememizi emrediyor. Yahudiler falanca gün oruç tutarmış, hayır siz öyle yapmayın, siz böyle yapın. Niye? İbadette bile onları taklit durumuna düşmemeyi emrediyor. Binâenaleyh bu sözlerinin sonucu şudur ki, Peygamber Efendimiz sizi seviyor, bizi seviyor Allah bizi Peygamber Efendimiz'in sevdiği hak ümmetlerinden eylesin. Bizim de gönlümüze Resûlullah aşkını, sevgisini yerleştirsin. Sünnet-i seniyyesini sevmeyi ve uygulamayı nasip etsin. Bize her türlü din dışı örflerden, âdetlerden, başka kavimlere benzemekten korusun. Allah bizi müslümanca yaşatsın. Müslüman olarak ömür sürmeyi nasip eylesin.

Biliyorsunuz İstanbul'da kabri olan çok meşhur bir sahabi var. Çok kıymetli bir sahabi. Hâlid b. Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri. Vahiy katibi imiş. Peygamber Efendimiz'e vahiy geldiği zaman vahiy yazarmış. Kurra hafızmış. Kur'ân-ı Kerîm'i çok iyi bilen bir hafızmış. Peygamber Efendimiz'in vefatından sonra Peygamber Efendimiz'in mescidinde imamlık yapma şerefine ermiş. Ondan sonra Medine valiliği yapmak nasip olmuş. Ondan sonra cihat etmiş, muhtelif seferlere katılmış. Nihayet İstanbul'da şehit düşmüş. Kabri İstanbul'da.

Onun hayatında bir şey var o da bana çok tesir etmiştir. Abdullah b. Ömer'in düğününe gidiyor radıyallâhu anhümâ. Hz. Ömer'in oğlunun düğünü. Bu Abdullah da çok bilgili bir insan. Dört tane Abdullah var ashabın arasında ilmi ile tanınmış, onlardan bir tanesi. Ebabidei enfadan birisi. Dört Abdullah'tan birisi. Abdullah b. Ömer, Hz Ömer'in oğlunun düğününe gitmiş.

Düğününde duvara bir örtü asmışlar. Ebû Eyyûb el-Ensârî Peygamber Efendimiz'i evinde misafir etmiş olan sahabî mübarek, çok kıymetli bir zât. "Bu örtü nedir?" demiş. Düğün diye astık, demişler. "Rasûlullah zamanında biz böyle bir şey görmemiştik. Siz bunu yeni çıkartmışsınız. Siz Resûlullah'ın zamanında olmayan bir şeyi çıkartmışsınız. Bid'at yapmışsınız. Ben artık burada duramam. Bid'at işlenen yerde duramam." dedi Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri, düğün yerinden kalktı. Yalvardılar yakardılar, durduramadılar, kalktı gitti oradan ki Hazreti Ömer'in oğlunun düğününde. Yani yine iyi bir sahabî yine bilgili bir insanın düğününde Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin zamanında olmayan bir bid'at yapıldı diye orada durmadı kalktı.

Onun için sünnet-i seniyyeye sarılmak çok mühim bir olaydır. Çok sevaplı bir şeydir. Bunu bilin ve buna göre hem kendimiz hem çoluk çocuğumuz hem aile ile sünnet-i seniyye yolunda yürüyelim.

Bir müjde daha var. Ümmetin bozulduğu zamanda Peygamber Efendimiz'e her şey gösterilmiş. Ümmet gösterilmiş, Miraç'ta cehennem gösterilmiş. Yedi kat semavât gösterilmiş. Peygamberler gösterilmiş hatta onlara imamlık yapmış. Âdem atamızla görüşmüş, Musa aleyhisselam ile görüşmüş. İbrahim aleyhisselam ile görüşmüş ümmetin evveli, âhiri, âhir zamanda ne olacağı, hepsi belli.

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz ümmetin bir zaman gelip bozulacağını biliyor. Âhir zamana doğru ümmetin bozulacağını bildiği için buyuruyor ki:

Men temesseke bi sünneti. Kim benim sünnetime sımsıkı sarılırsa. Ne zaman?

İnde fesadi ümmeti. Benim ümmetimin bozulduğu o zamanda.

Kim benim sünnetime uygun yaşarsa, benim sünnet-i seniyyemin benim yaptığım tarzda, yaşadığım İslâmî hayatı yaşayarak, bid'atlare kanmadan, benim sünnetimi ihya ederse;

İnnehu ecru mieti şehidin. Ona 100 şehit sevabı verilecek.

Dini koruduğu için, dinin aslına özüne sadık olduğu için büyük sevap verilecek diye böyle bir müjde de var. Onun için hepimiz Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyesini okuyalım kitaplardan. Akşamları okuyalım. Ailece okuyalım, çoluk çocuk toplayarak okuyalım ki sevabı büyük.

Bakın Kennedy'nin hayatında bir şey benim dikkatimi çekti. Bu öldürülen Amerikan reisicumhuru Kennedy ailece nasıl yetişmiş? Babaları yemekte onları toplarmış. Çeşitli meseleleri aile meclisi gibi müzakere ederlermiş. Ve de her akşam toplantı olurmuş, onun için çocuklar iyi yetişmiş oluyorlar.

Siz de çocuklarınızı akşamları toplayın. Bir hadis kitabından okuyun. Üç beş hadis okuyun, izah edin. Çocuklarınız Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine göre yetişsin. Sünnet-i seniyyeyi bilerek yetişsin. Biz annemizden babamızdan, ailemizden böyle gördük; çok güzel oluyor tavsiye ederim. Hangi kitabı okuyalım?

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Türkçe tercümesini neşrettiği Riyâzü's-sâlihîn kitabı var. Hepimizin anlayabileceği bir dille yazılmıştır. Onu okuyun. Bitirinceye kadar okuyun, bitirince yeniden başlayın. Gene okuyun, gene başlayın. Dinimizin aslını esasını öğrenmiş olursunuz.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu ikinci hadîs-i şerîfte buyuruyor:

Hiçbir gün yoktur ki ye'ti ibni adem, Âdemoğluna gelen hiçbir gün yoktur ki illa yünadi bihi.

O gün Âdemoğluna seslenmesin nidâ etmesin. Şu sözünü söylemesin. Her gün, her sabah size ve bize şöyle sesleniyor.

Ya ibni adem. Ey Hazreti Âdem'in evladı. Her gün sabahleyin bize böyle sesleniyor.

Ene halkun cedidün. Ben Allah'ın yeni yarattığı bir günüm. İşte bak yeni başlıyorum. Sabahleyin erkenden güneş doğuyor, siz uyudunuz uyandınız işe gideceksiniz.

Ene halkun cedidün. Ben yeni bir yaratılmış vaktim. Yeni bir günüm.

Ve ene aleykel gaden şehidün. Yarın ben senin aleyhine âhirette, Allah'ın divanında şahitlik yapacağım. Gün, şahitlik yapacak bizim aleyhimizde.

Fa'mel hayren fiye. Benim içimde bu günler boyunca hayırlı işler yap, günah işleme, sevaplı işler yap. Allah'ın sevdiği işleri yap.

Eşhedneke gaden. Ben de sana yarın Allah'ın divanında hüsn-ü şehadette bulunayım. "Evet yâ Rabbi, namaz kıldı yâ Rabbi. Hayır yaptı, oruç tuttu, ibadet etti yâ Rabbi, sevdiğin işleri yaptı yâ Rabbi. Şhadet edeyim. Hüsn-ü şehadette bulunayım." diye ihtar eder.

Ve inni lev kad madaytü lem terani ebada. Bugün bir geçti mi bir daha beni ele geçiremezsin. Bir daha beni göremezsin. Aman beni kaçırma, beni boşuna geçirme der. Her gün sabahleyin Âdemoğluna böyle seslenir.

Ve yekulü lehü misle zelik. Her gece de Âdemoğluna buna benzer şekilde yine nidâ eder, seslenir. "Ey Âdemoğlu! Ben yeni bir vaktim. Geceyim yeni başlıyorum. Ben sana yarın Allah'ın divanında şahit olacağım. Benim içimde günah işleme, sevaplı işler yap da ben de sana âhirette güzel şehadette bulunayım." der de duymayız. Peygamber Efendimiz bildiriyor da oradan biliyoruz. Ben de sizin duymadığınızı bildiğim için Peygamber Efendimiz'in bu hadîs-i şerîfini okuyorum ki duyun diye söylüyorum.

Şimdi muhterem kardeşlerim !

Acaba gece ve gündüz insana hakikaten seslenir mi bunu duyan Allah'ın evliyâsı var mı? Var, duyanı var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki: "Peygamberliğin yakın geldiği zaman yolda yürüyordum hangi taşın, ağacın yanından geçsem Esselamü aleyke yâ resûlallah diye ses gelirdi bana." diyor. Öyle şeyler neden olur?

Allahu Teâlâ hazretleri her şeyi konuşturmaya kâdir. Kur'ân-ı Kerîm'de de âyet-i kerîme var, en kuvvetli delil insana âyet-i kerîmedir. Kıyamet gününde insanı âzâları şahitlik edecek. Eli, ayağı, dili, yüzü, gözü, kulağı, derisi, her şeyi her âzâsı insanın aleyhine şahitlik edecek. Hatta diyecek ki günah işlemiş de söylediyse o mesela Yâ Rabbi evet bu şu günahı işledi dediyse o zaman dönecek ona diyecek ki

Ya niye bizim aleyhimize şahitlik yaptınız. Niye konuştunuz.

Her şeyi konuşturmaya kâdir olan Allah bizi konuşturdu, ne yapalım. El diyecek ki: "Evet ben o hırsızlığı yaptım." Göz diyecek ki: "Evet ben o harama baktım." Kulak diyecek ki: "Evet ben o haramı dinledim. Mide diyecek ki: "Evet ben o haramı yedim."

Entekana allahüllezi en teba külli şeyin. Her şeyi konuşturmaya kâdir olan Allah konuşturdu, ondan şahitlik yaptım diyecek.

Demek ki Allah bazı şeyleri konuşturuyor. Allahu Teâlâ Hazretlerinin kudreti sonsuz olduğundan, yaratılışının çeşitleri sayılamayacak kadar çok olduğundan enteresan işleri var. O enteresan işlerinden bir misal vereyim. Biraz gözünüz açılsın, ufkunuz genişlesin diye.

Bir kişi vefat ettiği zaman kabirde korkacak, daracık bir yer toprağın altı, soğuk, karanlık bir de "Acaba başıma ne gelecek, halim ne olacak." diye düşünecek. Ana yok, baba yok, evlat yok, kardeş yok, arkadaş yok, dostu yok kabrinin içinde korkacak. Ürperecek, fakat böyle bir güzel yüzlü birisi yani erkek değil de birisi, güzel yüzlü bir adam görecek diyor Peygamber Efendimiz. Ve o adama: "Yâ mübarek burada tam korkuyorken, ürperiyorken, yalnızlıktan, dehşete düşmüşken şimdi seni gördüm. Senin de yüzün böyle nurlu güzel bir kimseye benziyorsun. Korkulacak bir kimse değilsin. Seni görünce canım sana ısındı. İçimde rahatladı, sen kimsin?" diyecekmiş.

Peygamber Efendimiz'i anlatıyor. Peygamber Efendimiz bu, peygamber. İki kabrin yanından geçiyorlardı ki dedi ki: "Bu iki kabirdekiler azap görüyor." Ötekiler duymuyor, Peygamber Efendimiz duyuyor. Ötekiler görmüyor, Peygamber Efendimiz görüyor. Peygamber olduğundan biliyor. "Sen kimsin mübarek? Böyle güleç yüzlüsün, güler yüzlüsün. Nurlusun, mübarek görünüşlüsün sen kimsin?" diyecek. O da diyecekmiş ki: "Mübarek ben senin dünyada iken okuduğun Tebâreke sûresiyim. Allah sana yoldaş olmak üzere bana bu sureti verdi. Sana böyle gönderdi."

İnsanoğlu bundan anlayacağı için bu şekilde gönderiyor Allah. Tebâreke sûresinin sevabı gitse, mânevî aslî hali ile gitse gözüyle görmediği için kendi duygularıyla algılamadığı için anlayamayacak oraya geldiğini onun. Ama Allah ona insanoğlunun alıştığı, anladığı şekilde oraya gönderince o zaman anlıyor. Allahu Teâlâ Hazretleri böyle.

Mesela Peygamber Efendimiz Cebrail'i çok çeşitli şekillerde gördü. İki defa asıl şekli ile gördü. Cebrail'i bazen Peygamber Efendimiz'e Allahu Teâlâ Hazretleri ashaptan güzel bir insan gibi gönderirdi. Hatta bir keresinde herkes gördü. Cebrail aleyhisselam Peygamber Efendimiz'in yanına geldi oturdu. Dizine dizi değecek kadar yakın oturdu, herkes şaşırdı. Ya kim bu adam böyle, bu ne terbiye. Peygamber Efendimiz'e hürmetinden sahabe-i kirâm başını kaldırıp yüzüne bakamazdı. Heybetli idi Peygamber Efendimiz. İlk defa gören Peygamber Efendimiz'i titremeye başlardı. Resûlullah'ın heybeti bu, kolay bir şey değil. Camiye gittiği zaman kimse başını kaldırıp yüzüne bakamazdı. Ona olan saygısından iclalinden dolayı bakamazlardı.

Bu zât geldi geldi geldi geldi Resûlullah'ın dizinin yanına dizi değecek kadar geldi, oturdu. Herkes baktılar "Kim bu ya Allah Allah." Tertemiz elbiseler giymiş, yolcu olsa üstünde toz toprak olacak, yolda yıpranmış elbiseler olacak, yolcu olduğu anlaşılacak. Elbiseleri tertemiz, uzaktan gelmedi. Medine'den bir insan değil, çünkü kimse tanımıyor zaten. Medine küçük bir köy gibi bir şey herkes birbirini tanıyor. Uzaktan gelmiş insan değil, elbiseleri tertemiz, pırıl pırıl üzeri, püfür püfür mis gibi. Şaşırdılar, kim bu.

Resûlullah'a dedi ki:

Bana İslâm hakkında bilgi ver yâ Resûlallah. Efendimiz'e sahabe-i kirâm soru da soramazdı. Utanırlardı, çekinirlerdi derlerdi ki; "Ya bir yabancı gelse de bedevilerden falan, bir soru sorsa da biz de dinlesek." kendileri soramazlardı hürmetlerinden. Şimdi bu geldi, "Bana İslâm'ı anlat." diyor. Peygamber Efendimiz anlattı anlattı, İslâm şudur budur.

Sadakte. Doğru söylüyorsun, dedi.

Şaşırdılar. Niye şaşırdılar? Allah Allah hem soru soruyor. Hem de doğru söylüyorsun, diyor. Doğru söylüyorsun demek kolay mı? Yanlış söylese yanlış söylediğini bilecek bir insan olduğunu gösteriyor. Doğru söylüyorsun demek muazzam bir şey. Şaşırdılar Allah Allah hem soru soruyor hem de arkasından tasdik ediyor. Doğru söylüyorsun, dedi diye şaşırdılar.

Ahbirni anil iman. İman hakkında da bilgi ver, dedi Peygamber Efendimiz'e. Peygamber Efendimiz iman da şudur şudur diye onu da anlattı. Ondan sonra,

Ahbirni anil ihsan. "İhsan nedir?" diye sordu ona da cevap verdi. Ondan sonra doğru söylüyorsun dedi.

Metâ essâtü. Kıyamet ne zaman kopacak?

Bu sefer onu sordu. Peygamber Efendimiz dedi ki bu konuyu soru sorandan soru sorulan daha fazla ve bilmiyor. O konuda bilgim yok, dedi yani. Ne sen biliyorsun ne ben, Allah bilir demek.

Kıyametin vaktini Allah kimseye açıklamamış. Yalnız alâmetleri vardır, dedi. Kıyametin alâmetleri ahlâkın bozulması, iyilerin kötü insan sayılması, kötülerin baş tacı olması. Çocukların âsî olması vesaire, öyle şeyleri söyledi. Doğru söylüyorsun dedi, kalktı gitti. Allah'a ısmarladık dedi, gitti.

Herkes hayret ettiler bu kimdir. Nasıl adamdı, güzel konuştu, yakışıklı, tertemiz ama kimdi bu. Bilemediler Peygamber Efendimiz dedi ki: "Bu kim bildiniz mi?" Bilemedik yâ Resûlallah. "Bu Cebrail aleyhisselamdı. Siz dininizi öğrenin diye bu soru ve cevapları bana verdi. Demek ki Allah Cebrail'i her zaman gönderiyor, ötekiler her zaman görmüyor. Bu sefer görebileceği bir şekilde gönderdi.

Şunu anlatmak istiyorum muhterem kardeşlerim !

Allah insanların algılayabileceği şekillerde algılattırıyor bazı şeyleri. Bunu anlayasınız diye âyetlerden misaller getiriyorum. Her gece, her gündüz bize sesleniyor. "Aman ben sana şahitlikte bulunacağım, hüsn-ü şehadette bulunmam için benim içimde hayır işle, gafil olma, cahil olma." diyor.

Evet muhterem kardeşlerim !

Bu da benim size söylemek istediğim en mühim işlerden birisidir. Bizim en büyük sermayemiz paramız pulumuz değildir. Ömrümüzdür. En büyük sermaye zamanımızdır, vaktimizdir. Zamanımızı Allah'ın rızasına uygun değerlendirmemiz lazım. Değerlendirmek ne demek? Boşa geçirmemek demek. Bir değer kazandırmak demek. Buna çok dikkat etmemiz gerekiyor.

Bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; Cennete giren insanlar tabii mutlu olacaklar, tabii nimetlere gark olacaklar. Tabii sonsuz zevklere ve nimetlere kavuşacaklar. Sonsuz saadete mazhar olacaklar. Cennette korku yok, üzülme yok, mahzunluk yok, acı yok, elem yok, kader yok, üzüntü yok, sıkıntı yok. Her türlü güzellikler var. Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kimsenin hatırına hayaline sığmayan her güzellik cennette var. Gönlünün temenni ettiği her şey var. Havada uçacak meyveler, melekler, huriler, köşkler, saraylar, mücevherler…

İnsanoğlunun bu dünyada değer verdiği, peşinde koştuğu her şeyin en güzeli orada onlara Allah tarafından ikram olarak verilecek. Neden? İnsan onlardan anlıyor. İnsan ruhu onlardan zevk alıyor diye Allah onlara cennette en mutlu olmalarını sağlayacak her şeyi ihsan edecek.

Yalnız bir şeye hayıflanacaklar. Hayıflanmak diyelim "Hay Allah" diyecekler. Hayıflanacaklar, neye? Dünyadayken iyi değerlendirmedikleri zamana hayıflanacaklar. Zikirsiz, ibadetsiz geçirdikleri zamana hayıflanacaklar. Onun için zaman bizim için çok önemlidir.

Zaman bizim sermayemizdir. Zaman bizim cenneti kazanmak için gerekli işleri yapmamız için bir ortamdır. Zamanın kıymetini bilmeliyiz. Zamanı boşa geçirmemeliyiz. Bir saniyemizi harcamamalıyız. Bir saniyemizi telef etmemeliyiz. Bu da çok mühim bir şey. Umumiyetle zamanın kıymetini biz müslümanlar bilmiyoruz. Avrupalılar, Amerikalılar, başkaları bizden daha iyi biliyor. Daha çok çalışıyor. Biz bilmiyoruz. Onlar dünyaya çalışıyor, sen de âhirete çalış.

Öyle kimseler var ki eski büyüklerimizden selef-i sâlihînimiz diyoruz. Bize örnek olan büyük alimler bir tanesi var. Ömründe hiç katı yiyecek yememiş. Çiğnememiş ömründe. Ne yapmış, sulu yemek, tamam, hadi ilmin başına hadi kitabın başına. Bazen bakıyorum kendime, yemek için harcadığımız zamana, çok vakitler harcanıyor. İçermiş tamam. Öyle alimler var ki yolda geçen vaktini bile ayakta okuyarak geçiriyormuş. Yolda geçen vaktini bile değerlendirirmiş.

Bir Ali Yakup hoca vardı. Çok sevdiğim için ben vaazda onun adını anıyorum, sevabı çok olsun diye. Allah rahmet eylesin, makamı âlâ olsun. Allah cümle geçmişlerimize ve ona rahmet eylesin. O anlatırdı. "Ben Mısır'da öğrencilik yapardım, kütüphanede çalışırdım, bir bardağın içine su koyardım iki üç tane hurma atardım. Akşama kadar o hurma suyun içinde biraz erirdi. Akşam onu içerdim. Gene bardağı su doldururdum, içine hurma atardım. Sabaha kadar gene çalışırdım. Okurdum yazardım. Sabahleyin onu içerdim, işime giderdim. Öğleyin bir şey yok, öyle geçerdi vakit." diyor. Yani yemek yemeye bile zaman harcamamayı düşünmüşler. Ömürlerini en güzel şekilde değerlendirmeye gayret etmişler. Biz de onlar kadar yapamazsak bile zamanımızın kıymetini bilelim. Zamanımızı Allah yolunda geçirelim.

Zaman nasıl değerlenir? Bir, hayırlı bir faaliyet yaparsın Allah yolunda bir iş yaparsın, tamam. Yani cami yapılacak, tuğla taşırsın tuğlayı üstüne koyarsın, harç kararsın. Çalışırsın, terlersin. Allah yolunda geçiyor. Veyahut ilim yolunda geçer. Gidersin camide ilim okursun. Evinde kitap okursun. Veyahut hoca ile anlaşırsınız tecvit okutur, Kur'an öğretir. Tefsir okur, hadis okur. Vaaz dinlersin vesaire ilimle geçer. Ona imkan yok, o zaman zikirle geçer.

Zikir de çok sevaplı, hatta en sevaplı ibadetlerden birisi zikir. Biliyorsunuz her iyiliğe Allah bir mükâfat veriyor ama fazla mükâfat veriyor. Tam karşılığını vermiyor 1e 10 veriyor. 1e 70 veriyor, 1e 700 veriyor. Bigayri hisâb veriyor.

Sabredenlerin ecirleri bigayri hisâb verilir, yani çok fazla.

Sabredenlere çok fazla verilir. Cihada, hacca, umreye, Allah yolunda sarf ettiğin paralar 1'e 700'dür. Zikrullaha, zikrettiğin zaman zikrullaha mükâfat nedir? 1'e 70.000'dir.

Mesela bir kardeşimiz diyor ki; "Ben her sabah bir saat yürürüm sıhhat kazanırım. Ağrım geçti, romatizmam geçti kilom azaldı. İyi duruma geldim şimdi." Bu bir saat yürüyor. Ömründen bir saat gidiyor, ne yapacak. Hem yürüyecek hem Allah diyecek. Hem yürüyecek hem lâ ilâhe illallah diyecek. Zamanı sevaplı geçirecek.

Ebu Derda radıyallahu anh'den Taberânî rivayet etmiş bu hadîs-i şerîfi. Burada da gene bir müjde var sizlere ve bizlere. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:

Leyse min abdin yekulu la ilahe illallahi miete merretin. Günde 100 defa lâ İlâhe illallah diyen hiçbir kul yoktur ki,

İlla beasehullahi yevmel. Kıyamet gününde Allah onu; kıyamet günü kabirden kalkacak, mahşer yerine gidecek ya insanlar. O zaman,

Ve vechuhu kel kameri cenneten fecri. Dolunay gününde, ayın on dördünde gökyüzünde ayın yusyuvarlak, pırıl pırıl olduğu gibi yüzü öyle kalkar, öldükten sonra dirilme zamanında mahşer yerine ay yüzlü olarak gider. Pırıl pırıl yüzlü, dolunay gibi parlayarak gider. 100 defa lâ ilâhe illallah diyen kimse böyle gider.

Ve lem yurfa bi ehadin yevmeizil amelin efdal min amelihi. Onun bu sevaplı işinden daha büyük bir sevap Allah'ın divanına o gün götürülmez. Daha sevaplı bir amel yok, Allah'ın huzuruna götürülen amellerin içinde.

İlla men kale misle kavlihi. Ancak onun söylediği gibi söylerse onlar var.

Ev zâde. Veyahut daha fazla söylerse onun sevabı var.

Demek ki lâ ilâhe illallah demeyi Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor. İşaret buyuruyor, hiç olmazsa günde 100 defa lâ ilâhe illallah diyeceğiz ki yüzümüz dolunay gibi pırıl pırıl parlayarak mahşer yerine varalım. Allah'ın sevdiği bir kul olarak nurlu bir kul olarak mahşer yerine varalım. Çok büyük sevaplar bulalım diye.

İnsan yolda yürürken bu alimin yaptığı gibi kitabı alıp yürüyebilir ama o biraz zor. Yürürken kitap okumak kolay bir şey değil ama yürürken zikretmek kolaydır. Allah demek, lâ ilâhe illallah demek, sübhanallah demek, salât ü selâm getirmek, bunların hepsi zikrin çeşitleridir, hepsi çok sevaptır. Onun için bunu da söylemiş oldum.

Bu kardeşlerime hayırlı bir şeyler söyleyeyim de istifade etsinler ömürleri boyunca diye onları seçmeye çalıştım. Onun için benim sözlerim banta da alınıyor elhamdülillah. Siz de aklınızın bantına alın da İnşallah bu zikirleri de yapın. Gecenin gündüzün size nidasını da unutmayın.

Resûlullah'ın havz-ı kevserin başında sizi beklediğini unutmayın. Böyle güzel işleri yapmaya devam edin.

Efendimiz uzun konuşmazdı muhterem kardeşlerim!

Efendimiz insanların hoşlanacağı kadar konuşurdu. Ondan sonra bırakırdı.

Bu hadîs-i şerîf mürsel olarak Abdullah b. Mübarek hazretlerinden rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

Min ahabbil amali illallahi teala. Allahu Teâlâ Hazretlerine en sevgili, en sevimli olan ibadetlerden birisi de şudur. Allah'ın tabii namaz kılanı seviyor, oruç tutanı seviyor, hacca gideni seviyor, Kur'an okuyanı seviyor.

Allah'ın en sevdiği işlerden birisi de nedir? Yapılan İşlerin en sevimlilerinden birisi,

İdhalissururi alel müslim. Müslümanın gönlünü sevindirmek, hoş etmek. Müslüman kardeşinin gönlüne sevinç sokmak. Kalbini hoş etmek, onu memnun etmek, sevindirmek.

Ev en tüferrici anhu gammen. Yahut onun bir gamını, kederini ondan uzaklaştırmak. Nasıl uzaklaştırırsın bir kardeşinin gamı kederi varsa? Tabii düşüneceksin, gamın cinsine göre değişir. Bu kardeşim gamlı, kederli. Neden kederli? Parası yok da ondan. Al sana para, işini gör, sonra ödersin gibi yani, çeşitleri olabilir.

Ev saffiye anhu deynen. Yahut ona onun? borcunu ödeyivermek.

Ev tutimehü min cüin. Yahut açsa, "Gel akşam yemeğini beraber yiyelim." diyerek yemek yedirmektir, diyor. Yani bunların hepsi hangi kapıya çıkıyor? Allah'ın en sevdiği işler, bu sıralanan işlerin hepsi nereye çıkıyor? Bir müslüman kardeşinin gönlünü hoş etmeye. Oraya gidiyor, borcunu ödeyivereceksin.

Mesela eski zamanda büyük bir alim büyük bir şehre gelmiş orada bir talebesi varmış. Alim bir kimseymiş, takvâ ehli bir insanmış. Ona misafir olacak, niyeti o. Zengin adam ama ziyaret edecek talebesini, onunla ahbaplığı olduğundan sormuş. "Falanca bir şahıs vardı burada, nerede?" Demişler ki; "Hapse tıkıldı." "Niye hapse tıkıldı? Bir suç mu işledi, bir kabahat mi işledi?" "Yok. İyi insan, takvâ ehli bir insan, kabahati yok ama birisine borcu vardı. Borcunu ödeyemedi zavallıcık. Borcunu ödeyemediği için alacaklısı bastırdı. Hapse tıktılar."

"Ya öyle mi yani kusuru yok ama fakirliğinden borcunu ödeyemediğinden mi hapiste? Kime borcu var?" "Falanca şahsa." Gitti, o şahsa borcu ödedi külliyet gibi para. Diyelim ki 20 bin dolar. Borcunu ödedi o talebesinin. 20 bin dinar, neyse parasını verdi. 20 bin dolar verdi, hiç görünmeden savuştu gitti oradan. Neden? Mahcup olur talebem diye.

Borcunu ödediğime mahcup olur ezilir, büzülür diye hayrı kimin yaptığını bilmesin Allah biliyor diye borcunu ödedi, hapisten çıkardı. Ama görüşmeden kaçtı o şehirden. Adamcağızı kurtardı. Adamcağızı üzüntüden kurtarmış oldu.

Veyahut aç bir kimseyi doyurmak. Burada açlık yok elhamdülillah. Kıtlık yok çünkü. Açlık yok, ekmek bol, et ekmekten daha bol, her şey var kebap istersen kebap, başka çeşit istersen başka çeşit her şey var.

Ama bana Kuzey Irak'tan iyi insanlar geldi. Diyorlar ki: "Hocam bizim evlerimizde öğlen yemek yiyenler akşam yemiyor. Ancak öğlen yemeyenlerimiz akşam yiyor. Yani evin hanımı öğlen yemek yiyor. Evin beyi akşam geldiği zaman yiyor. Günde bir öğün yiyoruz, maaşlarımız ay sonuna kadar katiyen yetmiyor. En yüksek maaşlımızın bile on günlük yiyeceğine yetiyor. Yirmi gün açız. Bir senede et yemeyen insan oluyor." diyor.

20. yüzyılda her tarafı burası gibi sanmayın. Bazı yerlerde çok mahrumiyetler var. Makedonya, Yugoslavya, Bosna, Çeçenistan… Özbekistan'dan devlet başkanının yanında yüksek dereceli bir memur bizim kardeşimiz, ihvanımız oldu. Ama rüşvet almayan hırsızlık yapmayan, dürüst bir insan bizim arkadaşımızın evine gelmiş. Onu gönderdiğimiz arkadaşımızın evine, orada konuşmuşlar giderken bayılmış. Arkadaş muayene ettirmiş. Açlıktan, şu bizim beyaz ekmeği bulamıyorlarmış. Sabahleyin iki tane ceviz yemiş o da akşama kadar yetmiyor. İki ceviz ile karın doymuyor. Tansiyonu mu düştü, ne olduysa pat diye düşmüş, bayılmış.

Bu durum Peygamber Efendimiz'in zamanında da böyleydi. Öyle açlık vardı ki bazen bir hurmayı alırlardı. Birisi ağzına alırdı biraz emerdi. Tat alıyor, şeker alıyor biraz. Ondan sonra ötekisi alır, emerdi. Bir başkasının ağzından çıkan yenir mi? Ne yapsın, bir hurmayı bile bir kişi yutamıyor. Böyle ağızdan ağıza değişirlerdi.

İmam Gazali anlatıyor biri bir hayvan kesmiş. Başını bir fakir aileye göndermiş. "Alın bunu, derisini yüzün, ateşte pişirin yiyin." Dilini, yanağını yiyin neyse işte baş etini. Adam almış eti. Aç çoluk çocuk evde, aç ama filanca kardeşim daha üç dört gündür aç diye aklına başka bir arkadaşı varmış hayvan kafasını ona göndermiş. O da almış çocukları birkaç gündür aç ama başka bir aile varmış o da ona göndermiş. Oda ötekisine göndermiş o da ötekisine. Yani hepsi kendisinden daha muhtaç olan kardeşine gönderiyor. Altıncısı da eline bir kafa geldi ama benden daha muhtaç filanca kardeşim diye birinci adama göndermiş. Bilmiyor tabi birinci adamdan geldiğini kellenin çünkü altıncı damdan geliyor ona, birinci adamdan gelmiyor.

Böyle bir olayı İmâm-ı Gazali anlatıyor.

Yedi evi dolaştıktan sonra tekrar birinci eve gelmiş. Artık o da yemiş ama bakın İslâm kardeşliğinin güzelliğine ki kendisi muhtaç olduğu halde kardeşine veriyor sevap alıyor, o ötekisine veriyor sevap alıyor. O da ötekisine veriyor sevap alıyor yedi aile sevap kazanmış oluyor falan. Böyle Açlıklar çok olmuş. Eski devirlerde Peygamber Efendimiz'in zamanında, şu anda da dünyanın bazı yerlerinde var.

Afrika'da bazı insanlar biliyorsunuz, ölüyor açlıktan. Çocuklar, hayvanlar kuraklıktan, açlıktan ölüyorlar. Tabii o zaman da öyleydi. Onun için Efendimiz sevindirmenin çeşitlerini sayıyor. "Ya bir gamını kederini giderirsin. Ya borcunu ödersin ya da açsa doyurursun." diyor.

Bir gün Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem evde yiyecek bulamadı, bu da Ebû Eyyûb el-Ensârî efendimizin rivayet ettiği bir hadîs-i şerîftir. Çıktı neden? Aç kalınca insanı uyku tutmaz. Karnı aç oldu mu uyuyamaz insan. Evinden çıktı karanlıkta çıktı yürüyor. Bir karaltı ile karşılaştı, elektrik yok, kandil yok. Karanlıkta yürürken birisi ile karşılaştı. Ebû Bekir Sıddîk efendimizmiş.

Selamünaleyküm aleykümselam. "Yâ Ebû Bekir gecenin bu vaktinde ne arıyorsun dışarıda?" "Yâ Resûlallah evde yiyecek bir şey yoktu da karnım zil çalıyordu da onun için işte dışarıya çıktım biraz avutayım midemi diye." Beraber yürümeye başladılar. Biraz sonra iri bir karaltı ile karşılaştılar. "Kim o?" Hz. Ömer radıyallahu anhmiş. "Yâ Ömer gecenin bu vaktinde ne arıyorsun sokakta?" Karnım aç yâ Resûlallah uyku tutmadı da dışarıya çıktım. Biraz yürürsem avunur midemin sancısı diye, dedi. Beraber üç kişi oldular.

Bakın Ebû Bekir Sıddîk efendimiz fakir insan değildi. Ama para tutmuyordu yanında. Allah yolunda veriyordu. Peygamber Efendimiz de gündüz gelen malı, parayı akşama bırakmazdı, dağıtırdı avuç avuç. Gece gelirse sabaha bırakmazdı. Sabah gelirse, akşama bırakmazdı ne gelirse dağıtırdı. Ayırsa ayırabilirdi, depo etse depo edebilirdi. Her gün Allah rızası için verirdi, olanı dağıtırdı. Çünkü çevresindeki insanlar çok fakirdi. Günlerce aç duran insanlar vardı.

Nihayet üçü birden geceleyin kalktılar, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin kapısını çaldılar. Kapıyı açtı, onun evi Peygamber Efendimiz'in türbesinin kıble tarafında çok yakınında idi, yıktılar şimdi. On metre kadar solda diyebiliriz, orada idi. Onları görünce Ebû Eyyûb el-Ensârî "Buyurun yâ Resûlallah" dedi çok sevindi. Ebû Bekir Sıddîk, Ömerü'l Faruk, Peygamber-i Zîşanımız içeri girdiler. Hemen onlara bir hurma dalı getirdi.

İz deniliyor, üstünde hurmalar olan yarısı olmuş yarısı olmamış hurma, çok güzel çok makbuldür. Hurma böyle ucundan yumuşamaya başlar. Orası ballanır tatlı, öbür tarafı da kıtır kıtır olur. O ballı tatlanmış tarafıyla daha henüz yumuşamamış tarafı çok güzel olur, tatlı olur yani. Olmamış tarafı biraz buruk olur öbür tarafı tatlı olur, katık olur birbirine hemen öyle bir dal getirdi. "Buyurun bundan aladurun yâ Resûlallah." dedi.

Oturdular o hurmadan atıştırmaya başladılar. Arka tarafa gitti hemen bir oğlak kesti, pişirdi getirdi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve arkadaşlarının önüne koydu da Peygamber Efendimiz merhametinden: "Yâ Ebâ Eyyûb, bundan bir tabak da Fatıma'nın evine göndersene. Biliyorum ki günlerdir böyle yemek yemedi kızım Fatıma." dedi. Öyle gönderdi. O zamanlar açlık falan çoktu. Onun için söylüyor.

Biz genel manası ile anlayacak olursak müslüman kardeşini sevindirecek işler yapmak çok sevaplıdır diye bir sonuç çıkartabiliriz. Birbirinizi sevindirin. Birbirinizin gönlünü alın. Birbirinizin kalbini yapın. Birbirinizin gönlünü hoş etmeye çalışın ki bu çok sevaptır. Gönül yapma Kâbe bina etmek gibi sevaptır. Gönül yıkmak Kâbe'yi hücum edip yıkmak gibi günahtır.

Çünkü insanın gönlü Allah indinde Kâbe'den daha hürmetlidir. Peygamber Efendimiz Kâbe-i Müşerrefe'ye dönmüş hitaben: "Yâ Kâbe ne kadar güzelsin, ne kadar mübareksin. Ne kadar hürmetlisin. Ama Allah'a yemin olsun ki mü'minin kalbi Allah indinde senden daha hürmetlidir." diyor. Mü'minin kalbini kırmayacaksın.

Fakir de olsa mü'minin kalbini kırmayacaksın. Kalp yıkmayacaksın. Gönül yıkmayacaksın. İnsanları sevindirmeye çalışacaksın. Gönül almaya çalışacaksın. Hediye vereceksin; derdini, kederini, gamını gidermeye çalışacaksın. Açsa doyuracaksın, çıplaksa giydireceksin. Yardıma ihtiyacı varsa yardım, yerine göre.

Müzdelife'den Mina'ya geliyorduk gündüz, nasıl hararet nasıl sıcak. Yollar nasıl tıkalı, araba adım adım gidiyor. Motorlar homur homur çalışıyor. Hararet yüzümüzü yakıyor böyle. Otobüsün kapıları falan açıldı dışarıdan da sıcak geliyor zaten.

İçerde oturuyoruz, ihvanımızdan bir tanesi Allah razı olsun kapıdan geldi Esselamu aleyküm dedi hemen otobüse atladı. Zaten otobüs gitmiyor, duruyor yani. "Su ister misiniz?" dedi, şakır şakır bardakları doldurdu. Hocamız rahmetullahi aleyhe, bana ikram etti. İşte orada bir avuç altın versen o kadar makbule geçmez. Orada tam böyle sevabı kazandı çünkü kurmuşuz, otobüsten inanıyoruz. Çadırın yerini kaybederiz bulamayız diye. Otobüste de buzdolabı yok ki hemen gidelim oraya su alalım. O zamanlar biraz daha zordu işler. Artık satıcılar dağın tepelerine bile her şeyi götürüyorlar.

Bir buçuk saat tırmandık Sevr dağının tepesine, yukarıda çay içtik kahve içtik. Oraya sırtında çıkarıyor bedeviler. Biz kendimizi zor çıkartıyoruz o sırtında kasayla çıkıyor orada satıyor. Ne kadar güzel yani insan severek beğeniyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim !

Gönül yapmak çok sevaptır. Birbirinizin gönlünü almaya yapmaya çalışın. Birbirinizi sevin Allah da sizi sevsin. Allahu Teâlâ Hazretleri bizi sevdiği kullarından eylesin. Sevdiği ameller işlemeye nâil eylesin. Sevdiği yollardan yürütsün. Ümmet-i Muhammed'e faydalı işler yapmamızı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesinden ayırmasın. Âhirette cennete giderken havz-ı kevseri başında Peygamber Efendimiz'e uğramayı onun elinden kaseleri alıp havz-ı kevserden nûş etmeyi nasip etsin. Peygamber Efendimiz'le cennete girmeyi, cemali ile cümlemizi müşerref eylesin.

Bi-hürmeti habibihi Muhammedinil Mustafa.Ve bi-hürmeti esrârı sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı