M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İslâm Davası Yolunda Yol Arkadaşlarım!

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabi'l-'âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu 'alâ seyyidinâ Muhammedin ve 'alâ âlihî ve sahbihî ecma'în. Ve men-tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Aziz ve sevgili kardeşlerim! İslâm davası yolunda yol arkadaşlarım!

İslâm dini, insanın hem dünyada hem âhirette saadete ermesini sağlayan en büyük nimettir. İslâm'dan daha büyük nimet olamaz.

İslâm dini Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin peygamberlik vazifesini ifâ etmesinden sonra o kadar büyük bir değişiklik meydana getirmiştir ki tariflere sığmaz. Herhangi bir grafikle izahı mümkün olmayan çok büyük bir değişme; çok kötü bir durumdan çok güzel ve mükemmel bir duruma gelmedir. Çok cahil bir toplumdan çok alim ve fâzıl bir toplum oluşmasını; cihanın, zamanın muhtaç olduğu en güzel kaidelerin insanlara öğretilmesini ve bugüne kadar milyarlarca insanın bahtiyar olmasını sağlamıştır.

İnsan İslâm'ın ne kadar büyük bir değişim yaptığını anlayabilmek için İslâm'dan önceki devre bakmalıdır. Ondan sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in vazifesini tamamladıktan sonraki devreye bakmalıdır. İki kesiti yan yana koyup mukayese etmelidir. Bir de müslüman olmayan başka milletlerin kültür tarihlerindeki gelişmeleri ve onların toplumlarındaki, kültürlerindeki değer hükümlerini; beğendikleri, kaide olarak ortaya koydukları şeyleri ve bunların insanlığa neler kazandırıp neler götürdüğünü mukayeseli olarak incelemelidir.

İnsan gayrimüslim toplumları incelediği zaman, İslâm'ın gelmesinden önce ve gelmesinden sonraki durumları incelediği zaman, İslâm'ın ne kadar büyük bir değişim meydana getirdiğini ancak o zaman anlayabilir. Fransız filozoflarından birisinin veya bir İngiliz yazarın sözü olabilir: "Bir insanın yaptığı işin büyüklüğü, elindeki imkânların azlığına rağmen başlamış olduğu işte ulaştığı büyük sonuçlarla ölçülürse Hz. Muhammed –sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin– az imkânlarla, çok cüz'î imkânlarla nasıl, ne kadar muazzam ne kadar büyük bir değişiklik meydana getirdiğini anlayabilir." Bu sözle İslâm'ı ve Peygamber Efendimiz'in başarısının büyüklüğünü anlatmak istiyor.

Muhterem kardeşlerim!

İnsanoğlu doğduğu zaman bir ham malzemedir, kabiliyetli bir yaratıktır. Bu kabiliyetleri eğitimle bir istikamete gider.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

Küllü mevlûdin yûledu 'ale'l-fıtrati. "Bütün insanlar çok güzel bir fıtrat-ı İslâmiye ile doğar. Çok güzel bir olumlu malzeme olarak dünyaya gelirler." Fe'ebevâhu yuhevvidânihî ev yünassirânihî ev yümeccisânihî. "Onları anaları babaları yahudileştirir veya nasrânîleştirir veya ateşperest, mecûsîleştirir!" diyor.

Bu hadîs-i şerîften görüyoruz ki anne ve babalar; evlatları, çok güzel malzemeyi alıyorlar, bir kalıba sokuyorlar, bu temiz malzemeye bir şekil veriyorlar. Sonuçta bir ateşperest çıkıyor, bir gayrimüslim çıkıyor veya bir şaşkın, sapık güruh ortaya çıkıyor.

Sebep nedir?

Anne ve babanın onların üzerindeki etkisidir!

Bu güzel malzemenin, fıtrat-ı İslâmiye ile dünyaya gelmiş olan, çeşitli zihnî ve bedenî kabiliyetlerle olağanüstü donatılmış olan insan varlığının insan-ı kâmil olması, her yönden olgun –aklen olgun, bedenen, fikren, ahlâken olgun– faydalı, her bakımdan mükemmel bir insan olması için çok güzel bir eğitim görmesi lazım. Doğru bir eğitim görmesi lazım, kendisine doğruların öğretilmesi lazım. Bu, İslâm toplumunda sağlanmıştır.

İslâm'da insanlar Vâkıa sûresinde üçe ayrılıyor: Mukarrebûn, ashâb-ı yemîn, ashâb-ı şimâl.

Ahsâb-ı şimâl: Cehennemlikler. Ashâb-ı yemîn: Cennetlikler. Mukarrebûn: Allah'a çok yakın, yüksek kaliteli kullar.

Sülletün mine'l-evvelîn ve kalîlün mine'l-âhirîn.

Peygamber Efendimiz'in zamanına yakın zamanlarda adetleri çok ama daha sonraki devirlerde sayısı azalacak olan insanlar!

Peygamber Efendimiz'e soruyorlar:

"Eski ümmetlerden mi?"

Hayır. Mukarrebûnun, Allah'a yakın evliyâ kulların adedi,evvelkileri bizim ümmetin içinden çok, çok; âhir zamana doğru az, azalıyor.

Gaye; Allah'ın sevdiği mükemmel kul olmaktır, mükemmel kul hâline gelmektir. İslâm tarihinde, İslâm kültür tarihinde, ahlâk, tasavvuf, ilim tarihinde adlarını duyduğumuz, kendilerine çok sevgi ve saygı duyduğumuz büyük şahsiyetlerin emsali, böyle insanlar olmak! Bu çok önemli bir husustur ama çok zordur. Birkaç bakımdan zordur:

Avrupalı bir Batılı yazar diyor ki;

"Eskiden İslâm aileleri, evlatlarının en zeki ve kabiliyetli olanlarını İslâmî ilimleri öğrensin diye gönderiyorlardı. Onun için İslâm tarihinde hem Şark'ın hem Garb'ın; hem müslümanların hem müslüman olmayan insanların hayranlık duyduğu çok büyük alimler, önderler, ilim önderleri yetişmiştir. Ben bunları okuyorum, siz de okuyun! Mesela ben İmam Şâtıbî'yi zevkle okuyorum. Ne kadar muhteşem bir insan! Maalesef bu zamanın müslümanları çocuklarını ya doktor yapmaya çalışıyor ya mühendis yapmaya çalışıyor." diyor.

En kabiliyetli çocuklar, aileleri en müsait olan çocuklar en çok para getirecek bir mesleğe [yönlendiriliyor].

Hâlbuki doktorluk daha dar sahalı bir meslektir, mühendislik daha dar sahalı bir meslektir. Sosyal ilimlerin alanı çok geniştir. Sosyal ilimler, insanla ilgili ilimler çok kıymetlidir. Maddeyle ilgili ilimlerin sahası dardır, spesifiktir. Çok dar bir sahada çalışırlar, başarılı çalışmalar yaparlar. Ama insanı işleyen, insanla ilgili olan ilimler önemlidir!

Bizim birinci kaybımız: Zengin olan, imkânı olan, çocuklarını mükemmel yetiştirebilecek aileler çocuklarını İslâm ilimlerine vermiyorlar. Birinci kaybımız buradadır. En zeki çocuk mühendis oluyor, en zeki çocuk doktor oluyor, en çok puanla üniversiteye o gidiyor. O ilimlerde büyük insan oluyor ama o ilimlerde büyük insan olmak insan-ı kâmil olmaya yetmiyor. Mükemmel insan olmaya; bir Mevlânâ hazretleri gibi, bir Yunus Emre, Abdulkâdir-i Geylânî hazretleri, bir İmâm-ı Gazâlî gibi insan olmaya yetmiyor. Bir kere oradan kaybediyoruz, bir kere bu hatamızı düzeltmeliyiz.

Ne yapmalıyız?

En zengin aileler en zeki çocuklarını İslâmî ilimlere vermelidir. Meryem validemizin ebeveyni daha Meryem validemiz doğmadan evvel çocuklarını dine adamışlardı. Meryem validemizin annesi;

Rabbi innî nezzertü le-ke mâ-fî batnî muharraran fe-tekabbe'l-minnî inneke ente's-semî'u'l-'alîm. "Yâ Rabbi! Şu doğuracağım rahmimdeki çocuğumu senin yoluna adadım, muharrer olarak hizmet görsün diye senin dinine adadım. Dine hizmet etsin diye onu ibadethâneye vereceğim. Bunu benden kabul et!" diye evladını daha doğmadan Hak yoluna adamıştı.

Fe-lemmâ vada'atha kâlet Rabbi inni vada'tuha ünsâ. "Doğduğu zaman da 'Şimdi hâlim ne olacak yâ Rabbi? Kız doğdu…' demişti."

Oğlan olacak da din adamı olacak da hizmet edecek diye düşünüyordu. Ama kız olunca şaşırmıştı.

Vallahu a'lemu bi-mâ vada'at. "Ama Allahu Teâlâ hazretleri onun ne olacağını doğmadan evvel biliyordu."

Allahu Teâlâ hazretleri Meryem validemizi kabul eyledi. Adak olarak, kendi dinine hizmet etsin diye sunulan Meryem Hatun validemizi kabul eyledi. O da ibadethânede Allah'a ibadetle vakit geçirdi, Allah'ın sevgili kulu oldu. Cennetlik hatunlardan birisi oldu.

Küllemâ dehale aleyhâ Zekeriyyâ el-mihrâbe vecede 'indehâ rızkan.

Zekeriya aleyhisselam ne zaman onun yanına girse; –hiç kimsenin giremediği özel ibadethânesi, kapısı kitli olan ibadethânesine teyzesinin kocası olan, bir peygamber olan Zekeriya aleyhisselam– gıdasını götürmeye gittiği zaman Meryem validemizin yanında dünya metaı olmayan, o civarın malı, malzemesi, eşyası olmayan çeşitli yiyecekler görüyordu. Kapı kapalı, birisinin gelme imkânı olmayan yerde kerâmet olarak Allah'ın ikramı olarak yiyecekler görüyordu!

Ve şaşırarak hayranlıkla, hayretle Meryem validemize soruyordu:

Yâ Meryemu ennâ le-ki hâzâ. "Yâ Meryem! Sana bu güzel yiyecekler nereden geldi?"

Bu tatlı, emsalsiz, enfes yiyecekler sana nereden geldi yâ Meryem?

Kâlet: Hüve min-'indillâh. "Meryem validemiz cevap veriyordu: 'O Allah'ın ikramıdır. Allah tarafından gönderiliyor.' diyordu." İnnallâhe yerzuku men-yeşâ'u bi-gayri-hisâb. "Allah dilediklerini böyle akıl almaz, hesaba sığmaz şekilde rızıklandırır." diyordu.

Bu nedir?

Meryem validemizin Allah'ın sevgili kulu olması dolayısıyla, Allah'ın ibadethânesinde ona kerâmet olarak mânevî ikramları, maddî yiyecek içecek, meyve ve sâirdir.

Daha doğmadan evladını dine adamış bir anne misali Kur'ân-ı Kerîm'de geçiyor da müslümanlar; "Ben de evladımı dine adadım!" diyemiyor! "Kur'ân-ı Kerîm'de misali var. Ben de bir evladımı dine adadım. Ben de onu din adamı yetiştireceğim. Ben de ona bütün gücümle takviye vereceğim, destek vereceğim. Altına araba alacağım, en lüks arabayı alacağım. En güzel şekilde tahsilini yaptıracağım. Din adamı olsun, dinine hizmet etsin!.." demiyor. Misal var: Allah'ın dinine hizmet etsin diye daha doğmamış çocuğunu Allah yoluna veren anneler var. Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılıyor. Meryem validemiz gibi böyle cennetlik doğmuş çocuklar var. Biz böyle bir gayret içinde olmuyoruz!

Çocuğumuz Allah'ın bize en büyük ikramıdır. Biz çocuğumuzu Allah'ın sevgili kulu olmaya vermeye razı olmuyoruz! Allah'ın sevgili kulu olacak, cennetlik olacak, müslümanlara faydalı işler yapacak! Böyle çocukların yetişmesi için müessese kurmakta nazlanıyoruz, zorlanıyoruz! Yahu dedelerimiz İslâm yolunda, İslâm'ı korumak yolunda canını feda ediyor! Burada can feda etmek yok, malının bir kısmını feda etmek var. Tamamını feda etmek yok, ihtiyacından fazlasını feda etmek var.

Hepinizin Türkiye'de dairesi yok mı, paranız yok mu?..

Var.

Geçim sıkıntınız var mı?

Yok.

Çalışmasanız bile az çok bir maaş almıyor musunuz? Gazetelerde burada açlıktan ölen bir insan okudunuz mu? Gıdasızlıktan verem olmuş bir insan duydunuz mu? Belki çok yemekten çatlayan patlayan olmuştur ama açlıktan ölen duydunuz mu?

Duymadınız. [O zaman] niye Allah yoluna malınızı vermiyorsunuz?

İnnâllahe'şterâ mine'l-mü'minîne enfüsehüm ve emvâlehüm bi-enne le-hümü'l-cennete. "Allahu Teâlâ hazretleri cennet mukabilinde sizlerin canlarını, mallarını istiyor, talep ediyor." âyetini duymadınız mı?

Allah müşteri oldu; satın Allah'a, verin!

İnnallâhe'şterâ. "Allah müşteri oldu, satın alıyor." Mine'l-mü'minîne. "Mü'minlerden." Emvâlehüm. "Mallarını." Ve enfüsehüm. "Canlarını." Bi-enne-lehümü'l-cenneh. "Mukabilinde cenneti verecek!"

Böyle bir pazarlığa razı değil misiniz? Mal vereceksiniz, cenneti alacaksınız. Zor mu geliyor? İnanmıyor musunuz? Bu âyet-i kerimeden heyecan duymuyor musunuz?

Yâ eyyühellezîne âmenû. "Ey iman edenler!" Hel edüllüküm 'alâ ticâretin tüncîküm min 'azâbin elîm. "Size fecî cehennem azabından, korkunç elîm bir azaptan kurtaracak bir hayırlı ticaret tavsiye edeyim mi, öğreteyim mi, göstereyim mi?"

Tü'minûne billah. "Allah'a inanırsınız." Ve Resûlihi. "Resûlullah'a inanırsınız." Ve tücâhidûne fi-sebîlillâhi bi-emvâliküm ve enfüsiküm. "Ve Allah yolunda malınızla canınızla cihad edersiniz."

Mallarınızla canlarınızla cihad edersiniz!

Allah ne istiyor?

Önce mal istiyor!

Allah yolunda malını vermekten kaçınan kavimlere Allah öyle belalar musallat eder ki bundan sonra artık mal vermekle cenneti kazanamazlar, canlarını vermekle ancak kazanabilirler. İlk merhale maldan fedakârlıktır. Maldan fedakârlık yapmayan mü'mine Allah tenzilât yapmaz. Tenzilât yapmaz, arttırma yapar.

"Madem sen malını vermiyorsun bu sefer senden razı olmam için canını vereceksin!" der.

Allah'ın kaidesi, kanunu, kânûn-ı ilâhîsi budur. Malını vermeye kıyamayan ya canını verir, şehid olur ya canını vermezse belasını bulur! Kânûn-ı ilâhîsi budur.

Etraftaki olaylardan ibret alın! Bosna'dan, Hersek'ten, Sancak'tan, Makedonya'dan, Yunanistan'dan, Dedeağaç'tan, Bulgaristan'dan, Özbekistan'dan, Kazakistan'dan, Cezayir'den, Mısır'dan, Suriye'den, Irak'tan … dünyanın her yerinden örnek alın, ibret alın! Allah yolunda malını vermeyen kavimlerin cezası, Allah'ın onlara muamelesi canını istemektir. Tenzilât yoktur, arttırma vardır. Onun için mallarınızı Allah yolunda vereceksiniz.

Ni'me'l-mâlü's-sâlihu li'r-racüli's-sâlih. "İyi bir insanın, iyi bir mü'minin kendisine mal ne kadar güzel malzemedir, ne iyi bir malzemedir!"

Onunla cenneti kazanacak. Ne kadar güzel şeydir!

Mustafa Aydın Efendi çok güzel bir şey söyledi: "Ben evime geldim, evi tertemiz buldum. Sanki gelin gelmiş pırıl pırıl etmiş." dedi. Ben bu olayın çok mühim bir olay olduğunu size hatırlatmak istiyorum. Bu işi siz belki bilmezsiniz.

Çocuklar savruk olur, dağınık olur. Çorabını bir tarafa atar, pabucunu bir tarafa çıkartır. Öbürü, oğlan bunu nereye savurmuş diye pabucunun tekini bulmak için arar. Pabucu bir tarafa gider, pantolonu bir taraftadır, çantası bir tarafta, defteri bir taraftadır vs.

Bu, çocuğun intizama girdiğinin mühim bir göstergesidir. Bunu başka okullarda okuyan çocuklarda göremezsiniz. Görmüyorsunuzdur, görmeyeceksinizdir. Çünkü başka okullarda eğitimin içine aşk karıştırılmıyor, sevgi, iman karıştırılmıyor.

İmanın karıştırılmadığı bir eğitimin, aşk-ı ilâhînin karıştırılmadığı bir eğitimin, Allah yolunda hizmet duygusunun karıştırılmadığı bir ilmin faydası yok! Bunu bilin!

Ben üniversitede yirmi yedi sene hocalık yaptım. Profesör oldum, emekli oldum, ayrıldım. Üniversitedeki eğitimi faydalı görmediğim için ayrıldım! Üniversitedeki eğitim bana daha faydalı gibi gelseydi ben bugün karşınızda değildim, hâlen İlâhiyat Fakültesi'nde profesördüm. Emrimde kaç tane kürsü, kaç tane asistan vardı, bölüm başkanıydım. Ben, İlâhiyat Fakültesi'ndeki eğitim faydalı değil diye oradan ayrıldım!

Neden?

Muhterem kardeşlerim!

Kuru eğitimin faydası yoktur. Kuru bilgi insana bir şey kazandırmaz. Okuma yazma bilmeyen cahil bir millete okuma yazmayı öğretirseniz; okuma yazma bilen bir cahil millet elde edersiniz. Bilgisi az olan bir millete birçok bilgiyi öğretirseniz; birçok bilgiye sahip cahil bir millet elde edersiniz. Ârif bir millet elde edemezsiniz, kâmil bir millet elde edemezsiniz.

Muhterem kardeşlerim!

Bu bilgiyi başka yerde başkaları söylemez, başkaları bunu bilmez. İmanla yetiştireceksiniz!

Sahâbe-i kirâmın hiçbirisi fakülte mezunu değildi, diploma sahibi değildi. Ama gelmiş ve gelecek evliyâullahın en büyükleri oldular. Bunu unutmayın! Mühim olan Allah'ın evliyâsı olmaktır, profesör olmak değildir. Ben profesör olduğum için söylüyorum. Profesör olmadan söyleseydim; "Elde edememiş… Tilki, ulaşamadığı üzüme koruk der, onun için beğenmiyor…" derdiniz. Ben üniversitede profesörlük yaptım. Üniversitedeki profesörlüğü bilirim ve üniversitedeki profesörleri bilirim. Onların içinden yetiştim. Onların geçtiği yoldan geçtim, onları biliyorum.

İlâhiyat Fakültesi bile insana bir şey sağlamaz. İmam-Hatip okulları da sağlamaz, sağlamıyor, sağlamadı da!

Çocuğunuz İmam-Hatip okulundan mezun olur; Cuma kılmaz, namazdan kaçar, gusülsüz gezer…

Neden?

Bilginin içine iman, Allah korkusu, takvâ karışmadığı için!

İlim önemsiz değildir. metinde yok Ama takvâsız ilmin faydası yoktur, faydasız ilmin zararı vardır. Âhirette vebaldir.

el-'İlmü bilâ 'amelin vebâlün.

"Gel bakalım, sen bu kadar laf biliyordun da niye bunları uygulamadın? Niye bu ilminle âmil olmadın?!.." diye Allah soracağı için faydasız ilim insana vebaldir.

Muhterem kardeşlerim!

Onun için esas olan insanlara takvâyı, faydalı ilimi, imanı öğretmektir.

İmanı öğretmezseniz adam papaz olur, papa olur; yine bir şey olmaz. Hoca olur, müftü olur, Diyanet İşleri başkanı olur; yine bir şey olmaz. Vallahi olmaz! Olmayanları biliyorum. Vallahi de billahi de olmaz. Olmuyor.

Diyanet İşleri başkanı olmuştur; din adamları sevmez, yaka silker!

Neden?

Eksiği var. Diyanet İşleri başkanı olmak hüner değildir, paşa olmak hüner değildir; insan olmak önemlidir!

Bizim kültürümüzde öyle güzel bir söz var ki;

"A evladım! Ben sana paşa olamazsın, sadrazam olamazsın demedim ki! Adam olamazsın, dedim. Adam olmamışsın!" diyor.

Adam olmak, er kişi olmak önemlidir.

Erenler demek; "erler, er kişi, ricâlullah, evliyâullah" demektir. Evliyâ olmadıktan sonra, Allah'ın sevgisini kazanamadıktan sonra dünya makamlarının hepsi boştur.

Şahın makamına özeniyor musunuz, istiyor musunuz? İran Şahı Şah Rızâ-i Pehlevî, İran tacının tahtının bilmem kaçıncı bin yılının kutlamasını yapmıştı. Hiç içinizde onun gibi bahtlı olan bir şah olmak isteyen var mı?

Yok!

Mısır hükümdarı olmak ister misiniz?

Hayır!

Falanca reisicumhur gibi, filanca adam gibi, filanca başkan gibi olmak ister misiniz?

Hayır! Allah'ın sevgili kulu olmak önemlidir. Gerisi boştur, hepsi gelip geçicidir.

Hiçbir şeyi küçümsemiyorum. Elektriği küçümsemiyorum, otomobili küçümsemiyorum, bir mühendisin yaptığı güzel bir eseri küçümsemiyorum. Canberra'nın planının güzelliğini küçümsemiyorum, parklarını bahçelerini küçümsemiyorum… Ama insanın âhiret saadetini kazanmasına yetmez, kâfi değil ve sonunda pişman olur. Bütün bu insanların hepsi sonunda âhirette pişman olacaklar.

Asıl hüner âhirette pişman olmayacak şekilde ömrü geçirmektir. Yine aynı şeyler yapılabilir. Mü'min bir mimar yine böyle bir şehir planı yapabilir. Mü'min bir doktor yine birtakım ilaçlar bulabilir. Mü'min bir icatçı yine elektrikli cihazlar icat yapabilir. Ama O icadından dolayı değildir değeri, mü'min olmasından dolayıdır. Onun için tahkikî imana, hakiki imana, insanın hareketlerine yön veren, insanın hayatında tercihlerinin hayır tarafına ağırlığını koyan imana yönelik eğitim yapmak lazımdır. Bu, okulların hiçbirinde verilmiyor.

Üniversitelerde dersi öğretiliyor. Ortaokullarda dersleri öğretiliyor. Çocuklar ana babalarına; "Şurayı imzala, şu derse girmek istiyorum." diyor. Ondan sonra uygulama yapıyorlar. Sadece bilgiyle de kalmıyor, uygulama yapıyorlar. Biliyorsunuz, benim anlatmama lüzum yok. Avustralya'nın hâlini biliyorsunuz. Avustralya'daki yüznumaralarda yazılan yazılara bakın, çizilen şekillere, resimlere bakın! Bunların iç âlemlerinin, özel âlemlerinin nasıl olduğunu göreceksiniz.

Bir AIDS'li, AIDS hastası, dişi ağrıdığı için hastaneye gelmiş. Hiçbir dişçi dişini çekmeye yanaşmamış. Hepsi kaçmış.

Neden?

AIDS hastalığı bana bulaşabilir diye korkusundan!

Eldivenini giy, tıp vazifeni yap. Hani hiç kimsenin hizmetinden kaçmıyordun! Kaçıyor.

Muhterem kardeşlerim!

Küfür, ahlâksızlık; AIDS'ten daha fenadır! Bir insan mü'min olarak nasıl olsa eceli geldiği zaman ölecek. Ama kâfir olarak istediği kadar, bin yıl yaşasa kıymeti yok. Bilmem anlatabiliyor muyum? İşin can damarı, önemli olan noktası mü'min olmaktır, hakiki imana sahip olmaktır. Kalbinin iman dolu olması, kafasının mü'min olmasıdır. Nefsinin müslüman olması, nefsinin mutmainne makamına ulaşmasıdır. Takvâ ehli olmasıdır. Allah'ın sevgisini kazanması, öyle yaşamasıdır.

Böyle insanlar fuzulî insanlar mıdır, dünyada boşa mı yaşamışlar?

Hayır. Cihana ışık saçmışlardır. Milyonlarca insanın dünya ve âhiret saadetini kazanmasına vesile olmuşlardır. Dünyanın da mâmur olmasına âhiretin de mâmur olmasına sebep olmuşlardır. Beldeler onlarla mâmur olmuştur. İyi işleri yapan insanlar onların rahle-i tedrîsinde yetişmiştir. Onlar sadece mânen değil maddeten de insanlığa en büyük faydayı sağlamışlardır.

Bir Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin bütün Osmanlı medeniyetinde en büyük katkısı vardır, en büyük tesiri vardır, bütün Osmanlı münevverlerinde etkisi vardır! Bir Yunus Emre'nin bütün Osmanlı toplumunda her iyi insana müspet etkisi vardır! İyi iş yapmasına tesiri vardır! Onun için çocuklarımızı mü'min yetiştirmek en önemli şeydir!

Ben birkaç sene önce Sydney'de arkadaşlara konuşma yaparken demiştim ki; "İnsanın yaşamak için gıdaya ihtiyacı var, suya ihtiyacı var, havaya, oksijene ihtiyacı var. Ama ben bunların hepsinden daha mühim olan bir şeyin önemini belirtmek, size hatırlatmak istiyorum: Bir insanın hocaya ihtiyacı; gıdaya, suya, havaya, güneşe olan ihtiyacından fazladır!"

Allah razı olsun. Sydneyliler meseleyi anladılar. Hoca elde etmek için çalışmalar yaptılar. Herhalde hocalarının faydalarını da gördüler, görecekler. Dünyada da görecekler âhirette de faydalarını görecekler.

Evlatlarınıza iyi elbise almak, çocuklarınıza iyi oyuncak almak önemli değil. Çocuklarınızı iyi yetiştirmek zorundasınız. Bu okullara çocuklarınızı verirseniz çocuklarınızı kaybedersiniz. Çocuklarınızı kendiniz yetiştireceksiniz. "Kendiniz" derken şunu kastediyorum; imanı bilen, imanı yaşayan, İslâm'a hizmet etmek isteyen, âşık-ı sâdık hocaların elinde yetişecek. Öyle yetişirse çocuklardan hayır gelir.

Ben diplomanın önemi olmadığını ilk defa kendi çocuklarımın üzerinde uyguladım. Benim büyük kızımı ilkokuldan sonra bir yere gönderdim. Dikiş nakış öğrensin, hanım olsun, ev işlerini öğrensin diye Akşam Kız Sanat Okulu'na gönderdim. Orada da rahat edemedi. Çünkü oraya zıpır kadınlar, zibidi kadınlar geliyor. "Niçin başını örtüyorsun? Niye manto giyiyorsun? Ne varmış? Niye boyanmıyorsun?.." filan diye kızımı hep böyle taciz ettiler.

Sonunda biz Ankara'da, mahallemizde özel bir Kur'an kursu açtık. Özel bir okul açtık. Özel, devlet destekli değil! Diploma yok. Diploma olmasın, dedim! Olmasın! Diplomasız olsun. Bizim bir sürü diplomamız var, ne var yani? Duvarı dolduracak kadar diplomam var, ne olacak? Bir sürü diplomam var. Olmasın, dedim.

Okul açtık! Bu okulda en iyi, en takvâ ehli hoca hanımlar çocuklara ders verdiler. En mücahid kızlar yetişti. Ondan sonra o kızlar okul açtılar, her yerde faydalı oldular, büyük işler gördüler. Özel! Diploması yok. Sonunda maddî bir [belgesi] yok. Ama çok iyi insanlar yetişti. Aynı şeyi biz erkeklerle ilgili eğitim çalışmalarında da gördük.

Bizim dinî grubumuz olarak bir okulda toplandık. O okuldan yetişen çocukların hepsi bugün İslâmî konularda Türkiye'de en büyük hizmetleri yapıyorlar. Meşhur insanlar oldular ve çok güzel hizmetler yapıyorlar. Başka bir okulda, başka bir fakültede daha temerküz ettik, toplandık, grup olduk. –Devletin müessesesi idi. Birisi akademiydi birisi özel yüksekokuldu.– Akademide de toplandık. Akademinin müdürü profesör arkadaşımız, ben oranın üyelerinden; başkaları oralardan vs. Oradan yetişen çocuklar da hâlen çok büyük hizmetler yapıyorlar. Hatta bizim vakıflarımızda şimdi bazı şirketlerimizin genel müdürleri orada yetişmiş çocuklardır.

Eğitime yapılan yatırım en hayırlı yatırımdır! İyi insan yetiştirmek için yaptığınız gayretler size en büyük faydayı sağlayacak! Hayır yapmak istiyorsanız, zenginleriniz hayır yapmak istiyorsa, paranızı bu işe verin!

En akıllı çocuğunuza dinî tahsil yaptırın!

"Evladım sen maddî endişe çekme, merak etme, ben sana daire de alacağım. Otomobil de alacağım, maaş da bağlayacağım. Yeter ki sen iyi müslüman ol, takvâ ehli ol!.." diye en akıllı çocuklarınızı ayırın; "Sen en akılısın, en uslusun, en zekisin; seni dinî sahada yetiştirmek istiyorum." diye ayırın ve bu müesseselere ne yönden faydalı olabilirseniz olun!

Mustafa Aydın kardeşimiz servis işlerinde, mutfak işlerinde faydalı olacakmış. Onu düşünmüş, orada faydalı olmuş. Herkes ne yapabilirse yapsın. Bu müeseseler sizi ve evlatlarınızı kurtaracaktır. Dünya ve âhirette mutluluğa erdirecektir. Bunları yapmazsanız siz de sorumluluk altında kalacaksınız evlatlarınız da elden çıkacak.

İster misiniz siz cennete gitseniz bile zebanilerin zincirlere bağlamış olduğu halde evlatlarınız gözünüzün önünde sürüklene sürüklene cehenneme atılsın! Evlatlarınızın saçından, ayağından çekiştirile çekiştirile cehenneme savrulup atılmasını, cayır cayır yanmasını ister misiniz? İstemezsiniz. Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruyor ki;

Kû enfüseküm ve ehlîküm nâran. "Kendilerinizi ve evlatlarınızı cehennem ateşinden koruyun!"

Cehennem ateşi nasıl?

Ve kûduhe'n-nâsu ve'l-hicâratü. "İçinde yanan insanlar ve taşlardır, insanların ve taşların cayır cayır yandığı cemennem!"

"Taş yanar mı?"

Taşkömürü nasıl yanıyor?!..

"İnsanların ve taşların yakıt olarak yandığı cehennem ateşinden, cayır cayır yanan o müthiş ateşten kendilerinizi ve evlatlarınızı koruyun!" diyor.

Allah size bir görev veriyor, görevinizi unutmayın. Allahu Teâlâ hazretleri sizlere hakkı hak olarak göstersin. Hakkı yapmanızı, işlemenizi nasip eylesin. Bâtılı bâtıl olarak göstersin. Bâtıldan korunmanızı nasip eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz yeminle söylüyor:

Vellezî nefsî bi-yedihî. "Canım elinde olan Allah'a yemin olsun ki hayır vermekten, sadaka vermekten –vallahi– mal eksilmez!"

"Hocam paracıklar gidecek, marklar, dolarlar, Avustralya dolarları…"

Peygamber Efendimiz "Vallahi eksilmez!" diyor, inanmıyor musun? Eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû demedin mi? Vallahi eksilmez!

"Ama nasıl eksilmeyecek? Ben para vereceğim, benim malım eksilmeyecek…"

Yahu Allah başka taraftan daha fazla verir, on mislini verir!..

Muhterem kardeşlerim!

Ben size kendimden misal vereyim: Ben Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi'ne gidince benim lisedeki hocalarım bana acımışlar; "Vah yahu! Zeki çocuk, niye Edebiyat Fakültesi'ne gitti? Teknik üniversiteye gitseydi ya!" demişler. Ben de gitmek istedim ama Allah bir şeyi oldurmayınca engelliyor. Büyüklerimizin duasıyla bizim yolumuz başka tarafa çevrilmiş demek ki ben oraya gittim. Edebiyat Fakültesi'ne gittim.

Ne öğrendim?

Arap Dili ve Edebiyatı, İran Dili ve Edebiyatı; Arapça ve Farsça öğrendim, bu kadar!

Bu nedir?

Anahtar, ilimlerin anahtarı! Arap dili, Arapça yazılmış kitapların anahtarıdır. Farsça, Farsça yazılmış kitapların anahtarı; Mesnevi'nin anahtarı, Gülistân'ın anahtarı, Nakşibendî literatürünün anahtarı… Benim elime Allah tarafından iki tane anahtar geldi.

Sonra İlâhiyat Fakültesi'nde asistan oldum. 375 lira maaş alıyordum, 175 lirasını kiraya veriyordum. Günde 845 kuruş harcamam gerekiyordu. Bir kilo et 12 liraydı. Ay sonuna ekmek alacak paramız kalmıyordu. Ben de babamlara, abimlere; "Benim paraya pula ihtiyacım var…" demiyordum, sabrediyordum.

Niye bunu anlatıyorum?

Bakın sonra ne oldu: Benim bugün milyarlık mülklerim var!

Nasıl oldu?

Ağabeyim, İstanbul'dan bana telefon etti:

"Esad, biz dağ başında bir arsa alıyoruz. Sen de katıl."

"Olur, katılayım ağabey, baş üstüne."

Büyük ağabey, baba gibidir, hürmet etmek lazım.

"Peki ağabeyciğim."

Ben o asistan maaşıyla bir arsaya ortak oldum. 9-10 veya 11 kişi, bir dağın başında bir büyük arsa aldık. Dağ ama Çamlıca, İstanbul'un Çamlıca'sı! Sıradan bir yer değil!

Ama ağabeyim dedi ki;

"Bak buradan bir arazi alıyoruz ama belki ev yapmaya müsaade etmezler."

Etmezlerse ne yapalım, çayır bizim olur. Çayırda otururuz, etrafını çeviririz. Çamlıca'nın çayırında bir arazimiz var, deriz. Ona da razıyız. Çünkü parası az!

Aldık. Parselasyon yapıldı. Ben Ankara'dayım, bir şeyden haberim yok. Kura çekilecek. Arkadaşlardan, zengin ortaklardan bir yaşlı amca demiş ki; "Bana şu köşe havadar parseli, en yukarıda en manzaralı yeri verin! Ben buraya daha çok para veririm, sizin yükünüz hafifler."

"Olur, verelim."

Oğlu demiş ki;

"Ben babamın yanındaki şu güzel parseli alırsam ben de ortaya para koyarım, sizin yükünüz biraz daha hafifler."

"Olur."

Ona da orası ona da orası derken benim ağabeyim demiş ki;

"Yahu herkes en beğendiği yerleri alsın, en beğenilmeyen iki tanesi bize kalsın!"

Ağabeyim biraz enteresan bir insandır; "En kötüsü bize kalsın!" demiş.

En kötü hangisi?

Aşağıda, manzarası olmayan! Bayır, en manzaralı yerdekiler satıldı. En aşağıdaki iki arsa bize kaldı.

Ağabeyim dedi ki;

"Aşağıdaki küçük arsa benim olsun, onun üstündeki büyük arsa senin olsun. Çünkü sen ilim adamısın, komşularla belki uğraşamazsın. Şu arsa senin olsun…"

Benimki 1450 metrekare, onunki 1350 metrekare oldu. Çoğunu bana verdi. Komşuya bitişik olanını kendisi aldı, bana emniyetli yerdeki arsayı verdi.

Bizim arsalar uzun; uzunluğu 70 metre kadar. Eni dar, uzun, iki tane biçimsiz, yamuk arsa! Ondan sonra bir zaman geldi, ağabeyimden haber geldi:

"Müteahhitler bu arsaya talipler, ev yapmak istiyorlar. Verir misin?"

"Ben vermek istemem. Benim Çamlıca'da, kendi başıma, bir buçuk dönümlük bir yerim olacak; bana yeter. Kulübe yaparım, karavan çekerim, orada otururum. Ne lüzumu var başkasını ortak etmeye?" dedim.

Ağabeyim dedi ki;

"Olmaz. Sen buraya ev filan yapamazsın. Bunu verelim."

"Peki ağabey."

Büyük ağabey, baba gibi hürmet etmek lazım.

"Peki."

Müteahhit belediyeye gitmiş, planları sunmuş. Bizim arsalara ikişer tane ev yapma hakkı veriyorlar! Öteki arsaların hepsine birer tane ev yapma hakkı, bize ikişer tane! Müteahhitle anlaşmışlar. Yüzde 40 müteahhide verilecek, yüzde 60 bizde olacak. Müteahhit sonra vaziyet idare etmiyor filan diye mırın kırın etmiş.

"Peki, yüzde 50 olsun" demiş. Ağabeyim acayip dedim ya; "Peki, yüzde 50 olsun."

Yüzde 50 oldu! Müteahhit bize haber gönderiyor:

"Evlerinizi yapıyoruz. Evde oturur musunuz oturmaz mısınız?"

"Oturmayız. Ne yapalım dağın başında, dağın başındaki yerde oturup ne yapacağız? Oturmayız." diyoruz.

Yine bir haber geliyor:

"Bu evde oturacak mısınız oturmayacak mısınız?"

"Oturmayız."

Sonra bizim hacı hanım dedi ki;

"Yahu şu evleri bir görelim. Neyin nesi bunlar; arsamız nerede, evimiz nerede, haberimiz yok!"

Bir çivi çakmış değiliz. Evler bitti. Para da vermiş değiliz çivi de çakmış değiliz. Kalktık gittik.

Evleri gördük, nerdeyse sırtüstü düşüp bayılacaktık! Pembe köşkler! Kocaman! 395 metrekare tripleks villa! İki tane bana, iki tane müteahhide. Müteahhit de kârda ben de beleşte! 395'er metrekarelik iki tane tripleks, manzaralı Çamlıca villası bende!

Ben buna para mı verdim?

Hayır.

Çamlıca Tepesi'ne gökten güm diye ağır bir şey düştü. Bir de baktık, bizim arsaya iki tane pembe köşk düşmüş meğer! Gökten köşk düştü. Ben buna para vermedim.

Muhterem kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri dilerse bir insanı bir anda zengin eder, padişah eder! Eskilerden birisi; "Fermân fermâ-yı şâhî eyler." Diyor, şahlık makamına alır. Dilerse de bir insanı şahlık makamından tepetaklak düşürür, kapı kapı dolaşan bir dilenci hâline getirir.

Kâdir mi?

Hepsine kâdir! Mülk O'nundur, egemenlik O'nundur, izzet, nusret, yardım, zenginlik O'nundur. Zengin eden, fakir eden O'dur, yaşatan, öldüren O'dur. Bunu bilen bilir, bilmeyen hesap verir. Çok hesap yapan da çok şaşırır, çok bilen çok yanılır!

Hesabı nasıl yapmak lazım?

Allah'ın rızasını düşünmek, Allah yolunda yürümek lazım.

Siz de Allah'ın rızasını düşünün!

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!

el-Fâtiha!

Sayfa Başı