M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 274

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle;

Haddesenî Cibrîlü an rabbi'l-âlemîn ennehu kâle: Mâ cezâü men zehebtü kerîmeteyhi, ya'nî ayneyhi, ille'l-hulûlu fî dârî, ve'n-nazaru ilâ vechî.

Beyhakî Enes'ten rivayet etmiş.

Hadis-i kutsî olarak Cebrail aleyhisselam'ın Hazreti Allah'tan naklen Peygamberimize haber verdiği bir hadis.

Mâ cezâü men zehebtü kerîmeteyhi ya'nî ayneyhi. "Benim gözlerini, iki gözünü aldığım kimsenin mükâfâtı ne olur?"

Yani göz nimetinden mahrum olan insanın âkıbeti ne olacak?

Dünyadayken gözsüz; gerek doğuştan gerek sonradan bir kaza ile gözlerini kaybetmiş insanın hâli ne olur?

İlle'l-hulûlu, ille'l-hulûd demek.

Yani sabrettiği vakitte onun mükâfatı, sabrediyor ve mükâfatını Allah'tan istediği takdirde.

el-Hulûlu fî dârî, ve'n-nazaru ilâ vechî. "Yarın rûzu kıyâmette benim yüzüme bakmakla mükâfatlandırılacak ve cennette dâimî olarak bırakılacaktır."

Göz nimeti büyük bir nimettir tabii.İnsanın hayatında kulak gözden daha mukaddemdir. Kulak daha mühimdir. Şimdi burada gözlerin zikrolunduğuna göre kulak nimetinden de mahrum olan, oda bu devlete erişeceği umulur.

Allahu Âlem.

Fakat bir körlük daha var ki, Allah muhafaza etsin, insanın gözleri görüyor; kâinatı, varlıkları görüyor, her şeyi görüyor fakat bir türlü bu varlığın sahibi olan Allahu Teâlâ'ya intikal edemiyor. Gözünün görüşü burada kalıyor. Allahu Teâlâ bu gözü vermişken iman nimetinden mahrum kalıyor. O adamda göz yok, göz imanlılara mahsus o. Gözü olmadığı halde bu his ile, hissiyle bu varlığın sahibinin Allah olduğuna inanıyor, namazını kılıyor, birçok körlerimiz var ya, namaz kılar, Kur'an okur, ezberlemiştir. İbadet tâatte dâimdir. Kötülüklerden uzaktır gözsüz olmasıyla beraber.

İşte buna da mükâfat olarak Cenâb-ı Hak yevmü'l-kıyâmette, işte hepimizin istediği o bakışı buna lütfediyor ve cennetinde de dâim olacağını bu hadis ile haber vermiş bulunuyor.

Cenâb-ı Hak bizim gözlerimizi de hakikatı görüp,Allahu Teâlâ'ya teslim olup, rızası yollarında çalışan bahtiyarların zümresinden eylesin. Yoksa gözü olup da o iman nimetinden, ibadet nimetinden mahrum kalaraktan âhirete gitmekten hepimizi korusun.

Haddisû'n-nâse bimâ ya'rifûne, ve lâ tuhaddisûhüm bimâ yünkirûne. "İnsanlara konuşurken, gerek muhabbet esnasında gerek vaazu nasihat esnasında, insanların anlayabileceği bir ibare ile konuşmak lazım."

Karşındaki zümre ne gibi bir zümre ise onların hâline, anlayışlarına, kabiliyetlerine göre konuşmanın lüzumunu söylüyor.

Ve lâ tuhaddisûhüm bimâ yünkirûne. "Bunların akıllarının ermeyip de inkâr edeceği,'Böyle şey olmaz!' diyeceği şeyi sakın onlara söylemeyin."

Kasirdir akılları, ermez;"Aaa, öyle şey mi olur?" deyiverir, Allah esirgeye dinden imandan çıkıverir.

"Onun için onlar onu söylemeyin de." Fe-tükezzibûne'llâhe ve resûlehu. "Çünkü Allah ve Resûlünü tekzib etmelerine sebep olursunuz."

O halde sende onunla beraber günaha girmiş olursun.

Bu, Buhârî'nin ilim bahsinde naklettiği Hazreti Ali Efendimiz'in kelamından.

Fatih camisinde zannedersem;

Kellimû'n-nâse alâ kaderi ukûlihim.

Kellimû'n-nâse."İnsanlara tekellüm edin, konuşun, söyleyin." Alâ kaderi ukûlihim."Akıllarının ereceği kadar,ileriye gitme."

Mesela bir köye gitmişsin, gerek ova köyü gerek dağ köyü. Oradaki adam rençperlikten, şundan bundan anlar. Onu riyazetten, fizikten bahsedersen, şundan bahsedersen güler adam, onunla alakası yok onun. Bu gibi işine gelmedik bir şeyleri onlara söyleyip de hem onları meşgul etmek hem kendi ömrünü boşuna zâyi etmekten ibaret oluyor.

Onun için Cenâb-ı Hakk'ın birçok sıfatları vardır. Hatta bizim en kısa Âmentümüz var.Âmentü yeter. Âmentü'den ileri gidip de Allah'ın takdiri şöyledir,kazasıböyledir, hükmü böyledir diye ince ince tafsilata hiçbir zaman lüzum yoktur. Bunları derinleştirdikçe altından çıkamayacak bir duruma düşer. Ve herkes senin gibi bilgin değil,bilemeyenler müşkülâta düşerler.

Onun için basit olaraktan kolay taraflarını söylersin, geri taraflarını Allah'a bırakırsın.

Haddisû an benî isrâîle ve lâ harace.

Benî İsrail,yahudi vakaları. Kitaplarından olsun zamanlarından olsun,"Şöyle olmuş böyle olmuş." diye bazı vakaları hikaye etmenizde beis yoktur. Benî İsrail'e ait olması lazım şartıyla.

Fe-inneküm lâ tuhaddisûne anhüm şey'en illâ ve kad kâne fîhim a'cebü minhü. "Onların devirlerinde öyle acîb şeyler olmuşlardır ki senin söylediğin onların devirlerinde olan acîblerden daha ehvendir."

Yani daha üstünleri var,o devir öyle bir devirmiş.

Hadîsüküm beyneküm emânetün.

Buna dikkat edin!

Hadîsüküm beyneküm emânetün. "Biribirinizle konuşurken o söz aranızda emanettir."

Onu sakın,yani başka yere gidip de,"Filan bana böyle dedi, filan da şöyle dedi." diye lafı başkalarına nakletmeyin. Emanettir o! Sana verilen altın, gümüş, para bir emanet, bunu saklayıver dediği gibi, bu sözde sana emanettir. İkinizin arasında konuşulmuştur, bunu başkasına ifşa etmek câiz değildir.

Bir, hadîsüküm beyneküm emânetün. Bitti bu.

Ve lâ yahillu li-mü'minin en yerfe'a li-mü'minin kabîhan.

Bu ikinci mesele,aynı hadisin ikinci şıkkı.

Ve lâ yahillu. "Hiçbir zaman helal olunmaz." Li-mü'minin. "Hiçbir mü'mine helal olmaz." En yerfe'a li-mü'minin kabîhan. "Bir kardeşi kabahat yapmış, kabih çirkin bir iş, onu naklediyor."

Bu nakilkatiyen hiçbir mü'min için helal olunmaz. Mü'mine düşen setirdir, örtmektir, saklamaktır, açmak değildir.

Onun için bak;

Ve lâ yahillu li-mü'minin en yerfe'a li-mü'minin kabîhan. "Hiçbir kabih olan kabahati ifşa etmek mü'minin hakkı değil, vazifesi de değil."

Onun hakkı vazifesi onu setir, örtmek, saklamak; icap ederse tevil ederekten öyle değil böyledir demek. Onu muhafaza ve himayedir,onu rezîl-i rüsvâ etmek değildir.

Hırsü leyletin fî sebîlillâhi alâ sâhili'l-bahri efdalü min sıyâmi raculin ve kıyâmihi fî ehlihi elfe senetin, es-senetü selâsü mieti yevmin, el-yevmü ke-elfi senetin.

Hırs, harâsetten, gözlemekten [geliyor.] Cihat, muhârebe yerlerinde veyahut diğer vakitlerdeki nöbet bekleyen asker, yahut her hangi bir yerde bir nevbetçidir de biz nöbetçi deriz.

"Bu bir gece."

Biz de saatledir ama, bir saat de inşallah onun yerine kâim olur.

Fî sebîlillâhi. "Allah için düşmanın gelmemesi, girmemesi için bekçilik yapıyor, nöbet bekliyor." Alâ sâhili'l-bahri. "Deniz kıyısında bir yerde."

Çanakkale'de mesela o geçit yerine koymuşlar;"Sen burasını bekle. Buradan gemigeçmek isterse, alttantahtelbahr geçmek isterse filan topçuya haber ver."

O da onu hakikaten gözetliyor.

Bu gözetleyiş niçin?

Buraya bir düşman gelip de bizim memleketimizde bizi rahatsız etmesin. Evlatlarımız, ailelerimiz, çoluk çocuklarımız rahat olsun diyerekten o düşmanın geleceği yere bekçilik yapıyor. İşte vaktiyle Çanakkale'deki muharebenin bir eşi. Sahili'l-bahr diyor.

Bu;

Efdalü min sıyâmi raculin ve kıyâmihi fî ehlihi. "Bir adamın evinde namaz ve orucunda, geceleri kâim gündüzleri sâim oluşundan [daha efdaldir.]"

Alttaki rakam çok yüksek. Onu zâfiyetle ve münkerdir diyerekten söylemişler de,onun alt tarafını okumuyorum.

Yalnız bu bir saat, bir gece düşman karşısında nöbet bekliyor. Deniz yerinde ama, deniz kıyısından bekleme. Bu bekleme bin gece, bin gece üç sene eder.

Min elfi leyletin yükâmü leylühâ ve yüsâmü nehâruhâ. "Bin gece gündüzleri sâim geceleri kâim olmaktan eftal." diyor.

Ama bu nafile ibadetler ha!Nafile olaraktan bin gece kâim bin günde sâim. Farz değil, nafile olaraktan böyle bu kadar kâim ve sâim olmasından efdaldir, onun bir gece deniz yollarından düşmanın geçeceği bir yeri beklemek.

Tabii bu gayet basit bir şey ama çok da mühim bir şey yani.Çok da mühim bir şey!

Bilmem işte Allah muhafaza etsin, öyle âfetler göstermesin.

Çanakkale denilen bir yerimiz var işte, oradan düşman zorladı ki vaktiyle girsin içeriye, harbi bir an evvel bitirsin. Verdikleri rakama göre 250 bin cengâverimiz, aslanımız buradan sırf düşmanı sokmamak için burada şehit düştü. Bu zâyiatlar, toplar, tüfekler, silahlar...o ayrı. Yalnız 250 bin resmi rakam. Bu resmi rakamın dışında belki 250 bin daha var. Kayıplar var, şunlar var bunlar var. Yani 300-500 bin kişinin canına mâl olmuştur ama oradan bir tane gemi geçmemiştir, geçirilememiştir.

Sonra onların Fransız, İngiliz, İtalyan, Yunan, Amerikan donanmaları orasını âdeta beş devletin donanması bir şehir haline getirmişler, bizim topraklarımızın üzerine boyuna ateş yağdırıyorlar. Artık burada canlı kalmamıştır diyor, ondan sonra ihraç hareketiyle,huruc hareketiyle memleketimize taarruza kalkıyor ama, aslanların karşısında ne dayanır ya! Çeliğin dayanmadığı yerde müslümanın imanı onlara kâfi geldi. Yalnız iman kuvvetimiz var yani. Attığımız topu nakledenler diyor ki, o denizde durmuş atıyor bize tepemize düşüyor, biz atıyoruz suya düşüyor, gitmiyor ona. O uzakta duruyor, biliyor topumuzun mesafesini, onun için sokulmuyor yanımıza, fakat uzaktan da bizi dövebiliyor.

Öyle iken yinemehmetçiğin imanı, onun o incecik eti onların oradan geçmelerine mani oldu elhamdülillah.

Onun için Efendimiz,böyle bir müddet bir yerde beklemenin fadâilini bahsediyor. Tabii o mehmetçikler bunları dinleye dinleye, düşman karşısında şehit olmanın ne demek olduğunu biliyor. Bildiği için ölürsem şehit kalırsam gaziyim diyerekten göğsünü geriyor.

Hatta şöyle bir hikaye dinledim.

Bir kumandan asker gelmiş yedek, mütemâdiyen yedekleniyor tabii asker. Gelmiş, fakat bu amcalar o zaman ihtiyar mehtiyar, yaşlı maşlı ağlıyorlarmış mütemâdiyen.

Amca niye ağlıyorsun sen, korktun mu düşmandan?

Düşmandan korktun da o korkudan dolayı mı ağlıyorsun?

Yoksa evde çoluk çocuğunu bıraktın da onlara hasretlikten dolayı mı ağlıyorsun?

Hiç ses vermemişler, içleri yanıyor. Ennihayet söyletmiş, demişler ki;

"Efendi, ne çocuklarımızdan dolayı ağlıyoruz ne de bu kafirden korktuğumuzdan. Kaç seferdir harbe giriyoruz şehit olamadık diye ağlıyoruz!" demiş.

İman bu, iman bu! Ölüm bir kere gelecek, nasıl olsa gelecek o ölüm. Ama şehadetle ölmek, o bir devlet o. "Burada bu fırsat eldeyken bu şehadeti kazanabilirsem ne mutlu bana!" diyor. Ama mukadder ölüm gelmeyince, göklerden böyle yağmur gibi yağsa bir şey olmuyor insana. Takdîrât-ı ilâhî.

Hatta bunun bir şeysini nakledeyim size.

Benim bir eniştem vardı. Kendisi, Midilli adası denilen bir ada var ya, o adabizde iken o adada yüzbaşı. O adanın muhafızlığı için oraya konmuş, derken yunanlılarla muharebe kopmuş içeride, dövüşmüşler mövüşmüşler, en nihayet yunanlılar mütâreke istemiş. Eh bizim o [enişte]ismi Kadir idi. Allah rahmet eylesin. Yüz yaşına kadar da yaşadı, imanlı bir zât idi. Yedi yaşında hafız olmuş yalnız. Bursa'da Yeşil Cami-iKebîr'imizin önünde, orada yedi yaşındayken mukabele okumuş, Bursa valisi de altın bir saat hediye etmiş.Yedi yaşında bir çocuk.

"Olur mu?" diyorlar ama Allahu Teâlâ'nın bazı müstesnâ insanlara verdiği bu kabiliyeti veriyor oluyor yani. İnkar edilmez, bir çok kimseler vardır böyle.

Diyor,"Mütarekeyi yapamadık yani uyuşamadık. Bir askerim var arkamda, düşman şehrinden ayrıldık, biraz ayrıldıktan sonra beni mitralyöz ile ateşe tuttular. Böyle yağmur gibi kurşunlar yağıyor, ne atıma ne bana ne askerime hiçbir tanesi isabet etmedi." derdi rahmetlik.

Allah rahmet eylesin.

Onun için bu imanın muhafazası mü'minler için daima şarttır.

Şimdi aklıma geldi de,Medine-i Münevvere'den gelirken akşam bir kitap aldık. Deccal ile İsaaleyhisselam'ın nüzûlü hakkında yazılmış şu kalınlıkta bir kitap.

Şimdi bunu [anlatmamın] sebebi, Pakistan denilen bir memleket var ya, oradan [çıkan sapık] bir herif[tir].

Cenâb-ı İsa aleyhisselam, işte yahudiler onu öldürmek istediler, Cenâb-ı Hak onu korudu semaya çekti. Semaya ref edildi, öldüremediler. Yalnız İsaaleyhisselam'a benzer birisini orada ona benzetti Cenâb-ı Hak, bu İsa'dır diyerekten onu öldürdüler. İsaaleyhisselamrefoldu. Müslümanların akâidi böyledir.

Şimdi bu Pakistan'daki bu herif, buna Kâdiyan diyorlar. Kâdiyanın kökü şimdi bu. Kâdiyan mezhebinin kökü. Kâdiyan mezhebindeki bu adam ki kendisi Gulâm-ı Ahmed Mirza. Bu adam aslen Tatar,fakat Pakistan'da yetişmiş, büyümüş, Pakistanlı olaraktan da birçok bilgilerin sahibi, buna itiraz etmiş;

"İnsan semaya diri olarak ref olunmaz. Olmaz bu." [diyor.]

Ve İsa gelecek bu yeryüzüne. Birgün İsa yine gelecek, deccalı da katledecek.

Demiş ki;

"O İsa, gökteki İsa öldü, gömüldü, hem Keşmir'de gömüldü. O gelecek İsa benim. O gelecek İsa, onun ruhuna temessül ederek beni gönderdi Allah, ben geldim." diyor.

Bazı âyât-ı Kur'an'iyeye benzer şeyler de okuyor, kendisini orada millete tanıttırıyor. Bir mezhep,Kâdiyan mezhebi diyerekten bir mezhebi türetiyor. İngilizlerin de yardımı var bu işte.

Şimdi Pakistanlılar tabii şaşırmış, böyle şey olmaz ama bu adamın arkası da kuvvetli, ne yapalım?

Vermişler ellerini kalemlere,işte bilginleri vasıtasıyla bir sürü kitap isimlerini yazmış böyle. Bu adamın sözünün aslı astarı olmadığı, böyle şeyin katiyen olamayacağı, o gelecek İsa, çıkan İsa'nın olduğunu; bu İsa değil, o İsa nereden ki ref oldu, o tekrar gelecek.

Şimdi hepimizin aklında birer düğüm bırakır bu.

Yahu bu gökte nerede acaba?

Üç yüz sene değil 500 sene değil, kaç bin sene burada kalacak. Kıyamet kopacağı zamanda, deccalın geldiği zamanda gelecek.

Nerede yaşar?

Oraya bizim aklımızın ermesine imkan yok. Ama Allah'ın mülkü çok geniş, çok geniş!

Şimdi bizim aya gittiler, burada hayat yok dediler.

Ama yalnız ay mı var ya?

O kadar yıldız var, her birisinin hayatı kim bilir ne çeşittir?

Ne çeşittir onu bilemeyiz.

Cenâb-ı Hakk'ın kudretindeyse bunun bir an içerisinde istediği bir yere nakletmekle hiç de zorluk yoktur. Onu orada senelerce, yüzlerce binlerce sene beslemesinde de yaşatmasında da yine bir zorluk yoktur.

İşte numûnesi bizim Tarsus'ta Ashâb-ı Kehf'in olduğu bir yer var. Ashâb-ı Kehf bizim gibi insan, imanlı insanlar. İmanları olmakla beraber, o zamanda imansız bir hükümet türemiş, o hükümetin şerrinden kaçmışlar bunlar memleketten, bir köpek de kendilerine iltihak etmiş bu mağaraya sığınmışlar. Tarsus'taki o mağaraya. Bazıları o mağaranın şurada burada olduğunu bahsederler ama bize o lazım değil. Onlar bir mağaraya sığınmışlar. Orada tam 300 küsür sene Allahu Teâlâ bunları uyutmuş.

Üç yüz sene bir insan uyur mu?

Uyutmuş, Allah uyutuyor.

Sabah akşam onları bir melek mi nasılsa, sağa sola çevirerekten vücutlarına hiçbir zerre leke gelmeden 300 sene, küsuru da var. Üç yüz küsursene sonra uyanmışlar. Uyanmışlar yatarken işte ikindi vakti miymiş,akşam vakti miymiş, sabah oldu filan diyerekten içlerinden birisine biraZ para vermişler;

"Alda, karınlarınız acıktı git bir şeyler alda gel."demişler.

Adam şehre girmiş, parayı veriyor;

"Bu para geçmez. Bu para tâ bilmem kaç 100 sene evvel ki devire ait bir para. Şimdi bu paranın modası çoktan geçti." diyorlar.

Nasıl şimdi bizim banknotlar var, mesela rusların banknotları bir vakit geldi, çuvalını da on kuruşa verdiler burada. İdare değişti geçmez oldu.

Orada çeşitli idareler olmuş, bir müslüman idare gelmiş o devirde. Oraların tarihinden bunların 300 sene evvelki insan olduğu anlaşılmış. Gelmişler mağarayı bulmuşlar, bunların hayatlarına bakmışlar, ooo, o devrin adamları.

Eh, ister misiniz burada yine kalasınız,ister misiniz içimize karışasınız?

Demişler;

"Biz burada kalmasını isteriz."

O zaman duvarını örmüşler, levhalarını da koymuşlar. Bakır levhalar yazmışlar koymuşlar ki;"Bunlar filan devrin adamları." İsimleri de Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Debernuş, Şâzenuş, Kefeyuş, Tatayuş, Kıtmir.

Bak insanın aklına nereden geliyor?

Hiç aklımda bile yoktu ama vaktiyle öğrenmişiz. O Allahu Teâlâ'nın bir hikmeti bunlar işte. Sakladığı yerde saklıyor. Bu kafanın içerisinde neler saklandığına hiç akıl erdiremeyen insan, koca insanın Allah'ın mülkünde nereye saklandığını akıl erdiremiyor.

Canım bu kadar Kur'an'ı ezberliyorsun, bilgileri ezberliyorsun, "Kafanın neresinde?" desem ne dersin sen bu işe?

Neresinde saklıyorsun kafanın bunu?

Ufacık bir taş parçası. Ama saklayan Allah,onları içinde sakladığı gibi insanı da saklıyor istediği yerde. Bizim Peygamberimizi götürdü getirdi,onu da saklıyor bir yerde, vakti gelince indirecek.

Binâenaleyh o adam kitabı yazmış, diyor ki;

"Bilin İsa kimdir, deccal kimdir? Bilirseniz aldanmazsınız bu gibi adamların sözüne, bilmezseniz kanarsınız bunların sözüne."

Şimdi bilmeyen adam;

"Sahibe ya, insan bu kadar zaman gökte nerede duracak bu adam?"

Bu adamın dediği doğru, hakikaten bu İsa olsa gerek, der ve ona uyar.

Şimdi bu adamın bütün derdi, imanı iki şey:Şehvet ve para. Kendisini altınla tartıyorlar, altından para veriyorlar. Oda Avrupa'nın ötesinde berisinde kemali zevk ü sefâ ile yiyor. Bu adam çok da değil, 1252 tarihinde doğmuş. Bugün 1390 sene. Bizim bu yeni tarihe göre değil de eski Arabî tarihe göre 1252'de doğmuş 1300 bilmem kaçta da gebermiş. Geberirken de helâda gebermiş kâfir, geberesice. Allah onu helâyı şey yapmış.

Onun için orada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in dört duası var,kitabın başına onu koymuş. Ashab-ı kirâma, "Bu dört duayı bize Kur'an'ı öğretir gibi, sûreleri öğretir gibi bize öğretirdi Peygamber." diyor. Bu dört duayı Cenâb-ı Peygamber bize Kur'an'ı öğretir gibi, sûreleri öğretir gibi öğretirdi, de, bundan dolayı bu Pakistan tarafının alimleri bu duanın namaz içinde okunması vaciptir demişler. Okunacak, tahiyyatı nasıl öğrettik okuyorsak, Rabbenââtinâyı nasıl okuyorusak bunu da okumak vaciptir demişler.

Tavus'un oğlu namaz kılıyormuş, namazı bitirmiş;

"Oğlum bu duayı okudun mu?"demiş.

"Okumadım baba." demiş.

"Hah, namazı yeniden kıl, bunu teşehhütten sonra oku." demiş.

Vücubuna kâil oldukları için, okumadığından dolayı, yeniden onu okumak suretiyle namazı iade ettiriyor.

Çok da zor değil;

Dört duadan birisi;

Allâhümme innî e'ûzü bike min azâbi cehenneme. "Yâ Rabbi!Sana cehennemin azabından sığınırım."

Cehennem nedir acaba?

Bir cennet var, karşısında bir de cehennem var. Cennet,kısa tâbir, imanlıların mükâfat evi. Cehennemde imansızların cezaevi. İmansızların, ahlâksızların cezaevi. Bunların ikisi de yaratılmıştır. Yaratılacak değil yaratılmıştır ve hâlen mevcuttur. Hâlen cennet de mevcuttur cehennemde mevcuttur.

Şimdi ruhlarımız alınıyor ya, canımız çıkarken yani ölürken, bu alınan ruh sahibi ne haldeyse, cennetlik midir cehennemlik midiralan melek biliyor. [Cennetlikse,] onun doğru cennetteki yerini gösteriyor,"Senin yerin burası, bak!Gördün mü? " diyor.

İşte bu yere hak kazandın, haydi şimdi [cesedinin] başına. Evvelce diyor,bu iman sahibi olmasaydın,[yerin] cehennemdeki bu yerdi, fakat oradan yakayı kurtardın, bu cennetteki köşkler, yerler senin. Geliyor ruh, ölünün başında dikiliyor, o kadar.Temas yok artık. Diyor ki;

"Ya bununla bu kadar sene beraber yaşadık, şimdi de biribirimizden ayrıldık,beni içeriye koymuyorlar. Acaba buna ne yapacaklar?" diye başında bekliyor. Makâmını da gördü, bir sevinçle. Ölünün yüzü güler, neşe içerisinde, gittiğinden de haberi yok. Gayet sevinç, sürur hâlinde.

Maazallah, imansızında ruhunu alıyor, götürüyor cehennemdeki yerini gösteriyor, "İşte bak, senin yerin burası iyi gör!" O onu görünce bitiyor zaten. Bitiyor; buruşuk, ters, kara bir surat, korkunç bir hâl. Eh ne yapacaksın artık oldu, dönüş yok artık. Geliyor oda cenazenin başında bekliyor. Diyor ki;

"Bizde bununla bu kadar sene beraber yaşadık, biribirimizden şimdi ayrıldık, ne yapacaklar acaba bu cesede?"

Eh işte sonra ceset sonra ne oluyorsa oluyor, götürüyorlar mezara konuyor.

Onun için azâb-ı cehennemden [son derece sakınmak lazım.] Onu kitaba yazmış burada; "Bunu çocuklarınıza, ailenize okutun, dostlarınıza, ahbaplarınıza okutun, cehennemin varlığını bilsinler." Çünkü iman âhiretedir. Âhiret gözümüzden uzaktır, binâenaleyh oraya iman olmadıkça lâ ilâhe illallahın kıymeti yoktur. Ne kadar dersen de âhirete inanmadıkça, öldükten sonra dirileceğine, cennet ve cehennemin ve mizanın olduğuna inanmadıkça iman sahih olmaz. İmanda da Âmentü billâhinin altında bunların hepsi mevcuttur.

Onun için ilk dua;

Allahümme innî eûzu bike min azâbi cehennem.

Cehennemi bize çok çeşitli tavsiflerle uzun uzun kitaplarda anlatırlar. Fakat fakirin aklına gelir ki hepimizde elhamdülillah bir hayat var; bu hayatın içerisinde bazen tatlı bazen acı hadiseler geçer; bazen sıtma tutar, bazen humma hastalıklarına müptela olur, bazen çok kuvvetli ateşlere düçâr olunan hastalıklar olur. Bakarlar, derece işte 38, 39, 40 filan uzuyor 41, 42 filan tehlike ânı çan çalar.

Ne var, ateş dökmediler vücuduna?

Bir şey yok.

Ha rutûbetle o içerideki hararet bir kıvamda idi. Şimdi kıvam bozuldu, rutubet kayboldu ateş yükseldi, çıkıyor çıkacağı kadar. Kırk oldu mu, 43 oldumu dayanmanın imkanı yok, gidiyor öbür tarafa.

Arabistan'da şimdi derece-i harâret 40, 41, 42 oluyor, biz ise 36'nın içerisinde yaşayan insanlarız burada. Oraya gidince o ateş bize çok geliyor, vücut onun ateşine tahammül edemiyor, güneş çarptı diyorlar, adam biran içerisinde bakıyorsun gidivermiş.

[Ne oldu?]

Güneş çarptı.

İşte buzlarla muzlarla bazısı tedavi olur bazısı da olmaz. Kâbil-i tedavi değildir gider.

Yani ateş yok, bir şey yok fakat hararet derece gösteriyor, 38, 39, 40, 41... gitmiş ileriye doğru.

E bu ateş nereden geldi sana?

İşte bu kudret-i ilâhîyedir ki yarın cehennemde ölme yok ha! Cehennem ölüm yeri değil, cehennemde hayat var,fakat istenmeyen bir hayat. Karnımız acıkacak, yemek isteyeceğiz; en acı, en korkunç, en çirkin şeyleri verecekler. Yüreğimiz yanacak su isteyeceğiz; irinler, içerisini parçalayan gayet zehirli fena şeyleri –affederseniz- verecekler iç bakalım diyecekler. Tabii nedâmet üzerine nedâmet, pişmanlık üzerine pişmanlık.

Allah göstermesin yüzünü bizim hiçbirimize.

Onun için fakat Cenâb-ı Hak cennetin yolunu da cehennemin üzerine koymuş. Cennete cehennemden geçilip de öyle gidilecek. Binâenaleyh cehennemi görmeden hiçbir mü'min cennete giremeyecek. Yalnız 70 bin müslüman müstesnâdır ki onlara hesap kitap yok, sorgu yok, bir şey yok. Sorgusuz, kitapsız uçaraktan cennete gidecekler,dayanacaklar [kapısına].

Melekler diyecekler ki;

"Siz kitapgördünüz mü, hesap verdiniz mi?

"Yok, ne hesabı ne kitabı." diyecekler.

Neden?

İşte onlar bu dünyada iken mükâfâtı kazanmışlar; sabırlarıyla, tevekkülleriyle, imanlarıyla, Allahu Teâlâ'nın emirlerine itaatleri dolayısıyla bu dereceyi kazanmışlar, hesaba kitaba lüzum kalmadan onlara,"Buyurun cennete!" denmiş.

Allah cümlemizi o zümreye ilhak etsin.

Şimdi o zümrenin bir hakkı daha var. Her birisi 70 bin kişiye şefaat ediyor. Şehidinde hakkı var,400 yüz kişiye şefaat ediyor. Kendinden başka ehlibeytinden 400 yüz kişiyi kurtarma imkanını Allah veriyor ona. Şefaat. Peygamberlerin ki, Kur'an'ınki ayrı.

Allah cümlemizi affetsin.

Şimdi o öğretilen [birinci dua];

Allâhümme innî e'ûzü bike min azâbi cehenneme.

İkincisi;

Ve min azâbi'l-kabri."Kabir azabından da sana sığınırım yâ Rabbi!"

Cehennemin azabından sığındığım gibi kabrin azabından da sana sığınırım.

Ya hocaefendi, ölmüş insan, hayattan ayrılmış, hiç bir şeysi yok artık, bunun kabirde ne azabı olacak?

Allah hepimizi affetsin.

Ashâb-ı kirâm!.. Sa'd b. Vakkas,ashâb-ı kirâmın meşhurlarından ve kibarlarından, büyüklerinden. Onu kabre koymuşlar, kabir onu böyle bir sıkmış.

Buna da bizim aklımız ermez. Bu toprak mahdud bir yerde kazılmıştır, bunun böyle kapanıp da içindekini sıkmasına biz imkan vermeyiz, aklımız ermez. Fakat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in söylediği haktır.

Bazen bu koca dünya insana dar geliyor arkadaş! Koca dünya insana dar geliyor, sokulacak bir yer arıyor, bir mercî arıyor.

Koca dünya nasıl sıkıyor seni?

Bu kabir öyle sıkacak adamı,yoksa toprakların yanaşmasıyla değil. O kabrin sıkıntısı, nasıl sıkacaksa sıkacak insanı orada, bu şeyler biribirine geçecek. Onun için kabir azabı çok mühimdir.

Başımızda telkin verirler ya, bazı buna da itiraz edenler olmuş.

Sakın ha! [Sen itiraz etme!]Kabir azabı hak ve kabrin içerisindeki hayat da hak.

Biz hakikaten ruhumuz çıkmıştır ama bu ceset büsbütün muattal değildir, hissiyatı kesilmemiştir. [Ceset ile bağı] kesildi mi hissiyatı bâkîdir,yalnız imkanları elinden gitmiştir. İmkanlar ruhu vasıtasıyla idi, ruh çıkınca elinden imkanlar gitti muattal bir halde kaldı. Muattal halde kalan bu [ceset] kabre kondu. Kabre kondu ama bütün hissiyatı [bâkîdir.] Nasıl gece uyuyoruz, gözümüz kapalı. [Uyku halindeki] hayatımızda hemen [hemen] kabirdeki hayata benzer bir şekildedir. Fakat görüyoruz, işitiyoruz, sabahleyin de naklediyoruz. Şunu gördük şöyle gördük, şöyle söyledi böyle söyledi.

E gören göz değildi, bu gözün kapalı,hangi gözle gördün onu?

İşitirken bu kulakların tıkalı idi, hangi kulakla işittin, hangi ağızla söyledin?

Üstelik seni yanında dinliyorduk, hiç bir şes çıkmadı senin ağzından. Fakat diyorsun ki böyle söyledim, oda bana böyle söyledi.

Bunun derinliklerine varırsak anlarız ki hayat yalnız bu hayatta değil, bu hayatın arkasında ikinci bir hayat daha var.

Binâenaleyh kabir azabı haktır. Bu bizim akaid kitaplarımızda böyletasrih olunmuştur. Kabir azabı hakkun der, haktır. Bunu inkâra kimsenin hakkı yoktur. Bazı felsefeci mi diyeceğiz,akılsız mı diyeceğiz, "Biz ölünün üstüne mısır koyduk, pirinç koyduk, şunu koyduk ne kımıldanan var ne bir şey var. Gittikbaktık her şey olduğu gibi duruyor." [diyor.]

Sende ölünce görürsün bakalım!Bir şey diyeceğimiz yok şimdi ona.

Başka bir hayata atlanılmış artık, bu hayat senin makinenle ölçülür mü?

Onun için azabı kabir hak.

Şimdi oraya giriyoruz, girdikten sonra melek geliyor [sorguya başlıyor.] Ya imanlı girilmiştir ya imansız girilmiştir. İmanlı geldiyse oradan bir pencere açıyorlar. Bir pencere açılıyor,o penceredencennetteki yerini gösteriyorlar.

Buna bugün itiraz etmezsiniz, televizyonlar gözünüzün önünde. Oturduğumuz yerden şurasını burası pekâlâ seyredebildiğimiz gibi, o kabirden de bize cennetteki yerimizi sabah ve akşam gösteriyorlar.

Sabahleyin bakıyorsun o cennetteki yerini görünce bayılıyorsun tabii, "Oh yâ Rabbi!Çok şükür paçayı kurtardım."diyerekten sevinç, sürur içinde akşam oluyor. Akşam olunca bir daha gösteriyorlar;"Bak şu cennetteki yerine!" diyorlar, bağlar, bahçeler, hûrîler, köşkler, fıskiyeler...bilmem her çeşit güzellikler içinde.

Bir hûrî gelecek karşınıza,70 tane esvap giymiş, fakat 70 esvabın içinde iliği bile gözüküyor. O kadar şeffaf. Eti de mani olmuyor deri de mani olmuyor, ilikleri görünecek derecede. Cennet o kadar güzel bir yer!O köşkleri tavsife gücümüzde yetmez bizim. Allah imanlılar için hazırlamış duruyor o, hazır yani.

Göster bakalım şimdi yerini bulabilir misin?

Gösteremezsin!

Ne senin tayyaren gider ne bir şeyin gider, iman şart.

Şimdi o ikinci girdi, imansız. Ona da cehennemdeki yerini gösteriyorlar. Ateşlerin içerisinde, yılanlar çiyanlar...Oof, ne kadar korkunç, tehlikeli, iğrenç şeyler varsahepsinin olduğu bir yer, bir kaynak.

Bakıyor, oof ofne yapsın?

Yanmasında ne yapsın şimdi?

Oda ona gösteriliyor. Oda pişman mı pişman, o kabrin içerisinde tâ kıyamete kadar onun hâli böyle devam etmektedir.

Hadis Buharî hadisidir.Bunlar ne kadar böyle uzun vakalar.

Ha şimdi o iki şeyden sığındık;

Allâhümme innî e'ûzü bike min azâbi cehenneme, ve min azâbi'l-kabri.

Kabrinde bir azabı var demek. O kabrin azabından Allah'a sığınmayı çocuklarımıza öğretmek; çocuklarımıza kabirde azap olunacağımızı, cehennemde azap olunacağımızı duyurmak lazım. Onun için bunu duymayan çocuk bugün istediği gibi yaşıyor; ana baba tanımıyor, Peygamber kitap tanımıyor, "İstediğim gibi yaşayacağım!" diyor. "İnsanlık böyle şeyleri kabul etmez!" diyerekten ve hakkından da gelemiyorsun. Yaşadığı gibi yaşıyor. Çünkü azâb-ı kabirden de korkmuyor cehennemden de korkmuyor.

Üçüncüsü;

Ve eûzu bike min fitneti'l-mahyâ ve'l-memâti. "Hayatın fitnelerinden."

Hayatta fitneler!İşte oradan bir deccal çıkmış,"İsa benim" diyor şimdi. Buda bir fitne. Aklı ermeyen bir çok zavallı peşine takılmış, bütün varını ona veriyor. Nikahı iptal etmiş!Nikahı iptal ediyor, bir çok şeyleri iptal ediyor. Bana vahiy geldi, yok bunların aslı astarı diyor, insanları istediği gibi hayvânî şekillerde yaşatıyor. E hayvâniyete alışmış insanda ona uyuyor ve hoşuna gidiyor.

"Onun için hayatında memâtında fitnelerinden sana sığınırım yâ Rabbi!"

Memâtın fitneleri kabirdeki azaplar, kabirden sonra kıyamette olacak hesaplar kitaplar. Onlarda büyük fitnelerdir.

Allah o günün fitnelerinden de cümlemizi muhafaza buyursun.

Dördüncüsü;

Ve min şerri fitneti'l-mesîhi'd-deccâli. "Mesîhu'd-deccalın fitnesinin şerrinden de sana sığınırım yâ Rabbi!"

Müslimin hadisleridir bunlarda.

O adam bulmuş kitaptan yazmış, filan, filan, filan kitapların filan, filan, filan sayfalarda diyerekten hepsinin de sayfasını koymuş yerlerini de koymuş. Lüzum yok tabii bizim için söylemeye.

Demek ki Mesîhu'd-deccalı [iyi tanımak lazım.]

Şimdi o geldi tanıtacak bize.

Mesih nasıldır, deccal nasıldır, İsa aleyhisselam nasıldır?

Şimdi her gelen,"Ben İsa'yım!" diye çıkacak olursa dünya İsa ile dolar.

Şimdi o, memleketininadını Mekke koymuş. O Tatar olan, Mirza denilen kâdiyanın başı, bir köyünün adını Mekke birini de Medine koumuş. Burası da cennet bahçesi demiş. Diğer bir oda. Onlarda ölülerini götürüp,"Cennete gidiyoruz!" diyerekten o cennet bahçesine gömerlermiş

Allah akıllarını [kullanmayı nasip eylesin.]Hepimizin aklını kamil eylesin. Allah onlara da hidayet nasip eylesin inşallah.

Onun için buMesîhu'd-deccâl[çok tehlikelidir.] Bu deccalın yavruları da var.Bu deccalın kendisi var yavruları da var. Zaman zaman gelirler, deccallıklarını yapıp giderler.

Allah o deccallara da uydurmasın.

İnsan hayât-ı dünyâyı geçinme yolları diyerekten şey yapar. Bazen bunların cenneti de varmış cehennemi de varmış deccalın. Cenneti cehennem, cehennemi de cennet derler.

Cennet nedir?

İşte senin dünyadaki hayatlarına uygun şekilde sana hissini yaşatıyor, sen ona bayılıyorsun, cennettir diye gidiyorsun ama cehenneme düşüyorsun. Öte tarafta sıkıntıda kalıyorsun, cehennem gibidir ama arkadan da Allah'ın göstereceği cennete gidiyorsun.

Onun için bu adam şimdi bize deccal ile Hazreti İsa'yı tanıtmaya çalışacak. İlerde onları da inşallah öğrenmeye çalışırız.

Şimdi hudud bugün kayboldu gibi. Tayyareler çıktı istediği yerden istediği yere geliveriyor. Onların da bekçisi var. Tayyarelerin de bekçisi var. Düşmanın nereden nereye geldiğini önündeki aletten gözlüyor, oda,"Geliyor hazır olun!" diyerekten haber vermek mecburiyetinde.

Ha şimdi bir de bizde bizim memleketimiz var; gönül memleketi var. Gönül memleketi Allahu Teâlâ'nın bize verdiği bir nîmet-i uzmâdır. Dünyadaki gibi değil yani.Dünya nimetlerine, evlerine, köşklerine kıyas kabul etmez. Allahu Teâlâ onu bize vermiş bir gönüldür. Bu gönüle de şeytanlar, kâfirler, nefis musallat, münafıklar musallat, her çeşit musallatlar var. Gönlü gözleyeceksin ki o gönle ne küfrün, ne münafığın, ne şeytanın, ne de nefsin bir kötülüğü girmesin içeriye.

Nasıl ki memleketimizden-Allah esirgesin- düşman istilâ ettikten sonra onu çıkarmak çok mu zor?

Çok zor.

Kanını akıtacaksın, paralarını akıtacaksın, çok emekler çekeceksin; muvaffak olursan ne mutlu, kovar gidersin yunanın kovulduğu gibi.

Ya muvaffak olamazsan?

Oturuverir burada.

Şimdi gönle sokulan dinsizlik, küfür, ve sâirgibi şeyleri çıkarmak düşmanı çıkarmaktan daha zordur. Topu var, benimde topum var atarım. Şehit olmaksa en nihayet, şehit de olurum fakat memleketi kurtarırım. Ama bu öyle değil ki! Bu mânevî bir varlıktır. Bunun kapısı bacası göz bir, kulak iki, burun üç, ağız dört, eller ayaklar beş. Bu beş kapıdan girer onlar. Bu beş kapı! Bu [gönül] bir hazinedir. Bu beş kapıdan akan kötülükler ise orasını berbât u perîşân eder. Nasıl ki bir havuza beş yerden pis su gelirse, hatta üç yerden hatta bir yerden pis su gelsin dört yerden temiz su geliyor ama bir yerden de pis su geliyor. O pis su o dört yerden gelen iyi suyu da berbat eder.

Etmez mi?

Eder. İçilmez bir hale gelir.

İşte bu gönle bunlar vasıtasıyla akıtılan pislikler gönlü perişan eder.

Nasıl perişan eder?

[Düşmanın] memleketi perişan ettiğinden daha fazlasıyla. Bu sefer imansızlık körlük başlar, sağırlık da başlar, hakkı da göremezsin, hakkı da duyamazsın. Dediğim dediktir der inat eder, küfre doğru seni sevk eder.

Allah muhafaza etsin.

Onun için gönlün muhafazasına son derece dikkat etmek lazım.

Şimdi bu gece beklemek yalnız düşmanın yolunda değil, geceleri uykusuz kalaraktan tespihini eline alıp Allah'a, "Allah yâ Rabbi!Sen benim gönlümü muhafaza et, senden gayrıya benim gönlüm meyletmesin!" diyerekten seccadeye kapanır başlar ağlamaya. Böylelikle o muhafaza olur.

Şimdi bak altını da dinle.

Hurrime."Haram kılındı."Alâ ayneyni. "İki göze haram kılındı." En tenâlehüme'n-nâru. "Ateş o iki göze elleşmez."

[Alâ ayneyni], "iki gözünün sahibine" demek. O iki gözün sahibine ateş dokanmaz.

"O iki gözün sahibi."Aynün. "Bir göz sahibidir ki." Beket min haşyetillâhi. "Allah korkusundan ağlıyor."

Allah korkusundan ağlıyor,"Ben nasıl o Allah'ın kuluyum ki bu kadar nimetleriyle perverdeolduğum halde o Allah'ın emrini dinlemiyorum, vazifelerimi yapmıyorum!" diyerek üzülüp ağlıyor. Bir bu.

Ve aynün bâtet tahrüsü'l-islâme ve ehlehû min ehli'l-küfri. "Bir göz de, Müslümanlığı küfrün hilelerinden, felaketlerinden kurtarmak için yollarını bekliyor."

İlimler yazıyor, kitaplar yazıyor, vaazlar yapıyor, nasihatlar yapıyor, "Aman küfür çok fenadır yavrularım! Sakın aldanmayın, gitmeyin!" diyerekten bu şeylerle müslümanları bekliyor.

Geçen gün, hactan geldiğimiz gün,hacda bizle beraber imişiz ama tabii tanımadığım insan. Giderken buraya Allah'a ısmarladığa gelmişler. Kendileri Güney Afrika'nın bilmem neresinden iki kimse. İki kardeşmiş ikisi de. Hepimiz 14 kardeşiz dedi adam, bir de tercümanları var yanında. On dört kardeşiz,hepimiz çoluk çocuklarımızla 200 aile eder,dedi. Orada yaşıyorlarmış.

Kalın bu akşam bizde dedim, sohbet edelim, bir lokma ekmeğimizden, çorbamızdan için.

Yok, bugün gidiyoruz artık dedi. Çünkü iki senedir gurbetteyiz diyor.

İki senedir diyâr-ı gurbette ne yapıyorsunuz,para mı kazandınız?

Hayır eserleri yazıyoruz, kitaplar yazıyoruz, bastırıyoruz müslümanlara dağıtıyoruz, vazifemiz bu. Arapça, şunca bunca...

Bu İslâm'ı gözetleyici işte! Servetini o yolda İslâm'ın muhafazasına feda ediyor.

Çünkü -Allah esirgeye- şu kitaplar elimizde olmasa ne yaparız biz?

Aklımız yetmez bizim. Gelir bir deccalın birisi ben İsa'yım diye kandırır bizi, öperiz elini ayağını, düşeriz peşine. Bunun gibi.

Yine bir tane daha buyuruyor;

Hurrimeti'l-cennetü ale'l-enbiyâi küllihim hattâ edhulehâ.

Cenâb-ı Peygamber buyuruyor ki;

"Cennet her peygambere haramdır. Hiçbir peygamber ben girmedikçe cennete giremeyecek."

Evvela ben gireceğim cennete, arkamdan onlar girecek.

"Cennet ümmetlerin hepsine haramdır benim ümmetim girmedikçe."

Evvela benim ümmetim girecek cennete, arkadan onlar gelecek.

Yine bir tane daha;

Hurrimet aynün ale'nâri sehiret fî sebîlillâhi.

Burada daha açıkça söyledi.

Hurrimet aynün ale'nâri. "Bu göz cehenneme haramdır."

Bu gözün sahibinin cehenneme girmesi haramdır yani girmeyecek cehenneme, uçacak geçecek.

Nasıl gözdür o?

Sehiret fî sebîlillâhi. "Allah yolunda uykusuz durmuş."

Niçin?

Li-hıfzi'l-müslimîne."Müslümanların muhafazası için uykusunu terk etmiş."

Nasıl terk etmiş?

Nasıl ederse etsin!

Evbüldânün evli-ihyai'l-leyli."Yahut geceleri ihya ederekten."

Allah'a yalvararak;"Aman yâ Rabbi!Ümmet-i Muhammed'i sen koru. Ümmet-i Muhammed'i sen muhafaza et. Ümmet-i Muhammed'e şöyle yap. Benim çoluğuma çocuğuma böyle yap, dostlarıma şöyle yap!"[diyerekten] istiyor hep Allah'tan, gözlerini de akıtıyor, geceleri de uyumuyor: Sehiret fî sebîlillâhi.

Allah affetsin kusurlarımızı.

Ezan-ı Muhammedîler okunuyor da biz sabahleyin yataktan kalkıp camiye gelmek bize zor geliyor.

Nerede kaldı da böyle geceleri oturup da ağlayacağız da, Ümmet-i Muhammed için yahut beldelerimiz için yahut Müslümanlığın kurtuluşu için dualarda bulunacağız?

Şunu da okuyayım;

Hurrimeti'n-nâru alâ aynin beket min haşyetillâhi.

Allah hepimizi affetsin, mağfiret etsin.

İmamÂzam hazretleri, 40 sene efendi 40 sene! Sabah namazını yatsı namazında aldığı abdest ile kılıyor. Ve gözlerinden akan şıp şıp damlaları hasırların üzerinde böyle iniltilerle, gözleyiciler tarafından bakılıyor;

"Nereden bu şapırtı, yağmur damlası gibi?

Gözlerinden akan yaş şıp şıp damlıyor.

Neden?

Allah'ı iyi biliyor! Allah'ı bilgi nispetinde insanda haşyet olur, Allah'ı bilgi nispetinde insanlarda korku olur, Allah'ı bilgi nispetinde insanlarda rikkati kalp olur ağlar. Kalp rakik olmadıkça, incelmedikçe ağlayamaz. Kalbin ağlaması onun incelmesine bağlı. Öyle sert kalplerden öyle gözyaşı da çıkmaz.

Ama bizde İmamÂzam gibi olabilir miyiz?

Allah ona lütfetmiş. Ama ne dersin, bakın şu insan çok gaddar bir insan, çok gaddar bir insan. Bu İmamÂzam'ı herif hapiste döve döve öldürdü ve zehir verdi en nihayet.

Ne dersiniz bu işe?

Kırk sene sabah namazını adam camide, yatsı namazında aldığı abdestle sabah namazını kılıyor, bunu da,"Sen benim sözümü dinlemedin!" diyerekten, döverekten, teşhir ederekten hapiste inletiyor ve en nihayet zehiri içirip zorla ölümüne sebep oluyor.

Tabii o şehitlik rütbesini alacak ama, oda kâtil adam.

Ne kadar gaddar oluyor bu insan! Oda müslüman ama, kâfir değil.Yapan da müslüman.

Ama nasıl müslüman?

Onu bilmem artık!

Nasıl ruh var,nasıl vicdan var,nasıl insanlık var? bilmem artık.

Allah muhafaza etsin.

Bunlar çok, hikayeleri anlatmakla bitmez.

Onun için hırstan ve menfaatlerden uzak olmak lazım. Hırs ve menfaat insanın gözünü de kör ediyor, kulağını da sağır ediyor, kalbini de kalplikten çıkarıyor, kalıp,kalp akçeye çeviriyor. Artık anlamaz, görmez bir hâle geliyor.

Bakın şimdi;

Hurrimeti'n-nâru alâ aynin beket min haşyetillâhi ve hurrimeti'n-nâru alâ aynin sehiret fî sebîlillâhi.

Yine fîsebilillah uykusuz duruyor; gerek nöbet beklemek suretiyle gerekse ibadet etmek suretiyle.

Evet, tabii şimdi kanunlara bağlı, askerlik devresi iki sene. Ancak iki sene içerisinde sana nöbet ne kadar gelecekse gelecek. Bu bitiyor.

Sonra sen bitti mi bu?

Yoo. Senin yaşın 70, 80, 90 neyse bu göz bekçiliğini gönle her zaman yapmakla mükellef ve muvazzafız. Bunun hakkında Allahu Teâlâ'nın emirleri de var büyüklerimizin de emirleri var.

Onun için büyükler diyor ki;

"Daima yürürken gözün gönlünde olsun. Gözün gönlünde olsun,gönlünü gözünden hiç ayırma."

Niçin?

Şunu iyi bil ki Allahu celle ve alâ sen nerede olursan ol, yerde ol gökte ol, seninle beraberdir Allah. Seni bırakmamıştır Allah. İrtibatı nasıldır bilmem, Allah her kuluyla beraberdir.

Ve hüve meaküm [eyne mâ küntüm] diyor. Sizin hepiniz.

Öyleyleyse;

Efdalu'l-îmâni en ta'leme ennallâhe me'ake haysümâ künte.

"İmanın eftali, nerede olursan ol Allahu Teâlâ'nın seninle olduğunu bilmen lazım."

Allah seninle beraberken sen nasıl olur da harama el uzatırsın?

Allah seninle iken sen nasıl olur da Allah'ın istemediği bir işi yaparsın?

Nasıl olurda ağzından bir yalan çıkarabilirsin?

Bilirsin ki Allah celle ve alâher şeyi hem bilir, hem görür, hem işitir. E bundan kaçamak yok

Ubeydullah Tüsterîhazretleri denilen bir zât var. Çocukmuş, dayısı gece ibadetleri yapıyor, çocuk olmakla beraber onu görmüş [ve sormuş;]

Dayı ne yapıyorsun sen?

Allah'a ibadet ediyorum yavrum.

E bana da öğretsene?

Çocuk çünkü. Sen deki yavrum;

"Allah benimledir. Allah beni görüyor. Allah benim her şeyime şahit.Bu üç tespihi söyle." demiş.

Bu üç tespihi söyle.

Kaç defa?

Üç defa beş defa söyle.

Üç defa beş defa söylemiş, Allah benimle, Allah beni görüyor, Allah benim her şeyime şahit.

Allah!.. Çok derin manâları var.

Derken yaşı biraz kemale gelmiş, 21 defa yapmaya dayısı izin vermiş. 21 defa,"Allah benimledir, Allah beni görüyor, Allah benim her şeyime şahit."

Derken öyle bir bahtiyar olmuş ki, birgün bir hırıstiyan İsa aleyhisselam'ı methediyor,"İsa aleyhisselam 50 gün aç dururdu." diyor.

Diyor;

"Ben geçersem İsa'yı ne yapacaksın?"

"Müslüman olurum."diyor.

Elli beş gün aç durmuş ve birçok zaman buna devam ediyor. Elli beş günde bir kere yiyor!Aklın dışında bir iş. En nihayet ihtiyarladığı vakitte, 25 günde bir kere yemek suretiyle hayatını sonuna kadar yürütüyor. Hayatının sonuna kadar 25 günde bir kere yemek yiyor. Bu bahtiyar şu üç tesbihin sahibidir.

Onun için, "Allah bizimle!" [dedin mi] bitti iş. Allah dedin mi görücüsü de O, bilicisi de O, her şeye şahit de O. İçimizde olan, zamirimizde olan, hatırımıza gelen her şeyi de bilen Allah.

Binâenaleyh "Allah benimle!" dedikten sonra görüyor, biliyor, her şeyimize vâkıf. Ona göre tedbirli, ona göre uyanık olmak lazım.

Allah o uyanıklığı bize versin.

Hepimiz biliyoruz,"Allah bizimle!" diyerekten, bilmeyenimiz yoktur. Ama o fenalığı yaptığımız,o günahı işlediğimiz zamanda akıl baştan gitmiş.

Ne oldu bildiğin senin?

Hiç kıymeti yok o bildiğinin. O bilginin kıymeti yok!

Şimdi tayyareye bindik;

Allâhümme innî es'elüke ilmen nâfiân.

"Yâ Rabbi!Bana ilm-i nâfi ver."

Ne güzel bir ilim bak!Bindik tayyareye,her şeyimizle beraber üç saatte attı bizi buraya. Güzel bir ilimfakat dünya ilmi, faydasız ilim. İlim,kulu Allah'a bağlayan ilme ilim derler. Kulu Allah'ına bağlamış, Allah'ının yolunda canını feda eden insanın ilmi ilimdir.

Onun için bütün ilim Fâtiha'nın içinde. Fâtiha'nın ilmi bismillah'ın içinde.Bismillah'ın ilmi bismillah'ın Be'sinde.

Neden?

Be ilsak manasında, kulu Allah'a bağlıyor. İlsak, kelimeleri biribirine raptettiği gibi kulu da Allah'ına raptediyor, işte oldu bitti. Her şey Allah'ta. Binâenaleyh o kula Allahu Teâlâ her şeyi hazine-i ilâhiyesinden salıveriyor.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'e misafir geldiler, gece karanlık, elektrik filan yok o zaman. Evlerine gidecekler karanlık, muzlim bir gece.

Cenâb-ı Peygamber;

"Alın şu sopayı." dedi.

Sopanın ucunda iki tane çatal var.

"Peki yâ Resûlallah."

Aldılar, çatallar oldu iki tane projektör, evlerine kadar adamları götürdü.

Sopadan ateş olur mu arkadaş?

Ama kudret-i ilâhî var işin içinde. Kudret-i ilâhî, oraya taalluk ettiği vakitte taş da ateş olur, taş da nur olur, her şey nur olur. Taşın nurluğuna ispat istersen, git Hacer-i Esved taşına. Hacer-i Esved bir taş fakat milyonlarca insanın kalbini kendine çekiyor. Nasıl çekiyor, çekiyor. Herkes öpeceğim diyerekten bayılıyor orada. Bir taş işte!O taşın en daha âlâsı insan. İnsandaki gönlü kâinata bedel.

Allah hepimizi affetsin.

Ağlayan gözlerin kıymeti çok yüksek. Gönüllerini bekleyen gözler çok büyük.

Üçüncüsü;

Ve hurrimeti'n-nâru alâ aynin ğuddat an mehârimi'llâhi.

Bak şimdi;

"Bir göz ki haramlara karşı kapanıyor. Haramlara bakmamak için gözünü yumuveriyor."

Niçin?

Cenâb-ı Hak şunu topraktan yaratmış ama buna öyle bir kabiliyet vermiş ki tuttun muydu buradaki cazibe sana geçiveriyor. İkimizin arasındaki cazibe geçiveriyor, içeride muhabbet kaynıyor biribirine.

Onun için demişler ki erkek kadının elini tutmasın.

Niçin?

Kadının kuvve-i şehavâniyesi galebe çalar, seni kendisine bağlayıverir. Ondan sonra işi gücü bırakırsın, çalışmayı bırakırsın kadının peşine takılır gidersin.

Neden?

Temas fena şey, ele geçti gönlün.

Onun için kadınların elini sıkmayı yasak etmiş,bakmayı da yasak etmiş. Bakarken, cazibe ellerle nasıl geçtiyse, gözlerle de geçiyor. Gözün yaptığı cazibeyi hiç bir şey yapmaz. Onun için tesettürü emretmiş.

Tesettür çarşafa bürünmek değil. Çarşafa bürünmek değil tesettür, neye bürünürsen bürün tesettür, kendini erkeğe göstermemek. Kendini erkeğe gösterdin mi gözünden, yüzünden, dilinden her tarafından istifade edilir.

Onu korumak için Cenâb-ı Hak;

Vekarne fî büyûtikünne diyor Cenâb-ı Peygamberin hanımlarına!Annelerimiz yahu!

"Evinizde oturun!" diyor onlara!

Allah affetsin.

Üçüncüsü de demek gözlerini haramlara karşı yumanlar, onlara da cehennem haram. Cehennem onlara da elleşemeyecek.

Ve birisi de;

Ev aynin fukiet fî sebîlillâhi. "Muharebedeydi, kurşun geldi, ok geldi, şu geldi gözü gitti. Bu göze de cehennem haram. Allah yoluna gidiyor."

Bir tane daha okuyayım bitsin.

Hurrimetü'l-câri ale'l-câri ke-hurmeti demihî.

Şimdi komşu hakkı.

"Komşu hakkı olaraktan komşunun hakkı kanı gibidir."

Kanına nasıl elleşemiyorsan, öldüremiyorsan, kesemiyorsan onun her hakkını muhafaza etmek üzerimize borç oluyor.

Allah cümlemizi affetsin. Hakîki müslüman, hakîki iman sahiplerinin zümresine bizleri de kabul buyursun. Seyyiatlarımızı da hasenâta tebdil eylesin inşallah.

Lillahi-l-Fâtiha.

Sayfa Başı