M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Hacca Çağır

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Elhamdü li'llâhi rabbi'l-âlemîn. Ve's-selâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve usvetine'l-haseneti ve tâce ruûsinâ ve tabîbi kulûbinâ Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin zevi's-sıdkı ve'l-vefâ.

Aziz ve muhterem hacı kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretleri bu enteresan, meşakkatli ve değişik olan hac ibadetini nasip eyledi, yaptık. Mutlaka eksiklerimiz, kusurlarımız vardır. Rabbimiz kusurlarımızı affetsin. İbadetlerimizi, taatlerimizi ahsen ve etem -en güzel ve en tamam- ibadet gibi lütfuyla keremiyle kabul eylesin. Zaten O'nun dergâhına layık güzel ibadet yapmayı beşer yapamaz, mümkün değil. Ne yapsak O'na layık olmaz, O'nun dergâhına şâyeste -layık- bir ibadet olması mümkün değil. Ama hamd ü senâlar olsun ki İslâm'ın beş temel direğinden birisi olan bir ibadeti Allah bize nasip etti, yaptık.

Pek çok kardeşlerimiz oralarda kaldı. Onlar namına üzülüyoruz. Onların orada kalması iki sebepten olabilir.

Birincisi; bir kusuru vardır da Allah bu güzel diyarlara gelmeyi nasip etmemiştir. Bu çok fena. Eğer öyle bir durumları var da ondan gelemedilerse, Allah'ın rahmetinden niyaz ediyoruz, onlar için de yalvarıyoruz; Allahu Teâlâ hazretleri onların ve bizim kusurlarımızı affeylesin. Bize yaptığımız hatalardan, kusurlardan dolayı azap, ikab ve ceza vermesin. Azımızı çoğa sayarak, affederek, bağışlayarak, setrederek, lütfuyla keremiyle muamele eylesin. Bizi böyle mahrumiyetlere uğratmasın.

İkincisi; kardeşlerimiz kusurlu değildir de, Allah indinde makbul kullardır da, yine buraya gelmek nasip olmamış olabilir. Misal; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri hayatında bir sefere gitmişlerdi. O seferde bazı sahâbe-i kirâm çok istedikleri halde sefere katılamamışlardı, Medine'de kalmışlardı.Savaşa, sefere katılmayı istiyorlardı ama gelememişlerdi.

Peygamber Efendimiz buyurdu ki: "Siz ne zaman bir yokuş çıksanız, ne zaman bir yorulsanız, ne zaman bir geçit geçseniz, onlar sanki sizin yanınızdaymış gibi o sevabı alıyorlar. Habesehumu'l-‘uzur. Mazeretleri onları hapsetmişti, mazeretleri dolayısıyla gelememişlerdi. Gönüllerindeki niyetlerinde gelmek vardı. O niyetlerinden dolayı sanki gelmiş de sizin yanınızdaymış gibi Allah onlara ecir verecek." diye Peygamber Efendimiz bildirdi. Bu sebepten de, böyle de olabilir.

O zaman o kardeşlerimiz de gelemedikleri halde sizin-bizim gibi, gelmiş gibi sayılırlar. Hatta biz geldik, kusurlu ibadet yaptık; onlar gelmeden, eğer gelmiş gibi kabul ediyorsa, kusursuz ibadet etmiş gibi sevap alabilirler. Böyle olmasını Rabbimiz'den temenni ederiz. O gelemeyen kardeşlerimize Allahu Teâlâ hazretleri, gelmiş de bu haccı ahsen ve etem yapmış gibi sevap versin. Çok mahzunlar, mağdurlar, çok üzüntüdeler…

Ben şirket sahiplerinin hallerini de biliyorum, onlara da acıyorum. Çünkü şirket sahipleri hacıları kaydettikten sonra burada hacıları misafir etmek için çok önceden atlayıp gelirler. Bina beğenirler, sahipleriyle anlaşma yaparlar, para verirler. Hacılar gelmeden burada binaları tutulmuş, paraları verilmiş olur, o zavallıların kesesinden çıkmış olur.

O zavallılar geldiler, burada binalarına para verdiler ama hacılarına vize alamadılar, hacılar buraya gelemedi. Hem para verdiler hem getirememenin üzüntüsü, vebali, derdi, sıkıntısı var. Hem de onların tazminat talepleri olabilir. Tazminat olmasa bile, "Ver bizim hac paramızı geriye!" dediği zaman… Hac paralarının bir kısmını buraya yatırmışlardı. Bu adamlar milyoner, milyarder değillerdi. Şimdi bu mağdur hacılara bu kardeşlerimiz bu paraları nasıl verecek? Çok zor bir durum, yazık. Onların da o durumlarına acıyorum. Allah kurtarsın, Allah yardım etsin.

Bize faksla basın haberleri, özetler geliyor; birçok firma sahibinin dolandırıcılıktan hapse girdiğini okuyoruz. Dolandırıcılığı yok; adam parayı aldı, hacıların burada yerini tuttu ama vize alamadılar, buraya gelemediler. Şimdi dolandırıcı sayılıyor , hapse tıkılıyor. Bir de onun cezası, azabı, ikabı, arkasından tazminatı vesairesi… Allah'ın imtihanları çeşit çeşit...

Nedendir bilmiyoruz, nasıl olmuştur, kime ne sebeple böyle olmuştur; hadîs-i şerîflerden iki sebep olduğunu biliyoruz. İnşaallah günahlarından dolayı mahrum kalmamışlardır. İnşaallah, Allah iyi niyetlerinden dolayı hac yapmış gibi onlara mükâfat vermiştir, diye dua ediyoruz.

Hacının duası makbuldür. Allahu Teâlâ hazretleri, evinden çıktığı zamandan tekrar evinin içine girinceye kadar hacının duasını kabul eder.

Sizler ve bizlerin alnımızda "Hacılar" olarak mânevî bir şeref yazısı, sıfatı var. Bu nedir? Biz, Rahman'ın misafirleriyiz, duyûfu'r-Rahmân'ız. Allah bizi evine çağırdı, biz de Lebbeyk diyerek geldik. Lebbeyk ne demek Arapça'da? "Emrindeyim, buyur; madem çağırdın, geliyorum." demek. Hem de kat kat emrindeyim, diye koşarca, buyur, geliyorum demek.

Allah bizi çağırdı.

"Duymadık hocam, ne zaman çağırmış, kim diyor?"

Ve ezzin fî'n-nâsi bi'l-hacci. Ye'tûke ricâlen ve alâ külli dâmirin ye'tîne min külli feccin amîk. "Sen ey İbrahim, bu Beytullah'ı yaptın; seslen insanlara. Onların kimisi yayan, kimisi binekli, dağların arasındaki yollardan vadilerden akıp akıp buraya gelsinler." diye, Allahu Teâlâ hazretleri buyurmuş.

Beytullah'ın çok kere, tekrar tekrar binası yapılmıştır. İlk binası melekler tarafından inşa edilmiştir. Çünkü İbrahim aleyhisselâm yaptırmış deniliyor ama İbrahim aleyhisselâm duasında ne diyor?

Rabbenâ innî eskentü min zurriyyetî bi-vâdin ğayri zî zer'in inde beytike'l-muharrem. "Yâ Rabbi, ben zürriyetimden bir kısım evladımı, hanımımı ve çocuğumu, senin muhterem, mukaddes evinin yanındaki ekin bitmez bir vadiye iskân ettim. Yâ Rabbi, sen onlara rızıklar, meyveler, sebzeler ver; yesinler, içsinler, mahrum bırakma, rızıkları bol olsun." diyor.

Demek ki İbrahim aleyhisselâm biliyor ki orada daha evvelden mukaddes bir mahâl vardı. Evet, o yapmış ama tekrar tekrar sökülmüş yapılmış, sökülmüş yapılmış, yıkılmış yapılmış. O kalenin olduğu tarafa, Ecyad tarafından sel gelirmiş. Peygamber Efendimiz'in evi tarafından, yani Cebel-i Ebû Kubeys tarafından da sel gelirmiş. Kâbe'nin duvarlarını, binasını zaman zaman bu seller tahrip etmiş.

Bizim bir hemşehrimiz var, o anlattı. "Bir gece rüyamda, Kâbe-i Müşerrefe'nin etrafını su doldurmuş, yüzerek tavaf ettim." dedi. Rüyasında Kâbe'yi yüzerek tavaf etmiş. Ertesi gün gelmiş Kâbe-i Müşerrefe'ye. Bir yağmur, bir sağnak, bir sel... Kâbe'nin etrafı sel suları ile dolmuş. O da rüyayı hatırladı, rüyada yüzerek tavaf etti, yüzmeyi de çok iyi biliyor. Atlamış suya, size bize nasip olmayan bir şekille yüzerek tavaf etmiş. Yani yakın zamanda bile, demek ki su gelip Kâbe'yi dolduruyordu.

Sonra ne yaptılar?

Safa ile Merve'nin dışında mermer kaplı bir yer var, oraya otomobiller, kamyonlar girecek şekilde kanal açtılar. Beytullah'ın altından kanalı götürdüler, sel bir daha gelirse binanın içine girmesin ve oradan taşma, dolma yapmasın diye Mesfele tarafına akıttılar. Ama daha önceden çeşit çeşit taşmalar, dolmalar olmuş. Hatta buraya sellerin getirdiği molozları atmak için insanlar günlerce çalışmış, etrafın seviyesi yükselmiş.

Tekrar tekrar yapılmış. İlk önce melekler, sonra Âdem aleyhisselâm, ondan sonra Şit aleyhisselâm, ondan sonra da tekrar tekrar ne kadar yapıldıysa. Daha sonra da İbrahim aleyhisselâm buraya Allah'ın vahyi ile hanımını ve sevgili oğlunu getirdi, bıraktı. Bıraktı, uzaklaştı. Düşünün ki; ekin bitmeyen bir vadi, hiçbir şey yok. Gördüğünüz gibi etraf taş, kara taş. Safa demek, kaygan taş demek;Merve demek, düz taş demek. Kelime mânası da taş yani. Cebel-i Ebû Kubeys de taş, bu taraf da taş. Arasında bir vadi var, sellerin getirdiği kumlarla dolu. O kadar… İbrahim aleyhisselâm ailesini oraya iskân etti. Gidiyor…

Halim selim, yumuşak kalpli, gözü yaşlı İbrahim aleyhisselâm; su, ev, bakkal, kasap, fırın, insan olmayan bir yere bir kadıncağızı, hanımını ve bir de yıllar yılı dua edip de beklediği sevgili oğlunu bırakıp nasıl gider? Akıl alır mı?

Akıl alacak bir şey değil. Ama peygamberler yaptıkları her şeyi vahiyle yapıyorlar. İbrahim aleyhisselâm içi buruk, gönlü yaralı, hüzünlü, Hacer validemizle oğlu İsmail'i oraya bıraktı. İsmail aleyhisselâm daha küçük bebek, yavru. Giderken Hacer dedi ki;

"Yâ İbrahim, bırakıp gidiyorsun. Nasıl şey bu böyle? Allah mı bunu emretti?" İbrahim aleyhisselâm;

"Evet, Allah celle celâlüh böyle emretti." deyince;

"Eh, o zaman Allah bana yardım eder." dedi.

Ekin yok, su yok, insan yok. "Ama madem Allah böyle emretmiş, vardır bir hikmeti. O zaman Allah bana yardım eder." dedi.

Safa ile Merve arasında biz koşturuyoruz, sa'y ediyoruz. Sa'y demek, hızlı, gayretli yürümek demek Sa'y etmek, gayret etmek demek. Safa ile Merve arasında yedi defa sa'y ediyoruz. İki buçuk kilometre yol eder hepsi. Bir oraya baktı "Bir insan görebilir miyim?" bir oraya çıktı baktı "Bir insan görebilir miyim?" diye. Ne arıyor? Kendisini tehlikeden kurtaracak bir çıkış noktası arıyor.

Biz şimdi o işi niye yapıyoruz?

Biz de Allah'ın rahmetini istiyoruz. Oraya gidiyoruz, oraya gidiyoruz; "Yâ Rabbi, bizim koşuşmamız da senin rahmetine ermek için. Biz de bîçâreyiz. Bizim şimdi oturduğumuz yerde evler var, insanlar var ama biz de senin rahmetine muhtacız. Eğer sen bizi rahmetine erdirmezsen, biz de helak oluruz. Bu dünyada karnı doymak bir şey değil ki. Mühim olan âhiret. Asıl hayat, âhiret hayatı. Dünya hayatı imtihan, mihnet, meşakkat, sıkıntı, dert, elem, keder, üzüntü…

Tarih kitaplarını okuyorum. Bizden önceki insanlar çok sıkıntı çekmiş. Peygamber Efendimiz, sahâbe-i kirâm çok sıkıntı çekmiş. Hicretin filanca yılında şu hadise olmuş, falanca yılında şu hadise olmuş. Yetmiş tane hafız sahabiyi "Bize Kur'ân öğret." diye çağırmışlar, ondan sonra bir köşede kıstırmışlar, kıtır kıtır kesmişler. Bunlar sahabi, bunlar melekler gibi insanlar. Bunlar evliyâullahın en yüksek mertebeli insanları. Hafız, ehl-i Kur'ân, Peygamber Efendimiz'in cemalini görmüş, onun rahle-i tedrisinde yetişmiş insan.

Anlaşılıyor ki bu dünya hayatı rahat yeri değil.

ed-Dünyâ sicnü'l-mü'min ve cennetü'l-kâfir. "Dünya mü'minin zindanıdır, kâfirin cennetidir."

Dünya mü'min için zindan gibidir. Peygamber Efendimiz de rahat etmemiş, sahâbe-i kirâm da rahat etmemiş, ondan sonra evliyâullah da rahat etmemiş.

Medine mescidine gelmişler, o zamanın yöneticileri, üç bin-dört bin kişiyi öldürmüşler. Abdullah b. Zübeyr Mekke-i Mükerreme'yi almış, Emevîler'e bey'at etmemiş. Çünkü Abdullah b. Zübeyr, Zübeyr b. Avvâm'ın oğlu, sahabi. Halası-teyzesi, Peygamber Efendimiz'in zevcesi oluyor. Yakınlığı var. Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz'le akrabalığı var. O Emevîler'in idaresine razı gelmedi, bey'at etmedi. Geldiler taşa tuttular. İçeriye ateşli taşlar attılar, fethedemediler. Geri dönüp gittiler. Ertesi sene, Emevî halifesi adamlarına; "İlk önce Medine'ye uğrayın. Orada inadı kırın, öldüreceğiniz kadar insan öldürün, ondan sonra Mekke'ye gidin." dedi. Medine'ye gönderdiği adamlar, üç bin-dört bin kişi sahabiden, tâbiînden insan öldürdü. "Bey'at et! Etmezsen asarım, keserim!" diye orada terör yaptılar. Peygamber Efendimiz'in mescidinin kapılarına adamlar dikerek herkesi zorla Emevî halifelerine bey'at ettirdiler. Etmeyenler oldu tabi, babayiğit insanlar, "Sizin hakkınız yok bizi zorlamaya!" diye karşı koydular. Ama onları kestiler, sonra Mekke'ye geldiler. Burayı taşa tuttular, Abdullah b. Zübeyr'i şehit ettiler.

Dünya neden böyle?

Bakıyoruz Bosna'da yine üzüntülü hadiseler, müslümanların direndiği filanca kasabaya şen'î tecavüzler, vahşi saldırılar… Azerbaycan'da Ermeniler saldırıyor. Bela yağıyor gibi sanki müslümanların üzerine. Biz de buralarda duaların kabul olduğu yerlerdeyiz. İnsan mü'min kardeşleri için üzülüyor. Allah'ın sevgili kulları olduğuna göre, Allah mü'min kullarını seviyor. Allah Lâ ilâhe illallah diyenleri seviyor. Kâfirleri, müşrikleri, inancı bozuk olanları sevmiyor. Ama bu imtihan, ta Peygamber Efendimiz'in zamanında, sahâbe-i kirâmın zamanında başlamış. Hikmetinden sual olunmaz, demek ki bu dünya böyle.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi zorlu imtihanlara tâbi tutmasın. Takat getiremeyeceğimiz musibetleri, belaları başımıza saçmasın. Irzımızı, malımızı, çoluk çocuğumuzu, mülkümüzü, canımızı, şerefimizi, işimizi, gücümüzü ayaklar altına aldırmasın.

Bu Harem-i Şerif'te gördüğünüz insanlar Ümmet-i Muhammed. Dünyanın her yerinden gelmiş; Afrikalısı var, Pakistanlısı var, Endonezyalısı var, Malezyalısı var, İranlısı var. Her bir tipini görebilirsiniz burada. Numune, vitrin burası; Ümmet-i Muhammed bu işte.

Dünya üzerinde nüfusun beşte biri müslüman. Müslümanız biz, sizler ve onlar. Biz müslümanız ama öyle müslümanız ki; Harem-i Şerif'te seyrek oturmuşlar, parmakların olduğu gibi. Aralara insanlar girebilir. Peygamber Efendimiz de; "Saflarda aralık bırakmayın. Saflar sık, muntazam olsun, gevşek olmasın. Saflarda boşluk olmasın. Arasından şeytan dolaşır, şeytan girer araya." buyurmuş. Sahâbe-i kirâmın elbiselerinin omuzları eskirmiş. Bizim elbisemizin neresi eskiyor? Sürtünmekten bizim elbisemizin dizleri, onların omuzları eskiyor. Saf o kadar sık olurmuş. Şimdi saflar gevşek.

Endonezyalıydı birisi, Allahu Ekber deyip namaza durmuş. Yanı boş. Ben de tabi, kimseyi rahatsız etmek hakkımız değil, rahatsız etmem ama Peygamber Efendimiz; "Boşlukları doldurun." dedi diye, yanındaki boş yere girerken, namazda beni; "Yanıma girme!" diye hal diliyle ikaz ediyor. Ya mübarek! Sen Allah'ın huzurundasın. Ne oluyorsun yani? Allah'ın evini, mescidini, mescidindeki boş yeri müslüman kardeşine vermiyor. Kendi malı değil. Kesesinden para çıkmayacak. Yanındaki yeri müslüman kardeşine verecek bir bedava cömertliği yok. Bedava cömertlik bu… Hani cebinden cüzdanı çıkartırsın, mor paraları, kırmızı paraları ortaya koyarsın; yüz riyal, beş yüz riyal harcarsın, o ayrı. O bayağı bir babayiğit işi. Para yok ortada. Allah'ın mescidi, bu da Allah'ın kulu, sen de Allah'ın kulusun. Biraz sonra sen de gideceksin, o da gidecek. Yanındaki yeri vermiyor.

Neden anlatıyorum bunları?

Bunlar Ümmet-i Muhammed'in bugünkü seviyesini anlamak için birer tezahür, kesit, numune. Çuvalın içinden bir tane pirinç alırsın, işte numune. Bunun içinde bu pirinçten var. Bütün dünya üzerindeki müslümanlar, işte bu pirinçlerden.

İki kişi iki saf arasında kalmış. Bizim saf da, iplik yere sağılmış da eğri büğrü, yılankavi olmuş gibi. Arka saf da karışık. İki kişi de iki safın arasında kalmış. Biz de birkaç arkadaşız. Bende de hocalık var ya biraz; başımda sarık, sırtımda cübbe, damarımızda da hocalık var. Allah bizi affetsin. Ben arkadaşlara; "O iki kişiyi sağa sola yerleştirin; saf arasında kalmasın, sonra da safı düzgün yapalım." dedim. Bir tanesine, "Sen gel şuraya, öne." dedim, onu öne aldım. Ötekisini de arkadaşlar arka safa aldılar. Saf muntazam oldu.

Bunu neden yapıyoruz? Ukalâlıktan mı? Değil. Bunu ukalâlıktan yapmıyoruz. Peygamber Efendimiz safları düzgün yapmayı emretmiş. Neden emretmiş? Çeşitli sebepleri vardır da, bizim içimize, kafamıza intizam fikri girsin, alışsınlar diye. Mesela imam namaza durmadan önce ne diyor? Geçiyor mikrofonun başına;ْ Va'tedilû, sevvû sufûfeküm. "Saflarınızı düzleştirin." Fe-inne tesviyete's-sufûfi min ikâmeti's-salâh. "Çünkü safın muntazam olması, namazın güzel olmasının şartlarından biridir." Eğri büğrü oldu mu olmaz. Suddu'l-halel. "Aradaki boşlukları kapatın." İmam bunu söylüyor. Niye söylüyor? Peygamber Efendimiz öyle söylediği için söylüyor. O yüzden safların muntazam olması lazım.

Bizim hacı babalardan bir tanesi ihram giymiş, anlaşılan yeniden umre yapıyor. O diyor ki; "Hacı, bunu safa niye alıyorsun? Burada secde edecek yer mi var?" Geniş yer var. "Var işte." dedim Olmasa bile sen bayramda hiç Fatih Camii'nde namaz kılmadın mı? Daracık yere eğilip bükülüp secde ediyorsun, sıkışık oluyorsun. Ben düzeltmeye çalışıyorum, adam şişmiş; benim safı muntazam hale getirmeye, araya birisini almama itiraz ediyor. Madem bilmiyorsun, bari sus!

Bunlar küçük şeyler ama bize işaret. Müslümanın müslümana sevgisi olması lazım. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;

Vellezî nefsî bi-yedihi. "Allah'ın kudreti elinde olan şu canıma yemin olsun ki." Allah'ın kudreti elinde değil mi? İsterse öldürür, isterse yaşatır, isterse hasta eder, isterse sıhhatli eder. Allah'ın takdirine kalmış değil mi halimiz? Vellezî nefsî bi yedihî. "Allah'ın kudreti elinde olan şu canıma yemin olsun ki." diye kendi nefsine yemin ediyor.

Lâ tedhulu'l-cennete hattâ tu'minû. "Mü'min olmadıkça cennete giremeyeceksiniz." diyor.

Mü'min olmayan insanın cennete girmesi var mı? Yok. Çünkü Efendimiz yeminle söylemiş.

"Edison cennete girecek mi?"

Hava alır. Elektrikle cennete girilir mi? Öyle şey yok. İmanla girilir. Edison cennete girecek mi? Girmeyecek.

"Nereden biliyorsun? Bu kadar elektrik yapmış."

Yapsın. Kimisi elektrik yapıyor, kimisi vapur yapıyor, kimisi uçak yapıyor. Kâfirse kâfir. Uçak yaptı diye Allah onu cennete sokacak değil.

Peygamber Efendimiz yemin ediyor; "Şu canıma yemin olsun ki inanmadıkça cennete giremezsiniz." diyor. İnansın, girsin. Lâ ilâhe illallâh diyen girecek. Bunun başka çaresi yok.

Ve lâ tu'minû hattâ tehâbbû. Sahih hadîs-i şerîftir bu, kıymetli, sağlam hadîs-i şerîftir. "Ve birbirinizi sevmedikçe de tam mü'min olamazsınız."

Müslümanlar burada birbirlerini tam sevmiyorlar. Çok net olarak, safın içine almasından almamasından net olarak anlaşılır o. Herkes birbirine bir karış surat, bir tavır, bir genişleme, bir şişme… Ne oluyorsun? Yumuşak omuzlu ol, yumuşak yüzlü ol, yumuşak huylu ol, tatlı dilli ol.

Hac nedir? Haccı ne sanıyorsun sen?

Birru'l-hacci it'âmu't-taâm ve tîbu'l-kelâm. "Haccınız mebrur olsun." diyoruz, herkes de "Âmin!" diyor. Ben de merak ediyorum, mebrur hac nasıl olur diye, siz de merak ediyorsunuz. Mebrur hac, yani makbul, iyi bir hac, Allah'ın kabul ettiği bir hac; yani sebeb-i duhûl-i cennet olan, cennete girmeye sebep olan hac...

el-Haccu'l-mebrûru leyse lehû cezâun ille'l-cenneh. Hac mebrur oldu mu, mükâfatı mutlaka cennet, başka bir şey değil! Nedir haccın mebrur olması? Merak ettiniz mi hiç? Hacc-ı mebrur, "Haccınız mebrur olsun." ne demek? "Makbul olsun." diye geçiyoruz.

Diyor ki Peygamber Efendimiz;

Birru'l-hacci. "Haccın mebrurluğu." İt'âmu't-taâm ve tîbu'l-kelâm. "Yemek yedirmektir." Eşe, dosta, ahbaba efelik, efendilik, cömertlik yapmaktır, ziyafet çekmektir, kesenin ağzını açmaktır. "Ve tatlı sözlü olmaktır."

Hani nerede; kaç tane hacınınki mebrur hacmış? Safa almaz, güleç yüz göstermez, iter…

Bir gün aklım başımdan gitti. Baktım, Hâcer-i Esved'in yanına deve gibi diziliyorlar, Rükn-ü Yemânî tarafından. Uzaktan da görüyor insan. Erkekler, Hâcer-i Esved'e tavşan atlar gibi adım adım ilerliyorlar. Hoppala!.. Erkeklerin arasında kızılcık bebek, kadının birisi de girmiş oraya, o da tavşan gibi, onların arasında Hâcer-i Esved'e doğru gidiyor. Önünde erkek, arkasında erkek, izdiham var. Kâbe'nin duvarına çıkmış. Kâbe'nin yan duvarı eğridir, şadırvan derler ona. Kâbe'nin en aşağı tarafının duvarı meyillidir. Oraya çıkmış. Aşağıya kaymıyor. Neden bu? Her tarafta kalabalık var çünkü. Yukarı çıktığı için de belinden ötesini görüyorsun. Yukarıda, insanlardan elli santim daha yükseliyor. Erkeklerin arasında kadın!

Bacım senin burada ne işin var? Hâcer-i Esved'i öpecek. Vay akıllım vay!.. Hâcer-i Esved'i öpecek kadın! Arkasında erkek, önünde erkek! Ne göğüs kalıyor, ne but kalıyor. Sıkışık, tost gibi. Elektrikli tost makinesine tostu kapatıp iyice sıkıştırıyorsun, izleri çıkıyor ya, bir parmak ekmek oluyor; tam öyle. Tost makinesi gibi erkeklerin arasında, kadın… Fesubhânallâh, bu ne biçim kadın? Bu erkek ne biçim erkek? Ne biçim iş? Ne biçim hac? Böyle şey olmaz.

Bu hadîs-i şerîften anlaşıldığına göre hacı nasıl olacak?

Hacı cömert olacak, bir. Bir-iki riyal için kavga etmeyecek. İkincisi, ikramcı olacak. "Buyur kardeşim." "Geç kardeşim." "Hadi sen buyur; ben üç defa, beş defa haccettim; sen geçiver." "Hadi ben öpmeyeyim, sen öp." "Hadi sen şuraya buyur." Yardımcı olacak, ikramcı olacak. Zaten hacda mükâfat o kadar süratli geliyor ki; sen bu bir elinle bir adama bir ikram yap, bu diğer eline Allah hemen veriyor. İkram, mânevî mükâfat o kadar çabuk geliyor. Hacı cömert olacak, ikramcı olacak, ziyafet çekecek.

Kurbanları kesiyoruz, üstünde tepinip gidiyoruz. Kurban burada kesiliyor. Canı çıktı mı, kanı aktı mı üstüne vıcık vıcık basa basa, bütün elbiseler tepeye kadar kan oluyor, ezip geçiyoruz. Ya bu kurbanlar niçin kesiliyor? Ziyafet çekeceksin, karın doyacak, millet kebap yiyecek, memnun olacak. Kaç tane kurban kesiyorsunuz? Doğru düzgün et yiyemiyorsunuz; belki yemediniz. Acayip, her iş tersine dönmüş! Ana mânasından, zıvanasından çıkmış, tersine dönmüş. Kurbanı cart kes, şarrr kanı şarlıyor, aksın; bas üstüne, bağırsakları çıksın, murdar olsun, sonra da geç git. Öyle kurban olmaz.

Bizim büyüklerimiz çayı içerken karıştırırlarmış. Bardağı çıkartırken içindeki birikmiş olan su kaşıkta kalmasın diye ucunu kenara değdirirlermiş. "Bereketin hangi lokmada, hangi damlada kaldığı belli olmaz." derlermiş. Onu bile ziyan etmezlermiş. Bu kadar kurban ziyan oluyor; yazık değil mi, ne kadar aç insan var… Al, başka yerde kes. Kurbanı al, at bir arabaya, Arafat'a yakın başka bir yerde kes.

Her şey ana çizgisinden çıkmış, her şey bir taklide bürünmüş. Asıl mâna, asıl incelik düşünülmez noktaya gelmiş. Hâlbuki hacılık nasıl olacaktı?

Hacı cömert olacak. Hacı ikramcı olacak. Hacı tatlı dilli olacak. Hacı fedakâr olacak. Hacı iyiliksever olacak. Hacı sabırlı olacak. Hacı dost edinecek.

Haccımız bitti, Allah kabul etsin. Türkiye'ye döneceğiz. Pakistanlı, Malezyalı, Sudanlı, Nijeryalı gördünüz… Kaç tane dost edindiniz?

Hâlbuki bir insan Allah yolunda bir dost kazandı mı, Allah onun cennette derecesini bir derece daha yukarıya çıkartır. Bu hacda kaç tane dost edindiniz? Bizde dost edinme yok. Öyle şey olur mu? Adres alacaksın, Türkiye'ye davet edeceksin. Onun adresini alacaksın. "Fırsat bulursam inşaallah size gelirim." diyeceksin. Tesbihini ona hediye edeceksin. Onun kalemini hediye alacaksın. Muhabbet olacak. Müslüman müslümanı sevecek, tanıyacak, bilecek. Hac bu. Hac böyle makbul, güzel bir tarzda yapılınca, mükâfatı çok büyük oluyor.

O mükâfatlardan bazılarını Râmûzu'l-ehâdîs'ten aldım, onları okuyuvereyim.

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

el-Hâccu yuşeffe'u fî erbai mietin min ehli beytihî ve yahrucu min zünûbihî ke-yevmi veledethü ümmuhû.

Ebû Mûs'el-Eş'arî hazretlerinin bildirdiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bildirmiş ki;

el-Hâccu. "Haccı yapan kimse." Yuşeffe'u. "Kendisine şefaat hakkı verilir." Kim tarafından veriliyor bu hak? Allah tarafından veriliyor.

Men zellezî yeşfe'u indehu illâ bi-iznih. Âyet'el-Kürsî'de her zaman okuyoruz. Ne demek bu cümle? Men zellezî. "Kimdir o kimse ki." Yeşfe'u indehu. "Allah'ın yanında şefaat etmeye kalkışabilsin." İllâ bi-iznih. "Onun izni olmadan."

Allah'ın izni olmadan kimse kimseye şefaat edebilir mi? "Yâ Rabbi şunu, şu kulunu affet, hadi şunu cehenneme atma, bağışla yâ Rabbi. Bunu ver bana, ben onun elinden tutayım cennete götüreyim." demeye hakkı var mı kimsenin? Kendi başına hakkı yok. İllâ bi-iznihî, ancak Allahu Teâlâ hazretleri bir kimseye müsaade ederse, bir kimse bir kimseye şefaat edebilir.

Kimler şefaat edecek?

Önce Peygamber Efendimiz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; humu'ş-şâfiu'l-muşeffe'u, şefîû'l-ummeh, ümmete şefaat edecek.

Şefâ'atî li-ehli'l-kebâiri min ümmetî. "Ümmetimin günahkârlarına şefaat edeceğim." Hem de şefaati kabul olunan bir şefaatçi. Allah tarafından tayin edilmiş bir şefaatçi. Hem de Peygamber Efendimiz'in müteaddit şefaatleri olacak. Müteaddit defalar Cenâb-ı Mevlâ'nın divanına el pençe divan duracak, secde-i Rahmân'a kapanacak; "Yâ Rabbi! Ne olur şunu şöyle yap diye nice nice yerlerde şefaat edecek.

Bir kere, insanlar mahşer gününde izdihamla binlerce yıl bekleşmekten ölecek raddelere gelecekler. Sıkışık olacak. Eski hacıların tünelde sıkıştıkları gibi. Güneş tepelerinde olacak, gölge yok. Rûz-u mahşerde ancak kişinin zekâtı ve sadakası insanın üstüne gölge yapacak. Zekât vermişse, kesenin ağzını açmışsa, hayrını, sadakasını yapmışsa; o gelecek, başına gölge yapacak. Şemsiyesi zekâtı ve sadakası, hayrı hasenâtı olacak. Gölge yok, izdiham var. İnsanların hepsi çıplak olacak.

"Allah Allah. Tövbe estağfirullah. Nasıl çıplak olacak?"

O zaman öyle bir gün olacak ki kimsenin kimseye bakacak hali olmayacak. Çıplak. Kabirden kalktığı gibi mahşer yerinde muazzam bir izdiham. Güneş tepelerinde. İnsanlardan boşanan ter, yerin içine yetmiş arşın aşağıya kadar yeri ıslatacak. Ter kimisinin dizi hizasına, kimisinin göbeği hizasına, kimisinin ağzının hizasına gelecek. Ağzına ter girecek. Hatta ter, bazılarının da kulak memesi hizasına gelecek.

İnsanlar o beklemekten bunalıp; "Allah hükmetse de, mahkeme-i kübrâ kurulsa da, kim nereye gidecekse gitse. Cehenneme gidecekse cehenneme gitse, cennete gidecekse cennete gitse de, bu bekleyiş bitse." diyecekler. Canlarına tak diyecek. Binlerce yıl Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda, divanında diz çöküp durulacak. Binlerce yıl!..

Sonra peygamberlere gelecekler, "Allah'a dua etsen, mahkeme-i kübrâyı kursa da hesaba başlasa." diyecekler. "Benim bir hatam var, benim bir kusurum var." diye herkes çekinecek. Âdem atamıza gidecekler. "Ben cennetteyken Allah'ın ‘Yaklaşma.' dediği ağaca yaklaştım, ‘Yeme.' dediği meyveden yedim. Şimdi ben gidemem." diyecek. Nuh aleyhisselâm'a, İbrahim aleyhisselâm'a, Musa aleyhisselâm'a, İsa aleyhisselâm'a gidecekler. Peygamberlerden kimse cesaret edemeyecek.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kalkacak, Rahman'ın secdesine kapanacak, yalvaracak, mahkeme-i kübrâ öyle başlayacak. Peygamber Efendimiz'in şefaatinin birisi bu.

Ondan sonra ümmetine şefaat edecek. Ümmetinin günahkârlarına şefaat edecek. Cehennemi hak etmiş olanların cehenneme düşmemesine şefaat edecek.

Sonra, alimler şefaat edecek.İnsanlar, cennetlikler cennete girecekler. Şehitlere bile "Gir!" denilecek. Alimlere, "Kapıda dur, istediğine şefaat et!" denilecek. Alimlerin kıymeti çok. el-Ulemâu veresetu'l-enbiyâ. "Alimler peygamberlerin vekilleridir, varisleridir, halifeleridir." Onun için "Burada, kapıda durun, istediğinizi alın!" denilecek.

Sonra, şehitlerin de şefaat hakkı var.

Sonra, şefaat etme sırası size ve bize gelecek. Burada Peygamber Efendimiz diyor ki; "Allah tarafından hacıya şefaat hakkı verilir." Size ve bize hacı olmak dolayısıyla şefaat hakkı verilecek. "Ailesinden, akrabasından bazı kimselere şefaat edecek."

Kaç kişiye şefaat edecek?

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; Yuşeffe'u fî erba'i mietin min ehli beytihî. "Akrabasından, ehli beytinden dört yüz kişiye şefaat hakkı verilecek!"

Elhamdülillah, yâ Rabbi çok şükür! Bize de ver bu şefaat hakkını yâ Rabbi!..

Dört yüz kişi az değil. Anamızı, hanımımızı, çocuklarımızı, akrabayı kurtarırız. "Yâ Rabbi, şu da, şu da." Kaç oldu? İki yüz oldu. Biraz daha, iki yüz elli oldu. Biraz daha, üç yüz, dört yüz... Dört yüz az değil; bu muazzam bir şey! Bunun için insan ne paralar verir!..

Ebû Mûs'el-Eş'arî hazretleri rivayet etmiş. Başka rivayetler de var.

"İmansız olur mu?"

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfinde geçti. Yemin etti, hiç kimse imansız olana şefaat edemeyecek. İmansız olmaz. Peygamber Efendimiz ne dedi?

"Şu canımı elinde tutan Allah'a yemin olsun ki cennete mü'min olmadıkça giremezsiniz."

Mü'min olmayanın girmesi yok.

Ama insan, "Müslüman olunca cennete gireceğim." diyor ya, seviniyor ya…

Men kâle lâ ilâhe illallâh, dehale'l-cenneh. Hadîs-i şerîf var. Tamam, Lâ ilâhe illallâh diyen cennete girecek ama neden sonra, ne kadar zaman sonra?

Orası arada saklı. Eğer bir insan günah işlemişse, haram yemişse, arsızlık, hırsızlık, yüzsüzlük, haksızlık yapmışsa, cezası kadar cehennemde yanacak, ondan sonra cennete girecek. O tarafı var işin. Öyle bedavadan değil.

Hacının, cehennemi hak etmiş kimselerden dört yüz kişiye şefaat hakkı var. Müslüman ama hatası var. Mahşer yerinde öyle müslümanlar olacak ki mahkeme-i kübrânın oraya dağlar gibi sevaplarla gelecek. Haccetmiş, umre yapmış, sadaka vermiş, bina yapmış, cami yapmış… Hacı babanın sevapları dağlar gibi… Dağlar gibi sevapla mahkeme-i kübrâya, mizanın başına gelecek. Sonra, "Yâ Rabbi, bu adamda benim hakkım var." diyecek birisi, hak sahibi gelecek, hakkını ispat edecek; onun sevabından bir miktar alacak. Bir başkası daha gelecek, o da alacak. Bir başkası daha gelecek, ispat edecek, alacak. Alacak, alacak, alacak... Bu adamın dağları erimeye başlayacak. Alına alına azalmaya başlayacak ve bitecek.

Peygamber Efendimiz sahabisine soruyor;

"Müflis kimdir?" Müflis, iflas etmiş adam demek. Diyor ki;

"Müflis, mahkeme-i kübrâya, mizanın, hesabın yanına dağlar gibi sevapla gelen ama ona buna sevabı hak olarak verile verile, verile verile sevabı kalmayandır."

Alacaklılar var daha sırada, gelip diyecek ki;

"Yâ Rabbi! Bunda benim de hakkım vardı. Benden öncekiler bu adamın sevaplarını aldılar, sıfırladılar; adamın sevabı kalmadı. Ortalık bomboş kaldı. Benim de hakkım var."

"Sen de günahını buraya bırak. Ne kadar sevap alacaktın?" Şu kadar sevap. "Tamam, alacaksın, o kadara tekabül eden günahı bunun bu tarafa aktar." Hak iddia edenin günahı aktarılacak, bu hafifleyecek gidecek. Bir başkası gelecek, bunun günahı aktarılacak, hafifleyecek gidecek.

Dağlar gibi sevapla mizan başına gelmiş olan adam, dağlar gibi günahla mizan başında kalacak ve cehenneme atılacak. Müflis işte bu. Çünkü dağlar gibi sevapla geldi ama dağlar gibi günahla kaldı.

Mahkeme-i kübrâ bu; oyuncak değil, ciddi bir iş! İnsanı ihtiyarlatan;

yec'alu'l-vildâne şîbâ çocukların saçını, sakalını ağartan bir gün bu. Mahkeme-i Kübrâ, hesap günü, zor gün!

İşte böyle günahı olan mü'min, cennete girmeye esas itibariyle hakkı var ama ceza çekmeye de müstahak insanlardan affolunacak. Dört yüz kişiye şefaat edecek.

Bir insan bir iyilik yapmaya niyetlendi mi, ama yapamadı mı, ne olacak? Mesela umreye gitmeye niyetlendiniz ama rahatsızlandınız, yapamadınız.

O zaman Allah celle celâlüh bir umre yapmış gibi size sevap verecek. Neden?

Niyet ettiniz çünkü.

Umre yapmaya niyetlendiniz de, hastalanmadınız da, gittiniz ihrama girdiniz, umreyi yaptınız, sa'yinizi yaptınız, tıraş olup çıktınız. Ne kadar sevap verecek o zaman?

el-Hasenetü bi-aşri emsâlihâ. Allah bazen bire on, bazen bire yetmiş, bazen bire yedi yüz verir.

Bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

Erba'un musebbeâtün. "Dört amel vardır ki Allah onların sevabını bire yedi yüz verir."

Bir;ٍ Nafakatüke fî sebîlillâh bi-seb'i mieti derecetin. "Allah yoluna sarf ettiğiniz paralar, bire yedi yüz mükâfatlandırılır."

Allah yolu nedir; fî sebîlillâh harcama nereye olur?

Hacca ve umreye yapılan harcama fî sebîlillâh'tır; cihada-savaşa harcama fî sebîlillâh'tır. Sizin hacda yaptığınız masraflar bire yedi yüzle mükâfatlandırılıyor. Tayyare parası, diyelim ki bin dolar verdiniz. Bin dolar, yedi yüz misli; yedi yüz bin dolar vermiş gibi oluyorsunuz. Sanki çok zenginmişsiniz de, milyardermişsiniz de, o kadar para harcamışsınız gibi mükâfatı öyle oluyor; bire yedi yüz.

Nafakatüke âlâ ebeveyke bi-seb'i mieti dereceh. "Anne ve babana yaptığın masraf da bire yedi yüzdür."

"Babacığım; sen ihtiyarsın, çok üşüyorsun; al sana içi kürklü bir yelek aldım." deyip verdiğin zaman, yedi yüz tane yelek almış gibi sevabın var. "Anneciğim; senin ayakların çok üşüyordu, al sana içi kürklü bir mest aldım, kışın rahat et diye." "Hay Allah senden razı olsun evladım." dediği zaman da, o kaç oluyor? Yine yedi yüz tane almış gibi sevabı var. Anne ve babaya yapılan masraf bire yedi yüzdür.

Râvi üçüncüyü unutmuş. Diyor ki; "Üçüncünün ne olduğunu unuttum. Tahmin ediyorum; Nafakatüke alâ ehlike bi-seb'i mieti derecetin. Ailene yaptığın masraf da bire yedi yüzdür." diyor. Hani eve çarşıdan pazardan zembili, fileyi doldurup götürüyoruz; patlıcan, havuç, biber, domates; o da bire yedi yüzdür. Çünkü çoluk çocuğunu besliyorsun.

Bir de; Zebîhateke şâteke yevme fıtrike bi-seb'i mieti derecetin. "Ramazan bayramında kurban kesmek, o da bire yedi yüzdür."

Bunu çoğu kişi bilmez. Bir insan Ramazan bayramında kurban keserse, mecbur değil, Kurban bayramında kurban kesiliyor normal olarak ama Ramazan bayramında kurban keserse onun sevabı çok; bire yedi yüz. Neden?

Çünkü evde bayram olacak. Ciğerini kebap yaparlar, yahni yaparlar, kaba yerinden külbastı yaparlar, kavurma, dolma, sarma yaparlar. Misafir gelir, çoluk çocuk oturur; afiyetle yerler. Evde bir kurban kokusu yayılır. Bir bereket olur, şenlik olur. Çünkü Ramazan mübarek bir ay, onun bayramı da güzel oluyor. Onun da sevabı bire yedi yüzdür.

el-Haccu fî sebîlillâh. "Hac, Allah yolundadır. Hacca yapılan masraf Allah yoluna yapılan masraftır."

Tuda'afu fîhî'n-nafakatu. Hac için yapılan masraflar kat kat arttırılır." Bi-seb'i mieti dı'fin. "Yedi yüz misli." Sizin yaptığınız her masraf, yedi yüz mislidir. Bir riyal veriyorsunuz, yedi yüz riyal harcamış gibi oluyorsunuz. Bir arkadaşınıza ikram etseniz, burada yapılan masrafların sevabı o kadar çok oluyor.

Bakıyorum; Ramazan'da umumiyetle kardeşlerimiz zekât veriyorlar. Bana kalırsa hacca gelenler zekâtını hacda vermeli. Çünkü hacda bire yedi yüz sevap var. Ramazan'dan fazla. Bence hacılar yıllık zekâtını hacdayken, bu Harem mıntıkasında verirse, sevabı bire yedi yüz oluyor, daha fazla.

Başka bir müjdeli hadîs-i şerîf;

el-Hâccu ve'l-mu'temiru ve'l-ğâzî fî sebîlillâh ve'l-mucemmi'u fî dımânillâh.

Hacı bir, umreci iki… Umreci ile hacı arasında fark nedir? Hacı Zilhice'de gelip Arafat'a çıkan kimse; umreci de bu zamanın dışında gelip burayı ziyaret eden kimse. Zilhicce'de olursa hem hac hem umre olabiliyor, bu mevsimin dışında burayı ziyaret ederse insan ancak umreci olabiliyor, hac yapamıyor. Hac sadece Zilhicce ayı içinde olan, belli zamanda belli farzları olan bir ibadet.

Ve'l-ğâzî, bir de gazâ eden... Hacı, umreci, savaşçı, gazaya giden; bunlar fî sebîlillâh, "Allah yoluna girmiş insanlar" demektir. Masrafları fî sebîlillâh'tır, bire yedi yüzdür. Ve'l-mucemmi'u, bir de cuma namazına giden kimse; fî dımânillâh, Allah'ın himayesine, garantisine, sigortasına girmiş, hıfz-ı himayesine alınmış kimse demektir.

De'âhum fe-ecâbûhu. "Allah bu mübarek adamları bu ibadetlere çağırmıştı, onlar da davete icabet etmişlerdi." Yoksa hacda ne işiniz var siz Türkiyelisiniz, İstanbullusunuz, Konyalısınız, Eskişehirlisiniz, burada ne işiniz var?

Çünkü biz Rahman'ın misafirleriyiz. Allah bizi, ruhumuzu hacca çağırdı, nasip etti. Biz de niyetlendik paramızı harcamaya; pasaportu hazırladık, paramızı tahsis ettik, şirkete kaydolduk. O çağırdı, biz de davete icabet ettik. De'âhum, "Allah onları çağırdı."; fe-ecâbûhu, "Onlar da Allah'ın davetini kabul ettiler, geldiler." Biz hepimiz davetliyiz; Allah çağırdı, biz de davete gelmişleriz.

Ve seelûhu fe-a'tâhum. Allah bu misafirlerine ne yapar, muamelesi nasıl olur?

Seelûhu. "Misafirleri ev sahibinden ne isterse." Fe a'tâhum. "Allah da verir." Allah, başka ev sahibine benzemez. Çünkü hazinesi sonsuzdur, istenen şeyin bir tahdidi yoktur; Allah, ne isterse verir! Kendisi çağırdı, kendisinin misafiri; sevdi kendisine ibadet etti diye. Allah'tan isterler; O da onların istediğini verir.

Mâzî sîgasıyla söylenmesinin sebebi; vukuunun garantisinden dolayı. Allah'tan istediler, verdi. Tam tercümesi bu şekilde. Peygamber Efendimiz niçin bu sîgayı kullanıyor? Çünkü Allah davet etti, davetine icabet ettiler; Allah'tan istediler, Allah onlara istediklerini verdi. "Allah mutlaka verecek, verdi sayılır." demek.

Onun için dua edin. Neden?

el-Hâccu fî dımânillâhi mukbilen ve müdbirâ. Hacı Allah'ın sigortasındadır, garantisindedir, hıfz-ı himayesindedir, kefaleti altındadır. Mukbilen ve mudbiren; ister hacca gelirken olsun, ister haccı bitirmiş dönüyorken olsun. Gidişinde de dönüşünde de Allah'ın himayesindeyiz, hepimiz. Memleketimize varıncaya, uçaktan ininceye, otomobile bininceye, buradan evimizin kapısından içeri girinceye kadar, buradan oraya kadar Allah'ın himayesindeyiz.

el-Hâccu fî dımânillâh mukbilen ve mudbiren fe-in esâbehû fî seferihî te'abun ve nasabun ğafarallâhu lehû bi-zâlike seyyiâtihî.

Eğer bu yolculuğunda hacıya yorgunluk, bitkinlik ârız olursa, Allah bunun sebebiyle günahlarını bağışlar.

"Arafat'ta yoruldunuz mu?"

"Yorulduk hocam."

"Müzdelife'ye gelince yoruldunuz mu?"

"Perişan olduk hocam, uykusuzluktan gözlerimiz akıyordu, taşların üstüne yattık, taşı yastık yaptık, kumların üstüne uzandık kaldık, uyumuş kalmışız yorgunluğumuzdan."

Gafarallâhu lehû bi-zâlike seyyiâtihî. Bu yorgunlukların hürmetine, bunların karşılığında Allah onların günahlarını afv u mağfiret eder.

Ve kâne lehû bi-külli kademin yerfe'uhû elfu derecetin fî'l-cenneh. "Kaldırıp da attığı her adımdan dolayı, Allah onu cennette bin derece yükseltir." Bi-külli katratin tusîbuhû mine'l-matari ecrü şehîdin. "Yağmurdan üzerlerine damlayan her damla için bir şehit sevabı verilir."

Ebû Umâme el-Bâhilî'den Deylemî rivayet etmiş.

Ben de bu müjdeli hadisi sonuna kadar ilk defa tam okuyorum, bilmiyordum. Her adımına, yorgunluğuna ecir ve mükâfat veriliyor.

Hiç şikayet etmeyin. Yorulduysanız bile yiğitliğe gölge düşürmeyin; "Of!" demeyin, "Ah!" demeyin. Allah mükâfatını verecek. Boşuna değil bu yorgunluklar, bu sıkıntılar boşa gitmeyecek.

el-Hâccu'r-râkibu lehû bi-külli hatvetin yeda'uhû ba'îruhû hasenetün.

Hacı, binekli olarak hacca gelmişse, -deveyle veya atla gelinirdi eskiden- hayvanının attığı her adımdan dolayı, Allah ona bir hasene sevap verir. Hacının yolculuğu Türkiye'den başladı; adımcık adımcık, adım adım devesiyle, atıyla buraya geliyor. Eğer hayvanıyla geliyorsa, attığı her adımdan dolayı bir derecesi yükselir.

Çeçenistan'dan, Kafkasya'dan hacılar buraya yaya gelmişler. Bizim Trabzon'dan ötelerden, buraya kadar yaya yürümüşler. Vasıta teklif edilince de reddetmişler. "Yok, biz vasıta istemiyoruz." demişler.

Hayvanının attığı her adım dolayısıyla hacıya bir derece verilir.

Ve'l-mâşî. "Yayan yürüyen insana gelince." Lehû bi-külli hatvetin yahtûhâ seb'ûne haseneh. "Attığı her adım için yetmiş hasene verilir." Yetmiş misli fazla. Neden bu? Daha çok yorulduğu için. Bu fakir. Ötekisinin parası var; deve veya at tuttu, eğerli, sadece üstüne oturuyor, at da dıgıdık dıgıdık, rahvan, hızlı, yavaş gidiyor. Attığı her adıma bir hasene var. Ama ötekisi kumlara bata çıka yürüyor. "Hac yollarında meş'ale-i kârban gibi erbâb-ı aşk içinde nümâyansın ey gönül." Geceleyin kandiller yanıyor, kervanlar, develer diziliyor, löngüdük löngüdük; kimisi ilahi okur, kimisi Kur'ân-ı Kerîm okur, kimisi tesbih çeker, çöllerden geçerek geliyor. Devenin, atın attığı her adım bir hasene; ama yaya yürüyorsa, kumlara bata çıka gidiyorsa, onun her adımına yetmiş hasene veriliyor.

İnşaallah Allah haccı yaya yapmayı da nasip etsin.

Min hasenâti'l-harem demiş. "Harem-i Şerîf'in hasenelerinden yetmiş hasene verilir." Bir Harem'in dışındaki bölgelerin hasenesiyle vardır, bir de Harem-i Şerîf'in hasenesi vardır. Buranın hasenesi ile İstanbul'un hasenesi, yani sevabı, mükâfatı aynı değildir. Buranın mükâfatı ile İstanbul'un mükâfatı aynı değildir. Orada da bir hasene aldın, burada da bir hasene aldın. İkisinin de adı hasene ama miktarları aynı değildir. Burası Harem hasenesidir. Bunun mükâfatı ne kadar?

Harem hasenesi yüz bin'dir. Burada bir namaz kılıyorsun, İstanbul'da kıldığın namaza göre yüz bin misli oluyor. Yetmişle yüz bini çarparsak, yetmiş tane yüz bin; yedi milyon oluyor. Yaya hac edenin her adımına yedi milyon hasene, yedi milyon hasene, yedi milyon hasene verile verile hac yapmış oluyor.

İşte hac böyle bir ibadettir. Kıymetini bilmeden günlerini geçirdiğimiz, ah ettiğimiz, vah ettiğimiz, kavga ettiğimiz, gürültü ettiğimiz, vasıtalarda yer kavgası yaptığımız, otellerde oda kavgası yaptığımız hac aslında böyle bir sevaplı ibadettir!

Allahu Teâlâ hazretleri kusurlarımızı silsin, affetsin. Doğrusu tadına doyamadık. Allah tekrar tekrar gelmek nasip eylesin ve tekrar tekrar makbul, mebrur haclar yapmak nasip etsin.

Sahih kitaplarda, Peygamber Efendimiz'den rivayet edilmiş sahih hadîs-i şerîflerde bazı bilgiler var. Mesela İmam Ebû Dâvud; "Peygamber Efendimiz sabah namazından sonra mescitten hemen evine gitmezdi; mescitte oturup zikir ve ibadet yapmayı severdi. Âdeti buydu." diyor. O, kerahet vaktini böyle değerlendirirmiş. Ondan sonra kalkıp iki rekat namaz kılarmış. Bu bir.

Bir de İmam Tirmizî'nin Enes radıyallâhu anh'den rivayet ettiği bir hadîs-i şerîf vardır. Orada buyuruluyor ki;

Men salla'l-fecre fî cemâ'atin. "Kim sabah namazını camide cemaatle kılarsa." Camide sözü yok ama Allahu a'lem camide demek. "Kim sabah namazını cemaatle kılarsa."

Sümme kaade yezkurullâh. "Sonra namaz kıldığı camide oturursa, Allah'ı zikretmeye devam ederse."

Sümme sallâ rek'ateyni. "Sonra kerahat vakti çıkınca, güneş doğduktan sonra kalkıp iki rekat namaz kılarsa."

Kânet lehû ke-ecri haccetin ve ‘umretin tâmmetin tâmmetin tâmmetin. "Böyle yapması ona, o gün tam bir hac ve umre yapmış gibi, tam bir hac ve umre yapmış gibi, tam bir hac ve umre yapmış gibi sevap kazandırır."

Kim sabah namazını camide kılarsa, sonra camiden çıkmaz oturursa; güneş doğup kerahet vakti çıkıncaya kadar Kur'an'la, ilimle, zikirle meşgul olursa... Ne kadar sürer o? Yarım saat, kırk dakika, elli dakika. Sonra kalkıp iki rekat namaz kılarsa, bir hac ve umre sevabı kazanır. "Tam bir hac ve umre, tam bir hac ve umre, tam bir hac ve umre." buyurmuş.

İmâm Tirmizî "Hasen hadistir." demiş. Hadis tekniği bakımından güzel. Rivayeti sağlam bir hadîs-i şerîf olmuş oluyor. İmam Ebû Dâvud da Peygamber Efendimiz'in öyle yaptığını söylüyor. Daha başka hadîs-i şerîfler var. "Rızkı bol olur." diye hadîs-i şerîfler var. "Hz. İsmail aleyhisselâm'ın evladından şu kadar köle âzat etmiş gibi sevap kazanır." diye rivayetler var. "Böyle ibadet etmesi, âfâkı dolaşıp rızık aramasından kendisine daha çok rızık getirir." diye de rivayetler var.

Sonunda hepimiz kalkacağız köyümüze, evimize gideceğiz. Orada ne yapacağız?

Yatsı, sabah namazlarını, beş vakit namazı camide kılmaya gayret edeceğiz.

"Hocam caminin hocasıyla biraz aramız kötü, hoca biraz iyi değil."

Hoca nasıl olursa olsun, camiye gittin mi, sevabı alırsın. Sen hocaya bakma. İnsan sabah ve yatsı namazlarını camide kıldı mı, gece-gündüz ibadet etmiş gibi sevap kazanır. O namaza uykusunu yenemediği için münafıklar gidemezler. Münafık durumuna düşmemek lazım. Sabah ve yatsı namazlarını camide kılacaksınız.

Sabah namazını camide kıldıktan sonra yarım saat daha geçinceye kadar, oturup da Kur'an'la, evradla, duayla, zikirle meşgul olursanız, sonra kalkıp iki rekat namaz kılarsanız ne olur?

"Kabul olmuş tam bir hac ve umre yapmış gibi sevap kazanırsınız." diyor.

Hadisler kuvvetli olduğu için, çok çok rivayetler olduğu için bu hadîs-i şerîfi size iletiyorum, hatırlatıyorum. Buraya geldiniz, haccın ve umrenin ne kadar zor olduğunu, masraflı olduğunu, sıcağını, kalabalığını, sıkıntısını gördünüz. Demek ki sabah namazlarında caminize gideceksiniz . Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar, yani kerahet vakti çıkıncaya kadar zikirle, Kur'an'la meşgul olmaya kendinizi alıştıracaksınız. Sonra kalkıp iki rekat namaz kılacaksınız. Neden yapacaksınız? Çünkü Peygamber Efendimiz; "Bir hac ve umre yapmış kadar sevap alırsınız." diye müjdeliyor da ondan.

Allah bu kadar kolay ibadete bu kadar çok sevabı verir mi? Acaba mevzu hadis mi bu?

"Mevzu hadis" demiyor hadis alimleri; "Hasen hadis" diyor. İmam Ebû Dâvud ve İmam Tirmizî kitaplarında yazmış. Bir kere hadis sağlam. Allah böyle mükâfat verir. Bunun delili var mı, nereden delilin?

Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm. İnnâ enzelnâhu fî leyleti'l-kadr. Ve mâ edrâke mâ leyletü'l-kadr. Leyletü'l-kadri hayrun min elfi şehr.

Kur'ân-ı Kerîm'de delil var, getirdim. Ne diyor Kur'ân-ı Kerîm?

Leyletu'l-kadri. "Kadir gecesi." Hayrun. "Daha kıymetlidir, daha hayırlıdır." Min elfi şehrin. "Bin aydan daha hayırlıdır." Demek ki Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıymış.

Bin ay ne kadar eder, kaç sene eder? Seksen küsur sene eder. Bir Kadir gecesi, seksen küsur sene kadar kıymetliymiş. Demek ki Allah bazen küçük şeylere büyük mükâfat veriyor.

Men kâle lâ ilâhe illallâh dehale'l-cenneh. "İhlasla lâ ilâhe illallâh diyen cennete girecek." Bu da sahih hadîs-i şerîf.

Başka bir sahih hadîs-i şerîf;

Kelimetâni hafîfetâni ale'l-lisân, sakîletâni fi'l-mîzân, habîbetâni ile'r-rahmân; subhânallâhi ve bi-hamdihi subhânallâhi'l-azîm. "İki küçük kelime vardır, dile söylemesi kolaydır, mizanda ağır çeker, Allah çok sever. Subhânallâhi ve bihamdîhi, subhânallâhi'l-azîm sözüdür."

"Subhânallah, yeri göğü doldurur. Elhamdülillah, yerle göğün arasını kaplar." Böyle bildiriyor Peygamber Efendimiz. Lâ ilâhe illallâh cennete girmeye sebep olur.

Demek ki İslâm'da Allah'ın mükâfatları çokmuş. Adımına şu kadar sevap veriyor, bilmem zikrine şu kadar sevap veriyor.

Bir kez Allah dese, aşk ile lisan

Dökülür cümle günah, misli hazan.

Bu misallerden anlaşıldı ki Allah büyük mükâfat verebiliyor. Demek ki köyünüze gittiğiniz, memlekete döndüğünüz zaman bu hacılık evsafını kaybetmeyeceksiniz. Hacılıktan sonra bu yoldan dönmeyeceksiniz. Hâcer-i Esved'i öptünüz, uzaktan selamladınız, Allah'a söz verdiniz, Allah'la musafaha yapmış gibi oldunuz. Hâcer-i Esved'i öpmek, Hâcer-i Esved'i selamlamak Allah'la musafaha yapıp ona söz vermek demektir. Siz hacı oldunuz Allah'a söz verdiniz, Allah yolunun erleri olacaksınız. Sabah namazından sonra da ibadetlerinizi güzelce yapın; her gün bir hac ve umre sevabı alın.

"Hocam madem bu böyle, iyi, tamam bundan sonra ben şimdi akrabalarıma köyde söyleyeyim. Onlar hacca gelmek için bu kadar para harcamasınlar. Sabah namazından sonra camide otursunlar, işrak vaktinde namazı kılsınlar, tam bir hac ve umre sevabı kazansınlar." diyebilirsiniz; ama öyle bir şey olamaz, öyle yağma yok. Farzın yerini hiçbir şey tutmaz. Farz olan vazife, ille gelinerek burada yapılacak. Ama o farzdan sonra, insan köyüne gittiği zaman ya da hacca gidecek kadar parası yoksa, bunları yaptığı takdirde o sevabı alır. O da doğru.

Sayfa Başı