M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 231-232

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle;

el-Mü'minü ke'l-ğarîbi fi'd-dünyâ lâ ye'nesü fî ızzihâ ve lâ yahrucü min züllihâ linnâsi hâlün mukbilûne aleyhi ve lehû hâlün ennâsü minhü fî râhetin ve cesedühû minhü fî 'anâin.

Sadaka Rasûlullah fî mâ kâl..

Sizi hep tebrik ederim. Bütün müslümanlar da tebriğe lâyık. Allah'a çok şükür bizi müslüman ve mü'min olarak yaratmış. Bu nimetin şükrünü edâ etmek insanın elinde değildir yani, yapamaz insan bunu. Biz bunu kendimiz istesek alamayız. Bunu bize Allahu Teâlâ lutfetmiş, vermiştir. Onun için o imansızlar da Allah'ın kuludur ama vermiyor onlara. Hikmetinden suâl olunmaz. İstese onlara da verirdi fakat onlara vermemiş. Onun da hikmeti kim bilir kendisine ait bir şey.

Kaç günden beri iman, mü'minin nasıl olması lazım geldiğine dair [hadîs-i şerîfler] okuyoruz. Mü'min nasıl olması lazım gelir?

Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah diyen insan mü'mindir.

Mü'mindir ama nasıl olmalıdır bu mü'min?

Cenâb-ı Hak Elham'da bunu bize lütfetmiş, ihsan etmiş, biz de biraz kendimizden gayret göstererekten bu imanın icablarına kendimizi uydurmamız iktiza eder.

Onun için [daha önceki derslerimizde de geçtiği gibi] burada dört yol var idi: Şeriat yolu, tarikat yolu, marifet yolu bir de hakîkat yolu idi.

[Yine daha önceki derslerimizde geçtiği gibi] hep o Cüneyd-i Bağdâdî'nin hacıya sorduğu meselenin üzerine dönülüyor:

Hacca gittin mi?

Gittim.

Ne yaptın?

İşte herkesin yaptığı gibi ben de onları yaptım geldim.

Olmadı, olmamış.

Neden?

Orada bir hakikat var, o hakikate uymadı, senin yaptığın hac o hakikatın dışarısında. Zâhiren gitmişsin, işte bir makinenin işlediği gibi işlemiş gelmişsin. İçine bir şey geçmemiş senin. Bunun için bu haccı sen yeniden yap.

Ee şeriat?

Şeriat der ki, oldu. Gittin, işte tavafını yaptın, şeytanı taşladın, Arafata çıktın, umreni yaptın, sâyini yaptın, oldu haccın der. Fakat erbâb-ı tarîkat, "hayır olmadı" diyor. İçe uymadı. İçle dışın bir olması lazım.

Şimdi biz elhamdülillah, ehl-i şeriat bize der ki, "Bunlar mü'min. Bak camiye gidiyorlar, namazlarını kılıyorlar, oruçlarını tutuyorlar, mü'mindirler."

Şimdi bu okuduğumuz derslere kendimizi vurunca, yani ölçüye vurunca, hepimizin foyası meydana çıkıyor. Dış görünüşte iş yok, iş iç görünüşte. İman zaten iç hayatıdır, iman için vazifesidir, Müslümanlık da dışın vazifesidir. Dış vazifesini yapıyor iyi ama iç vazifesin de kusurluyuz. Onun için bunları okurken hem ezberlemek hem de kendimizi oraya doğru zorlayıp sürüklemek lazım.

Dünyanın çok acayip durumundayız, tarihte hiç görülmüş vakâ değildir. Tarihte okuruz dünyada firavunlar varmış. Her devrin firavunları gelmiş geçmiş. Bir de Musa aleyhisselam'ın devrinde bir firavun var idi ki bu firavun Mısır'da bulunuyordu.

Musa aleyhisselam Mısır'a gitti. Musa aleyhisselam'la mücadelesinin neticesinde, Yakub aleyhisselam'ın ve Yusuf aleyhisselam'ın neslinden 72 kişiyle beraber 600 bin kişi Mısır'dan kaçmaya karar verdiler. Mısır'ın firavunun zulmünde yaşamanın imkânının olmadığını anlayınca Mısır'dan kaçmaya karar verdiler, firavunun da bundan haberi olmadı. Bir gecenin yarısında kaçtılar.

Fakat bu kaçmadan evvel, Musa aleyhisselam baktı iş olacak gibi değil. Bu adam çok mucizeler gördü fakat bu mucizelerin karşısında bir türlü iman etmiyor. Beddua etti:

Rabbena'dmis 'alâ emvâlihim. "Yâ Rabbi! Bunların mallarını yok et, yok!"

Yâsin sûresinde okuyoruz,

Le-tamesnâ alâ a'yunihim. "Bu gözler böyle silinir gider, yerleri bile belli olmaz."

Öyle bir hal. Gözün olduğu belli olmaz. Gider oradan göz, üzerini de et doldurur, kaybolur gider göz oradan.

"Bunların mallarını da al yâ Rabbi! Başka türlü olmayacak bunlar. Bunlar ıslah olacak gibi değil. Ellerinden mallarını al." Ve'ş-düd 'alâ kulûbihim. "Kalplerini de şiddetlendir bunların, İman da bunlara nasip olmasın artık."

Kırk sene geçti, duayı yapalı 40 sene geçti. Musa aleyhisselam'ın duasına icâbet edeceğini Cenâb-ı Hak vaadetti de ama yapmadı daha. Musa aleyhisselam baktı ki çare yok, kaçalım dedi, 600 bin kişiyle beraber kaçtılar.

Firavun uyandı, baktı ki kaçmışlar. O da 800 bin askerini hemen faaliyete geçirdi, düştüler peşine. O hangi yere gittiyse karşılaştı yetişti bu firavun.

Dediler ki;

"Ey Musa! Yandık! Önümüz deniz arkamızda da firavun, yetişti herif bize, ne yapacağız?"

Musa aleyhisselam'a Cenâb-ı Hak vahyetti, denize asâsını vurdu, deniz durdu, açıldı, yarıldı. Musa aleyhisselam askeriyle beraber, o 600 bin kişiyle öteye geçti. Firavun anladı felaketi. Mucize önünde, gördü, bu benim için değil bu mucize dedi. Gitmek istemedi ama, Cebrail aleyhisselam bir kısrak ata binmiş, firavunun atının önüne geçti. Firavunun atı da erkek. Erkek at dişi atı görünce firavun zaptedemedi gemini. Mecburi at aldı bunu sürükledi içeriye, arkasından askeri de. Hepsi birden şimdi, firavun öteye çıkmak durumundayken su başladı kapanmaya. Firavun anladı;

Âmentü ennehû lâ ilâhe illellezî âmenet bihî benû isrâîle ve ene mine'l-müslimîn dedi. "Aman yâ Rabbi! Ben anladım, Musa hak. Bu Benî İsrail'in iman ettiği Allah'a ben de iman ettim, ben de müslümanlardanım." dedi.

O firavun dedi bunu, bugünün firavunu demiyor işte bak! Bu günün firavunu o günün firavunundan daha şiddetli, daha eşedd.

Bugünün firavunu o günün firavunundan daha eşedd! Daha eşedd!

Allah onların şerrinden Ümmet-i Muhammed'i muhafaza buyursun.

Ama, ama bir şey var ki bize bir ceza gelecekti, kendi cinsimizden elimizden gelecekti o ceza. Bu elimizden gelecek cezayı bize verecek de yine Allah'ın tokadı, kendimizden gelecek. Allah bize elini kaldırıp da vurmaz. Kendimizden yetişecek bir nesil bizi tokatlayacak; "Siz miydiniz bu gafil müslümanlar?" diyecek.

Aldatmak için mi bu Müslümanlığı yapıyordunuz?

Bu sakalı onun için mi koydun?

Allah cümlemizi affetsin.

Onun için bu okuduğumuz ders çok mühim.

Şu esas 40 taneydi ya, o 40 esası kısaca okuyayım size de.

Şeriatın icabı ne?

Şeriatın icabı iman, imanın şartları. Uzatırsak olmaz. İman ve imanın şartları.

İlim.

İslâm ve İslâm'ın şartları, 32 şart.

Helal kazanmak ve helal yemek. Şeriatın [bir şartı] bu.

Helal kazanıp helal yemek ve helal yedirmek.

Kazancımızı ararken bugün yüzde kaçı doğrudur kaçı yanlıştır onu herkes kendisi bilir.

Evlendik. Şeriatın emri. Kadının hayız ve nifas hallerini, erkeğin de buluğ halini bilmesi [gerekir]. Erkeğin ki kolaydır, büluğ çağına erdiği vakitte guslünü yapar. Kadınınkinin zorluğu vardır, onun muayyen günlerinin tespiti lazım. Bunu annenin bildirmesi lazım. Anne bilmiyorsa bir şeye benzemez. O daha tabiidir bilmiyor, yeni görüyor o işi; "Kızım dikkat et! Kaç gün bu hayız halini gördüysen senin günün o kadardır, dikkat et!" diyecek. Beş gün mü on gün mü devam ediyor bu, o artık o günlerde namaz kılamaz. Bunları bilmesi, o da şeriatın emri.

Ehl-i sünnet ve'l-cemaatten olmak. Ehl-i sünnet ve'l-cemaat dört mezheptir: Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî. Bunun dışında mezhep yok. Bunun dışında olan mezheplere itibar yoktur. Olmuş olmamış hiç fark etmez.

Şefkat ve merhamet sahibi olmak.

Temizlik İslâm'ın şartıdır. İçi de temiz olacak dışı da temiz olacak.

Emr-i mâruf nehyi ani'l-münker. On tane oldu bu. Emr-i mâruf, daima iyilik emredeceksin, kötülüklerden de men etmeye çalışacaksın. Bu hepimizin vazifesi, şeriattaki vazifemiz.

Tarikattaki vazifeler [şunlardır:]

[1.] İzin alması,

[2.] Tevbe kılması,

[3.] Mürid olması,

[4.] Derviş kisvesini giymesi,

[5.] Nefsiyle mücâhede etmesi,

[6.] Üstadına hizmet etmesi,

[7.] Havfullah, yüce Allah'tan korkması,

[8.] Hırkasını, seccadesini, makasını, tarağını yanında taşımak. Bunlar da onun her zamanki gibi yanında olacak.

[9.] Sahibi cemiyet ve himmet olması,

[10.] Aşk sahibi olması.

Mârifetteki on tane de şunlar:

[1.] Edeb, birincisi edep geliyor.

[2.] İkincisi havf, Allah'tan korkmak,

[3.] Riyazet, marifet sahipleri daima riyazet halindedir. Öyle yemeğe içmeye düşkün değillerdir.

[4.] Sabır.

Dün Mevlânâ'nın şeysinden birisi söyledi de, Tebrizî hazretleri Mevlânâ hazretlerine gitmiş de, Konya'da işte, muhabbetleri arasında, "Sabır nedir?" diye sormuş.

"Sabrın hakikati, ezâ cefâ gördüğün kimselerin ezâ ve cefâlarına sabr u tahammülündür. Onlara cefâlarının mukabilinde mukabele etmeyeceksin, buna tahammül edeceksin. Allahu Teâlâ bizim günahlarımızı bildiği halde bize nasıl rahmetini indiriyorsa sen de gördüğün fenalıklara, eziyetlere karşı daima iyilik yapacaksın. Bunu yapabildiğin gün bahtiyarsın." [diye cevap vermiş.]

[5] Kanaat, mârifetin icabı.

[6.] Hayâ, mârifetin icabı.

[7.] Geometrik, ilm-i ledünnî, kitaptaki ilim değil de gönülden bir ilim.

[8.] Miskinlik,

[9.] İrfan sahibi olması,

[10.] Nefsini bilmesi.

O Yunus, bizim Yunus güzel söyler;

"Yunus nefsini bildin mi?" der.

Çok bilgim var.

Çok bilgin var da nefsini bilmediysen nedir o bildiklerin?

Neye yarar o bildiklerin?

Bildiklerin senin nefsini bilmeye yarıyorsa ne âlâ. Nefsini bilemediysen nedir o bildiklerin, neye yarar o bildiklerin? demiş Yunus.

İnsandaki kemâlât....

Bir de dördüncüsü olan hakîkat vardı ki oda şu:

[1.] Toprak gibi mütevâzi. Bu demek ki insanlardaki tevâzu bu dördüncü makama geçince ancak insana nasip oluyor. Toprak gibi mütevâzi, herkes çiğner, üstüne her pisliği döker yine onda iyilikler çıkar, güzel güzel şeyler verir bize.

[2.] Güneş gibi faydalı. Güneş, bu gâvur demiyor, bu yahudi demiyor, bu çingen demiyor hepsine böyle gökten aynı rahmeti indiriyor.

[3.] Eline geçeni saklamaması. Eline geçeni saklamaması ancak hakîkat devrine atladıktan sonra tutmaz kendine, tutamaz zaten.

[4.] Dünyada herkesin kendinden emin olması. Şimdi burada, men eminehü'n-nâsü diye okuduk ya hadisin başında. Bu, ancak insanlar bu mertebeye iliştikten sonra insanlarda tezâhür ediyor. Bu mertebeye yetişeceksin, şeriatı atlayacaksın, tarikati atlayacaksın, mârifeti de atlayacaksın hakîkate erişeceksin ki herkes senden emin olacak. Peygamberin istediği el-mü'minü men eminehü'n-nâsü bu mertebede insanlara nasip oluyor. O mertebeye ulaşmak için elbette gayret göstereceğiz, bu gayret de bize düşüyor.

[5.] Hakka teveccüh,

[6] Esrarları bilmek. Esrâr... Dünya esrâr-ı ilâhî ile dolu. Bu esrarları bilmek...

Şimdi Cenâb-ı Musa dua etmiş; "Yâ Rabbi! Bunların mallarını hep yok et! Yiyecekleri, içecekleri, paraları, pulları hepsini taş et!"

Bu dua kabul olduğu için hepsi taş kesildi; para taş, cevâhir taştan ibaret, neleri varsa taş olmuşlar. Hatta Harun-u Reşîd devrinde bunlardan bazı yumurtalar ve cevizler ele geçmiş fakat taş halinde.

Bedduânın tezâhürü o zaman olmuş. Binâenaleyh esrarları, esrâr-ı ilâhî ile dolu kâinat, bu esrarları bilmek...

Halbuki o firavunun Sânii hakîki olan o Allah'a imanı yok idi. Dehrî diyorlar onlara, ki tabiat sahipleri, Allah yok diyorlar, tanımıyorlar Allah'ı. Allah'ı tanımadığı halde şiddeti görünce "Allah!" dedi. "Ben de inandım, iman ettim!" dedi. Bugün ki esrar ki, o gün ki esrar, belki bilmeyenler çok olurdu, çünkü o zaman ilim bu kadar genişlememişti. Bugün ise ilim çok genişlemiştir, her şey de pek açıktır. Bugün esrâr-ı ilâhîleri artık görememek, körlükten başka bir şey değildir.

[7.] Bir de seyr-i sülûk. Seyr-i sülûk diyorlar. Bu seyr-i sülûkün yapılması da İslâm'ın iktizasındandır. Hakikate ulaşmaların neticesi, icâbıdır.

[8.] Sonra bu esrarları saklamak. Esrarları saklamak...

[9.] Ve bir de Cenâb-ı Hakk'a münâcât.

[10.] Ve müşâhadeye ulaşmak.

Münâcât... Evradlar vardır, büyüklerimizin bize miras olarak bırakmışlar elhamdülillah. Bunlara Evrad deriz biz, içleri münâcât ile doludur. Çünkü kendimizin becerecek iktidarımız yok. El açıp da Cenâb-ı Hakk'a birşey diyemiyoruz. Diyemediğimiz için bu bırakılan münâcâtlardan istifade ederek bu Evradları okuyoruz. Kensidine böyle bir Evrad edinmeyen insan vâridattan mahrumdur.

Vâridattan mahrumdur [çünkü] değirmenine su almayan insan değirmenini işletemez, su gelmiyor çünkü. Değirmenin işletilmesi için değirmenin suyunun getirilmesi yahut cereyanın getirilmesi lazım.

Bunu getirmedikten sonra kuru değirmen neyler, kuru değirmen neye yarar?

Binâenaleyh bu Evradlar insanın füyûzât-ı ilâhîyeye mazhariyetine vesiledir. Onun için bunları çok görmemeli ve hoş görerek bunlara alışmalı ve yapmaya çalışmalıdır.

Bunlar işte 40 tane sözden, [40 makamdan size aktardıklarımız.]

Şimdi bunları, biz buradaki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sözlerinden anlıyoruz ki bunlar, Müslümanlık davasında bulunan bir müslüman için muhakkak lazım. Ama beşeriyet iktizası bazen düşeriz, bazen yuvarlanırız, bazen büyük günahlara da gideriz. Gideriz ama yine ayağımız yerinde sabittir, o beşeriyet iktizası ile olan hatalarımızdan dolayı Allahu Teâlâ'ya yine sığınır, iltica eder, af isteriz. Af isteriz, mağfiret isteriz ve ondan sebat ve metânet ve yardım isteriz.

Onun için Mevlânâ güzel demiş, gavur da olsan gel demiş, çıfıt da olsan gel demiş, yahudi de olsan gel demiş, günde 100 defa günah işlesen yine gel demiş.

Allah kapısı Mevlânâ'nın kapısına hiç benzer mi?

Mevlânâ bunu diyor da Allah ne demez kuluna?

Mevlânâ Allah'ın kullarından bir kul işte!

Onun için mü'min dediğin vakitte bütün insanlar senden selamete erişmesi lazım. Senden emin ve salim olması lazım, emin bir tarzda. Müslüman da elinden dilinden [insanlar] salim olacak.

Müslüman az yer, az uyur, az içer, az konuşur, çok zikrullah eder, çok düşünür.

İmamın adı aklıma gelmedi, onun dersleri güzel, not edilmiştir, inşaallah istifade ederiz.

Onun için mü'min az yer ve az içer. Az yeyince az içince az de uyur. Az uyuyunca zaten az yiyince de konuşma tabiatiyle azalır. İnsanın konuşması kuvvetinden ileri gelir. Kuvvet kalmayınca konuşma da tabiatiyle gider, onun yerine Allahu Teâlâ'nın zikri kâim olur, tefekkür sahibi olur.

Mü'min mü'minin daima aynasıdır, onda daima [kendisini görür.]

Aynada insan ne görür?

Kendini görür. Onu görecek değilsin, ondan kendi hatalarını görüp tashih edeceksin. O senin aynan, senin onda kusur aramaya hakkın yok, kusuru kendinde araman için o sana aynadır.

Aynada biz kusur mu ararız?

Aynaya bakarız, kendi kusurlarımızı görürüz. İşte mü'min de böyledir.

Onun için hikmet sahibi olan zâta, "Sen bu hikmeti, bu edebî nereden öğrendin?" demişler; "Edepsizden öğrendim." demiş.

Edebi edepsizden öğrendim demiş, edepsiz ona bir ayna olmuş, bakmış ki çok fena bu hayat. Binâenaleyh kendi onları terk etmek suretiyle onlardan edep öğrenmiş.

Mü'min mü'minin kardeşidir, daima onu gözetler ve korur.

Mü'min herkesle güzel geçinir, herkesle güzel geçinmeyen kimselerde de hayır yoktur.

Mü'minler biribirlerine karşı bir bina gibidirler. Bina nasıl ufak, büyük taşlar biribirine kenetlenmiş yek vücut olmuşsa, mü'minlerin de böyle yek vücut olması lazım. Yek vücut olamayan mü'min, gerek mü'minlikten adı var kendi yok.

Mü'min aynı zamanda gayretlidir. Gayretlidir yani gayyûrdur. Bizdeki gayretin manâsı ehl ü iyâlini kıskanır.

Mü'min iki korkunun arasındadır; birisi, işlediği günahlar vardır ki evvelki gençliğinde yapmıştır.

Acaba bunlarda ne oldu?

Af oldu mu olmadı mı?

Cenâb-ı Hak bunlardan dolayı bana ne yapacak?

Bir de bundan sonra acaba başıma neler gelecek, onu da bildiğimiz yok. Bu iki korkunun arasındadır.

Mü'min, lâ ilâhe illallah diyen bir insan biribirine karşı bir baş gibidirler. İman, biribirlerine karşı mü'minler bir baş mesabesindedir. Bir baş ağrıdığı vakitte nasıl bütün vücut muzdarip oluyorsa, bir mü'minin rahatsızlığından bütün mü'minlerin rahatsız olması lazım gelir.

Bu mertebeyi bulabilenimiz var mı içimizde?

Bir mü'minin ıstırabından ızdırap çeken, onun yardımına koşup onun elinden tutabilen birimiz var mı?

Yalvarırsak yakarırsak belki cebinden beş kuruş koparabilirsek ne mutlu bize!

Mü'min o kadar Cenâb-ı Hakk'a kıymetlidir ki bazı meleklerinden daha efdaldir demişler. Peygamberler büyük meleklerden, bizim gibi avam mü'minler de diğer meleklerden eftal olduğuna kâil olmuş büyüklerimiz.

Mü'min cemaat arasında yaşar ve onların ezâsına sabreder.

Mü'min yükü az, eziyeti az ve lakin herkese karşı yardımı çoktur.

Mü'min her bakımdan herkese menfaattir. Eğer bir yolculuk yaparsan sana menfaat verir, bir müşaverede bulunursan sana menfaat verir, bir ortaklık yaparsan yine sana menfaat verir.

Mü'min kardeşinin zararına katiyen çalışmaz.

Mü'min gayet yumuşak tabiatlıdır.

Mü'minde her çeşit huy olabilir de yalnız hıyanetlik ile yalancılık olmaz. Mü'minde birçok iyi veya kötü huylar bulunabilir fakat yalancılıkla hıyanetlik bulunmaz.

Bunlar hep bizim kendimizin ölçüleridir.

Mü'min daima kardeşine karşı yumuşak vaziyettedir.

Mü'min beş şiddetin karşısında kendisini korumak mecburiyetindedir: Birisi hâsidi vardır, hasetçisi, ona karşı kendini korur. Münafık vardır buğz eder ona, ona karşı korumak mecburiyetindedir. Kafiri vardır onunla dövüşmek ister ona karşı korunmak mecburiyetinde. Nefsi var onunla mücadele etmek, şeytanı var onunla mücadele etmek mecburiyetinde olan bir mahluktur. Yani bu beş düşmanla uğraşmak mecburiyetindedir ölünceye kadar.

Bu çok güzel bir derstir.

Mü'min dünya malına iltifat etmez. Mü'min dünya evlerine iltifat etmez.

Beytühû kattu. Kendisinin başını sokacak, yağmurdan, güneşten, soğuktan koruyacak bir odacağızı oldu mu ona kafidir. Onun gayesi Allah'tır. Allahu Teâlâ'nın rızasına hangi yoldan gidilmesi lazım gelirse varlığını, kuvvetini, benliğini oraya harcar. Evlere, mallara, mülklere iltifatı yoktur mü'minin. Çünkü onlara kıymet verdikçe ömür tükenir gider. Ha bugün burası eksik bunu yaptırayım, bunun boyasını yaptırayım, bugün bilmem nesinin yaptırayım. Üstüne bir kat çıkarayım filan derken Azrail aleyhisselam gelir, "Haydi gidelim!" der.

E dur bakalım bir şey yapmadık?

Yeter bu kadar!

E ömrümüzü Allah bize bunun için mi verdi yani?

Binâenaleyh sonra böyle toprakla uğraşmak haram malın iktizasıdır. Helal mal topraklara harcanmaz, yani bina yapmak. Topraktan maksat bina yapmak yani, binalara harcanan paralar zâyiattandır. Eğer o binalara harcanan paraları bugün bizim aklımız olsaydı da bir araya toplasaydık milyarlarca lira, dünyanın en büyük medenî memleketi olur, Avrupa bize amele yollardı. Bizim amelelerimiz bize yetişmezdi o fabrikalarımızda, onlardan amele gelsin de bizim fabrikalarımızda çalışsın diyerekten biz isterdik.

Fakat bu taşlar neye yarar aziz kardaş?

Yığ bakalım üzerine, firavunların yaptıkları gibi.

Olur mu bu iş?

Bu akılsızlığın alâmetidir.

Onun için mü'min bunlara katiyen iltifat etmez. Yemesine de iltifat etmez. Taâm için bir parça karnını doyuracak bir şey oldu mu onun için kafidir. Yok yağlı olsun, ballı olsun, tatlı olsun, pilavı olsun, işte şusu olsun, busu olsun, mü'min bunlara hiç iltifat etmez.

Hatta bu kamillerden bir tanesinin canı mercimek çorbası istemiş, bir de yağda yumurta istemiş. Çoktan beri yememiş de senelerden beri yemeye yemeye canı istemiş. Bir köye gitmiş;

"Yahu bana bir çorba pişiren olmaz mı acaba? Bir de yumurta pişirseler yanına filan hoşuma gider." demiş.

Pişirmişler, yemiş, fakat o gün köyde bir hırsızlık olmuş.

Demişler;

"Yapsa yapsa bu garip yapmıştır bunu."

Bir sopa atmışlar adama.

Demiş;

"Yedin mi çorbayı! Çek cezanı!" demiş. "Sen buraya bunun için gelmeseydin bunları görmeyecektin. Müstahak olduğun cezayı Allah sana verdi." demiş.

Onun için, mü'min katiyen yiyeceğe içeceğe iltifat etmez, ne bulursa karnını doyurdu mu Allah'a ibadetine yönelir. Esbaba da böyledir, esbaba da [elbiseye de] iltifatı yoktur. Üstünü başını böyle intizama sokmak onun işi değildir. Onun işi Mevlâ'sıyladır. Ama kalbi hafv ü haşyetle dolu, en güzel bir hâli vardır.

Mü'minin dilinde melek, kâfirin dilinde şeytan vardır. Mü'min de Habîbullah'tır.

Bak ne güzel bu!

Mü'min Allah'ın dostudur. Habîbullah, nasıl Peygamberimiz Allah'ın Habibi ise, mü'min kullarım da Habîbullah, benim dostlarımdır. Dost dosta ne yaparsa, ben de kullarıma onu yaparım diyor.

İleride gelecek bir derste, cami Allah'ın evi, biz de Allah'ın evini ziyarete gelen ziyaretçiler.

Evin sahibi ziyaretçilerine ikram eder mi etmez mi?

Elbette eder.

Allahu Teâlâ buraya giren kullarına da ikramı, mağfireti ve bol rahmeti ve âhiretteki cemal ve cennetidir inşaallah.

Mü'min gayet akıllı kişidir; haramdan, günahlardan sakınır, korunur, kaçınır; daima tevbekârdır, acele de etmez ilmi de öğrenir, Allah'tan da korku üzerinedir. Münâfık ise daima herkesi incitir, çok yemeye çalışır, hiç hatalarının, kusurlarının üzerinde durmaz. Nereden gelirse gelsin helal haram demez.

Şimdi [gelelim] bugün dersimize;

el-Mü'minü ke'l-ğarîbi fi'd-dünyâ. "Mü'min, şu iman sahibi olan, bir garip, yani bir yabancı insan aramıza geldiği vakitte hali neyse, biz de bu ülkede halimiz buna benzer. Bir garibiz."

Lâ ye'nesü fî ızzihâ.

Burada izzet denilen bir şeyler var. Bazı insana Allah ilim veriyor, para veriyor, şu veriyor bu veriyor, bir izzet sahibi. Fakat mü'min bunların hiç birisine iltifat etmiyor. Mesela Abdulkadir Geylânî Hazretlerine derler, çok izzete erişmiş, çok servet, varlıkları var.

Şöhretini duymuş bir garip, "Ben de gideyim şuna derviş olayım." demiş.

Gelmiş bakmış ki odada altın mangal, orada ipekli şeyler, ötede kürklü elbiseler filan; "Ohh!" demiş, "Aldandık biz de! Tâ buraya kadar geldik ama bu adam dünya adamı bak." demiş.

Uzun hikâye tabii ama içine girmiyor hiçbiri. Ama biz, ["Benim de içime girmiyor"] dediğimizde yalan bizimki. Biz de "Bizim de var ama içimize sokmuyoruz." deriz, ama iltifat etmeyelim, azıcık bir yana koyalım da bakalım ne kıyametler koparır.

Onun için mü'min izzetiyle hiç iltifatı yok. Varmış yokmuş hepsi bir, Allah'ın mülküdür. Beni bunun başına emanetçi koymuştur, ben onun muhafızası ile memurum. İyilik yaparsam benim için, bahtiyarım, kötülük yaparsam, bunlar dolayısıyla da mesulüm. Çünkü el-mâlü mâlullahi. Onun asıl hüneri, kullananın elinde; hayra kullanırsan hayırları elde edersin, şerre kullanırsan şerlerle mesul olursun.

İzzetiyle ülfet, ünsiyet etmediği gibi, zil, zül dedikleri yoksulluk, hastalıklı, çeşitli ibtilâlar, kimse yanına sokulmuyor, perişan bir halde. Buna da üzülmez. Varlığına güvenmez, yokluğundan da hiç bir acı duymaz, kimseye de yokluğum var diyerekten derdini yanmaz.

Linnâsi hâlün. "İnsanlar çeşitli haller üzerindedir. Bir hâli vardır ki." Mukbilûne aleyhi. "İzzet insanlarda oldu mu herkes izzete doğru koşar böyle."

Ben de bunun koltuğunun altına gireyim de bana bundan biraz izzet gelsin, veya bunun sayesinde ben de yaşayayım diyerekten ona doğru hücum ederler.

"Bir hâl daha vardır ki o da zillete düşmüştür."

O zilletinden nâşi herkes ondan; "Bu da benim şimdi başıma musallat olacak, şunu isteyecek bunu isteyecek benden, diyerekten." uzak kaçar.

Geçen gün mesela bir garip geldi, Eyüp Sultan'danmış. Bir kere gördüm, ikincisine geldi;

"Ben evleneceğim, bana yardım edin." dedi.

"E sen bir şeyin sahibi değilsin, ekmek kazanmasının yolunu bilmiyorsun. Şimdi kendini beslemekten âcizsin. Bir de hanım alacaksın derdin ikileşecek. Sana bu daha yük!" filan dedik, nasihatlar verdik ama dinlemedi yine, boynunu büktü filan, iltifat etmedik adama gitti tabii.

Ha niçin?

Garip.

Başka bir zengin olsaydı, "Vay efendim!" filan diyerekten adamı oturtturacak yer bulamazdık.

Onun için gariplerin yanına sokulmazlar, o da rahatsız, âlem de ondan rahatsız. Her halde cesedinde bir ızdırap olsa dahi hâlen rahatız.

Bu [hadis] şimdi ikinci bir imanın icabı;

el-Mü'minü ye'külü bi-şehveti iyâlihî...

Mü'min yemek yiyeceği vakitte, ev hali, hanımına sorar;

Hanımefendi bu akşam ne yapalım?

Şunu yapalım bunu yapalım, onu alır getirir.

Münafık da kendi istediğini alır getirir; "Bunu yapacaksın!" der.

Çünkü imanın icabı, iman evdeki hanıma, hanım ne istiyorsa onu yapmaya kendisini mecbur eder. Münafık da hanımı mecbur eder kendisinin istediğine. Halbuki sen erkeksin, dışarıda geziyorsun, lokantalarda her çeşidi var, istediğin şeyi istediğin yerde yersin. Fakat hanım evin hanımıdır öyle şeyleri bilmez. Bugün ki hanımlara göre değildir ama eski zaman hanımları dışarısını bilmezler. Onun için efendi ne getirirse onu yiyecek. O da, onun da canı ister tabii bir şeyler; "Efendi şundan alalım", "Yok canım ne yapacaksın onu" dersen olmaz, o münafıklık alâmeti olur.

Binâenaleyh hanımın istediğini yapmak imanın iktizâsı imiş. Bunu rahmetli hocamız da bize tavsiye etmişti de hatırımda kalan böyle kalmış.

Bak şimdi buna;

el-Mü'minü yenzuru bi-nûrillahi.

Yenzuru. "Nazar eder, bakar."

Ne ile bakar?

Yenzuru bi-nûrillahi. "Allah'ın ona verdiği nur ile bakar."

Zaten şu dünyadaki gördüğümüz nur, ışık, buna nur derler Araplar, yani ışık.

Şimdi bu ışıkları söndürseler bizim gözler on para etmez değil mi?

Işıklar söndü mü gözümüz on para etmez. Ama o Allah'ın nuru olursa ona bu ışığın faydası yoktur. Kör bir adam mesela, gözü görmüyor zaten, ışıktan haberi yoktur adamın. Fakat Allah'ın verdiği bir nur ile görür o. Ondaki görüş gibi, göze ihtiyaç kalmadan, içeriden bir görüş ile görür insan. Buna diyorlar ki yenzuru bi-nûrillahi.

Mesela Hazreti Ömer'in [ordu komutanı] Sâriye'yi ta Acemistan hududunda görmesi gibi. O zaman ne televizyon var, ne de telefon var.

Ama Medine nerede, Acem şehri nerede?

Fakat görüyor.

O gören göze ne derler?

Nurlu bir göz derler, görüyor. O kumandanda da ne kulak var, o kulak da işitiyor. İki tarafı da denk biribirine, makineleri ayarlı. Bu Allah'ın nuruyla işleyen makineler bunlar.

Onun için mü'minin bakarken böyle bakması lazım, o nur ile görmesi, bakması lazım. Çünkü;

Hulika minhü. "Kendisi o nurdan hâsıl olmuştur."

Halkolunduğu o nuru bu sefer dünya zulmetleri kapamış, o nur kapalı, karanlık içerisinde kalmış, artık göremez olmuşuz, ondan sonra buna muhtaç olmuşuz. Buna, [bu göze] muhtaç olmuşuz ve bu ışığa muhtaç olmuşuz. Binâenaleyh bu ışık olmazsa bu göz de olmasa ondan sonra halimiz harap oluyor.

Buna da ferâset diyorlar. Mümin [ferâset sahibidir.]

İittekû ferâsete'l-mü'mini. "Mü'minin ferâsetinden sakının."

Üstümüz kapalı, başımız kapalı, karşımıza gelir bir adam, kimdir bu acaba?

Bilmezsin tabii, ne bileceksin, insandır.

Ama mü'min de ferâset varsa bu feraset dolayısıyla onun kim olduğunu anlar. Eğer bunu anlayamıyorsa, demek ferâsetsiz bir adammış. O garip için şerhte demiş ki;

Âşe bi-bâtınihî îşe'l-ğarîbi. "Dünyada hep beraberiz böyle, fakat içi yalnız."

İçi yalnız, kendisine içten dost olacak bir adam bulamamış. Dışta ahbap çok fakat iç hâlinde kendisine arkadaş yok, garip. Ve bunu da şöyle temsil etmiş. Bir memlekete giren bir garip, diyelim ki mesela Kâbe'ye gidiyor. Hiç yollarda eğlenir mi?

Onun maksadı Kâbe'ye gitmektir, binâenaleyh yolda eğlenmeyi zâyiattan sayar ve yollarda dost edinmeyi de istemez.

Ne olacak ben seninle dost olacağım?

Seninle bir kere görüşeceğiz burada. Bir daha sen beni ya göreceksin ya görmeyeceksin.

Binâenaleyh senle dost olacağım da ne olacak?

Onun için hiç iltifat etmez, bir an evvel Mekke'ye varayım da [vazifemi yapayım diye düşünür.] Kâbe'de vazifesini yapacak, dönüşünde de öyle olacak. Garip olan insanın hâli de böyledir. Maksadı âhirettir, yani Allah'tır. Allah'a gidebilmek için ne lazımsa onu yapar, onun gayrısıyla iltifat etmez.

el-Mü'minü izâ şehide en lâ ilâhe illallahü ve arafe Muhammeden -sallallahu aleyhi ve sellem- fi kabrihî fe-zâlike kavlullâhi azze ve celle "yüsebbitullâhüllezîne âmenû bi'l-kavli's-sâbiti fi'l-hayâti'd- dünyâ ve fi'l âhirati.

Sadakallahul azîm.

Elhamdülillah, Cenâb-ı Hakk'a çok şükür, bu kelime-i şehâdeti, kelime-i tevhîdi bize nasip etmiş, sabah da akşam da her zaman tekrarlamayı üzerimize borç saymışızdır.

Hiç olmazsa her mü'min, günde 100 kere en aşağı, lâ ilâhe illallah demesi lazım. 100 kere, hiç olmazsa Allah demesi lazım. 100 kere, Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü yuhyî ve yumît ve hüve hayyun lâ yemût bi-yedihi'l-hayru ve hüve 'alâ külli şey'in kadîr demesi lazım. Kısası da var. Hiç olmazsa 100 kere, Sübhanallâhi ve'l-hamdülillâhi ve lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm demesi lazım. Hiç olmazsa 100 kere, yine Sübhanallâhi ve bi-hamdihî sübhanallâhi'l-azîm demesi lazım.

Bunlar âhiret ticaretidir. Dünya ticaretinde insan nasıl sabahleyin erkenden gidiyor, akşamları geç vakte kadar çalışıyor, ancak bir boğazı içindir. Bu tesbihler ise ebediyet âleminin kazançlarıdır. Ebediyet âleminde, âhiret âlemine, gözleri yumduktan sonra fayda verecek tesbihlerdir. Bunlara gaflet etmemeli ve bunları çok görmemelidir insan. Azdır bunlar fakat bu azını hiç olmazsa yapması lazım.

Onun için;

el-Mü'minü izâ şehide en lâ ilâhe illallahü ve arafe Muhammeden. "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'i tanıyor." Tanıması, burada tanıdığı zaman tanıyacak. Burada tanımadıysa [âhirette tanıymaz.]

Yani mezarda soracaklar;

Men Rabbüke?

Bu, o zaman Allah'ı tanımayan ne diyecek?

İşte burada adam ölürken, "Ben tanımıyorum! Lenin yaşasın!" dedi. Onu diyecek, o zaman onun orada vay hâline!

Şunu da okuyalım da kâfi gelsin.

el-Mü'minûne fi'd-dünyâ. "Mü'minler dünyada." Alâ selâseti eczâin. "Üç sınıf üzerinedir."

Mü'minler dâr-ı dünyâda üç sınıf üzerinedirler.

Bakalım şimdi biz hangi sınıftanız?

Birinci sınıf;

Ellezîne âmenû billâhi ve rasûlihî. "Lâ ilâhe illallah Muhammadün Resûlullah dedi." Sümme lem yertâbû. "Bir daha bu dediğine katiyen şek ve şüphesi yok." Ve câhedû bi-emvâlihim ve enfüsihim fî sebilillâh. "Ondan sonra malıyla, canıyla, her şeyiyle Allah yolunda mücâhede."

Birinci sınıf müslüman budur; lâ ilâhe illallah Muhammadün Resûlullah diyor, ondan sonra malıyla canıyla Allah yolunda mücâdele, muhârebe, ne olursa...

İkinci sınıf;

Vellezî ye'menühü'n-nâsü 'alâ emvâlihim ve enfüsihim.

Okuğumuz hadisin meali:

"Müminler, mü'min odur ki herkes ondan emin olur, herkes ondan emin olur." İkinci derece mü'minmiş bu. İkinci sınıf mü'min, herkesin emniyetini kazanabilirse, ikinci sınıf müminmiş. Mü'miniz yani.

Üçüncüsü;

Sümmellezî izâ eşrafe lehû tama'un. "Dünya bir taraftan geldi." Dünya! Terekehû lillâhi azze ve celle. "O beni Allah'tan alıkoyacak, o beni Allah'tan alıkoyacak, ibadetten alıkoyacak, der onu terk eder."

Üçüncü sınıf dünya tamaına iltifat etmez, onu Allah için terk edebiliyorsa, üçüncü sınıfın içine girer.

Üç sınıftan hangisine girecebileceğiz?

Hepsinin ayarı kendi elimizde.

Ben bir kere...

Allah affetsin hepimizi.

el-Mü'minûne...

Bitiyor.

el-Mü'minûne ke-racülin vâhidin.

Mü'min demedi bak, şimdiye kadar hep mü'min okuduk şimdi burada müminûn oldu, cemî oldu:

"Bütün mü'minler."

Yeryüzünde ne kadar lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah diyen mü'min varsa; kabahatli kabahatsiz, günahlı günahsız, doğru [eğri], çeşit çeşit, hepsi var işte. Fakat hepsi iman sahibidir.

"Bunların hepsi." Ke-racülin vâhidin. "Bir adam gibidir."

Altı yüz mü diyorlar, 700 mü diyorlar?

Fakat 600 ümüzü toplasalar bir adam olacak halimiz yok.

İniştekâ. "Şikayet ediyor." Re'sühû. "Başı ağrıyor." Tedâ'â lehû sâiru'l-cesedi. "İnsanın başı ağrıdığı vakitte bütün ceset muzdarip olur."

Mü'min, neredeki bir mü'minden dolayı muzdarip olana derler. Mü'minin hâliyle hallenen insan. Mü'minler, biribirlerinin haliyle hallenen insana diyorlar.

Bi'l-hummâ ve's-seheri.

Mesela başı ağrıyor uyuyamıyor.

Ayak dinlenebiliyor mu?

Karın dinlenebiliyor mu?

Hiç bir âzâ dinlenmiyor, herkes, hep kıvranır durur iki tarafta.

Bunu da söyleyiverelim.

el-Mü'minûne heyyinûne leyyinûne ke'l-cemeli'l-ânifi izâ kayide'n-kâde ve izâ ünîha alâ sahratin istenâha.

"Mü'min o kadar yumuşak, heyyin, yumuşak adam."

Heyyin, yumuşak adam; leyyin o da yumuşak. Gayet yumuşak bir adam.

Neye benziyor?

Ke'l-cemeli'l-ânifi.

Bir deve, kocaman bir deve. Fakat onun burnuna bir halka takmışlardır, yahut dudağına mı takıyorlar neresine takıyorlarsa, onun acısı vardır. O önündeki senin merkep mi çekiyor insan mı çekiyor götürüyor, o benim canım acımasın diyerekten onun arkasına takılır tıpış tıpış gider.

"Mü'min öyle bir insandır ki böyle nereye çekilirse oraya gider."

Oraya gider. Şimdi deveyi ınh.. diye çöktürürler ya hani, o çöktürüleceği vakitte, "Burası iyi değil, ben buraya çökmem." demez. Çamurlu bir yerdir, taşlı bir yerdir, ınh.. dersin, çök buraya dedin mi, ııımm der yuvarlanır oraya çöker. Burası taşlı veyahut çamurlu demez. Yani mü'minin böyle olması, mü'mine bir sıfat olarak beyan ediliyor, mü'minin hâli böyle deveye benzetilmiş.

Teşbih bu, teşbih. "Teşbihte hata olmaz." derler. Binâenaleyh bu teşbihten dolayı mü'min, yani yumuşak tabiatlı, nereye çeksen oraya gelir, sert değil, kasılıp, "Ben bu işi yapmam!" demez. Daima istenilen işi yapmaya âmâde bir insan demişler.

Allah kusurlarımızı affetsin. Tevfikâtı samadâniyesine mazhar etsin. Verdiği şu iman nimetinin kadr ü kıymetini bilerekten iman ile âhirete göçebilmek devlet ve şerefine cümlemizi nâil eylesin.

Bunun için çeşitli dualar vardır. O dualarımızın birisinde de;

Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba'de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahmeh inneke ente'l-vehhâb diyerekten Cenâb-ı Hakk'a beş vakit duamızda rica eder, yalvarırız. Çünkü beşeriz.

Beşer olmakla hangi kuvvetimiz var elimizde yani?

Yarın bu canı vermeye düştüğümüz vakitte başımıza neler geleceğini kim ne biliyor?

Onun için lâ ilâhe illallâh deyip de can vermek büyük bir devlettir. Elhamdülillah, inşaallah lâ ilâhe illallâh diye yaşıyoruz, yine inşaallah umarız ki Cenâbı Hak'tan da lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah diyerekten de Allah'a kavuşan bahtiyar kullarının zümresine, o sevgililerin hürmetine bizleri de kabul buyursun.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı